
M.S. 245 yılında zengin bir ailenin oğlu olarak Antalya’ya bağlı Patara’da (Bugünkü
Demre) dünyaya gelmiştir. Dini eğitim alıp rahip olduktan sonra hayatini çocuklara ve denizcilere adamıştır. Hatta yaşadığı dönemde denizcilerin kurtarıcısı olarak da
ünlenmiştir. Babasından kalan bütün mirası yardım işlerine harcamış, ancak bunu
yaparken kimliğini hep saklamıştır.
Özellikle İsa’nın doğum yıldönümü olan 25 Aralık’ta yaşadığı Demre’deki fakir olan kişilerin kapılarının önüne gizlice altın, oyuncaklar ve çerez bırakmıştır. Gece bacadan hediye bırakma hikâyesine gelince…
İnanışa göre Patara’da önceleri çok zengin olan bir şahıs fakirleşmiş
ve kızlarının çeyizini yapamayacak duruma gelmiş. Çaresizlikten kızlarını satmayı bile düşündüğü bir anda Nicolas durumu görerek onlara yardım etmeye karar vermiş. Kendini belli etmemek ve gururlarını kırmamak için kızların evine gece gidip, onlar uykudayken büyük kızın açık olan penceresinden çeyizine yetecek olan bir kese altını içeri atıvermiş… Daha sonra ortanca ve küçük kızın çeyiz paralarını da karşılamak isteyen Nikolas pencereleri kapalı olduğu için bacadan atmış. Böylece de bacadan hediye bırakma öyküsü doğmuş. Bu olay uzun sure halk tarafından anlaşılamamıştır.
Sonunda hayali bir kahramana dönüşen Noel Baba; bu yardımlarına devam ettiği bir gece; bekçi tarafından fark edilip, yakalanınca ve başlığı çıkarılınca, Aziz Nikolas olduğu görülmüştür. Bekçi elindeki çuvalda altınlar oyuncaklar ve çerezler bulunduğunu görünce hediyelerin sahibinin Aziz Nikolas olduğu ortaya çıkmış bu tarihten sonra herkes onu iyiliksever bilge insan (Verenin eli görünmüyor anlamında) Noel Baba olarak tanımlamıştır.
Kuran’da da “Bir elin verdiğini öbür elin görmeyecek.”demiyor muydu?
NO-EL=el yok. Coca cola Noel babaya kırmızı giydirmiş Hollandalılar altına kızak ve 8 geyik vermişler bende ismine mana verdim, hata mı ettim sizce?
Kayıtlarda Mezarı Demre’de olan NOEL babanın 6 Aralık 343 te vefat ettiği yazılmakta, ancak ben onun hala o görünmez yardımlarını yaptığına, kendi harçlıklarını fakir fukara çocukların karınlarını doyurarak, gizli hediyeler dağıtarak yaşamını sürdürdüğüne inananlardanım. Nerede mi yaşıyor? Şu anda İzmir’de yaşıyor ve adı; Neolitikçi, yani bloğumuzun yazarlarından.
Ustamı tanıdığım ama henüz Pirimin cemalini görmediğim bir dönemdi.
Rüyamda Noel baba sırtında bir çuval ve” hoo HO Hoo HO”diye bağırarak İzmir’de bir okula girdi ben de o sınıfın öğretmeniydim. Çocuklara dağlardan getirdiği kartoplarını dağıttı. Çocuklar çığlık çığlığa idi. Çünkü hiçbiri kar görmemişti.” Ertesi gün rüyamı ustama anlattım.”Kızım sen Dede’min oğlunu görmüşsün,” dedi. Zaman geçti Pirimi tanıdım, rüyamı unuttum gitti. Bir gün Sarnıç köyüne gitmiştim orada bir genç tanıdım uzun kıvırcık saçları köyün çocukları omuzlarında sırtında, kucağında… Onlara oyunlar oynatıyor… O an elim ayağım titredi inanın. Rüyamdaki Noel Baba oydu işte. Sessizce yanımdakilere sordum kim bu diye: “Dede’mizin oğlu” dediler.
Devamı Buradan ...>>
30 Aralık 2008 Salı
YAŞAYAN EFSANE: NOEL BABA
Gönderen
sufi
zaman:
18:19
14
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
28 Aralık 2008 Pazar
KAMÇILANAN ÖFKE

Dünyanın her neresinde olursa olsun hangi dine mensup olduğunuza bakılmaksızın; İnsan olma yolunda doğruların değişmez bir öğreti biçimi vardır. Örneğin;
Öfkenizi kontrol altına alamıyorsanız…
Hırsınızın dizginleri elinizde değilse…
Kin, kibir, riya, kıskançlık, haset, fesat vb huylarımız benliğimizin kanatları altında kuluçkadaki yumurtalar gibi büyüyüp gelişiyorsa vay halimize! Bunlardan kurtulmanın yollarıyla ilgili öğütleri bu huyların hegemonyasında kıvrananlardan dinlemektense;
Bir BİLGEnin dilinden dinlemek ve
yaşayarak öğrenmek bizleri daha kesin sonuçlara götürüyor her nedense.
Örneğin ÖFKE; bulutların elektriklenmesi gibi bir şeydir, öfken doruktaysa kendini sımsıcak hissedersin, sıcaklık sürerse “sen de söyle yap böyle yap” diyen öfkenin sesine teslim oldun kandırıldın demektir. Fakat bu sese kulak vermeyip “sen uyma öfkeye, kölesi olma onun” sesi cılız bile gelse o sese uymayı prensip edinirsen o anda serinler ve durumu kavramaya yönelirsin bir anda.
Zen öğrencilerinden biri öğretmenleri Bankei’ye gelir;
“-Efendimiz, yönetilmez zapt edilmez bir bünyem var, çok öfkeliyim, kendimi nasıl düzeltebilirim?” der. Efendisi;
“-Bir göster bakalım, ne menem bir bünye bu, çok büyüleyici ve cazip bir şey olsa gerek” der.
“- Şimdi havamda değilim efendim, yani sözünü ettiğim şey şu an yanımda değil. Sürekli var olmuyor, zaman zaman gelip gidiyor. Bu nedenle şimdi gösteremem.
“- o halde ele geçirdiğin anda gel ve beraberinde getir ki, görebileyim” der hocası.
“- Ama kısa süreli bir olay bu hocam, hemen getiremem, beklenmedik bir anda fışkırıyor, doruğa tırmanıyor, size getirene kadar yok olup gidiyor “der hayıflanarak.
“- Öyleyse der hocası bu ÖFKE denen şey vazgeçilmez bir şey değil. Doğduğunda yoktu, kuşkusuz sana sonradan musallat oldu. Bundan böyle öfke yüreğini kapladığında kendini bir güzel kamışla kamçıla, ya da yedi tur at sonra git bir ağacın altında otur. Öfkeni kontrol altına almadığın, başkasının üzerine fırlatıp atmadığın halde tıpış tıpış gittiğini gözlerinle göreceksin sakın şaşırma.”der.
Öfkelerimizin kölesi değil onları, kölemiz yapacağımız günlere selamet ve sevgiyle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:27
18
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
27 Aralık 2008 Cumartesi
THE SOUND OF TAXİM BEYOĞLU/ DİNLENESİ ALBÜM

Kulağınızda eskilerin tadını bırakacağına inandığım bir Albüm THE SOUND OF TAXİM BEYOĞLU, bu tadı iyi yansıtabilmek için iki parça birden yayınlıyorum. İçinizde mutlu bir tebessüm hissi yaratması dilekleri ile.
Devamı Buradan ...>>
26 Aralık 2008 Cuma
MUTLULUKTAN SÖZ AÇMA MUTLULUĞU

Mimlenmek ya da sobelenmek istemiyorum dediğim gecenin sabahı can dost Nilambara tarafından mutluluk konusunda sobelenmek mutluluğuna eriştim çok şükür. Hani istemediğim, sevmediğim, yargıladığım hiçbir şey yok dediğim anda:
“-Öyleee mi hadi bakalım görelim seni” diyen o muzip sesi duymak mutluluk. O’nun Beni sevdiği için benimle uğraştığını düşünmem mutluluk… Kahırda lütufu, kederde sevinci, nefretin içinde sevgiyi görebilmem mutluluk. Mutluluktan da, cennet istemekten de geçip,
Cemal görmeyi tercih etmem mutluluk.
Geçmiş bir günün sabahında;
Kapımız çaldığında, koşar adım kapıya varıp açmak istediğimizde gelen kimse dışarıdan kapıyı tutmaktaydı. Biz de kardeşim Tutsak geldi zannedip ona hitaben;
“- Canım sen istediğin kadar kapıyı tut… İçerisi sıcak, soğukta olan sensin… Hem biz SABIR EHLİYİZ beklerizzz…” gibi melodik seslenişimizin ardından açılan kapıda; gelenin Pirimiz yani ay yüzlümüz, Dedemiz olduğunu görünce mahcubiyetle karışık hissettiğimiz şeydi mutluluk. O sözümüzün hemen akabinde 2 sene kadar fason işlerle uğraşıp iğne ile kuyu kazdığımız günlerde edindiğimiz sabırdı mutluluk. Bir işin ehli olmak ne menem şeymiş onu öğrenebilmemdi mutluluk. Sevenlerin sevdiklerine kavuşmasını görmek, bir annenin bebeğini kucağına alması, babanın çocuğuna masal anlatması, torunlarımın Tontini diye seslenmelerini duymam, gelinlerim tarafından sevilmem mutluluk. Sahip olduklarımı sevdiklerim için de isteyebilmem mutluluk
Gönül tahtında bir sevgilinin oturduğunu bilmek, ona yakın olup hizmet edebilmek, huylarından arındığını fark edebilmek, yalnız olmadığını bilmek, her gün yeniden doğduğunu hissetmek, bir yağmur damlasıyken nisan ayında denizin yüzeyine çıkıp ağzını açan istiridyenin içine inci olmak için düştüğünü düşünmen mutluluk. Ateş, hava, su, toprakta, madde bitki hayvan ve insanın her cinsinde hakkın varlığı olduğu bilincine varmak mutluluk.
Kulağımın 7 notayı değişik versiyonlarda duyması, gözümün 7 rengi karmaşık sürümlerde görmesi, elimin çizip yazabilmesi hayallerimdekileri, pişirebilmesi, bahçe demirlerine sarılan sarmaşığın sarılışlarını okşayabilmesi, ağzımın kapısında bekleyen bekçinin kötü bir söz söylememem için beni uyarması mutluluk. Elime, belime, dilime hâkim olabilmem mutluluk. Eleştiren birinde kendimi görüp affedici olabilmem candan sarılabilmem, en çok sevdiğim bir küpemi hemen çıkarıp beğenene verebilmem… Yediğimi yutabilmem, üşüdükten sonra ısınabilmem, acıktıktan sonra doyabilmem uyuyabilmem uyanabilmem, o basamakları çıkabilmem, mutlu mutlu yaşayıp ÖLEBİLMEK de mutluluk.Çocuklarımı mutlu görmem de mutluluk….
Anladım ki geriye adı mutsuzluk olabilecek bir şey kalmamış….
Sevgili İncesaz’ım Nilambara mutlu olduğum tüm şeyler için şükür etmeme vesile olman da mutluluk. Senin vasıtanla ellerimi açıp insanların gönüllerine mutluluğun tohumlarını gönderiyorum ve bu yazıyı her okuyan canı sobeliyorum. Bu da dalgalarla karaya atılmış denizyıldızını denizin mavi sularına atmak gibi bir şey.
O da mutluluk.
Bugün “BLOĞUMUZUN 1. YAŞ GÜNÜ “Bugüne ulaşmamız da mutluluk. Bizleri biz yapan tüm dostlarımıza sevgilerimizi gönderebilmek te…
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:42
20
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
25 Aralık 2008 Perşembe
23 Aralık 2008 Salı
ŞEKERCİ DEDE

Yıl 1993 idi sanıyorum.
Acılar, ayrılıklar, hasretlerle köz olmuş yüreğimden Allah zikrinin geldiği günlerdi o günler. Bütün davam ve sorum; Allah’a nasıl ulaşabilirim olmuştu artık. Gündüz ve gece hiç bıkmadan hiç usanmadan sorduğum soruların ilkiydi bu.”Allah’a kavuşmak için candan geçmek gerek.”diyen sese korkusuzca intihar etsem olur mu? Diye sorabildiğim bir dönemdi işte.
İzmir/ Nebioğlu iş hanında bir sigorta şirketinde seminerler düzenliyordum yeni işe alınacaklara. Grubumla gün içi etkili bir iş programı uyguluyordum başarılı da oluyordum kendimce. Her an işim Allah’la ama “hayat” satıyorum sözüm ona. Hem Allah’la ol, hem de Allah’mışsın gibi hayat sat olacak iş değildi!
İnanmıyordum çünkü sigortaya, 11 yıl sonra kim öle kim kala, çünkü ben ben olsam düşmem bu tongaya diye düşünüyordum. Kendine hoş gelmeyen bir şeyi başkasına hoş göstermeye çalışmak erdemli görünmüyordu çünkü bana. Hesaplaşıyordum kendimle.
Böyle huzursuz olduğum bir günün gecesinde rüyamda: Hz Süleyman beyazlar içinde bir ilkokula doğru yürüyor ve ben onun kim olduğunu biliyorum, ben de dersine girmek istiyorum. Bana işaret ediyor, bu işareti: “hayır giremezsin” anlıyorum ve derse alınmadığıma üzülüyorum. Ayağını basıp ta iz bıraktığı toprakları kokluyorum. O da ne? Yerde ben alayım diye bıraktığı bir paket var! Alıp açıyorum içinden şekerden yapılmış bir mühür çıkıyor. Hz Süleyman’ın mühürü imiş. Acıyla uyanıyorum. Ertesi gün beni iyi tanıyan bir arkadaşıma rüyamı anlatıyorum bana sen ŞEKERCİ DEDE’yi görmüşsün rüyanda diyor. Kim bu Hüseyin Ayçiçek yani şekerci dede, nerede bulabilirim, nasıl gidebilirim? Sorularım bitmiyor. Anlat diyorum heyecanla, nasıl biri? Neyse bir ramazan günü erken işten çıkıp atlıyoruz arabamıza Aliağa’da bir işimiz var, oradan kestirmeden Manisa’ya geçeriz diyorum. Yol haritasında kısacık bir yol. 4 saatte Manisa’ya varıyoruz. İzmir-Manisa arası 30 dakika oysaki hadi siz deyin 45 dakika. Tam iftar vakti şehre girer girmez birilerine sorup gösterilen adrese gidiyoruz, bulduğumuz zat
“-tam iftar vaktini mi buldunuz? “
Diye azarlayınca aradığımız kişinin böyle biri olmaması gerektiğini düşünüp özür diliyoruz. Allah adamı misafire böyle mi davranır? Yine sora sora çarşı içinde bir yere geliyoruz dükkânların neredeyse hepsinin kepenkleri kapalı. Açık adres yok ki elimizde. Adamın biri arabasını park ediyor arabamızın arkasına,
”-Şekerci Dede’yi tanıyor musunuz?” diye soruyorum.
“Tanımaz mıyım, çok severim kendilerini, buralarda bir yerde dükkânı var, isterseniz binin arabaya ben sizi götüreyim” diyor. Sevinçle doluşuyoruz arabaya en az bir yarım saat te pergelin bir ayağı gibi aynı mekânları tavaf ediyoruz. Arabamızı park ettiğimiz yere geliyoruz umutlarımız suya düşmüş bir halde. Adamcağız da yardımcı olamadığı için üzgün tam vedalaşacağız dükkânlardan birinde soluk bir ışık görüyoruz ve orasının mübareğin dükkânı olduğunu öğreniyoruz çok şükür.15–20 adım yürüyüp ulaştığımız dükkânın camından içeri baktığımızda; rüyamdaki o zat oturuyor içerde, beyazlar giyinmiş bir ışık kaynağı gibi sanki. Titremeye başlıyorum, dizlerimin bağı çözülüyor, başım dönüyor. İçerden sesi yükseliyor. 115 yaşındaki Şekerci Dede’mizin,
“- Buyruun, buyurun hoş geldiniz, sefalar getirdiniz....” diyor bizlere. Yardımcılarına da sofrayı açın misafirlerimiz var diye sesleniyor. Gazeteler seriliyor masanın üstüne yemekler getiriliyor. İsimlerimizi soruyor… Benim ismim dışında, diğer arkadaşlarımın ismini değiştiriyor. Benim de iki ismim var Zeynep Dilek sadece Zeynep’i söylüyorum onu beğeneceğini düşünerek, ilerlemiş zamanlarda telefon edip hatırını sorduğumda
“Zeynebim zeynebim allı zeynebimi “söylüyor o güzel sesiyle. Manisa halkına dükkânından parasız ekmek dağıtılıyor, şeker veriyor avuç avuç ziyaretine gelenlere. Her hafta ziyaretine gitmeye çalışıyorum. Dönüşüm yarı sarhoş, ayaklarım yere basmaz tarzında oluyor.
Neyse büyük oğlum Umut o yıl Atlanta’da yapılacak olan olimpiyatlarda meşale taşıyacak vize işlemleri için beş bin liraya ihtiyacımız var, ama ucu ucuna getirip bu parayı bulamıyorum. Dede’yi ziyaretimin birinde gazete serili masanın altına elini sokuyor ve bana avucunun içinde bir şey veriyor, avucumu açtığımda ne göreyim beş bin lira. Ağlamaya başlıyorum
”- Dedem sen onu, benden daha fakirler var onlara ver ne olur” diyorum, utanıyorum, sıkılıyorum, onuruma dokunuyor o zamanlar. Paraya ihtiyacım olduğunu kimseyle paylaşmıyorum çünkü. İzmir’e döndüğümde oğlum arıyor hala beş bini bulamadık değil mi diye? Ben de o gün olanları anlatıyorum. Ar ettiğime ve evliyanın verdiğini almadığıma pişman oluyorum.
Ertesi hafta gittiğimde yine veriyor ve parayı alıp ellerini yüzünü öpüyorum. On gün sonra Oğlumu Atlanta’ya uğurluyorum, Şekerci Dede’nin himmet ve yardımlarıyla.
” Prometheus’un Olimpos dağından alıp insanlığa armağan ettiği ateşi taşıyacaksın canım. Bu kutsal görevini en iyi şekilde yap ve sen de Aşk ateşi olarak tüm insanlığın yüreğine tohum gibi onu ektiğini imgele” yazan bir mektup koyuyorum oğlumun cebine.
Her hafta ziyaretlerimi aksatmamaya çalışıyorum. Gidemediğim haftalar telefondan sesini duyuyorum. Kokusunu duyuyorum ve ne zaman bu kokuyu duysam hastanede olduğunu duyuyorum. Soruyorum hangi hastanede olduğunu söylemiyorlar. İçime soruyorum, içimdeki Ona… Beni İzmir Özel Sağlık Hastanesi’ne götürüyor ayaklarım hiç sormadan 204 numaralı odaya giriyorum. Dedem orada, doktorlar sıraya girmiş hepsinin ellerini seviyor ve;
“-Bunlar Allah’ın elleri “diyor her an yanımda hissediyorum, ona naçizane hizmet etmek bana zevk veriyor.
1997 senesi Mayıs sonu Kaş’a çalışmaya gideceğiz Sufi Cem’le birlikte Şekerci Dedeyle vedalaşmaya gidiyoruz. Yanından ayrılırken “Pirinize selam söyleyin, yolunuz hayırlı olsun” diyor ve 3 kez “Eşşedü en la ilahe illallah ve eşşedü enne Muhammeden resulullah” deyip niyazlaşıyoruz. Ne demek istedi? Ne demek istedi?
Ertesi gün Kaş’ta görevimize başlıyoruz. İçimiz hala buruk acaba neden öyle söyledi diye. Haziran Babalar günü hatırını sormak sesini duymak için aradığımızda öğreniyoruz içten gelen sorumuzun cevabını.
Sen artık her yerdesin Güzel insan, Allah'ın nuru, sevgili DEDEM.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
18:40
21
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
22 Aralık 2008 Pazartesi
ÇABALARDIR İNSANIN KANATLARI

Bir gün, ipeğin kozasında küçük bir delik belirdi; bir adam oturup kelebeğin saatler boyunca bedenini bu küçük delikten çıkarmak için harcadığı çabayı izledi.
Ardından sanki ilerlemek için çaba harcamaktan vazgeçmiş gibi geldi ona.
Sanki elinden gelen her şeyi yapmış ve artık yapabileceği bir şey kalmamış gibiydi.
Böylece adam, kelebeğe yardım etmeye karar verdi. Eline küçük bir makas alıp
kozadaki deliği büyütmeye başladı.
Bunun üzerine kelebek kolayca dışarı çıkıverdi.
Fakat bedeni kuru ve küçücük, kanatları buruş buruştu.
Adam izlemeye devam etti. Çünkü her an kelebeğin kanatlarının açılıp genişleyeceğini ve bedenini taşıyacak kadar güçleneceğini umuyordu.
Ama bunlardan hiç biri olmadı! Kelebek, hayatının geri kalanını kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçirdi.
Ne kadar denese de asla uçamadı.
Adamın iyi niyeti ve yardım severliği ile anlayamadığı şey, kozanın kısıtlayıcılığının ve buna karşılık kelebeğin daracık bir delikten çıkmak için göstermesi gereken çabanın, Tanrının kelebeğin bedenindeki sıvıyı onun kanatlarına göndermek ve bu sayede de kozanın kısıtlayıcılığından kurtulduğu anda uçmasını sağlamak için seçtiği yol olduğuydu.
Bazen yaşamda tam olarak ihtiyaç duyduğumuz şey çabalardır.
Eğer Tanrı, yaşamda herhangi bir çaba olmadan ilerlememize izin verseydi, o zaman bir anlamda sakat kalırdık. O zaman olabileceğimiz kadar güçlenemezdik. Asla uçamazdık.
Güçlü olmak istedim:
Ve Tanrı beni güçlendirmek için zorluklar yolladı.
Bilgelik istedim.
Ve Tanrı çözmem için sorunlar yolladı.
Başarı istedim:
Ve Tanrı bana çalışmam için zekâ ve kas gücü verdi.
Cesaret istedim:
Ve Tanrı bana üstesinden gelmem gereken sorunlar verdi.
Sevgi istedim:
Ve Tanrı bana, yardımcı olmam için Sorunlu insanlar yolladı.
İyilik istedim:
Ve Tanrı bana fırsatlar yolladı.
İstediğim hiçbir şeyi elde edemedim...
Ama ihtiyaç duyduğum her şeyi elde ettim.Alıntı
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:10
12
yorum
Etiketler: HİKAYELER, SAJA BAKIŞI
19 Aralık 2008 Cuma
BİR DERDİM VAR BİN DERMANA DEĞİŞMEM

Kahrı lütuftan ayıramayacak kaç kişi vardır bilinmez ama kahrın içindeki lütufu görecek kişi parmakla sayacak kadar azdır sanırım.
Kahır; simsiyah elbiseleriyle gelir çöreklenip oturur yüreklerimize. Kalp spazmı, mide ağrısı gibi. Böğürtür, geğirtir, dilini büker, gözünü karartır.
Tansiyonlar düşer, tansiyonlar yükselir, bir yangın yeri gibi olur vücut şehri su bile döksen küllenmez daha bir çoğalır alevleri.
Lütuf ismi bile; bir esinti gibi çıkıyor bak ağızdan, şeffaf olmasa bile elbisesi, uzayan elleriyle nasıl da okşuyor yüreğimizi. Lütuf sanki Ravel’in bolerosu çölün tatlı sıcak esintisinde, deve sırtında
uzak diyarlara götürüyor bizleri....
Haydi; şimdi nasıl bulacağız kahrın içindeki lütfu, şerrin içindeki hayrı?
Mevlana’nın bir hikâyesinde:
Adamın biri bir gün, başı cascavlak bir adam görür. İçinden bu tas gibi kafaya bir sille aşk etmek gelir, şırak diye bir tokat indirir.
Tokatı yiyen adam ok gibi yerinden fırlar. Tokat atan:
“-Dur üzerime atılma. Sana dostça bir sualim var cevabını ver, ondan sonra beni istediğin gibi döv. Senin kafana vurunca şırak diye bir ses çıktı. Acaba bu şırak sesi benim elimden mi çıktı, yoksa senin kafandan mı? Bu sualimin cevabını ver” der.
Tokat yiyen adam, onun sorusunun cevabını vermeden tokadı iade eder ve
“-Dostum ben acıdan kurtulamadım ki, oturup düşünceye dalayım. Şimdi senin vaktin olacak, sen düşün “ der.
Burada kahrın içindeki lütuf, şerrin içindeki hayır nerede? Haydi, siz bulun.
Felaketler, musibetler, başa gelen dertler olmasaydı; Sabır, dayanıklılık, cesaret, soğukkanlılık nasıl kazanılmış meziyetler olabilirdi ki?
FUZULİ gibi büyük aşığın dizelerini daha lisedeyken okumuşuzdur hatırlarsınız;
"Aşk derdiyle hoşem el çek ilacından tabib
Kılma derman,kim helakım derdi dermanındadır."
dizelerinde hoşnuttur Fuzuli de birçok aşık gibi derdinden.
"Lokman hekim kendi gelse kanan değilim "der bir diğeri
Biz de deriz ki: Noktanın Sonsuzluğu'nun yazarı değerli insan Lütfü FİLİZ gibi "Kahır da lütuf da sendendir be ya HU."
Derman arardım derdime
Derdim bana derman imiş.
Burhan arardım kendime
Aslım bana burhan imiş.
Sağım solum gözler idim
Dost cemalin görsem deyi
Taşralarda arar idim
Ol can içinde can imiş.
Öyle sanırdım ayrıyım
Dost ayrıdır ben gayrıyım
Benden görüp işiteni
Bildim ki o canan imiş.
İşit Niyazi’nin sözün
Gizlemez asla Hak yüzün
Hak'tan ayrı bir nesne yok
Gözsüzlere pinhan imiş.
Niyazi MISRİ'nin bir deyişi ile bitirelim dedik yazımızı, sevgilerimizle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
18:07
8
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...

