.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

31 Mart 2010 Çarşamba

SEN O'sun


“Neyi arıyorsan sen
O'sun"
der Mevlana...

Zulmün peşindeysen zâlimsin, aşkı arıyorsan âşık...Elinden tuttuğumuz her sevgili,
bizi sü­rükleyip, kendi iç dünyamızın derinliklerinde bir keşif gezisine çıkarır.
Her ilişki, benliğimizde bir kazıdır aslın­da, her sevda ruhumuzun bir başka yüzü...
Her aşkta kendimizi ararız; o yüzden bulduklarımız, benzerlerimizdir.Resimlerini yan yana koyun sevdiklerini­zin ve dikkatle bakın yüzlerine, onların suretlerinden kendi yüzünüz bakacaktır size...

Aşk denilen kaleydoskopun buzlucamına gözünüzü dayadığınızda, bin bir camın rengarenk ışıklar saçarak döndüğünü ve her seferinde bambaşka şekiller ördüğü­nü görürsünüz. Her camda,farklı bir ren­giniz vardır; her şekilde sizden bir parça..
Aşklarınız hülâsanızdır.Sevdiğiniz her adam, beğendiğiniz her kadın, farklı ruh hallerinizi ele verir; arada bir çevirdiniz mi kaleydoskopu, cam par­çalar yer
değiştirip yeni şekiller alır; hepsi siz...Sevgilinizin gözlerindeki dolunay,
sizde­ki ışığın yansımasıdır aslında; dilindeki si­zin ilhamınız, tenindeki sizin ısınız...

Yoksa hâlâ bir sevdiceğiniz, o
henüz kendinizi bulamadığınızdandır...

Aşk, narsizmdir.

Kendimiziz her aşkta arayıp
durduğu­muz, peşinde olduğumuz

Bir omza sığınmanın şefkatinde de,bir göğsü dişlemenin şehvetinde de kendimize açılan
kapılar var.

Sevda, çevrildikçe içimizin farklı ışıkları­nı yakan eğlenceli bir kaleydoskop gibi
başımızı döndürüyor.

Ve biz, hep baharı takip ederek dünyayı gezen bir gezgin gibi içimizdeki eski baharları arıyoruz.

Narcissus'u bilirsiniz:

Öyle heybetli ve güzelmiş ki,bakmaya doyamazmış kendine... Gün boyu kara gözlerini, incecik burnunu, dar kalçalarını,kıvırcık saçlarını seyredermiş hayran hayran... Bir gün ır­mak kenarında gezinirken, sudaki yansımasına ilişmiş gözü... uzanıp, iyice bak­mak istemiş. Tam gördüğünde kendini, dengesini kaybedip düşüvermiş ırmağa, kapılıp gitmiş suya...

Yeryüzünün en güzel insanının öldüğü­nü duyan Tanrı, unutulmaması için O'nu her bahar
açan güzel kokulu bir çiçeğe dönüştürmüş.Narcissus, nergis olmuş.

"Kıssadan hisse, benden size tavsiye,ta­ze bir nergis verin bugün sevgilinize...
Sonra da, nerede baharsa mevsim, ro­tasını oraya çevirip içindeki eski baharla­ra koşan bir gezgin gibi "Bahar getirdim sana" deyin, baharın elinizde olduğunu
unutmadan...Onun gözlerindeki ırmağa baktığınızda kendinizi göreceksiniz; dikkat edin de hayran olup düşmeyin! Düşüp bahar kokulu bir çiçeğe dönüşmeyin..."

Can DÜNDAR.
Resim:Clauda theberge

Devamı Buradan ...>>

29 Mart 2010 Pazartesi

İŞVEREN-ÇALIŞAN ARASINDAKİ KAN UYUŞMAZLIĞI

Güzel Ülkemizde işsizlerimizin sayısının 16 milyona çıktığı şu günlere nasıl geldik? Şöyle bir dönüp bakmamız gerek geçmişe:
Çokbilmiş adamın biri Jack Trout diğeri (ne tesadüf) Jack Welch:
“ farklılaş ya da ÖL”
“Böl ve Yönet”
“Kan değişimi yap”
“Doldur boşalt”
"yumurtlamayan tavuğu KES"
gibi sloganlar atarak, bir işletmede kârlılığı arttırmak masrafları asgariye çekebilmek için çeşitli faraziyeler üretmişler... “Efendiler, köleleri daha en iyi nasıl çalıştırabilir? Yok çalışmıyorlarsa; 40 değnek vurulup, ardından kör kuyulara nasıl atılır? ” formülleri gibi birtakım yöntemleri granül halinde işverenlere yutturmuşlar.

Performans değerlendirme konusunda; çalışanlara aynı ilkokullardaki gibi A-B-C gibi kurdelalar takılmış, çalışanlar birbirine: “aaA şuna bak C=cılız şey sen de!”diyebilir duruma gelmişiz.Ülkemize konferans vermeleri için 80-100 bin dolarcık ödenerek getirilen bu ünlü GURUlar, olmazsa olmaz bu büyük düşünürler; size kalıplaşmış şu sözleri söylemişler sadece, hepimizin bildiği:
“İlk olun.
Sahiplenebilecek nitelikler öne sürün.
Lider olun.
Pazarda uzmanlaşın.
Kurum tarihi yaratın ve bunu kullanın.
Birinci tercih olmayı keşfedin.
Ürünlerinize özel nitelikler yükleyin.
Markanızı ya da ürününüzü çekici ve cazip kılın;
Yakıcı olun.
Pisuvarda bile reklam yapın.
Başarılı olamayanları (yalakalık yapamayan, eğere de gelirim semere de demeyen, ya da sizin tuttuğunuz partiyi veya takımı tutmayan)ları önce yıpratın, ödül gibi gösterip “dünyanın bir ucuna gider misin?” deyin. Olmadı kurdelasını A dan B ye indirin onur yapsın, olmadı kendi işten çıkmıyorsa; "kanımız uyuşmadı" deyip siz işten ATIN.” diyen gurularla (diva ya da danışmanlarla)dolu bir ülkede yaşıyoruz şimdi gördüğünüz gibi.....Söyledikleri şeyler bilinen şeyler de olsa konferanslarına gitmek için 350-400 dolar ödüyorsunuz adı John’sa Jack’se gidiyorsunuz eğer konuşmacımız Ahmet’se “ha şu bizim Ahmet!”deyip onu dinlemekten vazgeçiyorsunuz.Oysa o da aynı şeyleri söylüyor belki ama, O bizim Ahmet işte..Kim takar Yalova kaymakamı misali...

Çeşitli nedenlerle ülkemde işsiz kalan, gönlü yaralı 16 milyon insanımıza ve ailelerine Hak Tanrı yardımcı ola.Hepinize sevgilerimle.Tontini

Devamı Buradan ...>>

26 Mart 2010 Cuma

SİNSİNYA

Fethiye Kabak’ta ormanların bekçisi, ağaçların koruyucusu, hayvanların hâmisi SİNSİNYA adında bir kız yaşardı. Kış gelip de doğa uykuya yattığında, o da iki kanat ve iki üç beyaz elbisesi ve başının üstüne taktığı çemberini de alır korunması gereken başka bir sıcak koya uçar giderdi... Herkes onun için "melek gibi kız" derdi.Ama o (gibisi fazla) gerçekten bir melekti...Dişleri ceviz yerken kırılan sincap (tengele)lerin ağzına hiç korkmadan küçük parmaklarını sokar "yeni diş çabuk çıksın!" diye yalvarırdı Allah'ına.Yarasalarla, kaplan kelebekleriyle, kaplumbağa (takırba)larla, ateş böcekleri ve yılanlarla, bukalemon ve ağaçkakanlarla bile dosttu bu küçük kız.

Ancak akranları; onun bu melankolik halinden ve onların deli-dolu oyunlarına katılmamasından rahatsızlık duyduklarından onu korkutmak ve ona güzel bir ders vermek amaçlı kendilerince bir gün bir düzen kurdular. Gizli gizli sandal ağacının altında toplanıp Sinsinya’ya ne yapacaklarına karar verdiler. Sinsinya’nın sevgili ormanını içindeki hayvanlarla birlikte yakacaklardı...
Bu Sinsinya’ya en büyük ceza olacaktı onlara göre. Bu haşarı çocukların içinde Semî adında bir çocuk vardı..Gizli gizli Sinsinya’ya ilgi duyduğundan onların düzenlerine itibar etmiyor, hep onların kararlarına itiraz ediyordu.O gün de arkadaşları “yoksa sen aramızda hain kalpli bir casus musun?” diye sorunca, Semî kendini yerdeki dağ kekiklerinin üzerine atıvermiş ve “Sin-SİN-Yaaa!” diye sayıklamaya başlamış sonra da bayılmıştı...Çocuklar Semî’nin başına toplanıp şaşkınlık ve korkuyla ona ne olduğuna baktılar ve öldü zannedip dereyatağını oradan da patikaları takip ederek Aladere şelalesine kadar koşup kaçtılar...Şimdi ne yapacaklardı????
Neyse Sinsinya, adının çağrıldığını duyduğundan ve ormandaki o hengâmeden birşeyler olduğunu farkedip, Semî’nin başucuna geldiğinde ellerindeki yabani adaçaylarını oğuşturup Semî’nin burnuna tuttu... Kol ve bacaklarını adaçayı kokan parmaklarıyla oğuşturduktan sonra Semî’yi kucaklayıp Gemile koyunun tuzlu ve şifalı denizine doğru koşturdu...2-3 kez Semî’yi sulara daldırıp çıkardı...Bu manzaraya uzaktan şahit olan yöre halkı merakla yanlarına koşup geldiğinde Semî ıslak kumlarda doğrulup kurtarıcısının gözlerine büyülenmişcesine bakmaktaydı o anda. Çocuklar yıllar yıllar da geçse projelerini gerçekleştirememelerinin eksikliğini yine de yüreklerinde hep duydular ama Sinsinya’nın koruması altındaki bin yıldızlı cennet mekâna yine de zarar veremediler.
Sinsinya'nın ruhunu taşıyan Nilüfer ile Semî'nin ruh benzeri Levent de büyüdü ve evlendiler yıllaar önce gelip bu koya yerleştiler. Güzeller güzeli bir de çocukları oldu ve adına da Cihan koydular.Şimdi bu aile bu koyun doğallığını korumak adına sessiz bir savaş vermekte ve hala orada yaşamlarını sürdürmekte, konuklarını orada ağırlamaktadırlar."Dünyadaki cennet" olarak anılan ve sit alanı ilan edilen güzel yurdumuzun bu köşesi Sinsinya’ya düşman o günkü çocukların ardılı doğa düşmanları tarafından 5 yıldızlı otellerle donatılmak ve beton yığınlarına dönüştürülmek üzere yeniden tehdit altında...

Bilgilerinize sunar, hepinize kucak dolusu sevgilerimizi göndeririz.
1.Resim:Matthew Pasquarello
2.Resim:Gönüllü Doğa koruyucularımızın oğlu "Cihan"

Devamı Buradan ...>>

24 Mart 2010 Çarşamba

DELİ Mİ BU KADIN















12 sene önce, günışığında kalmış aşkların yanıklarını, dolunayın ışımalarında tedavi eden bir kadın tanıdım. Gizemli, akıllı 72 millete aykırı yaradılışta bir kadındı bu. Ziller, tüyler, boncuklar, taşlar, tahtalar, kartal, turna gibi simgelerle çevriliydi heryanı. Tütsü kokuları sarmalardı çevrenizi evine girdiğinizde.Çeşitli şifalı otlar kaynatırdı çift göz ocağında..."Bitki bedeninde hangi organına benziyorsa!" derdi, "orana şifa..." Bilinmedik aletlerle çalınan sözsüz müzik eşliğinde "sefalar getirdin!" diye karşılardı sizi sokak kapısında. Eşiğe sfenks gibi uzanmış kedi ya da köpeğiyle önce göz-göze gelir, ilk geçiş iznini onlardan alırdınız.

Evinin duvarlarına yapardı resimlerini.Ayağının dibinde başkaldırmış kobra yılanlı,sabanını savuran yüzü belirsiz pelerinli azrail resmini karakalem yapmış, sonra Mevlana'nın şehri Konya'da kilim olarak dokutmuş, küçük evinin duvarına asmıştı onu.Görünmeyen elleriyle sizi kucaklar... Korku ve merakın cazibesiyle onunla muhabbete giden, dizinin üstünde saygıyla yamacında oturmadan yapamazdı.Çünkü ota, böceğe, kelebeğe,kediye, çocuğa sevgi doluydu tüm yaratılmışa bu kişi.
Bu kadın; kurumuş dilleri, aşktan çatlamış berelenmiş gönülleri, hasret çeken, acı kazanında pişenleri AY-ın gümüş yansımalarıyla üç kez siler, lavanta kokulu ak çarşaflarda huzurla uyumalarını sağlayıp onarırdı kabuk bağlamış yaraları. Kadının işiydi bu...Rahu ve Ketu-nun temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze getirip koyduğu düğümlerimizi çözmede dokunduğu görünmez çarkı çevirmekte, pişmanlıklarımızı unutturup, üstüne huzurun temizlenmiş yeşil örtüsünü örtmekte üstüne yoktu."Gölge yanımız Satürn'den dersler almamız lazım, artık olgunlaşma zamanımız geldi."Derdi. Emretmez hep "biz" diye konuşurdu bizlerle.Sanki onun da aşamadığı çözemediği sorunları varmış da, kendine de telkin veriyor gibi verirdi tüm nasihatlerini.Bir sabah; "bu gece Jüpiter'den sizler için bilgelik ve şifacılığın şansını diledim."Başka bir sabah;"Venüs tarafından, en güzel aşkın ve sevginin titreşimleriyle doldurulduk, şarj olduk bilesiniz!" derdi.Mars'ın yangınlarına su serpen bu kadın; görünmez olabilmekten, zaman gezmenliğinin olabilirliğinden,maddeye hükmetmenin mümkün olduğundan falan bahsederdi o yıllarda...Sanki kendi tüm bunları başarmış gibi de hava atmazdı bizlere."Uğraşır ve ister, dilersek neden olmasın hayal ettiğimiz herşeyin olması mukadder" derdi...Attığın taşla yırtılan delinen suyun yüzeyi, nasıl suyun gücüyle yeniden yamanıyorsa; sizin de yırtık ve deliklerinizi su olan bedeniniz bırakın yamasın" derdi.İmkansız yoktu onun için... Allah'sa şah damarımızdan bize daha yakın...Deli miydi bu kadın bilmiyorum ama ona çok şey borçluyum doğrusu...Onu yaratana teşekkür ve şükranlarımla...

Resim:James C.Christensen.

Devamı Buradan ...>>

23 Mart 2010 Salı

KI-TU-SA ve YE-MA-LA-MO

Ezel zaman içinde, ebed sonsuz içinde diye başlayalım masalımıza,develer tellal olmadığı zamanlara gidelim bakalım hep birlikte. Diller ayrılmadan Adem'le Havva doğmadan önce, masal bu ya,yine de bir aile yaşarmış bu koca âlemde. Para falan icat edilmemişmiş daha o zaman.
Kızıl derili bir adam yaşarmış yeryüzünde. Adı; “Kapkara yıldızsız gece”ymiş ve sevgili biricik karısının adı da;“Bembeyaz ışıklı sabah”mış. adları:SA-YE-TU olan 3 kızla, adları: KI-MA-LA-MO olan 4 oğulları varmış bu çiftin.Bu 7 kardeş

babalarının çizdiği sınırların dışına çıkmadan her sabah kendi dünyalarında kâh birbirlerine kayarak karışarak alt-alta üst-üste kendilerine döşek olmuş anaları “Bembeyaz ışıklı sabah”ın koynunda boy atıp gelişip büyümüşler. Birgün babalarının bir el darbesiyle yerlere kapaklanmış 7 kardeş.KI’nın kıpkırmızı olmuş elleri ve yüzü. Diğer kardeşlerine de sıçrayan kan oracıkta annelerinin de kızgın boğa gibi burnundan öfke dumanları çıkarmasına sebep olmuş. Ne yapmıştı şimdi bu çocuklar? Baba Kapkara’yı bu kadar ne sinirlendirmişti? Neden kapkaraydı Kara babanın gözleri?...Onun gözlerini birtek SA-TU ve MA güldürebiliyormuş herzaman.Sarılmışlar babalarına, çıkmışlar omuzlarına, başına YE-KI-LA-MO adına özür dilemişler babalarından. “Sen bizim annemle beraber yaratıcımızsın. Bir hata yaptıysak senden özür dileriz “demişler..Baba, “Kapkara yıldızsız gece” hatalarını söylememekte direttikçe diretmiş. Neden sonra tüm kardeşlerin bir olup MO’yu tartaklayıp iteleyip oyun alanlarına almak istemediklerinden babalarının onlara kızdığını anlamışlar.SA’yı kulağından tutup LA’nın üzerine defalarca fırlatıp atmiş Baba Kara. Sa; La’nın üzerinde yıldızlar kadar parlak izler bırakmış.Oysa MO kardeşleri KI-MA-LA’nın tüm duygusal ve ritmik zekalarına yakın yaratılışta bir çocukmuş. Kardeşlerinin hepsine sevgi ve şefkat besler, onlarla uyum içinde yaşayabileceğini kanıtlarmış.
İşte böylece babamız Kara ve 7 kardeş hergün başka başka şekiller resimler çizmişler ana Beyazın döşek olan bağrına. Kâh karışmışlar birbirlerine, kâh ayrılmış sınır koymuşlar aralarına.Kara babanın marifetiyle renkten renge girmişler. Ma; beyaz anasıyla karışıp döşemiş gökyüzünü ve denizi, Sa ile Tu birleşip güneşe el atmışlar. Ye; “ormanları ağaçları bana bırakın, ben boyarım” demiş. KI-SA-TU her rengin üstüne çiçek, böcek olup yerleşmişşş... Hatta KI kadınların dudaklarına ruj olmuş, tırnaklarına oje. İçimize girip kan olmuş, bülbülün dalını beklediği ağaca gül olmuş kendince. Böylece mutlu mesut yaşayıp gitmiş 7 kardeş Kara baba ve Beyaz analarıyla, taa ezelden bu güne..
Sevgilerimle.

Resim:Victor Bregeda.

Devamı Buradan ...>>

22 Mart 2010 Pazartesi

PEN: 2010 ŞİİR ÖDÜLÜ

Dünya yazarlar birliği PEN: 2010 şiir ödülünü bu yıl Özdemir İnce’ye vermiş.Şiir günü bildirisini de böylece Özdemir İnce kaleme almış.Kendisini ve tüm şairlerimizi buradan kutluyor ve bu günün önemiyle ilgili bildiriden aldığımız bir hikayeyi sizlerle paylaşmak istiyoruz.Sevgilerimizle.
NewYork''ta, Brooklyn Köprüsü üzerinde dilenen kör bir dilenci birgün, bir şairin dikkatini çeker.Dilencinin boynunda asılı bir tabela vardır. Şair, dilenciye günlük kazancının ne kadar olduğunu sorar. Dilenci de sekiz dolar kadar olduğunu söyler. Bunun üzerine şair, dilencinin boynuna asılı tabelayı ters çevirerek birşeyler yazar;"Şimdi buraya senin kazancını arttıracak birşeyler karaladım. Bir hafta sonra yanına geldiğimde bana sonucu söylersin" der ve oradan ayrılır.Şair, bir hafta sonra dilencinin yanına uğrayıp kendini tanıtınca dilenci;"Bayım size ne kadar teşekkür etsem azdır. Bir haftada kazancım ikiye katlandı. Çok merak ediyorum tabelaya neler yazdınız?"Bunun üzerine şair gülümser ve: Tabelanda "Doğuştan körüm, yardım edin"
yazıyordu.Bense; "Bahar gelecek, ama ben yine göremeyeceğim. diye yazdım" der.


Önemli olan, anlatılmak istenen şeyi en iyi şekilde anlatmak olduğuna göre,
her şeyin daha iyi anlatılabileceği bir yol vardır.
Yeter ki onu bulmaya, uygulamaya ve ufkumuzu bu doğrultuda genişletmeye
uğraşalım...


Resim:images.com'dan.
Devamı Buradan ...>>

20 Mart 2010 Cumartesi

3 İNSAN


3 İnsan;
Biri âşık,
Biri arif
Biri; esrar-ı kâşif
Bilge öğretmen: ormandan bir ağaç kestirtiyor, aşığa veriyor önce. Âşık kesildiği için ağaç, kökleri söküldüğü için topraktan, üzülüyor önce. Okşuyor, seviyor, kokluyor ağacın gövdesini. Sıralıyor dizelerini;
“Ormandan gelip düştün yamacıma
Kırpıldın sen büküldün sağ yanıma
Gönlüm seninle bir düştü toprağa
Sağ mı, sayrı mısın sevdadan yana?” diyor ağaca.
Arif;
Alıyor kesilmiş ağacı, önce karar veriyor ne yapacağına. Kesiyor yontuyor rendeliyor ayırıyor parçalara. Dönüştürüyor koca ağacı insanın yararına, ihtiyacına. Kapı yapıyor pencere, kalem, kâğıt, tokmak, havan, çatal, kaşık, çubuk, çanak, çömleğe. Boyuyor döndürüyor kara tahtaya.
Arif olan anlıyor ağacın hal ahvalini. Elinde ve gönlündedir eşyanın hikmeti tarifi. Arife tarif gerekmez çünkü.
Ya esrar-ı kâşif?
Kendindedir bilir ağacın tüm sırlarını
Susar söylemez evrende sır olduğunu.
Hiç olurken hep olmuştur yok adı sanı.
Keşfetmiştir o hakkın bütün gizlerini.
Şimdi söyleyin dostlarım âşık mı, arif mi esrar-ı kâşif mi olmak daha evladır?
Bu gizemli bulmacayı çözmek, kimselere kolay değil, her daim zor olmuştur.

Resim:R.Magritte.
Devamı Buradan ...>>

19 Mart 2010 Cuma

KİM EĞRİ


Düzen mi bozuk yoksa bozuk ben miyim?
Ol Mekânım eğriyse, ben düzeltmeliyim.
Aynam mı bozuk, yoksa ben mi şaşıyım?
Açılıp kapanan herşey düzgün doğru da
Yoksa ben mi bimâr bir sarhoş deliyim?


Sevgilerimle,Tontini.
Resim:Selçuk Kızıldağ'ın albümündan.
Devamı Buradan ...>>

18 Mart 2010 Perşembe

BOŞVERDİM YAŞI BAŞI


Dün bir dostum doğum günü armağanı olarak Can Yücel'in bu şiirini göndermiş bana.Ben de "sana ne alalım?" diyen sufi-Cemden trambolin istemiştim.Hediyem geldi, siyahları ve grileri bir tarafa atıp bu yaşta boynuma kırmızı kaşkol bağlayıp çocuklar gibi zıplayan bir kadınım artık. Şiir de video da bana pek uydu sizlerle paylaşayım dedim. İyi ki varsınız. Hepinize kucak dolusu sevgilerimle.
Boşver be yaşı başı!
gönlün ne kadar şık sen ondan haber ver?....
şöyle atıp koyu grileri-siyahları sabahtan,
sarı bir kaşkol atabiliyor musun boynuna,ondan haber ver?
koyma bir kenara yüreğini,aç kapılarını,


gelene geçene yol verme girsin diye içeri ama
gömme başını toprağa bir çift güzel göz uğruna.
Bilirim yine yeşerecek bir çiçek bulursun bir dalda,
ama aklını kaybedecek kadar bir aşk varsa avuçlarında,
bırak aksın yollarına.
yağ geç.yık geç,kimse inanmazsa inanmasın.
sen inan yüreğine,
hem ona geçmezse kime geçer sözün?
büyü büyü...
bak ellerin ayakların kocaman,
aklında maşallah yerinde,
e ne diye tutarsın yüreğini uçmasın diye.
akıllı ol yüreğin gelir peşinden,
boşver yaşı başı,
aşk var mı aşk,sen ondan haber ver?

takılmışsın yüzündeki gözündeki çizgilere.
o çizgilerin yüreğine neler kazıdığını düşün,
atmak mı istiyorsun kendini bir dereye soğuk bir kış günü.
öl gitsin...
parayı pulu savurup,
bir balıkçı köyünde balık tutmak mıdır istediğin,
savrul gitsin...
boş ver be yaşı başı,
kim tutar seni kim,
kendi yüreğinden başka kim?
aklını alda öyle git,
ister bir duvara,ister bir odaya,ister kıra bayıra vur da git.
dert etme ellerini,onlarda gelir seninle bırakmadıkça birine.
O biri de gelir gerçekten istediğin oysa,
seveceksen ve öleceksen uğruna....
yaşa be,yaşa da öyle git,gireceksen toprağa...

yaş 70'e gelse bile,hayat daha bitmemiş,
sen mi biteceksin?
çekeceksen bile bayrağı,
YAŞADIM ULAN DİBİNE KADAR diyemiycek misin?

Can Yücel

Devamı Buradan ...>>