
9 Eylül 2008 de sabaha karşı İstanbul’da hanemize ay gibi doğmuştu ATA’m. Güzel İzmir’imin lacivertleri giyindiği, sahil şeridindeki sokak lambalarının (gök semanın yıldızlarını anımsatır gibi) parlayışları ardı sıra yine AY’ın parlak ışıkları şavkıdı sokağımızda, Ata’m, İzmir’ime ayakbastı. Bizlerin hanesine şarkılarla, marşlarla bayram işte böyle geldi. Canlar canlara kavuştu. 5 gün sanki biran gibi geçti gitti… Selametle uğurladık sonra, öptük kokladık enerji yüklü ellerle dokunduk sarıldık birbirimize, bir tas su döktük arkalarından… Onların gönlü bizlerle, bizimki onlarla akıp gitti.
Yeni bir nesil,
yetişiyor; zorlara isyan eden, yapılmasını istemediği şeyi kabullenmeyen, yemek istemediği şeyi yemeyen, insanın gözünün içinden girip gönlünün ta içine bakan, suya, ota, böceğe, aya yıldıza aşık, zaman zaman derin düşüncelere dalıp düşünerek konuşup olmadık sorularla hayatı ve düzeni sorgulayan, gitmek istediği yere inat ve azimle giden bir nesil. “Kime çekmiş bu çocuklar?” demeğe hacet yok, çünkü bunlar özel kopyalar... Onları kandırmak, dikkatlerini başka bir yere çekebilmek ne mümkün? Uyumak istemiyorlarsa uyutamazsınız onları. Rızaları olmadan ayakkabılarını bile çıkaramazsınız ayaklarından. Ne kuzu gibiler, ne de sessiz sakin sürünün bir parçası bu bebeler. Her konuşulanı anlayıp dikte edip doğruluğuna ya da yanlışlığına hüküm verebiliyorlar şimdiden. Müziğin en derininde kaybolabiliyor, paylaşmayı ve BİZ demeyi şimdiden biliyorlar. Varsın böyle olsunlar,onlarla inatlaşmamak onları yetişkin bir birey görmek gerekiyor galiba. Onlara ebeveyn olmak da kolay değil. Ana babalara çok iş düşse de sabır ve azimleriyle güzel olacak yarınlar. İyi ki varsınız Aliler, Ruşenler, Eren, Yasemin, Ege, Ata, Rima,Iraz, Cihan, Melisa, Yiğit, Barış ve Zeynep’ler ve daha adını anmadığım nice öğretmenler!Biz koca koca insanların sizden öğrenecek daha ne çok şeyimiz var! Zamane çocuklarının her birine gönlümüzdeki yüce çocuktan sevgi ve SELAMlar .
Resim:www.images.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
29 Kasım 2009 Pazar
ATA’ m GEÇEN HAFTA İZMİR’e GELDİ
Gönderen
sufi
zaman:
17:07
12
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
26 Kasım 2009 Perşembe
KOÇTAN KUZUYA BAYRAM NASİHATİ
BEN;
"Bugün BAYRAM öyle diyorlar. "Neyin bayramı?" diye sorasım geldi.
Sığır koç kurban ederler. "Hak böyle mi istedi?" bilesim geldi.
Baş gövdeden ayrılır bilmem kimin elindedir BU keskin satır?
Neden “kurbanlarınızın kanları bana ulaşmaz demiş!” Hz.Basir."
KOÇ;
"Çok şükür kuzu kardeş ben hep bu günü bekledim koç olalı beri.
Dedim,"ne zaman gelecek benim kanlı düğün merasimi?"
Maldan mülkten geçip kapısında kendimi kurban edeyim,
Bayramımdır o gün bedenimle kellemin birbirinden ayrılışı."
KUZU;
"Küçük kuzu meledi bilemedi ne der bu iriyarı koç baba,
Sürdürdü zevkle yayılıp otlamayı, kafa yormadı bu muammaya
Böbreği ciğeri ayrıldı önce bağırsaklar ayaklar kesildi sonra
Parça pinçik edildi oldu etleri kavurma, tuzlama sonra haşlama."
KOÇ;
"“Kurtulacağım bu kalıptan” dedi koç, bugün bayram olacak bana.
Özleyin beni kuzucuklarım çimenlikte dağda engin yeşillikli ovada
Özlesem de sürümün çobanını, kavalının o engin içli sesini
İnsan sıfatına göçüm var bugün ahla geçen ömürden bana ne fayda?"
KOÇUN NASİHATİ:
"Kuzucuk önce palazlan hele, kafanı kaldırıp daha yıldıza bakma.
Bu bir uzun yolculuk, canına canan ateşinden başka bir şey katma.
Bekle ki gelsin o mutlu ve muhteşem gün, bayram olsun sana.
Hadi hoşça kal genç kuzu, senin bayramın kalsın son bahara."
Dilek; işte böyle yazdı koçun kurban masalını
Kutladı kurban olmayı seçen dostların bayramını.
Resimler:www.İmages.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
21:45
25
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
25 Kasım 2009 Çarşamba
PEYNİRLER SAĞ SALİM İZMİR'E VARINCA
Söz yerine getirilecekse vaatte bulunulmalı yoksa “yaparım, veririm, alırım, öderim” gibi laf cambazlıklarıyla peynir gemisi yürümez. Bizler millet olarak saf ve temiz yürekliyiz. İnanıyoruz bize söylenen her söze. Sonra da kaptırıveriyoruz tilkiye, ağzımızdaki peyniri bile. Derin nefes alıp da şöyle iç geçirsek de dese biri “hıh işte iç geçirdi, var bunun da bir suçu hikmeti!” bakıyoruz kendimize diyoruz ki “varmış bir suçumuz demek ki!” Bugün git yarın gel” sözleri inancımızın umut kapımızın anahtarı oluyor sanki.”Yarın kesin hallolacak, ne kaldıysa dünden geri” deyip sabırla yol alıyoruz. Ancak gemi karaya oturunca şıp diye anlıyoruz tüm gerçeği. O zaman da iş işten geçmiş oluyor tabi.Tüccarlığın geçer akçe olduğu bir dönemde İstanbul’da
Edirneli aksi Yusuf diye bir peynir tüccarı varmış, madrabaz mı madrabaz aksi ve cimri mi cimri kendisi. Trakya’dan peynir getirir İstanbul’da satar, İzmir’e yollar artanını satamadığını. Yükletir gemilere peynirleri, navlunu peşin vermez oyaladıkça oyalarmış gemi kaptanlarını.”Hele peynirler sağ salim İzmir limanına varsın, alıcılar alsın satsın, paralar elceğizime varsın, sonrası kolaaay elinde hazır bil paracıklarını” der dururmuş. Bu bir olmuş iki olmuş bıçak kemiğe dayanınca; diklenmiş, gemisi peynir yüklenmiş gemi kaptanı.”Efendi efendi! Gemimin masarifi var tayfalar para der sayıklar navlunu peşin vermezsen bu sefer, dönmez gemim Sarayburnu’nu!” Aksi Yusuf’un dilinde hep aynı söz” hele peynirler sağ salim İzmir limanına varsııın, alıcılar alsın sat…”sözünü bitirememiş. Bu sefer kaldırmış isyan bayrağını peynir gemimizin kaptanı.
“El koydum gemideki tüm malına.
Almadım senden bir dilim peynir bile
Var git şikâyet et beni istediğin yere
Lafla yürümez peynir gemisi bile.”
İşte o gün bugündür bu sözü söyler dururuz,
Yılmadan asarım keserim diye boş boş konuşuruz
Alınmayın dostlarım sözüm meclisten dışarı
Ne varsa ters giden, hepsinin vardır bir sebebi.
Sevgilerimle.
Resim:www.joulefineart.com'dan alıntı
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
19:37
16
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
24 Kasım 2009 Salı
CUMHURBAŞKANI BİLE
Unutmayınız ki CUMHURBAŞKANI bile sınıfta öğretmenden sonra gelir. ATATÜRK.
Ben bir öğretmen çocuğuyum. İlk öğretmenim de annemdir. Öbür çocuklar gibi okula başlarken yabancılık çektiğimi söyleyemem. Yaşamım okulda başlamıştı. Ancak okula başlamamla yeni bir sorun önüme çıktı. Annemi öbür çocuklarla paylaşmak zorunda kalmıştım. Evde benim üzerime kanat geren, bana bir çiçek gibi özen gösteren annem, okulda ve özellikle sınıfımızda bambaşka biri oluyor, tüm çocuklar onunmuş gibi onlara da aynı sevgiyi gösteriyordu.
Dahası, onların sorunlarını eve de getiriyor ve hepsiyle ayrı ayrı ilgileniyordu. Bu benim kıskançlığımı arttırıyordu. Özellikle "Ümmü" ile çok ilgileniyordu. Bu siyah saçlı, siyah gözlü, tombul yanaklı köy çocuğu pek konuşkan değildi. Teneffüslerde oyunlara da katılmazdı. İçine kapanık, sessiz bir tipti. Annem teneffüslerde "Ümmü" ile oynardı. Ümmü'nün sorununa çözüm bulabilmek için ailesi ile sıkı bir ilişki kurmuştu. Bu çalışma kısa sürede meyvesini verdi.
Ümmü oyunlara bizim çağırmamızı beklemeden katılıyor, çalışmaları ile de kendini gösteriyordu. Annemin sevinci sonsuzdu. Bir ödül almışçasına "Ümmü'yü kazandım" diye seviniyordu. Fakat sevinci uzun sürmedi. Talihsiz bir olay Ümmü'nün yaşantısını alt üst etti.
Soğuk bir kış günü evde yalnız kalan Ümmü, sobayı yakmak istemiş fakat yakamamış. Bakmış ki olmuyor, kızgın odunların üzerine gaz dökmüş ve kibriti yakmış. İşte ne oldu ise o zaman olmuş, sobadan fırlayan alevler Ümmü'yü sarmış. Dumanları gören komşular eve koşmuşlar. Ümmü'yü yarı baygın halde kurtarmışlar, yangını da bastırmışlar.
Ev kurtuldu. Fakat Ümmü geçirdiği korku nedeniyle konuşamaz oldu. Gösterildiği doktorlar Ümmü'yü ancak bir şokun konuşturabileceğini söylemişler. Annem Ümmü'yü sıkıntılı günlerinde yalnız bırakmadı. Sınıfa getiriyor, onunla yine ilgileniyordu.
Aradan iki ay geçti. Annem kalp çarpıntısı geçirerek derste rahatsızlandı. Rengi sararıyor, nefes almakta güçlük çekiyordu. Babam bir taksi getirdi, annemi bir battaniye içinde sarsmadan arabaya yerleştiriyorlardı ki; kekeleyen bir ses işitildi. "Öğretmenim ne olur iyi ol, seni çok seviyorum." Hepimizden önce annem tanıdı sesin sahibini. Ümmü'ydü bu.
Annem kapalı gözlerinin ardından sızan yaşlarla, "Ah ne güzel Allahım. Ümmü de konuştu." dedi.
Ben de bilgisizliğin karanlığına ışık tutacağım. Yurdumun çocuklarına bilgiden taç öreceğim. Öğrencilerimin gönüllerinde yaşayacağım.
"Öğrenci gözüyle öğretmen"
Adlı yarışmada birincilik ödülü alan yazı.
Alıntı: Özlem ÖZTUĞ
resim:İmages.com'dan.
Devamı Buradan ...>>
23 Kasım 2009 Pazartesi
O GÖRME ÖZÜRLÜ DEĞİL , YA BİZ?
-Aloo,
-eFENdiimm!
—Anne. Ben Mehmet.
-CAnıMmm, Memedim ne haber yavrum nasılsın?
—İyiyim anne, birazdan Devlet memuriyet sınavına girecem dua et, himmet et de kazanayım.
—Yavrum, Hayırlısıysa olsun tabii. Senden iyisini mi bulacaklar!
-Sağol anacığım...
—Haydi, erenler yardımcın olsun yavrum, öpüyorum seni.
Bu tür görüşmeler 1996 Yılından bu yana Mehmet'le Tontini arasında defalarca yapıldı. Taa ilkokuldan üniversite yıllarına ve değişik iş başvuru sınavlarının öncesinde, bayramlarda, sıradan günlerde, kazanılmış sınavların ardında, birbirinin sesini duymak adına telefon numaraları çevrilip hatır-gönül alındı. Tontini Mehmet'i Antalya/Kaş'ta tanıdı. Kaşa gidenler Mehmet'i de tanır zaten.
O yıllarda camekânlı tekerlekli tezgâhında çekirdek fıstık satan 10–12 yaşlarında küçük bir çocuktu Mehmet. Yazları çalışıyor, kışın da okuluna gidiyordu.
"-Nereye kadar gidecem okula Anne?"dedi bir gün.
"-Durmak yok" dedi Tontini.
"-Sonuna kadar gideceksin.Yılmak yok elindeki bastonu atacaksın, başaracaksın.."diye telkin edile edile bu günlere gelinmiş ana-oğul arasındaki gönül bağları hiç koparılmamıştı.Kış olsun yaz olsun, Kaş’a adım attığımızda 3-5 saat geçmeden ilk”-Anne nerdesin?” diyen hep Mehmet’in sesi olmuştu.Bir gün “-nereden biliyorsun Kaş’a geldiğimi yoksa kuşlar mı söylüyor sana?” dediğimde;
“-Annee! Yerin kulağı var… Ben de turab olmuşum ya! Bir ceylan doğup anasından, ayak bassa toprağıma duyarım evelallah! Ona göre!!! “demişti. Patlatmıştı kahkahasını sevinçle, gururla.
Mehmet görme özürlüydü yani doğuştan kördü. Göz doktorlarına göre ise görme ihtimali hiç yoktu. Ortaokulu bitirdi, liseyi bitirdi üniversiteyi de bitirdi… O yıllarda bastonunu attı elinden. Telefonda;
“-Sihirli asamı attım anne müjde! “ diyen sesi, sanırdınız ki yeni bir kıta keşfetmiş bir kâşifin sesi olmuştu. Artık her yeri geziyorum hem de değneksiz diyor ardından o meşhur kahkahasını patlatıyordu.
“-Mehmet nerdesin? İstanbul’da geziyorum.”
“-Mehmet nerdesin? Ankara’da Sakarya’da çay içiyorum dostlarla.”
“-Mehmet nerdesin?” Çiçek pasajında arkadaşlarla yemek yiyoruz bira içiyorum anne.” Diyordu. Sonraları kendi gibi görme özürlü bir kıza âşık oldu. “Kör körü çukura götürür” diye kızın ailesi vermedi. Acı çekti Mehmet, sonrada olgunlaştı, pişti… Anıt mezarın orada kafe işletiyoruz o yıllar. Bahçe kapısından uğurluyorum Mehmet’i, artık koluna girip ulaşacağı yere kadar bırakmıyorum onu. Ona güveniyorum çünkü. Öylece arkasından bakakaldım. Uzunçarşıyı yokuş aşağı iniyorken önüne araç girmesin diye dikilen beton saksılar çıktı. O an “Eyvah!” dedim ve gözlerimi kapattım. Mehmet saksının çevresinden dolaşıp yoluna sağ salim devam etti ben de bir oh çektim sonrasında rahatladım. Başka bir gün nasıl başarıyorsun engebeleri atlamayı diye sorduğumda;
“-benim kafamın içinde bir yer var orası götürüyor beni istediğim yere ve beni tehlikeli durumlarda uyarıyor” dedi. Başka bir gün de alışverişten dönüyorum, baktım kalabalıkların içinde yürüyor Mehmet, yanına yaklaşıp ses çıkarmadan aynı hizada yürüdüm onun adımlarıyla, daha 3–5 adım atmadan bir anda durdu başını bana doğru çevirdi boz bulanık gri mavi gözleriyle bana bakıp:
“AnNEe ???” dedi. Bense gören gözlerimde iki damla yaşla sarıldım Mehmet’e “Bunca körün içinde gerçek gören sensin yavrum” dedim.
Mehmet sınavını kazandı. Özgüveni tavan yaptı ve mutlu şu anda. Bektaşi fıkraları anlatıp şen kahkahalar atıyor. Hepinize sevgilerimle.
Resim:İmages.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
19
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
22 Kasım 2009 Pazar
ZIPLAYABİLMEK İÇİN KIRPILMAK GEREK
Bizim de amacımız; Pixarın animasyon filmindeki pembe kırpılmış KUZU gibi olabilmek.Kabullenebilmek olmuş olanları, başa gelenleri.Herşeye rağmen gülümseyebilmek,içimize çekmek tarçın adaçayı kekik kokularını. Neşeyle ve özgürce aşağı yukarı zıplayabilmek, sevindirebilmek bunca acılar içinde yoğrulmuş fedakar ülkem insanlarını .Beklentilerimizi,tercihlerimizi, benliğimizi,alkışları birtarafa bırakıp(kırptırıp)somut verilerden, soyut pembeye (ruhsal)boyuta ulaşabilmek.Çünkü mutluluk;"ne mutlu yaşıyorum ve ne mutlu Türküm" diyebilmekte.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
17
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., FİLMLER, SUFİ
21 Kasım 2009 Cumartesi
ATTIĞIN HER ŞEY SANA GERİ DÖNER
“Kendim ve tüm varoluş için neyi deneyimlemem gerekiyorsa hazırım.”diye güne başlayan Avustralya yerlisi aborjinlerin mitolojik kahramanları hayvanlar, mitolojik temaları düşzamanıdır. Bir de bumerangları vardır attıktan sonra onlara geri dönen. BUMERANG ve hareket tarzı, atalarımızın “ne ekersen onu biçersin “sözünü anımsatan bir çekim yasasıdır.
Aborjinlerin tarih öncesi zamandan beri bumerangları kullandıkları biliniyor. Bumerangın nasıl geri döndüğü ise günümüzün bilim insanları tarafından tam anlaşılmış değildir. Dönüşün aerodinamik kaldırma gücü ile üç eksende yaptığı cayroskobik dönüşün birleşiminin yarattığı sanılmaktadır.
Aborjinlerin bumerangla kuş avlamaları ise ilginçtir:
Bumerangı, kuş sürülerinin uçuş yüksekliğinin üzerine fırlatıyorlar. Bumerangın yerdeki gölgesini gören kuşlar arkalarında yırtıcı bir kuş olduğunu sanıp, kaçmak için dalışa geçiyorlar ve sonunda ağaçlar arasına gerilmiş ağlara takılıyorlar. Aslında bugün Avustralya'yı ilk keşfedenler kanguruları görünce çok şaşırmış ve Aborjinlere bunların isimlerini sormuşlar, onlar da “kanguru" cevabını verince, bu acayip hayvana kanguru ismini vermişlerdir. Hâlbuki kanguru Aborjin lisanında "bilmiyorum" demektir. Bilmiyorum derken bile çok şey bildiklerini düşündüğümüz aborjinler doğanın sesini duymayı becerebilen topsuz tüfeksiz ve savaşsız çok sorunun üstesinden gelmeyi başaran insanlardan olmuşlardır. Doğaya saygılı yaşamları ve manevi erdemlerinden örnek almamız gereken bu özel topluluk ilkel yaşamlarına rağmen inanıyorum ki mutluluğu yakalamışlardır. “Bir çift yürek” kitabını okuyanınız varsa onların dualarını bilirsiniz.
”Beni ayakta tutmaya yetecek kadar güzelliklerle dolu bir yaşam sürmek, aydınlık bir bakış açısına sahip olacak kadar güneş, güneşi daha çok sevmeme yetecek kadar yağmur diliyorum. Ruhumu canlı tutmaya yetecek kadar mutluluk, yaşamımdaki en küçük zevklerin daha büyükmüş gibi algılanmasına yetecek kadar acı diliyorum. İsteklerimi tatmin etmeme yetecek kadar kazanç, sahip olduğum her şeyi takdir etmeme yetecek kadar kayıp diliyorum. Son ELVEDAyı anlatmama yetecek kadar MERHABA diliyorum. Haydi, bizler de bugün evrene ne attığımıza bakalım ve beklentilerimizi abartmadan bu kez de onlar gibi dua edelim.
Ya tutarsa?
“Evrenin sonsuzluğunda bulunduğumuz şu anda her şey mükemmel bütün ve tam “diyelim.
Sevgilerimle.
Resim:www.images com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:11
12
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
20 Kasım 2009 Cuma
AĞAÇ BABA, SAPANCI ve SAPANCA GÖLÜ efsanesi.
Bir gün, Adapazarı'nın güneyindeki Erenler tepesinde oturan, gözünü dünyaya kapamış, gönlünü aşk ve sevgiyle doldurmuş erenlerden bir eren olan AĞAÇ BABA diye bir zat yaşarmış. Bu ihtiyar bahar gelince ormandaki çalı-çırpıyı toplar, yeni yeni fidanlar yetiştirir, ağaç büyütürmüş. Bir gün dağdan kasabaya inmiş. Selam vermiş, selamını almamışlar, konuk olmak istemiş, kimse "buyur" etmemiş, hangi kapıyı çaldıysa yüzüne kapanmış, bu fakir, fakat gönlü zengin adama bir bardak içecek su bile veren olmamış. Derviş gönlü bu, bir kırıldı mı onarılmaz, onarılsa da faydası olmaz. Akşama değin yorgun-argın, aç-susuz kasabayı terk ederken, ötelerde küçük bir kulübeden sızan mum ışığına doğru yönelmiş, “bir de bu kapıyı çalayım, belki bir gönül yoldaşı bulurum “diye düşünmüş. Bu, kasaba halkına sapan yaparak geçimini sağlayan fakir bir SAPANCInın iş yeriymiş orası.
Kapıyı çalmış… Az sonra sapancı güler yüzle konuğuna açmış kapıyı:
“Buyurun, hoş geldin, safa geldin. Ocaktan tencereyi şimdi indirdim. Bir konuk göndermesi için Tanrı'ya niyaz ediyordum,” demiş. Ağaç Baba memnun, başköşeye oturmuş. Sapancı sofrayı kurmuş, nesi var, nesi yoksa dervişin önüne getirmiş. Yemekten sonra, içi talaş dolu yatağını sermiş, konuğunu yatırmış. Sabah, erkenden kalkmışlar. Derviş, sapancıdan izin istemiş, sapancı da onu karşıdaki tepelere kadar uğurlamış. Dönüşünde bir de ne görsün? Kasabanın yerinde koca bir göl var. Ne ev-bark kalmış, ne tarla-saban. Koca göl, hepsini bir anda yutuvermiş. Kendisinden başka hayatta kimsecikler yok. Dervişin ahı tutmuş zahir diye düşünülmüş, kırılan bir gönül, bir kasabaya mal olmuş yani. O günden sonra, işte bu koca göle SAPANCA adı verilmiş.
Adapazarı'nın Erenler Tepesi, aynı zamanda Ağaç Baba'nın yattığı yerdir.. Ağaç Baba'nın diktiği fidanları koparan, ya da yetiştirdiği ağaçları kesenlerin elleri kurur, bu yüzden kimse ormanlara el süremezmiş.
Ölürken, Ağaç Baba;
“Benden sonra, çocuklarınızın mutlu, topraklarınızın verimli olmasını istiyorsanız ağaçlarıma dokunmayın. Benim hayır duamı almak, dünya ve ahiretinizi mamur etmek istiyorsanız ağaç dikin...”diye Sapanca halkına vasiyet etmiş.
Not: Sualtı arkeologlarından Ali İlker Tepeköy Ekim 2008 de ekibiyle sualtı dalışları neticesi Sapanca gölü dibinde 3X4 metre boyutlarında düzgün kesilmiş yerel taşlarla inşa edilmiş bir kilise kalıntısı olduğunu tespit etmiştir. Bu kalıntının sular altında kalan kasabanın kilisesi olmadığını kim söyleyebilir?
Resim:sapancam.blogcu.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
14
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., EFSANELER
19 Kasım 2009 Perşembe
HER KAPINA GELENİ HIZIR BİL

Dilden dile, kulaktan kulağa tarih boyu söylenmiş Hızır hikâyeleri çoktur bilirsiniz. Çocukluğumuzda "Her kapına geleni Hızır bil" diye büyüklerimiz bizi tembihlerdi. Bu devirde anne-babaların çocuklarına, kimseye güvenmemelerini telkin etme sebepleri ise yaşanan acı olaylar olsa gerek. Nasıl desinler ki? Artık anneler çocuklarına sıkı-sıkı tembihleyip "Kapıyı sakın kimseye açma" "Kimseden sakın bir şey alma" diyebiliyorlar. Zaman mı değişti? Yoksa insanların düşünceleri ve tembihleri değiştiği için mi bazı tatsız olaylar yaşanıyor tartışılır. Bizler de tanımadığımız bir kişi gördüğümüzde hayal dünyamızın kapılarını ardına kadar açar, hele ak yüzlü sevecen biriyse o zat; "kesin bu amca Hızır'dır" diye düşünürdük. Zamanımızda bizler gibi yetiştirilmiş bir çocuk merak edip dururmuş. Hızır’ı görmek istermiş. Neyse adamın biri onun bu isteğini öğrenmiş ve eliyle kapının üst iskelesine dokunup "bak oğlum bu gün bu kapının üstüne elini kim değdirirse o Hızır’dır bilesin” demiş ve gitmiş. Çocukcağız sabahtan akşama o kapının altında bekleyip durmuş. Ama kimse elini oraya değdirmemiş. Eve gidip konuyu anlattığında, Babası;” sabahki adam elini değdirdi mi?” diye sormuş, çocuk; “eveeet! “deyince,Baba; “ işte oğlum demek ki Hızır oymuş “deyivermiş. Neyse, biz Hızır görmek isteyen padişahın hikâyesine dönelim, bakalım o görebilmiş mi öğrenelim...
Bir padişah Hızır'ı görmek istiyordu. Bir gün bunun için tellallar çağırttı: "Kim bana Hızır'ı gösterirse onu armağanlara boğacağım" dedi. Birçok oğlu uşağı olan fakir bir adam bu işe talip oldu. Karısına dedi ki:"Hanım ben padişaha Hızır'ı bulacağımı söyleyip ondan kırk gün müsaade alacağım. Bu kırk gün için padişahtan size ömrünüz boyunca yetecek yiyecek, içecek ve para alırım. Kırk günün sonunda Hızır'ı bulamayacağım için benim kelle gider, ama siz rahat olursunuz" Adamın karısı kanaatkâr biriydi. "Efendi biz nasıl olsa alıştık böyle kıt kanaat geçinmeye. Bundan sonra da idare ederiz. Vazgeç bu tehlikeli işten" dedi.
Ama adam kafaya koymuştu. Padişaha gidip, Hızır'ı bulacağını söyledi. Bunun için kırk gün izin istedi. Hızır’ı bulmak için koşuşturacağı kırk gün zarfında, ailesinin geçimi için sarayın ambarından tonlarca yiyecek, içecek ve nakit para aldı. Bunları evine teslim edip, kırk gün ortalıktan kayboldu. Kırk günün bitiminde padişahın huzuruna çıkıp, her şeyi itiraf etti:
“Benim aslında Hızır'ı falan bulacağım yoktu. Ailece sıkıntı çekiyorduk. Hızır'ı bulacağım diye sizden dünyalık almak istedim" dedi. Padişah buna çok kızdı:
"Padişahı kandırmanın cezasını hayatınla ödeyeceğini hiç düşünmedin mi?" diye bağırdı. Adam da her şeyi göze aldığını söyledi. Bunun üzerine Padişah yanında bulunan üç veziriyle görüş alış verişinde bulundu. Birinci vezire sordu:
- Padişahı kandıran bu adama ne ceza verelim?
— Efendimiz, bu adamın boğazını keselim, etini parçalayıp çengellere asalım.
Bu sırada peyda olan, nurani, aksakallı bir ihtiyar birinci vezirin sözleri üzerine söyle dedi:
- "Küllü şeyin yerciu ila asıhı" Padişah ikinci vezirine sordu:
- Bu adama ne ceza verelim?
— Hükümdarım, bu adamın derisini yüzüp içine saman dolduralım. Biraz önce ansızın ortaya çıkan ihtiyar yine:
- "Küllü şeyin yerciu ila aslını" dedi. Padişah üçüncü vezire sordu:
- Ey vezirim, sen ne dersin, beni kandıran bu adama ne ceza verelim?
— Padişahım bana göre, bu adamı affedin. Size yakışan, sizden beklenen budur. Bu adam önemli bir suç isledi, ama sanıldığı kadar da kötü biri değil. Çünkü çoluk çocuğunun rahatı için kendini feda edebilecek kadar da iyi yürekli. Nurani ihtiyar yine söze karıştı:
- "Küllü şeyin yerciu ila asıhı"Bu defa padişah o yaşlı zata yöneldi:
- Sen kimsin? İkide bir tekrarladığın o laf ne demektir? İhtiyar cevap verdi:
- Senin birinci vezirinin babası kasaptı. Onun için kesmekten, etini çengellere asmaktan bahsetti. Yani aslını gösterdi. İkinci vezirin babası yorgancı idi. Yorgan yastık, yatak yüzlerine yün, pamuk vb doldururdu. O da babasına çekti. Üçüncü vezirin ise babası da vezirdi. O da soyuna çekti, büyüklüğünü gösterdi. Benim söylediğim söz, "Herkes aslına çeker" demektir. Vezir istersen (3.veziri göstererek) işte vezir, Hızır istersen (kendini göstererek) işte Hızır, bu adamı mahcup etmemek için sana göründüm, dedi ve kayboldu...
Resim:elnellis.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
28
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., HİKAYELER

