
"Daha önce yayınlamış olduğumuz bir yazım olmasına rağmen "Öykü atölyesi"nin bu haftaki kelimesi gölge'ye göndermedir.Bilgilerinize."
Ey gölgem:
Dön de bir bak kendine...Sen; sen misin, yoksa asıldan yani benden aksedenmisin? Bir varlık gösterip bu böbürleniş bu büyükleniş niye? Aslından uzaklaşman; daha çok benliğe kibirlenmeye itmiyor mu seni? Daha bir uzuyor, daha bir genişliyorsun ama soluklaşıp sararıyorsun da.Nedenini sor kendine.Kendinden mi bu uzayışın?
Şekil değiştirmen aslının şekil değiştirdiğini göstermiyor.O YÜCE ışık kaynağın tam tepesindeyse aslının, sen de aslına dönüyor bak yok oluyorsun.Ey gölgem; uzayıp doğuya düştüysen güneş batıyor demektir.Karanlığa az kaldı...Batıya düştüysen gün ışıyor demektir.Aydınlığa az kaldı...Sen yine de aslına var ne de olsa gölgesin.kudretin yeterse tabii.
Gölge aslı gibi olur mu? Büyür, küçülür,uzar kısalır.Küçüldükçe Allah'a o tek'e aslımıza ulaşırız.Büyüdükçe gaflete ve benliğe düşeriz.Var git sen aslına kavuş,varlık göstermen yanlış.Peki bu söylenen bu yazılanlar ancak gölgedir asıldan gelen ,candan gelen sözlere...Biz: biz miyiz, biz: biz değilmiyiz? Yoksa o muyuz? siz ne dersiniz..?Sevgilerimle Dilek.
Devamı Buradan ...>>
31 Temmuz 2008 Perşembe
EY GÖLGEM
Gönderen
sufi
zaman:
11:13
7
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
29 Temmuz 2008 Salı
ŞEKERCİ DEDE

Uzun zamandır kendi blogun'da yazan TUTSAK artık yazılarını bizimle paylaşacak.Kendisine; sufi-saja ailesine hoşgeldin diyoruz ve kendi blogunda yayınlamış olduğu bir yazıyı yayınlıyoruz.
Şekerci Dede
Net olarak hatırlamıyorum ama, zaman 1990'ların sonu veya 2000' li yılların başladığı bir dönemdi (sanırım 1996-2000 yılları arası ). İzmir'de; spritüel, felsefik ve dinsel konularda sürekli araştırmalar yapan, okumaya meraklı, okuduklarını ve duyduklarını birbirleri ile paylaşmayı; zaman zaman da, paylaşımlarını ateşli tartışmalara dönüştürmeyi seven; kimisi tarikatlı, kimisi medyumsal özellikler taşıyan, kimisi hiçbir konuya direkt müdahele etmeden sadece dinlemeyi tercih eden, kısacası çok sesli türk halk müziği korosu kıvamında 15-20 kişilik bir gruptuk. Zaman zaman antik kentleri gezer; tarihin o döneminde hangimizin hangi kimlikle yaşamış olabileceğini tartışır; aynı zamanda da reenkarnasyon, telepati, telekinezi v.s. gibi bilumum fenomenler konusunda hararetli konuşmalar geçerdi aramızda. Yine bir gün,..
aldığımız bir duyum üzerine O zatı görmek, tanımak üzere gruptan dört arkadaş Manisa'ya gitmeye karar verdik.
Manisa otogarında otobüsten indiğimizde biraz heyecan, biraz korku, biraz da kuşku ve merakla; bize günümüz Evliyalarından birisi diye anlatılan (ki daha sonradan Kutup ya da Gavs diye adlandırılan bir makama ermiş olduğunu öğrendiğimiz) Şekerci Dede'nin yerini sormak oldu ilk işimiz. Sorduğumuz taksici arkadaş;
"-durun ben de o tarafa gidiyorum sizi bırakıvereyim"
dedi. Çarşıya vardığımızda;
"-şu aralıktan yukarıya doğru yürüyün, kime sorsanız size gösterir"
dedi ve uzattığımız parayı almadan yanımızdan ayrıldı. Kısa bir yürüyüş ve birkaç kişiye sorduktan sonra sonunda bulmuştuk. Kapısının önünde 8-10 kişinin beklediği, girişin hemen yan tarafında içi ekmek dolu bir ekmek dolabı bulunan; dışarıdan göründüğü kadarıyla en fazla 15-20 metrekare büyüklüğünde bir dükkandı geldiğimiz yer. Bekleyenlerden birisi (ki üzerindeki giysilerden yoksul birisi olduğu anlaşılıyordu) kapıda duran gence;
"-4 tane ekmek alabilirmiyim?"
diye seslendi.
"-tabii ki! dolabın kapısı açık, ne kadar ihtiyacın varsa alabilirsin"
diye yanıtladı onu, gülümseyerek kapıda duran delikanlı.
Çok ziyaretçisi olduğu ve içerisi küçük olduğu için ziyaretçileri sırayla ve kısa süreli olarak içeri alıyorlardı. Kapıda bekleyenler arasında, giyimlerinden ekonomik durumlarının çok iyi olduğu anlaşılan birkaç kişi (ellerinde kucak dolusu paketlerle gelmişlerdi) dışında, çocuklar, türbanlı-türbansız bayanlar, kısacası toplumun her kesiminden insanlar vardı. Sıra bize gelip içeri girdiğimizde, tavana kadar yükselen raflar içinde bir sürü kitap, bazı raflarda rengarenk başörtüleri bir masa üzerinde de kaplar içerisinde envai çeşit şeker duruyordu. İleride sol tarafta geniş bir koltuk üzerinde 90 lı yaşlarını çoktan geçmiş olduğunu tahmin ettiğim , bembeyaz sakallı yumuşacık yanaklı, güleryüzlü tonton bir dede oturuyordu. Kapıdan giren herkes Şekerci Dede'nin ikramlarının herhangi birisinden mutlaka nasibini alıp öyle çıkıyordu dışarıya. Kimisi duasını istiyordu, kimisi bir başörtü, çocukların en sevdiği şey şekerler, kimisine de birşey istemese de oradan bir dua kitabı mutlaka veriliyordu.
Sıramız gelip yanına oturduğumda elini öpmek istedim müsaade etmedi ellerimi elinin içine aldı ve sessizce dua etmeye başladığında sanki ellerimden tüm vücuduma doğru bir ısı ve rahatlama yayılmaya başladı. O anda ne olduğunu anlayamamıştım. Üç dört ay sonra Şekerci Dede'nin ameliyat olmak üzere Özel Sağlık Hastanesine yattığını duyduk. 4 yaşındaki oğlumu da yanımıza alıp ziyaretine gittiğimiz de; oğlumla Şekerci Dede arasında yaşanan olay sadece bizi değil o anda odada olan herkesi şok etti. Mucize mi dersiniz keramet mi bilemem ama ben anlatayım ne olduğuna siz karar verin.
Biz hastaneye vardığımızda, bir gece önce ameliyat olduğu; o gün öğleden sonra da hastahaneden çıkıp Manisa'ya geri döneceği söylendi. Hastane görevlisinin yukarıya çıkmamıza izin vermek istememesine rağmen bir yolunu bulup odasına kadar çıkmayı başarabildik. Odasında da Manisa'daki dükkanda olduğu gibi şekerler, kolonya, açılmış ve gelenlere ikram edilmek üzere koltuğun ve masanın üzerine bırakılmış cips paketleri vardı. Hepimizin geçmiş olsun faslından sonra, oğlumu elini öpmek üzere Şekerci Dede'nin yanına götürdüğümde onun ufacık ellerini; ellerinin arasına aldı ve gene sessiz bir şekilde dua etmeye başladı. Ancak ilginç olan 4 yaşındaki oğlum sanki kendisinden geçmiş, tam bir trans hali ile dede'nin gözlerine kitlenmişti. Yaklaşık 15-20 dk. boyunca da öylece kalakalmıştı. Bu olayın hemen ardından (Arada hiçbir konuşma geçmediği halde ) oğlumun ilk yaptığı iş gidip masanın üzerindeki cips paketlerinden birisini alıp, orada bulunan herkese sıradan ikram etmeye başlamasıydı. İşin ilginç yanı ise 4 yaşındaki bir çocuğun kendisi için bir tane bile alıp yemeden, sanki kendisine bir görev verilmiş gibi herkese dağıtıp; sonra götürüp tekrar yerine geri koymasıydı. Bu arada yeni gelenler oldukça, bu olayı birkaç kez daha tekrarladı. Hepimiz donmuş kalmıştık sanki. Bu arada Şekerci Dede'nin öğrencisi olduğunu öğrendiğimiz sevgili Ahmet Hulusi, arabasıyla dede'yi alıp Manisa'ya götürmek üzere hastaneye geldi. Hep birlikte aşağıya inip dedeyi uğurlarken oğlum iki gözü, iki çeşme ağlıyor, bir yandan da;
"-ne olur dedeyi götürmeyin, onu bize götürelim"
diye yalvarıyordu. Ne yazık ki bu onu son görüşümüz oldu.....
Devamı Buradan ...>>
28 Temmuz 2008 Pazartesi
KANLI EL

Daha dün bu yaşamın bu yaşantının tam ortasındaydılar. Umutları vardı, umutsuzlukları acıları, kredi kartı borçları belki de. Belki de söyleyemedikleri isyanları, aybaşı maaş günü sendromları! Türlü türlü iç çekişleri, keşkeler ve amaları.Belki de ölen ve yaralanan çocuklarına şiddet ve acımasızlıkların filmlerini bile hiç izletmemişti ana ve babaları. Kan kokusu sardı İstanbul’u. Kırmızıya bulandı gözler ve gönüller. Tüm geride kalanların yüreğine kanatmadan acıtan balyozlar indi.
Ah Azrail; sana ve senin emellerine maşa olan o kanlı ellerin sahiplerinin,teşvik edip vatanımızı bu hale getirenlerin hesaplarını bir gün yine senin keseceğine gönülden inanmasak ne yapardık acaba?
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:57
6
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
26 Temmuz 2008 Cumartesi
AYAĞINI YERE VURAN KELEBEK

"Bu hikâye, bir tanem, yeni ve harika bir hikâye diğer hikâyelerden oldukça farklı bir hikâye. Davut oğlu Bilge ve Yüce Kral Süleyman Bin Davut ile ilgili bir hikâye.
Süleyman Bin Davut ile ilgili üç yüz elli beş tane hikâye var ama bu onlardan biri değil. Bu hikâye suyu bulan kızkuşunun hikâyesi de değil, Süleyman bin Davut'u sıcaktan koruyan çavuşkuşunun hikâyesi de değil. Bu, camdan kaldırımın hikâyesi de değil, delikli yakutun hikâyesi de değil, ya da Belkıs'ın altın külçelerinin hikâyesi de değil. Bu, ayağını yere vuran kelebeğin hikâyesi. Şimdi dikkat et ve dinle!
"Süleyman Bin Davut bilgeymiş. Hayvanların ne dediğini anlarmış, kuşların ne dediğini anlarmış, balıkların ne dediğini anlarmış, böceklerin ne dediğini bile anlarmış. Yeraltındaki kayalar biri birlerine doğru eğilip uğuldadıklarında onların neler söylediğini anlarmış, sabah rüzgârında hışırdayan ağaçların neler dediğini anlarmış. Koltukta oturan piskopostan duvardaki yosuna kadar herkesin neler dediğini anlarmış. Belkıs, Süleyman'ın Baş Kraliçesi, Güzeller Güzeli Belkıs da neredeyse onun kadar bilgeymiş.
Süleyman bin Davut güçlüymüş. Sağ elinin üçüncü parmağında bir yüzük varmış. Yüzüğü bir kere çevirdiğinde, yeraltından cinler ve ifritler çıkar gelir, o ne derse yaparlarmış. Yüzüğü iki kere çevirdiğinde, gökyüzünden periler iner, o ne isterse onu yaparlarmış, yüzüğü üç kere çevirdiğinde de büyük melek Kılıçlı Azrail gelip, ona üç dünyadan haberler getirirmiş,..
Yukarıdan, Aşağıdan ve Buradan.
Ama Süleyman Bin Davut kibirli değilmiş. Gösteriş yaptığı çok az görülürmüş ve yaptıktan sonra da hemen pişman olurmuş. Bir keresinde, dünyadaki tüm hayvanları bir gün içinde doyuracak bir şölen vermeye karar vermiş, ama tüm yiyecekler hazır olduğu sırada denizin derinliklerinden gelen bir hayvan hepsini üç lokmada yemiş bitirmiş. Süleyman Bin Davut çok şaşırmış, "Ey Yaratık, sen kimsin?" diye seslenmiş dev hayvana. Ve Yaratık da cevap vermiş, "Ey Kral, sonsuza kadar yaşa! Ben otuz bin kardeşin en küçüğüyüm, evimiz denizin dibindedir. Dünyadaki tüm hayvanları besleyeceğini duyduk ve kardeşlerim yemeğin ne zaman hazır olacağını sormam için beni gönderdiler." Süleyman Bin Davut çok daha fazla şaşırmış, demiş ki, "Ey Yaratık, sen zaten tüm hayvanlar için hazırladığım yemeği yedin bitirdin." Ve Yaratık cevap vermiş, "Ey Kral, sonsuza kadar yaşa, ama sen buna yemek mi diyorsun? Benim geldiğim yerde biz iki öğün arasında bunun iki katı kadar yeriz." O zaman Süleyman Bin Davut yüzüstü yere kapanarak demiş ki, "Ey Yaratık! Ben bu şöleni hayvanlara yararım dokunsun diye değil, ne kadar zengin ve büyük bir kral olduğumu göstermek için vermiştim. Şimdi kendimden çok utanıyorum ama bunu hak etmişim." Süleyman Bin Davut gerçekten de çok ama çok bilge bir adammış, bir tanem. O günden sonra gösteriş yapmanın ne kadar aptalca bir şey olduğunu hiç aklından çıkarmamış. Şimdi asıl hikâyemiz başlıyor. Süleyman Bin Davut'un bir sürü karısı varmış. Güzeller Güzeli Belkıs haricinde dokuz yüz doksan dokuz tane. Hepsi bir arada fıskiyelerle süslü cennet gibi bir bahçenin ortasındaki altından yapılma bir sarayda yaşarlarmış. Süleyman Bin Davut aslında o kadar çok sayıda kadınla evlenmek istememiş ama o zamanlar erkeklerin pek çok karısı olurmuş ve kral da kral olduğunu göstermek için herkesten daha fazla sayıda kadınla evlenmek zorundaymış.
Süleyman'ın eşlerinden bazıları iyi ve sevimliymiş, ama bazıları gerçekten de kötü kalpliymiş ve kötü kalpli olanlar sevimli olanlarla sürekli kavgaya tutuşup zamanla onları da kendileri gibi kötü yapmışlar, sonra hep birlikte Süleyman Bin Davut'la tartışmaya başlamışlar, bu da onun canını çok sıkmış. Ama Güzeller Güzeli Belkıs Süleyman Bin Davut'la hiç tartışmamış. Çünkü onu çok seviyormuş. Belkıs, Altın Saray'daki odasında oturur, Saray Bahçesi'nde dolaşır ve Süleyman Bin Davut'un haline çok üzülürmüş.
Tabii ki kral parmağındaki yüzüğü çevirip cinleri ve ifritleri çağırabilir, bütün karılarını büyü ile beyaz çöl katırlarına, ya da tazılara, ya da nar tanelerine dönüştürebilirmiş ama bunun gösteriş yapmak olacağını düşünüyormuş. O yüzden, karıları çok fazla tartışmaya başladıkları zaman Saray Bahçesi'nin uzak bir köşesinde tek başına dolaşıp üzüntüden hiç doğmamış olmayı dilemekle yetmiyormuş.
Bir gün, üç hafta boyunca dokuz yüz doksan dokuz karısıyla birden kavga edip tartıştıktan sonra Süleyman Bin Davut biraz sessizlik ve huzur bulmak için bahçeye çıkmış ve portakal ağaçlarının arasında dolaşırken Güzeller Güzeli Belkıs ile karşılaşmış. Belkıs, Süleyman Bin Davut'u düşünceli gördüğü için çok üzgünmüş, ona demiş ki, "Ey Efendim ve gözlerimin ışığı, parmağındaki yüzüğü çevir ve bu Mısır, Mezopotamya, İran ve Çin kraliçelerine nasıl yüce ve korkunç bir kral olduğunu göster." Süleyman Bin Davut başını iki yana sallayıp cevap vermiş, "Ey Hanımım ve yaşama sevincim, denizin dibinden gelip gösteriş yaptığım için beni dünyadaki tüm hayvanların önünde rezil eden yaratığı hatırla. Şimdi, eğer bu İran, Mısır, Habeş ve Çin kraliçeleri beni üzdükleri için gösteriş yaparsam, daha öncekinden çok daha utanç verici bir duruma düşebilirim."
O zaman Güzeller Güzeli Belkıs sormuş,
"Ey Efendim ve ruhumun hazinesi, şimdi ne yapacaksın?" Süleyman Bin Davut yanıt vermiş, "Ey Hanımım ve kalbimin mutluluğu, kaderime razı olup bu dokuz yüz doksan dokuz kraliçenin tartışmaları ve kavgalarıyla sürekli canımı sıkmalarına katlanmaya devam edeceğim."
Böyle söyledikten sonra zambaklar, papatyalar, güller ve mis kokulu zencefiller arasında dolaşmaya devam etmiş, ta ki büyük Süleyman Bin Davut'un Ulu Kâfur Ağacı denilen kâfur ağacının yanına gelene kadar. Ama Belkıs da gerçek aşkının yanında olmak istediği için uzun irisler, benekli bambular ve kırmızı zambakların arasında saklanıp onu izlemiş. O sırada iki kelebek ağacın altında tartışıyorlarmış. Süleyman bin Davut bir kelebeğin diğerine şöyle dediğini duymuş,
"Benimle nasıl böyle kibirli konuşuyorsun hayret ediyorum. Ayağımı yere bir kere vursam Süleyman Bin Davut'un sarayının ve bahçesinin anında korkunç bir gürültüyle ortadan kaybolacağını bilmiyor musun?"
O zaman Süleyman Bin Davut dokuz yüz doksan dokuz karısını unutmuş ve kâfur ağacı sarsılana kadar Kelebeğin kendisiyle övünmesine gülmüş, gülmüş. Sonra bir parmağını uzatıp Kelebeğe seslenmiş,
"Küçük adam, buraya gel."
Kelebeğin korkudan ödü kopmuş ama Süleyman Bin Davut'un eline kadar uçup parmağına asılıp kalmış, bir yandan da kanatlarıyla kendini yelpazeliyormuş. Süleyman Bin Davut başını eğip yavaşça fısıldamış, "Küçük adam, ayağını yere vurmanın bir otu bile kımıldatmayacağını biliyorsun. Karına ki karın olduğu belli neden o palavrayı attın?"
Kelebek Süleyman Bin Davut'a bakmış ve Bilge Kralın gözlerinin ayazlı bir gecede gökyüzünde parlayan yıldızlar gibi ışıldadığını görmüş, iki kanadıyla cesaret toplayıp başını bir yana eğip şöyle yanıt vermiş,
"Sonsuza kadar yaşa, ey kral. Evet, o benim karım, eşlerin nasıl olduğunu bilirsin."
Süleyman Bin Davut sakalının arkasından gülümsemiş ve demiş ki,
"Evet çok iyi bilirim küçük kardeş."
"Onları kontrol altında tutmak gerekir" demiş Kelebek
"ve benim eşim sabahtan beri benimle tartışıyor. O söylediğimi biraz sessiz olsun diye söyledim."
Süleyman Bin Davut cevap vermiş,
"Umarım öyle olur. Haydi eşinin yanına dön, küçük kardeş ve benim duyabileceğim gibi konuş."
Kelebek bir yaprağın arkasında saklanan eşinin yanına uçmuş, eşi hemen atılmış,
"Seni duydu! Süleyman Bin Davut ne söylediğini duydu!"
"Duymak mı!" demiş Kelebek. "Tabii ki duydu. Zaten duysun istemiştim."
"Ne dedi sana? Ay, ne dedi söylesene?"
"Şey" demiş Kelebek ciddi ciddi yelpazelenerek,
"ikimiz arasında kalsın şekerim onu suçlamıyorum, çünkü sarayı için gerçekten de çok para harcamış olmalı, portakallar da yeni büyümeye başladı, ayağımı yere vurmamamı istedi benden, ben de vurmayacağıma söz verdim."
"Gerçekten mi?"
demiş karısı ve sessizliğe bürünmüş, ama Süleyman Bin Davut gözlerinden yaşlar gelene kadar küçük kötü Kelebeğin kendiyle övünmesine gülmüş.
Kraliçe Belkıs ağacın arkasındaki kırmızı zambakların arasında saklandığı yerden ayağa kalkıp kendi kendine gülümsemiş, çünkü bütün konuşulanları o da duymuş. Şöyle düşünmüş,
"Akıllıca davranırsam Efendimi bu kavgacı kraliçelerin zulmünden kurtarabilirim." Böylece bir parmağını havaya kaldırıp Kelebeğin karısına yavaşça fısıldamış,
"Küçük hanım, buraya gel." Kelebeğin karısı çok korkmuş ama uçup gelmiş, Belkıs'ın parmağına yerleşmiş.
Belkıs güzel başını ona doğru eğip fısıldamış,
"Küçük hanım, kocanın sana biraz önce söylediklerine inanıyor musun?"
Kelebeğin karısı Belkıs'a bakmış, Güzeller Güzeli Kraliçe'nin gözlerinin, üzerine yıldızların ışığının düştüğü derin sular gibi parıldadığını görmüş, iki kanadıyla tüm cesaretini toplayıp şöyle yanıt vermiş,
"Sonsuza kadar güzel kal, Kraliçem. Erkeklerin nasıl olduklarını bilirsin."
O zaman Kraliçe Belkıs gülümsemesini gizlemek için eliyle dudaklarını saklayıp demiş ki, "Küçük kız kardeş, çok iyi bilirim."
"Çok çabuk sinirlenirler" demiş Kelebeğin karısı hızla yelpazelenerek, "hem de hiç sebep yokken, ama biz onları idare etmeliyiz, Ey Kraliçe. Söylediklerinin çoğunda aslında ciddi bile değillerdir. Eğer kocam, Süleyman Bin Davut'un sarayını ayağının bir vuruşuyla yıkabileceğine inanmamla mutlu olacaksa, ne fark eder ki? Yarın söylediklerinin hepsini unutur nasıl olsa."
"Küçük kız kardeş" demiş Belkıs. "Çok haklısın, ama bir daha övündüğünde, tehdidini yerine getirmesini söyle ona. Ayağını yere vursun ve neler olacağını gör. Erkeklerin nasıl olduklarını biliriz, değil mi? Çok utanacaktır."
Kelebeğin karısı kocasına doğru uçmuş ve beş dakika içinde her zamankinden daha şiddetli bir tartışmaya tutuşmuşlar.
"Unutma/" demiş Kelebek. "Ayağımı yere bir vurursam neler olacağını unutma!"
"Söylediğine zerre kadar inanmıyorum" demiş karısı, "Nasıl yapacağını görmek isterdim. Haydi, şimdi vur ayağını yere."
"Süleyman Bin Davut'a söz verdim" demiş Kelebek. "Sözümde durmak zorundayım."
"Durmasan ne fark eder?" demiş karısı. "Ayağını yere vursan bir otu bile eğemezsin ki. Haydi, yap da görelim. Vur! Vur! Vur!"
Kâfur ağacının dibinde oturan Süleyman Bin Davut bu konuşmanın her kelimesini duymuş ve daha önce hayatında hiç gülmediği kadar gülmüş. Kraliçeleri unutmuş, denizin dibinden gelen dev yaratığı unutmuş, gösteriş yapmakla ilgili düşüncelerini unutmuş. Neşeyle gülüyormuş, ağacın diğer tarafında saklanan Belkıs da gerçek aşkını bu kadar neşeli gördüğü için gülümsüyormuş.
Sonra korkunç bir gürültü duyulmuş, çünkü dokuz yüz doksan dokuz kraliçe de saraydan fırlayıp çığlıklar atıp bağırarak ve bebeklerine seslenerek sağa sola koşmaya başlamışlar. Sarayın büyük mermer merdivenlerinden inip yüz tanesi önde koşmaya devam etmişler, Bilge Belkıs onları yarı yolda karşılayıp sormuş,
"Derdiniz nedir, kraliçeler?"
Kraliçeler, yüz tanesi önde, mermer merdivenlere dizilip bağırmaya başlamışlar, "Derdimiz nedir mi dedin? Her zaman olduğu gibi huzur içinde altından sarayımızda yaşayıp giderken ansızın saray kayboluverdi, kendimizi gürültülü bir karanlıkta bulduk, fırtınalar kopuyordu, karanlıkta cinler ve ifritler vardı! Derdimiz bu işte, ey Baş Kraliçe, bu dert bizi çok dertlendirdi çünkü çok dertlendirici bir dertti, daha önce hiç böyle dertlenmemiştik!"
O zaman, Güzeller Güzeli Kraliçe Belkıs, Süleyman bin Davut’un bir tanesi, Saba, Sabie ve Güney'in Altın Nehir'lerinin Zinn Çölü'nden Zimbabve Kuleleri'ne kadar Kraliçesi, neredeyse Süleyman bin Davut kadar bilge olan Belkıs demiş ki,
"Bir şey yok, kraliçeler! Bir kelebek kendisiyle sürekli tartışan karısını şikâyet etti ve Efendimiz Süleyman bin Davut ona sesini yükseltmemek ve alçak gönüllü olmak konusunda bir ders verdi, çünkü bu özellikler kelebek hanımlarda erdem sayılır."
O zaman, Firavun'un kızı olan Mısır Kraliçesi şöyle demiş,
"Bizim sarayımız küçük bir böcek istedi diye bir pırasa gibi kökünden kopartılamaz. Hayır! Süleyman bin Davut ölmüş olmalı, biz de dünyanın bu acı haber üzerine kararıp fırtınalar koparmasına tanık olduk!"
Belkıs cüretkâr kraliçeyi bir işaretiyle yüzüne bile bakmadan susturmuş ve bütün kraliçelere seslenmiş,
"Gelin ve görün."
Kraliçeler, yüz tanesi önde, yavaşça yaklaşmışlar ve kâfur ağacının dibinde, gülmekten yorgun düşmüş Bilge Kral Süleyman bin Davut'u, iki elinin üzerinde birer kelebek, öne arkaya sallanırken görmüşler ve şöyle söylediğini duymuşlar,
"Ey havadaki erkek kardeşimin karısı, bundan sonra kocanı her zaman mutlu etmeyi sakın unutma, yoksa yine sinirlenip ayağını yere vurur. Çünkü bu büyüyü çok iyi tanıdığını söyledi ve kendisi fevkalade kuvvetli bir büyücü bizzat Süleyman Bin Davut'un sarayını çaldı. Şimdi huzurla uçun, küçük dostlar!" Ve kral kelebekleri kanatlarından öpmüş, onlar da uçup gitmişler.
Bunu gören bütün kraliçeler, Belkıs hariç Güzeller Güzeli Şahane Belkıs kenarda durmuş gülümsüyormuş yüzüstü kapanıp şöyle demişler,
"Eğer bir kelebek karısından hoşnutsuz olunca bunlar oluyorsa, günlerdir kavga gürültülerimizle kralımızın başını şişiren bizlere kim bilir neler olur?"
Sonra peçelerini başlarına sarıp, ağızlarını elleriyle kapatarak, parmak uçlarında, fareler gibi sessizce yürüyerek saraya dönmüşler.
Onlar gidince, Güzeller Güzeli Şahane Belkıs, kırmızı zambakların arasından kâfur ağacının gölgesine doğru ilerlemiş ve elini Süleyman bin Davut'un omzuna koyarak demiş ki,
"Ey Efendim ve ruhumun hazinesi, sevin, çünkü Mısır, Etiyopya, Habeş, İran ve Çin kraliçelerine asla unutmayacakları bir ders verdik."
Hâlâ güneşte oynayan kelebeklerin arkasından bakan Süleyman bin Davut sormuş, "Hanımım ve mutluluğumun mücevheri, bu ne zaman oldu? Çünkü ben bahçeye çıktığımdan beri iki kelebekle şakalaşıyordum."
Sonra Belkıs'a neler yaptığını anlatmış.
Belkıs? Şefkatli ve sevimli Belkıs şöyle cevap vermiş,
"Ey efendim ve varlığımın ilk sebebi, kâfur ağacının arkasına saklanıp her şeyi gördüm. Kelebeğin karısına Kelebeğe ayağını yere vurması için ısrar etmesini ben söyledim, çünkü Efendimizin Kelebeğin hatırı için büyük bir büyü yapacağını ve bunu gören kraliçelerin korkacağını ummuştum." Sonra Belkıs krala diğer kraliçelerin neler gördüklerini ve söylediklerini anlattı.
Süleyman bin Davut bunları duyunca kâfur ağacının altındaki yerinden kalkıp kollarını açarak Belkıs'a şöyle demiş,
"Ey Hanımım ve günlerimin güzelleştiricisi, bil ki eğer kraliçelerime gurur ya da öfke yüzünden bir büyü yapsaydım hayvanlara verdiğim şölende olduğu gibi kesinlikle utandırılırdım. Ama senin bilgeliğin sayesinde bir şaka için ve bir kelebeğin hatırına bir büyü yaptım ve işte! Bu büyü beni dırdırcı karılarımın dırdırlarından da kurtardı! Söyle bana, Ey Hanımım ve kalbimin kalbi, böyle bilgece davranmayı nasıl akıl ettin?"
O zaman Kraliçe Belkıs uzun boylu ve güzel Süleyman bin Davut'un gözlerinin içine bakmış ve başını tıpkı bir kelebek gibi hafifçe yana eğerek şöyle demiş,
"İlk olarak, Efendim, seni çok sevdiğim için. İkinci sebep ise, kadınların nasıl olduklarını çok iyi bilirim."
Sonra saraya dönmüşler ve hayatlarının sonuna kadar mutlu olmuşlar.
Belkıs ne kadar da akıllıymış, değil mi?
Belkıs gibi bir kraliçe hiç olmamıştı, Dünyanın sonuna kadar da olmadı. Ama Belkıs bir kelebekle konuştu, Onun gönlünü arkadaşıymış gibi hoş tuttu.
Süleyman gibi bir kral asla olmamıştı, Dünyanın başlangıcından beri, Ama Süleyman bir kelebekle sohbet etti, Candan bir dostuyla konuşur gibi.
Belkıs bir kraliçeydi, Süleyman de Asya'nın efendisi, Ama ikisi de ihmal etmezdi, En küçük yaratığı bile sevmeyi!
RUDYARD KIPLING
ÖYLESİNE HİKÂYELER
Çeviren: Begüm Kovulmaz
İş Bankası Kültür yayınları....
Devamı Buradan ...>>
22 Temmuz 2008 Salı
ELA'nın GİTARI

Bahçelerde rüzgar aklımda aşk var.Gece yarısında eski yağmurlar şarkı söylüyorlar sessiz usulca, Özlediğim şimdi çok uzaklarda…
Gitarımı büyük bir hevesle elime aldığımda ilk öğrendiğim parçaydı bu. Gitar çalmak, şarkı söylemek öyle bir aşkı ki içimde, gerçek aşkı tadana kadar en büyük aşkın müzik aşkı olduğunu sanırdım. Elimde müzik setine takılan bir mikrofon ne zaman kendimle kalsam radyoda çalan şarkılara eşlik ederdim. En çok banyoda şarkı söylemeyi severdim. Sesim daha bir hoş gelirdi kulağıma. Sesimi o zamanın kasetlerine çeker sonradan dinlerdim. Kulağıma gelen sesimle ne kadar farklı olduğunu çok küçükken öğrendim.
Ben büyüdükçe içimdeki müzik sevgisi de büyüdü. Gitar çalmayı denedim. Güzel çalan arkadaşlarıma deli gibi özendim. Onlar çaldı ben söyledim. Sonradan ne kadar uğraşsamda ne kadar istesemde bir türlü çalamadığım o gitar hala en büyük uktemdir içimde kalan.
Ama şarkıları söyledim. ...
Çok güzel söyledim hem de. Benim gibi deli arkadaşlarımla gezdik, dolaştık mekan mekan çok eğlenerek severek, hayallerle söyledik.
Özellikle bazı şarkılar nasılda ruhumu okşadı . Söylerken gözlerimi kapattım kendimi Rumelihisarında konser verir gibi hissettim. :)
Her dönem yeni çıkan parçalarda kendimi buldum. Yaşadıklarımla bu kadar mı alakalı olurdu şarkılar. Sezen Aksu’yla ne kadar da benziyorduk birbirimize:) Benim hissettiklerimi kaleme alıyordu işte, benden tek farkı buyduHer albümden en az 3-4 şarkı birebir beni anlatırdı.
Benim kesin şarkılarla aramda bir bağ var diye düşündüm. Hala da öyle düşünüyorum. Beni birebir anlatan şarkılar sayesinde dünyada yalnız olmadığımı anlayıp avundum hep. Demekki aynı şeyleri yaşayanlar var dedim,dünyanın sonu değilmiş dedim. Bütün şarkıları sevdim. Sevgilime hep şarkı sözleri yazdım. Aşkımı müzikle anlattım.
Hala müzik sayesinde bir çok hatıramı, anımı, aşkımı, mekanları çok daha diri tutuyorum hafızamda. Ne zaman eskilere gitsem ilk aklıma gelen o dönem odalara kapanıp dinlediğim şarkılar oluyor." Müzik ruhun gıdasıdır" sözüne aynen katılıyorum. Ruhumu beslemeye devam ediyorum.
Şimdi güzel oğluma ninniler söylemekle yetiniyorum. Umarım onunda dünyasında müzik çok önemli olur. Annesine babasına şarkılar söyler. Sevgilise şarkı sözleri yazar, ona serenadlar yapar elinde gitarıyla. Gözlerini kapattığında kendini bir rock yıldızı gibi görür umarım:) annesi gibi:)))
müzikli günler…....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
18:36
4
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
3 ÜNLÜ EVLİYANIN KESİLME, YÜZÜLME VE GÜLÜNME NEDENİ

Akşehir medresesinde o zamanın velilerinden Seyyit Hayrani’nin 3 dervişi varmış.
"Nasreddin"
"Nesimi"
"Mansur"
Bu üçlü birbirinden hiç ayrılmazlarmış. Diğer dervişlerle Medresenin bahçesinde toplandıklarında, Nasreddin ve Mansur hikâyeler anlatır, Nesimi şiirler okur bol bol güler muhabbet ederlermiş. Öğretmenleri Seyyit Hayrani de bu 3 dervişini pek sever, onlara değer verir güvenirmiş. Hayrani’nin güzel bir kuzusu varmış. Nedense bu kuzuya ayrı bir muhabbet besler, ondan hemen de hiç ayrılmazmış.
Günlerden bir gün Hayrani köyüne giderken 3 dervişini yanına çağırarak “evlatlarım” demiş.”Kuzum size emanet, Ben gelinceye kadar ona göz-kulak olun. Gözüm arkada kalmasın.”...
Öğretmen köye gitmiş. Dervişler kuzuya şöyle bakar olmuşlar. Bir sabah kırlara doğru giderken kuzuyu da beraberlerinde götürmüşler. Gençlik, cahillik biraz da fazladan bastıran açlık bir araya toplanınca akıllarına tuhaf tuhaf şeyler gelmeye başlamış. İçlerinden en cesaretlisi Nasreddin!
“-Şeytan aklıma olmayacak bir şey getiriyor.” diye fısıldamış.
Şeytanın ortaya attığı fikir dervişlerin cümlesince malum; pek de hoşlarına gitmiş. Bir iki yutkunup meseleyi açıkça konuşmuşlar.
“-Gelin şu kuzuyu kesip yiyelim! Bizim öğretmenimiz marifet sahibi, kuzunun kemiklerini saklarız, mübarek gelince isterse onu bir püfüyle diriltir. “
“-Kim keser?”
Mansur cevap vermiş;
“-Ben!”
Nesimi’ye bu cevap üzerine gayret gelmiş;
“-Ben de derisini yüzerim.” Demiş
Sonra Nasreddin’e sormuşlar;
“-Ya sen ne yapacaksın?”
“-Seyyit Efendim evliya-ı kiramdandır, ondan korkarım, kuzuya dokunamam, ama pişmişine de dayanamam.”
Neyse bizim dervişler kuzuyu haklamışlar. Kemiklerini bir yere gömmüşler. Derkeeen Seyit Hayrani köyden dönmüş, kuzuyu istemiş, yalan dolan derken iş meydana çıkmış. Hoca efendi son derece üzgün ve öfkeli…
“-Kim kesti kuzumu, çabuk söyleyin!” diye bağırmış.
Mansur başı önünde:
“-Ben sevgili efendim.”deyince, Nesimi de sözün arkasını getirmiş:
“-Ben de derisini yüzdüm.”
Seyit Hayrani, bu sefer derviş Nasreddin’e dönmüş:
“-Peki, ya sen, sen ne yaptın?”
“-Ben de, sevgili efendim, onların hallerine hem güldüm, hem de etin ucundan biraz yedim.”
O zaman Seyit Hayrani dayanamamış:
“-Mansur” demiş,”Günün birinde seni de böyle kesecekler.”
“-Nesimi, senin de derini yüzecekler.”
“-Nasreddin, sana da kıyamete kadar, evet taa kıyamete kadar gülecekler. Siz istediniz, bu Allah’ın hükmüdür.”
İşte halac-ı mansur'un kesilmesinin, Nesimi'nin derisinin yüzülmesinin ve Nasreddin hocaya asırlardır insanların gülmesinin ezeldeki nedeni.Sevgilerimizle.
Dinleyip,sizlere aktaran:Dilek ....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:51
1 yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., HİKAYELER
19 Temmuz 2008 Cumartesi
Meral & Tombaz - Variete Oriental

Çok zevk ile dinlediğim bir Albüm'den sizleride haberdar etmek istedim.Onlar hakkında kısa bir albüm bilgisi, birde tadımlık bir Lokma.
Doğunun çok kültürlü şehirlerinden biri olan İstanbul’daki Kanto ve Tango müzik kültürleri, Batı Avrupa’nın çok kültürlü şehirlerinden biri olan Amsterdam’da, yaklaşık yüzyıl sonra Tombaz grubu sayesinde tekrar gün ışığına çıktı. 1998 yılında kurulan Tombaz grubu, Doğu-Batı sentezi niteliğindeki bu iki tür müziği, hayat buldukları topraklardan binlerce kilometre uzakta yeniden yaratmak/yaşatmak için çalışmalar sürdürüyor. Tombaz grubunun yaptığı müziğin sunumu bir konser disiplininden çok bir müzikalin özelliklerini taşıyor. Bu bakımdan Kanto ve Tango yapan diğer topluluklardan hemen ayrılıyorlar. Ancak Tombaz’ın farkı yalnız bununla sınırlı değil.. öncelikle topluluğun orkestra üyeleri alanlarında yetkin ve profesyonel müzisyenlerden oluşuyor. Piyano, kontrabas, keman, klarinet, akordiyon ve perküsyondan meydana gelen grup üyelerinin müzikal duyarlılığı, entonasyon anlayışları, araştırmacı kimlikleri yaptıkları müziğe özel bir anlam katıyor. Elbette bir başka özellikleri daha var ki o da yaptıkları müziğin ruhuna uyum sağladığı gibi müziğin uluslar arası olma özelliğine de gönderme yapıyor: Türk, Hollandalı, Romen ve Yunan müzisyenlerden kurulu bir grup Tombaz.
Devamı Buradan ...>>
17 Temmuz 2008 Perşembe
DERT

Dermân arardım derdime
Derdim bana dermân imiş.
Burhân arardım kendime
Aslım bana burhân imiş.
Sağım solum gözler idim
Dost yüzünü görsem deyü
Taşralarda arar idim
Ol cân içinde cân imiş.
Öyle sanırdım ayrıyım
Dost ayrıdır ben gayrıyım
Benden görüp işiteni
Bildim ki o cânan imiş.
Savm u selât u hacc ile
Sanma biter zâhid işin
İnsân-ı kâmil olmağa
Lâzım olan irfan imiş.
Kanden gelir yolun senin
Ya kande vârır menzilin
Nerden gelip gittiğini
Anlamayan hayvân imiş.
Mürşid gerektir bildire
Hakk'ı sana hakk-el-yakîn
Mürşidî olmayanların
Bildikleri güman imiş.
Her mürşide el verme
Yolunu sarpa uğratır
Mürşidi kâmil olanın
Gayet yolu âsan imiş.
İşit Niyâzî'nin sözün
Gizlemez aslâ Hak yüzün
Hak'dan ayrı bir nesne yok
Gözsüzlere pinhan imiş.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
17:21
2
yorum
Etiketler: ALEVİLİK/BEKTAŞİLİK, AŞIK'LAR, SUFİ
15 Temmuz 2008 Salı
ÇEVRE DUYARLILIĞINA DAVET
Uzun zamandır NTV televizyonunun yürütmekte olduğu yeşil ekran çevre bilinçlendirme kampanyasına sufi saja olarak bizde destek vermek istiyoruz. Ne kadar kulağa ve göze erişebilirsek o kadar iyi.
BİTKİSEL ATIK YAĞLARIN ZARARLARI
Son zamanlarda ülkemizde yağda kızartılmış patates ve diğer yiyeceklerin kullanımında önemli artışlar olmuştur. Bu artışın sonucu
kullanılmış bitkisel yağ atıkları da artmıştır....
Bitkisel atık yağların kalorileri çok yüksektir. Bu atık yağlar, suya, kanalizasyona döküldüğü zaman su yüzeyini kaplar, su sistemine
zarar verir, havadan suya oksijen transferini önler, zamanla suda bozunarak sudaki oksijenin tükenmesini hızlandırır. Atıksu arıtma
tesisinin işletme maliyetini artırır. Atık su kanal borularına yapışarak boru kesitinin daralmasına ve tıkanmasına neden olur. Kullanılmış
bitkisel yağlar atık su kirliliğinin %25 ini oluşturmaktadır. Denize, akarsuya ve göle ulaşan bitkisel atık yağlar, kuşlara, balıklara ve diğer
canlı türlerine zarar vermektedir.
Yukarıda sıralanan olumsuzluklardan dolayı Gelişmiş Ülkelerde ve ülkemizde kullanılmış bitkisel yağların kanalizasyona, yüzeysel
sulara dökülmesi yasaktır. Bu tür yağların kanala dökülmesi önlendiği için gelişmiş ülkelerde atık suların kirlilik yükü Türkiye’deki evsel
atıksulara göre daha düşüktür. Kanalizasyona dökülen yağlar atık su arıtma tesislerine zarar verir ve işletme maliyetini artırır.
Evsel atık sular genel olarak biyolojik olarak arıtılırlar. Evsel atık su içinde bulunan yağları biyolojik olarak arıtmak mümkün değildir.
Ayrıca biyolojik arıtmada faaliyet gösteren bakteriler yağ ve gresle kaplanarak aktiviteleri engellenir. Atık suyun KOI ve BOI’sinde ciddi
artışlara neden olur.
Sonu arıtma ile bitmeyen atık suların içindeki bitkisel ve hayvansal atık yağlar; denizlere, göllere ve akarsulara döküldüğü zaman
o suyun kirlenmesi ve sudaki oksijenin azalması sonucu; ortamdaki, başta balıklar olmak üzere diğer canlılar üzerinde büyük tahribata
yol açar.Bitkisel yağ atıklarının çöp içerisine atılması veya dökülmesi yasaktır. Çöpe dökülen atık yağlar çöp depolama alanında sık sık
yangın çıkmasına neden olmaktadır. Çöp depolama alanı işleticileri kızartma yağlarının çöpe karışmamasını isterler. Kullanılmış yağlar
yer altı sularının kirlenmesine neden olabilir. Kirlenen yer altı sularını temizlemek çok çok pahalı ve zordur. Yer altı suları her ülke için
önemli bir içme suyu kaynağıdır. Köpekler, ayılar ve bazı kuş türleri (martı gibi) bitkisel ve hayvansal yağ atıklarını severler. Bu durum
hayvanların bu depolama alanına gelmesine neden olur......
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
22:40
2
yorum
Etiketler: SAJA BAKIŞI

