
İKİ SİMGE
Yaşlı kızıldereli reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve oniki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.
Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt köpeğiydi bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu düşünüyor, dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin neden illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla, sordu dedesine: Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı.
- "Onlar" dedi, "benim için iki simgedir evlat."
- "Neyin simgesi" diye sordu çocuk.
- "İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.
Çocuk, sözün burasında; 'mücadele varsa, kazananı da olmalı' diye düşündü ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:
- "Peki" dedi. "Sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?"
Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa.
- "Hangisi mi evlat? Ben, hangisini daha iyi beslersem!"
Devamı Buradan ...>>
31 Aralık 2007 Pazartesi
KIZILDERİLİ HİKAYESİ
30 Aralık 2007 Pazar
YANSIMALAR;Mevlana'dan

Çinliler kendilerine güvenerek Rumlara karşı övündüler:
"Resim sanatında dünyada bizden daha üstünü yoktur." dediler.
Buna karşılık Rumlar da:
"Hayır bu iddianız doğru değildir, biz daha mahir kişileriz." dediler. Bu iddialar adil bir padişahın kulağına gitti. Padişah:
"Ben sizi imtihan edeceğim, bakalım hanginizin dediği doğru." dedi.
Çinliler de Rum diyarının ressamları da hazırlandılar.
Çinli ressamlar:
"Bize bir oda verin, bir odada siz alın, her birimiz burada hünerlerimizi sergileyelim, işimiz bitince padişah gelsin baksın ve kimin daha üstün olduğuna karar versin." dediler.
Kapılar karşı karşıya iki odadan birini Çinli ressamlara diğerini Rum diyarının ressamlarına verdiler.
Çinliler padişahtan yüz türlü boya istediler. Padişah bunun üzerine hazinesini açtı.
Çinlilere her sabah hazineden boyalar verilmekte onlar da bu boyalarla çeşitli resimler süsler yapmaktaydı.
Rum ressamları ise:
"Pas giderilmeden ne boya işe yarar ne de resim." diye düşünüyorlar ha bire her yeri cilalayıp duruyorlardı.
Rum diyarının ressamları bu düşünceyle günlerce duvarları cilalayıp durdular... Sonunda her yer pırıl pırıl oldu. Gökyüzü gibi berrak bir hal aldı.
Nihayet Çinli ressamlar işlerini bitirdiler. Hepsi de yaptıklarından emindi ve yaptıkları bu güzel işten dolayı çok sevinçliydiler.
Padişaha haber verildi. Padişah gelerek önce Çinli ressamların resim yapıp süsledikleri odaya girdi, resimleri gördü, bütün yapılanlar fevkalade şeylerdi. Çinli ressamların yaptıklarını beğenerek takdir eden padişah buradan çıkarak Rum diyarının ressamlarının bulundukları odaya girdi. Bir Rum ressam Çinli ressamların resim yaptıkları odayı görmeye mani olan aradaki perdeyi kaldırdı. Çinli ressamların yaptıkları süsler ve resimler bu odanın cilalanmış duvarlarına yansıdı. O odada ne varsa burada da öyle daha güzel ve daha parlak bir biçimde görünmeye başladı.
Rum diyarının ressamlarının bulundukları oda dille tarifi mümkün olmayan bir haldeydi ve bu haliyle Çinli ressamların odasından binlerce defa daha güzeldi. Böylece Rum diyarının ressamları bu imtihanı kazanmış oldular.
Devamı Buradan ...>>
ZAMAN ÖĞRETMENİ

Zamanın iyi ve üretken olarak kullanımı konusunda zaman zaman kurslar düzenleniyor. İşte bu kurslardan birinde zaman kullanma uzmanı öğretmen, çoğu hızlı mesleklerde çalışan öğrencilerine, "Haydi, küçük bir deney yapalım" demiş. Masanın üzerine kocaman bir kavanoz koymuş. Sonrabir torbadan irice kaya parçaları çıkarmış, dikkatle üst üste koyarak kavanozun içine yerleştirmiş.
Kavanozda taş parçası için yer kalmayınca sormuş; "Kavanoz doldu mu?" Sınıftaki herkes, "Evet, doldu" yanıtını vermiş. "Demek doldu ha" demiş hoca. Hemen eğilip bir kova küçük çakıl taşı çıkartmış, kavanozun tepesine dökmüş.
Kavanozu eline alıp sallamış, küçük parçalar büyük taşların sağına soluna yerleşmişler. Yeniden sormuş öğrencilerine; "Kavanoz doldu mu?" İşin sanıldığı kadar basit olmadığını sezmiş olan öğrenciler; "Hayır, tam da dolmuş sayılmaz" demişler.
"Aferin" demiş zaman kullanım hocası. Masanın altından bu kez de bir kova dolusu kum çıkartmış. Kumu kaya parçaları ve küçük taşların arasındaki bölgeler tümüyle doluncaya kadar dökmüş. Ve sormuş yeniden; "Kavanoz doldu mu?" "Hayır dolmadı" diye bağırmış öğrenciler.
Yine "Aferin" demiş hoca. Bir sürahi su çıkarıp kavanozun içine dökmeye başlamış. Sormuş sonra; "Bu gördüklerinizden nasıl bir ders çıkardınız?"
Atılgan bir öğrenci hemen fırlamış; "Şu dersi çıkarttık. Günlük iş programınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman yeni işler için zaman bulabilirsiniz."
"O da doğru ama" demiş zaman kullanma hocası; "Çıkartılması gereken asıl ders şu: eğer büyük taş parçalarını baştan kavanoza koymazsanız daha sonra asla koyamazsınız."
Ve ardından herkesin kendi kendisine sorması gereken soruyu sormuş; "Hayatınızdaki büyük taş parçaları hangileri, onları ilk iş olarak kavanoza koyuyor musunuz? Yoksa kavanozu kumlarla ve suyla doldurup büyük parçaları dışarıda mı bırakıyorsunuz.
************************************************** ***
Devamı Buradan ...>>
BUDHA

Buddha bir ağacın altında öğrencileriyle oturmaktadır. Bir adam gelir ve yüzüne tükürür. Buddha yüzünü siler ve adama sorar, “Başka? Başka ne söylemek istiyorsun?” Adam şaşırır, çünkü bir insanın yüzüne tükürülünce “Başka?” diye sormasını beklememiştir. Böyle bir deneyimi yoktur. Daha önce insanları hep aşağılamıştır ve onlar da kızarak tepki vermiştir. Ya da korkudan gülümsemiş ve adama yaranmaya çalışmışlardır. Ama Buddha ikisini de yapmamış, ne öfkelenmiş, ne de korkmuştur. Sadece düz bir şekilde “Başka?” diye sormuştur. Tepki vermemiştir.
Ama Buddha’nın öğrencileri öfkelenir, tepki verir. En yakın öğrencisi Ananda der ki: “Bu çok fazla, buna tahammül edemeyiz. Sen öğretine devam et, biz de şu adama bunu yapamayacağını gösterelim. Cezalandırılması gerekiyor. Yoksa herkes aynı şeyi yapmaya başlar.”
Buddha konuşur:”Sesini çıkartma. O beni kızdırmadı, ama siz kızdırdınız. O bir yabancı, buralara yeni gelmiş. Benim hakkımda bir şeyler duymuş olmalı; ‘bu adam tanrı tanımaz, tehlikeli, insanları yoldan çıkarıp yanıltıyor’ gibi şeyler. Benim hakkımda bir fikir edinmiş. O bana tükürmedi, kendi fikrine tükürdü; beni tanımıyor ki, bana nasıl tükürmüş olabilir? Eğer düşünürseniz, o kendi zihnine tükürdü. Ben onun bir parçası değilim, ve görüyorum ki bu zavallı adamın söyleyecek başka bir şeyi olmalı. Çünkü bu, bir şey söylemenin bir yolu; tükürmek bir şey söylemenin bir yolu. Bazen dilin yetmediğini hissettiğin anlar olur; derin sevgide, yoğun öfkede, nefrette, duada. Dilin yetmediği yoğun anlar olur. O zaman bir şey yapman gerekir. Derin sevgi duyduğunda, birine sarılırsın; ne yaparsın orada? Bir şey söylersin. Çok öfkelendiğinde birine vurursun, tükürürsün, bir şey söylüyorsundur. Bu adamı anlayabiliyorum. Söyleyecek başka bir şeyi daha olmalı. O yüzden ‘Başka?’ diye sordum.”
Adam daha da çok şaşırır! Ve Buddha öğrencilerine der ki: “Siz beni daha çok kızdırdınız, çünkü siz beni tanıyorsunuz, benimle yıllarca yaşadınız, ama yine de tepki veriyorsunuz.”
Şaşıran, kafası karışan adam evine döner. Bütün gece uyuyamaz. Bir buddha gördükten sonra artık eskisi gibi uyumak zordur, mümkün değildir. Bu deneyim tekrar tekrar aklına gelir. Ne olduğunu kendine açıklayamaz. Titreme, terleme nöbetleri geçirir. Böyle bir adama hiç rastlamamıştır; bütün zihni, bütün kalıpları, bütün geçmişi dağılır.
Ertesi sabah geri döner. Buddha’nın ayaklarına kapanır. Buddha sorar: “Başka? Bu da sözle söylenemeyeni söylemenin başka bir yolu. Ayaklarıma dokunduğun zaman, sözcüklere sığmayan, sıradan dille anlatılamayan bir şey söylüyorsun.” Buddha devam eder: “Bak Ananda, bu adam yine burda, bir şey söylüyor. Çok derin duyguları olan bir adam bu.”
Adam Buddha’ya bakar: “Dün yaptığım şey için beni affet.”
Buddha cevap verir: “Affetmek mi? Ama ben, dün o hareketi yaptığın adam değilim ki. Ganj nehri sürekli akıyor, o hiçbir zaman aynı Ganj değil. Her adam bir nehirdir. Senin tükürdüğün adam artık burada değil; aynı onun gibi görünüyorum, ama aynı değilim, bu yirmidört saatte öyle çok şey oldu ki! Nehirden çok su aktı. O yüzden seni affedemem, çünkü sana kızgın değilim."
“Ve sen de yenilendin. Görüyorum ki sen dün gelen adam değilsin, çünkü o adam kızgındı. O kızgındı, ama sen önümde eğilip ayağıma dokunuyorsun, nasıl aynı adam olabilirsin? Sen o değilsin, o yüzden bunu unutalım. O iki adam; tüküren adam ve tükürülen adam, artık yok. Yakına gel. Başka şeylerden konuşalım."
Devamı Buradan ...>>
VİRANİ:den

Nedir hey erenler benim yandığım
Halden bilmez yar elinden dertliyim
Bu aşkın ateşi yaktı sinemi
Pervaneyim nar elinden dertliyim
Gafletten uyandım gözümü açtım
Aşkın küresinde kaynadım piştim
Yavru şahan gibi tuzağa düştüm
Kurtulamam tor elinden dertliyim
Bin bir niyaz edip eğledi beni
Bir kadim ikrara bağladı beni
Gül iken dikene dağladı beni
Kokulatmaz har elinden dertliyim
Çıktım şu alemi seyran etmeye
İkrar verdim bu ikrarı gütmeye
İndim bedestana pazar etmeye
Şimdi gezer şar elinden dertliyim
VİRANİ'yem çeker yarin kahrını
Doldur ver içeyim aşkın zehrini
Muhabbete saldık gönül bahrini
Geçti zaman zar elinden dertliyim
Devamı Buradan ...>>
SAJA'nın sevgilisi HARABİ

Ey vaiz sen bize vaaz edemezsin
Çünkü her bir ilmin deryasıyız biz
Bizim yurdumuza hiç gidemezsin
Hakikat Kaf’ının Anka’sıyız biz
Haberdar olaydın sırrı suphandan
Feragat ederdin küfr-ü imandan
Bir şey anlamadın sen mağzi Kuran'dan
Kuran’ın esrar-ü manasıyız biz
Biz tertip eyledik Kâbe-kavseyn'i
Kurbu ev ednada kurduk ayini
Fehm eyleyemezsin sen o mabeyni
Miraç’ın Leyletel esrarıyız biz
Tur'da biz Musa’yı irşad eyledik
İsa’yı çarmıhtan azad eyledik
Çıkardık göklere imdat eyledik
Bunların sebebi ihyasıyız biz
Kafü-nun dan daha nişan yok iken
Bu görüp bildiğin cihan yok iken
Hakka sığınacak mekân yok iken
Bizde gizlenmişti âmâsıyız biz
İbrahim’e narı Gülzar eyledik
"Tecri mintahtihel'enhar" eyledik
Yok, iken HARABİ biz var eyledik
Bu kevn ü mekânın HÜdasiyiz biz
Devamı Buradan ...>>
YUNUS EMRE

BANA SENİ GEREK SENİ
aşkın aldı benden beni bana seni gerek seni
ben yanarım dünü günü bana seni gerek seni
ne varlığa sevinirim ne yokluğa yerinirim
aşkın ile avunurum bana seni gerek seni
aşkın aşıklar öldürür aşk denizine daldırır
tecelli ile doldurur bana seni gerek seni
aşkın şarabından içem mecnun olup dağa düşem
sensin dün ü gün endişem bana seni gerek seni
sufilere sohbet gerek ahilere ahret gerek
mecnunlara leyli gerek bana seni gerek seni
eğer beni öldüreler külüm göğe savuralar
toprağım anda çağıra bana seni gerek seni
yunus'durur benim adım gün geçtikçe artar odum
iki cihanda maksudum bana seni gerek seni
Devamı Buradan ...>>
TANRI İLE SOHBET

Neale Donald Walsch bir araba kazasında yaralanır ve işini kaybeder. Derken evsiz kalır ve hayatta kalmak için mücadele etmeye başlar. Yemek, arkadaş ve kaybettiği hayatını geri alabilmek için birşeyler yapmalıdır. Kafasındaki tüm soruları Tanrı'ya sorar. Aldığı cevapla kendine yepyeni bir hayat kurar ve bunu nasıl yaptığını milyonlarla paylaşır.SAJA takipçilerinin izlemesi gerekenlerden
Devamı Buradan ...>>
HURUFİLİK

Hurufilik, kimi araştırmacılara göre ayrı bir din, kimilerine göre bir mezheptir ya da yalnızca bir tarikattır. Ne var ki tüm araştırmacılar Hurufiliğin harflere olan özel ilgisi üzerinde birleşirler. Zaten bu akımın çeşitli yapıtlardaki tanımları doğrudan Hurufiliğin bu niteliğini vurgulamaktadır. Örneğin Orhan Hançerlioğlu’nun “Felsefe Ansiklopedisi”nde Hurufilik, “harflerden dinsel anlamlar çıkaran İran içrekçiliği (ezoterizmi)” olarak tanımlanmaktadır. Britannica’da yer alan tanım da “harf ve rakamların çeşitli yorumlanmaları üzerine kurulu bir inanç dizgesi” biçimindedir. Zaten “huruf” sözcüğü harf sözcüğünün çoğuludur. Hurufilik, harflere olan özel eğilimi dışında, ikinci bir özelliği ile de ilgi çekmektedir, o da “içrekçi” yani “batıni” (ezoterik) oluşudur.
Bu durumda Hurufilik olarak bilinen bu inanç akımını iki temel nitelik altında değerlendirmek gerekmektedir: Ezoterizm ve Harfler. Harflerden dinsel anlamlar çıkaran her inanç akımı Hurufilik ile ilgili olmadığı gibi, ezoterik nitelikli akımların tümü harflerin anlamları ile ilgilenmez. Hurufilik, bir yandan harfler ve harfler ile bağlantılı olarak rakamlarla ilgilenmekte, diğer yandan bunların yardımıyla ve bunlara dayanarak açıklanan, savunulan ezoterik inançları işlemektedir. hurifilikte insan vücudu gibi yüzüdetanrı nın özel tezahürlerini açığa çıkarmaya yeterlidir. Çünkü insanın yüzü evrenin yasalarına tabidir. Onun parçaları, uyumunu kozmosun armonisinden alır. Mikro ve makro yüzler hem estetik hem de matematiksel olarak birbirlerine bağlanmışlardır
'Önce söz vardı ve söz Tanrı'daydı ve söz Tanrı'ydı' diye başlar Yuhanna İncili. Dil tanrısal bir mekandır. Tanrı konuşarak kendini dışavurur ve bilinir kılar. Mistiklere göre bu, Tanrı'nın bizimle ve bizde olduğunun işaretidir.
İslam mistisizminde evren, yaşamakta ve Yaratıcının sesiyle konuşmaktadır. Bu, dünyanın mırıltısı diyebileceğimiz şey, evrenin canlılığı ve kutsallığının kanıtı sayılır. 'Rabbin bal arısına vahyetti' (16:68) veya 'Biz o emaneti [aklı, iradeyi] göklere, yere ve dağlara arz ettik' (33:72) ya da 'Her göğe kendi görevini vahyetti' gibi ayetlerin tabiatta gizli bir aklı varsaydığını söyleyebiliriz.
Tanrı ise kendisini insanlara hayatın içinde çeşitli şekillerde göstermektedir. İşte bu nedenle, insan kendini bir küçük evren olarak kavramaktadır. İnsan evrende tanıdığı kutsallığı bizzat kendinde bulmaktadır. Huruf”likte söz, varlık olarak belirmiş Tanrı'dır. Bu söz insanda dile gelir.
Devamı Buradan ...>>
CENNET

Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği bir trafik kazasında birlikte ölmüşlerdi. Hikaye bu ya, gökyüzüne çıktıktan sonra bembeyaz bulutların arasında dolaşmaya başladılar. Adam çok susamıştı. Biraz su bulabilmek ümidiyle yürümeye devam ederken, birden kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular. Rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçe, altından yapılmış bir bahçe kapısı ve onları karşılayan beyazlar içinde bir kadın…
Adam köpeğiyle birlikte kadına yaklaştı ve sordu:
“Afedersiniz! Burası neresi??
Kadın ona gülümsedi: “Burası cennet efendim!?
Adam bunun üzerine sevinçle, “Harika!? dedi. “Peki, bana biraz su verebilir misiniz? Çok susadım da
Kadın cevap verdi: “Elbette efendim, içeri girin. İçerde dilediğiniz kadar su bulabilirsiniz.
Böylece adam köpeğine, “Haydi içeri giriyoruz diyerek kapıya yürüdü ama kadın onu birden durdurdu:
“Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez. Hayvanları içeri almıyoruz
Bunun üzerine adam bir an durdu, düşündü ve geri dönüp köpeğiyle birlikte geldikleri yolun tam tersi yönünde yürümeye koyuldular. Bir müddet geçtikten sonra kendilerini bu defa tozlu ve çamurlu bir yolda buldular, yolun sonunda karşılarına çiftlik girişini andıran bir kapıyla yırtık pırtık elbiseli bir dede çıktı.
Adam sordu; “Afedersiniz! Bana biraz su verebilir misiniz
Dede, “içeri geldedi, “Kapıdan girdikten sonra sağ tarafta bir çeşme var.
Adam tekrar sorar; “Peki, arkadaşım da benimle gelip oradan su içebilir mi
Dede, “Tabi dedi. “Çeşmenin yanında köpeğinin de su içebileceği bir kâse bulacaksın.
Bunun üzerine adam kapıdan girdi, biraz yürüdükten sonra sağ tarafta çeşmeyi buldu. Adam çeşmeden, köpekte oracıkta ki kâseden doya doya içerek susuzluklarını giderdiler.
Derken adam girişte bekleyen dedeye sordu: “Su için çok teşekkür ederim. Peki burası neresi
Dede, “Burası Cennet dedi.
Bunu duyan adam şaşırdı: “Ama nasıl olur? Az önce burası gibi kırık olmayan muhteşem bir yere gittik ve orasının da cennet olduğunu söylediler
Dede, “Şu rengarenk çiçeklerle süslü altın kapılı yer mi dedi ve devam etti “ama orası cehennem
Adam iyice şaşırmıştı: “Peki ama orası sizin adınızı kullanarak insanları kandırıyor diye hiç kızmıyor musunuz
Dede gülümsedi: “Kızmıyoruz. Çünkü onlar kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda bırakanları cennetten uzak tutuyorlar.
Devamı Buradan ...>>
28 Aralık 2007 Cuma
FİLMLER

Hayatın anlamını kavramak isteyen her insanın mutlaka izlemesi gereken bir belgesel. kuantum fiziği üzerine kurulu çarpıcı örnek anlatımıyla, günümüzün dünya karmaşasın'dan bunalmış olan insanlara yol gösterici bir film. mutlaka seyredilmesi gerekenler arasında.......
Devamı Buradan ...>>
27 Aralık 2007 Perşembe
FUZULİ
![]()
Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan murâdım şem´e yanmaz mı
Kamu bîmârına cânân deva-yı derd eder ihsan
Niçün kılmaz bana derman beni bîmare sanmaz mı
ruzi şeb yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
Uyanır kamu efkarım gara bahtım uyanmaz mı
Gûl-i ruhsârına karşu gözümden kanlu akar su
Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı
Gâmım pünhan tutardım ben dedîler yâre kıl rûşen
Desem ol bî-vefâ bilmem inanır mı inanmaz mı
ben olmuşum sana mâil sen ettin aklımı zâil
Bana ta´n eyleyen gâfil seni görse utanmaz mı
Fuzûlî rind-i şeydâdır herhali halka rüsvâdır
gelin görün ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı.
Fuzuli
Devamı Buradan ...>>
ÖMER HAYYAM

1.
Ey özünün sırlarına akıl ermeyen;
Suçumuza, duamıza önem vermeyen;
Günahtan sarhoştum, ama dilekten ayık;
Umudumu rahmetine bağlamışım ben.
2.
Büyükse de isyanım, kötülüklerim,
Yüce Tanrı'dan umut kesmiş değilim;
Bugün sarhoş ve harap ölsem de yarın
Rahmete kavuşur elbet kemiklerim.
3.
Tanrım bir geçim kapısı açıver bana;
Kimseye minnetsiz yaşamak yeter bana;
Şarap içir, öyle kendimden geçir ki beni
Haberim olmasın gelen dertten başıma.
4.
Rahmetin var, günah işlemekten korkmam;
Azığım senden, yolda çaresiz kalmam;
Mahşerde lutfunla ak pak olursa yüzüm
Defterim kara yazılmış olsun, aldırmam.
5.
Derde gama yatkın yüreğime acı;
Bu tutsak cana, garip gönlüme acı;
Bağışla meyhaneye giden ayağımı,
Kızıl kadehi tutan elime acı.
6.
Akıl bu kadehi övdükçe över;
Alnından sevgiyle öptükçe öper;
Zaman Usta'ysa bu canım nesneyi
Hem yapar hem kırıp bin parça eder.
7.
Ey zaman, bilmez misin ettiğin kötülükleri?
Sana düşer azapların, tövbelerin beteri.
Alçakları besler, yoksulları ezer durursun:
Ya bunak bir ihtiyarsın, ya da eşeğin biri.
8.
Her sabah yeni bir gün doğarken,
Bir gün de eksilir ömürden;
Her şafak bir hırsız gibidir
Elinde bir fenerle gelen.
9.
Dünya dediğin bir bakışımızdır bizim;
Ceyhun nehri kanlı göz yaşımızdır bizim;
Cehennem, boşuna dert çektiğimiz günler,
Cennetse gün ettiğimiz günlerdir bizim.
10.
Yaşamanın sırlarını bileydin
Ölümün sırlarını da çözerdin;
Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok:
Yarın, akılsız, neyi bileceksin?
11.
İçin temiz olmadıksan sonra
Hacı hoca olmuşsun, kaç para!
Hırka, tespih, post, seccade güzel;
Ama Tanrı kanar mı bunlara?
12.
Var mı dünyada günah işlemeyen söyle:
Yaşanır mı hiç günah işlemeden söyle;
Bana kötü deyip kötülük edeceksen,
Yüce Tanrı, ne farkın kalır benden, söyle.
13.
Felek ne cömert ne aşağılık insanlara!
Han hamam, dolap değirmen, hep onlara.
Kendini satmıyan adama akmek yok:
Sen gel de yuh çekme böylesi dünyaya!
14.
Bilgenin yüreğinde her dilek,
Anka kuşu gibi gizli gerek.
Damla nasıl inci olur denizde:
Sedefler içinde gizlenerek.
15.
Ovada her kızıl lalenin teni
Bir padişahın kanıyla beslendi.
Yerden biten şu mor menekşe yok mu?
Bir güzelin yanağındaki bendi.
16.
Mal mülk düşkünleri rahat yüzü görmezler,
Bin bir derde düşer, canlarından bezerler.
Öyleyken, ne tuhaftır, yine de övünür,
Onlar gibi olmayana adam demezler.
17.
Gül verme istersen, diken yeter bize.
Işık da vermezsen, ateş yeter bize.
Hırka, tekke, post most olasa da olur,
Kilise çanları bile yeter bize.
18.
Beni özene bezene yaratan kim? Sen!
Ne yapacağımı da yazmışın önceden.
Demek günah işleten de sensin bana:
Öyleyse nedir o cennet cehennem?
19.
İnsan bastığı toprağı hor görmemeli:
Kim bilir hangi güzeldir, hangi sevgili.
duvara koyduğun kerpiç yok mu, kerpiç?
Ya bir Şah kafasıdır, ya bir vezir eli!
20.
Hak er geç cimrilerin hakkından gelir;
Cehennem ateşleri onlar içindir.
Ne der, dili inciler saçan Muhammet:
Cömert gavur cimri müslümandan yeğdir.
Devamı Buradan ...>>
26 Aralık 2007 Çarşamba
TAROT
21-ARALIK,21-OCAK ARASINDA DOĞAN,EY OĞLAK BURCUNUN GÜVENİLİR SADIK MANTIK İNSANI:BU AY İÇİNİZE DÖNME ZAMANINIZ GELDİ.YOLCULUKLARIN EN ZEVKLİSİ EN GİZEMLİSİ EN RENKLİSİ BU AY SİZİ BEKLİYOR.İÇİNİZDE 4 UNSUR,4 YÖN,4 MEVSİM OLUŞACAK.RÜZGARIN SESİ,ATEŞİN SICAKLIĞI,SUYUN DAMLAYIŞI BEDEN TOPRAĞINIZDA ŞEKİL BULACAK.
SAKİN,FAKAT BİLİNÇLİ,
OLGUN VE BAĞIMSIZ HUZURA KAVUŞUP KENDİNİZİ BULACAKSINIZ.
BU AY NE İSTEDİĞİNİ BİLME ÖZELLİĞİNİZLE YENİ KAZANDIĞINIZ HEDEFLERE ADIM ADIM YAKLAŞACAKSINIZ .KİM OLDUĞUNUZU NEREDEN GELİP NEREYE VARMAK İSTEDİĞİNİZİ ÖĞRENECEKSİNİZ.İÇİNİZDEKİ O YÜCE SES TÜM SORULARINIZIN CEVAPLARINI KULAĞINIZA FISILDAYACAK.EĞER DİNLEMEYİ VE DUYMAYI BECEREBİLİRSENİZ.SENİN SESİN OLMAYAN O SESİ DİNLE VE MUTLU OL DİLERİM.HAYDİ OĞLAKCIM SANA GÜVENİYORUZ... TONTİNİ.
Devamı Buradan ...>>
HALİL CİBRAN

'Ayrılık günü, aynı zamanda toplanma günü mü olacak?
Benim akşamımın aslında şafağım olduğu söylenecek mi?
Sabanını tarlanın ortasında bırakana,
üzüm cenderesinin çarkını durdurana
ben ne verebilirim?
Kalbim meyveyle yüklü bir ağaca dönüşse de
derleyip onlara sunabilsem..
İştiyakım bir pınar gibi aksa da kaplarını doldurabilsem...
Bir yücenin elinin dokunmasını bekliyen bir harp mı,
yoksa nefesinin içimden geçeceği bir flüt müyüm?
Sessizliğin arayıcısı olan ben, sessizlik içinde
başkalarına güvenle dağıtabileceğim
nasıl bir hazine buldum?
Eğer bugün hasat günüyse, hangi tarlalara
ve hangi anımsanmayan mevsimlerde
tohumları ekmiş olabilirim?
Ve eğer fenerimi yükselteceğim saat gelmişse,
içinde yanan benim alevim olmayacak...
Kendimi bomboş ve karanlık hissederek
fenerimi kaldıracağım...
Ve gecenin bekçisi fenerimin içine yağı koyacak;
onu yakacak da...'
Devamı Buradan ...>>
MEVLANA
Gül Kokusundan Bayılan Adam
MEVLANA'DAN
İri yarı adam bir gün güzel koku satanların pazarına gelince aklı başından gitti yere yıkılıp bayıldı, yol ortasına bir ölü gibi yığıldı kaldı...
Bunu gören halk başına üşüştü.
Başına toplananlardan kimi kalbini yokluyor, kimi yüzüne gül suyu döküp duruyordu.
Bilmiyorlardı ki adamcağız gül kokusundan bayılmış...
Kimi bileklerini, başını ovuyor kimi öd ağacına şeker karıştırarak tütsü yapıyor, bir başkası elbiselerini çıkarıp üstünü hafifletiyordu.
Birisi nabzını yokluyor, öbürü ağzını kokluyor - şarap mı içti, esrar mı çekti, afyon mu yuttu -, anlamaya çalışıyordu.
Bir türlü adamın neden bayıldığını anlayamıyan halk şaşıp kaldı.
Son çare olarak akrabalarına haber vermeye karar verdiler. O bayılan kişinin akıllı ve anlayışlı bir kardeşi vardı. Bu haberi alır almaz yanına biraz köpek pisliği alarak koşup geldi. Çünkü kardeşi köpek bakıcısıydı köpek pisliği kokusuna alışmıştı. Gül kokusu duyunca bu yüzden bayılmıştı. Kardeşinin yanına varınca, o akıllı kişi, kimse anlamasın diye önce halkı dağıttı, sonra ağzını kulağına götürerek okuyormuş gibi yaptı, bu arada gizlice köpek pisliğini burnuna götürerek koklattı, koklatır koklatmaz adam ayılarak kendine gelmeye başladı.
Halk şaşırdı :
- "Bu ne büyük bir efsun bir sihir.." dediler.
Her insan ihtiyacı olan ile uyanır
Devamı Buradan ...>>
OSHO

Bir adam hileyle kuşun birini tuzağa düşürerek yakaladı.
Kuş dile geldi;
Ey ulu insan, sen koyunları, öküzleri yedin, bir çok deveyi kurban ettin. Bu dünyada onlarla bile doymadın, benimle mi doyacaksın?
Eğer beni bırakırsan ben sana üç öğüt vereceğim. Bunlara uyarsan her müşkülün hal olur.
Birincisini ,elindeyken vereceğim, eğer beğenirsen beni bırakırsın.
İkincisini şu dama konarken, üçüncüsünü de şu ulu ağaçta söylerim dedi.
Adam kuşu sıkı sıkıya tutarak;
Haydi söyle bakalım,eğer beğenirsem seni bırakırım, dedi.
Kuşcağız ilk öğüdü söyledi;
Olmayacak sözü kim söylerse söylesin, inanma dedi.
Adam öğüdü beğenerek kuşu bıraktı.
Kuş uçarak damın saçağına kondu. İkinci öğüdünü söyledi.
Geçmiş gitmiş şeylere,kaçmış fırsatlara ah vah etme dedi.
Sonra biraz geriye çekilerek orada bulunan ulu ağaca kondu;
Benim karnımda on bir dirhem ağırlığında paha biçilmez bir inci vardı. Eğer beni kaçırmasaydın o şimdi senin olacaktı dedi.
Bunu duyan adam ağlayıp inlemeye, saçını başını yolmaya başladı. Bunu gören kuş seslendi;
Ben sana geçmiş gitmiş fırsatlar için ah vah edip üzülme demedim mi?
Madem fırsatı kaçırdın, neden üzülüp duruyorsun? ya öğüdümü dinlemedin yahut sağırsın. Ayrıca sana olmayacak şeye inanma demedim mi? Benim bütün ağırlığım üç dirhem.karnımda nasıl on bir dirhem ağırlığında inci bulunabilir?
Bunun üzerine adam kendi kendine şimdi söylediklerini daha iyi anladım. Haydi şimdide üçüncü öğüdü söyle bakayım dedi.
Kuş; Allah için o iki öğüdü güzelce tuttun da benden üçüncüsünü mü istiyorsun?
UYKUYA DALMIŞ BİLGİSİZ KİŞİYE ÖĞÜT VERMEK ÇORAK TOPRAĞA TOHUM ATMAK gibidir. Aptallık ve bilgisizlik yırtığı yama tutmaz diyerek uçup gitti. "
Devamı Buradan ...>>
ŞİFALI BİTKİLER

Zeytinin Faydaları
* Vücut için gerekli ancak sentez edilemeyen temel yağ asitleri ile sadece yağda eriyebilen E vitaminin kaynağını oluşturması ve insan beslenmesinde çok önemli bir konuma sahiptir.
* Başta kalp-damar hastalıklarında olmak üzere sindirim sistemi, kemik yapısı beyin ve sinir dokuları üzerinde çok önemli fonksiyonları bulunmaktadır.
* Kalp-damar hastalıklarında temel risk faktörü olan kolestorlün, damar tıkanıklığına yol açan "LDL" bileşenini azaltıcı rol oynarken, yaralı ve koruyucu olan "HDL" bileşenini değiştirmez. Bu özelliği ile kalp sağlığı açısından en uygun besindir.
* Mide asitliğini azaltarak gastrit veya düodenal ülserlere karşı koruyucu bir rol oynar.
* Safra salgısını canlandırıcı, safra kompozisyonunu düzenleyici ve safra kesesinin boşalmasını sağlayıcı özellikleri nedeni ile safra taşı riskini azaltır ve taşların erimesine yardımcı olur.
* Bağırsaklar tarafından en iyi emilen ve bağırsaklardan geçişi düzenleyici özellikleri vardır. Dengeli kimyasal pozisyona sahip olduğundan kemik mineralizasyonun iyileşmesini sağlar ve normal kemik gelişimine yardımcı olur.
* Yaklaşık %80 oranında bulunan oleik asit insan sütündeki en önemli yağ asididir ve doğumdan hemen sonra bebeğin sinir dokularının gelişiminin sağlanmasında temel bir işleve sahiptir.
* Dokuların yaşlanmasını önler ve yaşlanmasının beyin fonksiyonları üzerindeki yıpratıcı etkisini azaltır.
* Kan hücrelerinin kümeleşmesinde rol oynayan faktörlere karşı etki göstererek kan damarlarında pıhtılaşma riskini azaltır.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:04
1 yorum
Etiketler: ŞİFALI BİTKİLER

