.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

30 Mayıs 2009 Cumartesi

ÇÖMLEKÇİ'nin ellerinde


Çömlekçinin ellerine ulaşana dek…
Yandım, asırlarca güneşin altında, dondum kışın soğuğunda, doydum baharlarla üstüme düşen yağmur taneleriyle. Sellere kapıldım, elsiz ayaksız sürüklendim süzüldüm dağlardan ovalara. Bitkilerin kökleri çürüdü bağrımda, mekân oldum, böceklere solucanlara, yılanlara.

Çook sonra ÇÖMLEKÇİ çıktı karşıma ellerini beline koyup, dikti gözlerini bana… Sıktı beni avucunda, ezdi ayağının altında, ayıkladı çerimi-çöpümü taşımı, öğüttü değirmende beni un misali… Su kattı içime, beni balçık yaptı... Özleştirip, düzleştirdi yüzümü, bir topak koparıp bedenimden, ayağınla döndürdüğü çarkına yatırdı… Yumruğuyla bastı bağrıma… Usta parmaklarıyla şişirdi karnımı… Sıktı boğazımı… Boş bıraktı içimi… Düzeltti, çelik telle kesti ağzımı… Çevirdi okşadı… Çevirdi okşadı bedenimi, başımı…

Bu serüven burada bitmedi… Kondum güneş altına yine, kavrulup sertleştim… Daracık fırınlarda ateşte yeniden yandım piştim… Sırlandım ustamın sırlı ellerinde avuçlarında…
İçindeki suyu soğuk tutan testi oldum, güveç oldum, çanak oldum, çömlek oldum sofranızda.
Şükürler olsun beni sizlere kavuşturana…
Şükürler olsun bana özünden ÖZ katan ustama…
Devamı Buradan ...>>

27 Mayıs 2009 Çarşamba

ÖDEV BABA


Öğretmen, yetişkin sınıflardan birisine şöyle bir ödev verdi:
- Sevdiğiniz birine gidin ve ona kendisini sevdiğinizi söyleyin.
Bir sonraki dersin başında ise öğrencilerden birisi şöyle seslendi Öğretmene
- Geçen hafta bize bu ödevi verdiğinizde size sinirlenmiştim. Bu sözleri söyleyebileceğim hiç kimsenin olmadığını düşünüyordum. Eve giderken bir anda yüreğimin sesine kulak verdim. İşte o zaman kime “Seni Seviyorum” diyeceğimi anladım.
Bundan beş yıl önce babamla aramızda bir tartışma geçmişti ve o günden bu yana bu sorunu çözememiştik. Önemli aile toplantılarının dışında birbirimizi görmemeye çalışıyorduk ve hemen hemen hiç konuşmuyorduk. Eve vardığımda babama kendisini çok sevdiğimi söylemeye hazırdım. Bu kararı almak bile üzerimden büyük bir yük kaldırmıştı. Saat 5:30′da annemle babamın evinin kapısını çaldığımda kapıyı babamın açması için dua ettim. Çünkü kapıyı annem açarsa kendimi tutamayıp, ona kendisini sevdiğimi söylemekten korkuyordum. Fakat Allah yardım etti ve kapıyı babam açtı. Hiç zaman kaybetmeden eşikten adımımı attım ve :
- Baba, buraya seni sevdiğimi söylemeye geldim dedim. Babam sanki bir anda başka bir adam olmuştu. Yüzündeki ifade yumuşadı, kırışıklıklar yok oldu ve ağlamaya başladı. Kollarını açtı, beni kucakladı ve bana :
- Ben de seni seviyorum oğlum, ama bunu hiçbir zaman dile getirmedim dedi.
Fakat sizlere asıl anlatmak istediğim esas nokta bu değil. Babamı ziyaretimden iki gün sonra babam bir kalp krizi geçirdi ve hala hastanede. Şimdi yaşam savaşı veriyor. Şimdi sizlere şu mesajı vermek istiyorum:

- Yapmanız gerektiğine inandığınız hiçbir şeyi ertelemeyin. Ya babama olan sevgimi ifade etmek için hala bekliyor olsaydım? Yapmanız gerekeni hemen yapın, hiç beklemeden…

Devamı Buradan ...>>

25 Mayıs 2009 Pazartesi

LOST-5. SEZONdan izlenimlerim.


Son bir haftadır her bölümünü heyecanla beklediğim Lost dizisinin 5. sezonunu izlemekteydim. Her boş anımı onu izleyerek geçirdiğimden ne zamandır yazamadım. Malum, başladın mı bitirmezsen olmaz. Çekirdek gibi bişey:) İzleyenler bana hak verirler belki kafam allak bullak oldu. 3 yıl önceye dön hooop 3 yıl sonraya. Sonra yine başa vee sona. Sonunda neler çıkacak, nasıl toparlanacak, meraktan deli oluyorum.:)
Bu dizi bana hayal gücünün nerelere varabileceğini de gösterdi aslında. Hani bizim abuk dizilerin senaryolarını bir haftada yazabilirim belki ama böyle bir senaryoyu nasıl yazıyorlar düşünmeden edemiyorum. Her bölümün bitişinde; "ee yuhhh" demekten de alamıyorum kendimi. 50 sene düşünsem aklıma gelmez yahu!.

Bana ve benim gibi hayal gücü fukaralarına kalsaydı, uçak düştükten sonra bir takım olaylar yaşanır yıllar sonra hepsi bir şekilde sevdiklerine kavuşurlardı. Dayanamayız biz mutlu son olmazsa boşuna izledik sayarız ya ondan. Efenim şöyle;
Kate ve Sawyer evlenir, Jack düğünü basardı. :)))) Hatta aynı düğünde Cleire ve Charlie de evlenirdi.Gırgıriye de hep öyle olur ya:)))) Sonracııma baya bi tombul olan Hugo arkadaşı, bir zayıflama kliniğine gönderirdik orda aynı kendi gibi birine âşık ettiriverirdik. Oh şişko ama mutlu:) Sayid de ıııııı nolsun hıh polis olsun, hatta Emniyet Müdürü. Locke tabiî ki iyileşsin kafasına saç ektirsin ve tabii ki Ben ölsün,kahrolsun...İşte ne biliyim onların dönüş sahneleri, öldü zannettikleri yakınlarına kavuşan anne babaların ağlama sahneleri:))ohhh malzeme çok. Acıklı çekeridim ama. Salya, sümük ağlatırdım izleyenleri.:))
Al sana dizi... Bu mudur yani.? eeeee benim adım hıdır, elimden gelen budur ;)
Güzelim diziden soğuttuysam affola:)
Ne yapalım benim de hayal gücüm böyle geniş olabilseydi neler yazardım ama nerdeee? Tam tersi sonuna kadar gerçekçilerdenim. Bana saçma gelen, akla mantığa uygun olmayanları kolay kolay kabul etmem. Vampirli , mampirli, uzaylı, muzaylı filmleri izlemem, izlesem de zevk almam. Hayaletlere güler geçerim, hele hele hayalet avcılarınaysa şaşarım:)). Yaşanmış hikâyeleri, romanları okumayı seveeer, abartılı olanları okurken "hadiii len" demeden yapamam. Huy işte. Bilmem kaç yılında uzayda geçen savaşların yaşandığı her şey bana komik, uzak gelir. Vızır vızır uçuşan uzay gemilerine boş boş bakar, bir gün olur acabayı ? Aklımdan geçirmem bile.
Bunun yanında bir "hayalperest"e aşığım onu da söylemeden geçemiycem. Bazı duyguları, kafası, mantığı "fantastik" çalışan biri.:) İşte illa tamamlanacak ya iş. Bende yok onda var. Onda yok bende var.
Sonsuz denge işte:)))
Hepinize kocaman sevgiler.
*ELa*

Devamı Buradan ...>>

21 Mayıs 2009 Perşembe

MECNUN


Mecnun Leyla'nın aşkıyla yanıp dururken bir gün bir köpeği yakaladı. Öpüp koklamaya başladı. Bunu görenler başına toplandılar onu tan etmeye, ayıplamaya başladılar :
Aaa.. akılsız Mecnun sen iyice işi azıttın. Bu yaptığın deliliğin de azgınlığın da sınırını aştı. Hiç köpek öpülüp sevilir mi? Köpek daima pis şeyler yer, gerisini bile diliyle yalayarak temizler, o necis bir hayvandır."
Bunları duyan mecnun güldü :
"Ne gafil ne cahil kimselersiniz siz. Sizin gördüğünüz bu köpek sıradan bir köpek değil o Leyla'nın mahallesinin köpeği... Bu köpek benim için en değerli bir varlıktır, Allah'ın çözülmez bir sırrıdır. Birçok yer varken o Leyla'nın mahallesini mekan tutmuş kutlu bir hayvandır.
Sizin gözünüzde aşağılık bir hayvan olan bu köpeğe bir de benim gözümle bakın bakalım. O zaman da böyle düşünebilecek misiniz?
Sizin gözünüzde rastgele bir hayvan olan bu köpek benim sırdaşım, gamdaşımdır. Onun gözleri Leyla'mı gören mübarek gözlerdir. Onun ayakları Leyla'mın bastığı topraklarda dolaşan ayaklardır. Ben bu gözleri nasıl öpmeyeyim, bu ayaklara nasıl yüz sürmeyeyim." dedi.
Devamı Buradan ...>>

19 Mayıs 2009 Salı

SELİM DEMİRDELEN'den DUT AĞACI


Uzun zamandır ruhun besin kaynağı olan dinlenesi albümler başlığı adı altında bir albüm yayınlamamıştık. Bu gün sizlere mutlaka dinlemenizi önereceğim bir albüm tanıtımı yapmak istedim. Son zamanlarda dinlediğim insanı içine alan nadir çalışmalardan biri olmuş.Bizden tavsiye.Daha Fazla Dinlemek için Myspace Albümdeki parçalar Levent Yüksel,Aylin Aslım,Koray Candemir, Sezgi Olgac,Adile Yadirgi,Özge Fiskin Tarafından seslendiriliyor.

Devamı Buradan ...>>

17 Mayıs 2009 Pazar

GÜZEL GÖREN GÖZLER DÜKKÂNI


Ülkenin birinde dört yandan spot ışıklarla aydınlatılan vitrininde boy boy, renk renk gözlerin satıldığı bir dükkân varmış. Adı: Güzel gören gözler dükkânı. Dükkân sahibi hava aydınlanmadan açar dükkânını önce selamlarmış satılık gözlerini. Gözler çift çift yumuşak süslü, işlemeli kutularının içinde, kapakları yarı aralık teşhir edilirmiş. Kapakların kapanmaması gerekiyormuş her nedense. Gözlerden, yaşlı adamın selamına cevap gelip gelmediğini de hiç kimse duymamış o güne kadar.
İnsanlar, vitrinin önünden bakarak geçer ama bir türlü içeri girip bu adam ne satıyor, bu gözler ne işe yarıyor diye sormaya cesaret edemezlermiş. Çünkü gözü olan neden 2 göz daha almak istesin ki? Bir gün 10 yaşlarındaki o kız çocuğu annesini elinden tutup vitrine çekip getirmese ve,
“ben bu gözlerden istiyorum, bana alır mısın anne?” demese, yalvarmasa kadının da o dükkâna girmeye hiç niyeti yokmuş. Kapıyı tereddütle ittirirken kadın, dükkân sahibi ayağa kalkmış kadını ve çocuğu kapıda karşılamış.”Hoş geldiniz sefalar getirdiniz” demiş. Aynı anda gözlerden de ses duyulmuş;
”güzel görmek için, güzel bakmak gerek” diye. Küçük kız, “Aa, anne bu gözler konuşuyor “deyip heyecanlanmış birden. Anne ürküp dükkândan çıkmak istese de ne mümkün?
Çocuk gözlerin büyüsüne kapılıp konuşmaya başlamış.
”Amca, ben bir çift göz almak istiyorum, bana yol gösteren, doğruyu öğreten. Hangi göz sorularıma cevap verir acaba?” diye sormuş. Anne, kızına “kızım, hiç göz konuşur mu saçmalama duyduğun ses gözlerden gelmiyordu” demiş. Adam,” aslında gözlerimin hepsi konuşur hanımefendi, ancak güzel gören gözlerdir onlar, sen yanlışa düştüğünde seni uyarırlar sadece. Bedelleri ise 3–5 cümle bilenle 10 cümle 100 cümle bilenlerin farklı farklıdır.” Demiş. Kadın iyice telaşlanıp bu alış-verişten kızını vazgeçirmek amacıyla kulağına bir şeyler fısıldamak istediğinde ise, gözlerin birinden fısıltı halinde,
“kimseye engel olamazsın, olmamalısın!” sesi gelmiş. Nereden düştük buraya diye düşündüğündeyse, başka bir ses,
“Her şeyin vardır bir sebebi” diyormuş. Neyse 10 cümle bilen bize yeterli dese de kadın, kızı 100 cümle bilen gözde karar kılmış. Bedelini ödemek istediklerinde; Adam,” durun demiş her şeyin değeri parayla ölçülmez, bana aldığınız gözlerle ilgili anılarınızı yazıp getireceksiniz, ben de onları hikâyeleştirip insanlara yararlı olması için dağıtacağım.”demiş. Bir çift göz kutusu çocuğun eline ulaştığında
“göze nur, gönülden gelir.”demiş gözler.

Çocuk, "bak anne ne diyor bize "demiş. Kadın başına dert aldığını düşünüp çocuğu dışarı çekiştirmeye kalkınca da,
“sözünü tart da söyle tart da söyle” fısıltısı duyulmuş. Çocuk mutlu mesut teşekkür etmiş adama en kısa zamanda yaşadığım deneyimleri size yazıp getireceğim” demiş. Gözler,
“Her şeye olur olmaz üzülme bu da geçer.”diyormuş.” Her ne ararsan kendinde ara.”
Çocuk yaşadığı bazı olaylarda duyduğu fısıltıları kaydetmeye başlamış ve kitabının adını “Gözlerden bazı sözler;” koymuş.
Gözlüye gizli yoktur.
Nankörlük körlüktür.
Ayıpları ört, açık etme.
Sözünü tart ta söyle.
Gözün ile değil, yüreğinle hüküm ver.
Yaş yoksa gözünde, gökkuşağı da yok
gibi daha yüzlerce sözü kaydedip defterine ve yüreğine bu notları, Güzel gören gözler dükkânının sahibine ulaştırmış.

Devamı Buradan ...>>

16 Mayıs 2009 Cumartesi

YALANCI


Küçük kız, kendini bildiği günden bu yana annesinden büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle, pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı. Ona göre nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik yavrusuydu her zaman. Ama ilkokula başlayınca işler değişti. Arkadaşları onun hiç de güzel olmadığını, hatta çirkin bile sayıldığını söylemekteydi.

Küçük kız, ilk önceleri onlara inanmadı. Çünkü herkes birbirini kıskanıyordu. Ama birkaç yıl içinde gerçeklerle yüzleşti. Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçek bozuğu bir cilde sahipti. “Badem” dediği gözleri ise şaşıydı. Vücudu da bir serviyi andırmıyordu. Demek ki annesi onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden ona yalan söylemişti. Genç kızın anne sevgisi kısa bir süre sonra nefrete dönüştü..

Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne bakan yoktu. Üstelik de gözleri, tüm tedavilere karşın düzelmiyordu. Genç kız doktorların gizlice yaptığı konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü ve kendisini hala çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye karar verdi. Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu söyleyerek ondan önce davrandı. Ve kazandığı paraları bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti. Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla baş başaydı.

Bu arada annesini hiç merak etmiyordu. YALANCIYDI Annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı. Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını söyleyerek kızı ameliyat ettiler. Ancak O, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten korkuyordu. Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonrası aynaya baktığında, müthiş bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı. Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü.

Yüzündeki bozukluklar tümüyle kaybolmuştu. Çok kemerli burnu düzelmiş, kepçe kulakları normale dönmüş ve yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu. Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak,
”-Sanki yeniden dünyaya geldim! ” dedi.”Yüzümde hiçbir çirkinlik kalmamış, estetik ameliyatı mı yaptınız?” Yaşlı doktor:
“-Böyle bir ameliyat yapmadık kızım!” diye gülümsedi.
“-Annenin bağışladığı gözleri taktık. Sen onun gözleriyle gördün kendini!..”

Alıntı:Bütün dünya'dan.

Devamı Buradan ...>>

15 Mayıs 2009 Cuma

ATEŞ BÖCEĞİ EFSANESİ


Yerküre girmişti aramıza, Güneş Tanrıçası ARİNNA’nın batıya kaymasıyla. İşte o zaman açtık ışıklarımızı, gıdamız olan karanlıklarda. Haberleştik Gök kürede birbirimizle. Benim adım yıldız Denebadige, sevgilimin adıysa yıldız Vega.
Sirius, Bellatrix’e
Zosma, Kiffe’ye
Altair, Aldebaran’a âşıktı delice
Gözümüz birbirimizden başkasını görmezdi. Korumazdı kimse ne bizi ne sevgimizi Liderimiz aşk elçimiz Sharatan olmasa. İşte hikâyemiz böyle başladı aşkla sevgiyle sonsuzluklarda. Işık tutup uyandırdım bir gün Vega’yı sıkılmıştı canım. Kıskanç Asellus ve Vindemiatris alay etmişti benimle..

Seninle aramda mesafe var sanıp anlayamamışlardı gönüllerimizdeki sevgiyi. Oysa Vega güvenmezdi benden başka kimseye, bu sefer de inanamamıştı benim ne dediğime. Kızıp bağırdı bana, “kötü düşünme” diye ışığını çekip üstümden sırtını döndü öte yana. Ben de bakışlarımı Dünyaya çevirip parlayıp söndüm parlayıp söndüm acıyla ve usulca. Güzel gözlü ZEDYA çevirdi bakışlarını gök küreye bana baktı iç geçirdi elini uzatıp dokundu sanki yüreğime. “Ne olurdu sanki yanımda olsaydın “dedi, sonra bir bir anlattı başından geçenleri, acıları ve hasretleriyle. Dertleşip, ferahlatalım dedi birbirimizi şöyle dokunayım bir sana. Önce Vega’ma sonra da anlattım olanları liderimiz Sharatan’a “gitmek istiyoruz buralardan, yolla bizi yeryüzüne gözyaşlarını silelim o güzel kızın, nur dolsun dedik gülyüzüne.”Sharatan öfkelendi önce, sizin yerinize ben ne koyarım ki, değiştiremem yıldızlarımın yerini. Ama sonra kabul etti “tamam tamam dedi yarından tezi yok kavuşturuyorum sizi, kaldırdım aranızdaki mesafenizi.”El ele düşün dünyaya. Sizi böcek yapıyorum, birinizi kanatsız diğerinizi kanatlı.Adınız ATEŞ BÖCEĞİ olacak bundan böyle, nesliniz çoğalıp genişleyecek orada. Yol göstereceksiniz yolunu kaybetmişe, yardım edip ışık tutacaksınız, ama vatan hasretiyle yanacaksınız haberiniz ola.”
Bir gece vakti önünüzde ardınızda görürseniz bir parıltı işte o biziz gökyüzündeki yıldızların yerküredeki gönlü yanık iki elçisi.
Sevgilerimle, tontini.

Devamı Buradan ...>>

13 Mayıs 2009 Çarşamba

HAYATIMA YÖN VEREN KİTAPLAR


Sevgili Aysema;
" Okuma serüveninizde unutamadığınız, hayatınızın bir dönemine, özellikle de çocukluğunuz ve ilkgençliğinizin hayal dünyasının oluşumuna etki eden yazar kim? Hangi kitabı elinize aldığınızda döner gidersiniz o günlere?" diye mimlemiş bizi.

İlk okuduğum kitap olan "Pollyanna"yı annemin avukat arkadaşı, adaşı Süheyla teyzem bana hediye ettiğinde henüz ilkokul 3. sınıftaydım.Kendimi genç kız olmuş gibi hissedip onurlanıp gururlanmıştım o gün.Aynı günlerde İlk izlediğim film olan "Kırmızı Balon" ve "Beyaz Yele" filmi ve Pollyanna'nın koskoca hayatımın tüm karelerine hükmedebileceğini o günlerde nereden bilebilirdim? Mutlu olmanın formüllerini

Tüm zihin hücrelerim o kitaptan öğrendi.Her fırsatta olumsuzluklara koltuk değnekleri örneğiyle nazireler yazdım.Başıma gelen her olayda "Olsun vardır bir nedeni, vardır bir nedeni" tekerlemesini dilime pelesenk ettim, iyi de ettim ama sebebi o kitap belki, belki de benim meylim öyleydi bilinmez. 2.Okuduğum kitap ta "Pol ve Virginia"idi.O kitap elime nasıl mı geçti? Pendik ilkokulunda ikide birde saçımı çeken bir çocuk vardı adı Barboros o hediye etmişti sanıyorum. İki büyük ama yaşı küçük aşık çocuğun hikayesi ve deniz ülkesindeki aşklarıydı kitabın konusu.Madagaskar adasında iki hamile kadın kocaları öldüğünde arkadaş olurlar ve önce Poul'ün annesi doğum yapar sonra Virginia doğar .Beşikten mezara bir aşkın büyülü kelimeleriyle o kitap sayesinde işte böylece kodlandım.Bizim çocukluğumuzda televizyon yoktu radyolardan dinlerdik şarkıları ve masalları.Radyo parazit yapmasın diye de iyice kulağımızı yapıştırır nefesimizi tutardık dinlerken.Kafalarımız karışık değildi şimdikiler gibi.Hayallerimiz saf yalın ve hep masalımsıydı.Şiddet girmezdi imgelerimizin surlarından içeri.Sonra Halil Cibran,Ömer Hayyam,Zerdüşt ardından Dostoyovski, Tolstoy, Balzac sonra da Cronin Mevlana, Allah'ın kitabı KURAN geldi sırasıyla.Lise'de "Dilek deyince kalemimi alıp kırarım "diyen edebiyat hocam Edebiyat dersinden geçebilmemiz için bir roman özeti istemişti bizlerden. Ben de Cervantes'in DON Kişot'unu hem resimleyip hem özetlemiştim. O kitabı okuduktan sonra Don Kişot gibi:"Dünyadaki tüm kötülükleri ortadan kaldırmak ve insanları mutlu etmek olmuştu amacım."

Don Kişot'tan sonra atalarımdan kalma paslı eski şeylere değer verdim. Berber çanağını başıma geçirip kaba fakir köylüyle, asil zengin birini hep aynı olarak kabul ettim. Yeldeğirmenlerini insanlara kötülük eden devlermiş gibi görüp, üzerlerine saldırdım. Karşılıklı ilerleyen iki koyun sürüsünü iki ordu zannedip, zayıf tarafın yardımına koşarak, mızrağımı koyunlara sapladım çobanlardan da bir güzel dayak yedim.Şimdi seyretmekteyim alemi.Ben işte böylece BEN oldum.

Devamı Buradan ...>>

12 Mayıs 2009 Salı

GÜNEŞİN IŞIĞI GÜNEŞTENDİR, fakat GÜNEŞ DEĞİLDİR Kİ:

Solar, with lyrics. from flight404 on Vimeo.


Işık güneşe bağlı ve ondan parlamakta ise de onun aynı değil ki!

Bir anneler günü daha geride kalırken dostlarımızın aklına; ANNE deyince ne geldiği konusunda bilgi sahibi olduk.Farklı gönüllerden satırlara dökülen farklı ama özde aynı duyguları paylaştık. Guguk kuşu, Yaşamın kıyısında, öykü'nün içli sözlerinde hasreti acıyı ve hatta öfkeyi sezinleyip, kısa bir zaman için bile olsa onlarla empati kurup ağladık. Ancak değişen ve tekamül eden fikirlerimiz ve yargılarımız yani yargısızlığımız ve tercihsizliğimiz oldu.
"Adsız kahramanımızın" manidar ve eleştirel ama gerçekçi sözleri, sevgili Filiz ve Moonlight Esin'imizle düzeyli bir anlaşma platformunda söz düellosuna dönüşür gibi olsa da

BAŞ'ta oturan aklımızı öfkeye teslim etmeden sıyrılabileceğimizi gördük, inandık.Sapında "ateşe dayanabileceğin kadar günah işle" yazan tahta kaşıkla çayımıza kahvemize şekerimizi atıp karıştırdığımızda bir kaşığın bile insanı uyarabildiğine şahit olduk.
Şu anda Kaş (Antifellos)ta Meis'e bakan Ela'nın balkonundaki masada yazıyorum bu satırları.Kumruların sesleriyle, okul bahçesinde basket oynayan çocukların sesleri, "ağlama değmez hayat bu göz yaşlarına" ritminde çalan okul zilinin mekanik sesi birbirine karışıyor.Sevgili rüzgar okşuyor sevgilinin nefesi gibi bedenimi.Aklım zaman zaman kilometrelerce uzaktaki anne şefkatinde büyüyen çocuklara doğru kayıp gitse de, zaman zaman acı çeken anaların yüreğinde , zaman zaman acı çektiren anaların gönlünde yayından çıkan ok gibi iz bırakıyor. "Güneş her yerde, ısıtıyor yarım küreyi" diyorum.
"Güneşin ışığı güneştendir,
Fakat Güneş değildir ki" diye uyarıyor içimdeki ses beni.
"Cümleni doğru kur:IŞIK, Güneşe bağlı ama ondan parlasa da, O-nun aynısı değil ki!"diye devam ediyor
iç ses. Yargısızlık gömleğini giydik giyeli en yakınlarımızın eleştiren sözleriyle yamadık eynimizdekini.Sözle yapılan hatalarımızı, bilerek yada bilmeyerek yaptıklarımızı bir kazana koyup kaynattık.
"Bir sen bir ben varsa ikilik girer araya,
kulak versen maceraya ikilik girer araya"
dizeleriyle kendi aklımıza DUR dedik çoğu kere.Zalimle mazlum, iyiyle kötü, beyazla siyah, muhalefetle iktidarın,acılarla mutlulukların, aydınlıklarla karanlıkların hep içiçe olduğunu bir kez daha hatırladık.Şükrettik yaradana, ete kemiğe bürünen cesetimizin suretini sevk ve idare eden, görünen görünmeyen ruha seslenişimiz oldu bu.Biz onu nasıl tanımlar nasıl açıklarız ki? Ne O odur ki, ne de O, ondan ayrı gayrı.
Güneşin ışığı güneşten, ama GÜNEŞ değil ki!
Ya sizce?

Devamı Buradan ...>>

10 Mayıs 2009 Pazar

70 ÇOCUĞUN ve NİCE 70 ANNESİZ ÇOCUĞUN İÇ YANGINI VAR İÇİMİZDE BUGÜN


Benim annem güzel annem, beni al kollarına kucağında okşa beni ninniler söyle banaaaa....
Çocukluğumuzda annelerimize söylediğimiz, hepimizin ezbere bildiği bu şarkıyı şimdi çocuklarımızın bize söyleme vakti geldi demek. O kadar büyüdük mü biz şimdi? Ne zaman büyüdük, sevdik, evlendik de, ANNE olduk biz...
Anne olduk ve anladık ki bir gün değil, hergün Anneler günü aslında. Yavrusu yanında olan, annesi hayatta olan, yanında, yakınında olan herkesin mutlu günü bugün. Annelerini kaybetmiş olanlarınsa hüzün günü...
Benimde bugünüm hüzünlü. Üzgünüm, kızgınım, çaresizim. Ateş düştüğü yeri yakar derler ya. Bu sefer düştüğü yeri değil, beni, sizi, herkesi yaktı. Yaklaşık 1 haftadır Mardin'in Bilge köyünü saran yangın benimde içimi yaktı. Annelerim yanımda ama yine de tam olarak mutlu değilim işte. Orada annesiz kalan 70 çocuğu düşünüyorum çünkü. Yaşadıklarını, kabuslarını, korkularını bire bir yaşıyorum onlarla. İzler izlemez başıma giren o keskin ağrı, o iç yangını, yürek acısı hala geçmedi...
Evet bugün anneler günü. Elleri öpülesi, kucaklara sarılası, canları sevilesi annelerimizin günü. Ne kadar kutlayabilirsek kutlayalım bakalım. Bir yanımız buruk, eksik, yaralı...
Annelerimin, bütün annlerin anneler gününü kutluyorum. Evlatlarının yanında olup, bu günü hediyelerini alıp hep beraber huzurla geçirenlerin de, bir hiç uğruna geride bir sürü mahzun yavru bırakıp toprak altına girenlerin de...
Devamı Buradan ...>>

8 Mayıs 2009 Cuma

KEŞİŞ GİBİ YALNIZ YAŞAMA


Montaigne, yaşamın çok nazik ve hassas olduğunu, çok kolay kırılabildiğini belirtir. Genellikle, çok küçük ve önemsiz aksilikler problem çıkarır. Nasıl küçücük mektuplar en çok gözyaşı döktürürse, işte bu küçücük sıkıntılar da bizi öyle rahatsız eder ve izin verdiğimiz an günümüzü kapkaranlık eder.
Siz izin vermedikçe... Hiç kimse mutlu olmanıza ve elinizden gelenin en iyisini yapmanıza engel olamaz. Unutmayın ki, bir anın öfkesini bastırabilen bir insan, sorunlu bir günün önüne geçmiş olur.
Günlük yaşamımızda karşılaşabileceğimiz küçük sanşsızlıklar ve can sıkıcı imaların üzerine gidilip büyütülürse,

korkunç zararlara yol açabilirler. Bunları dikkate almaz ve kafanızdan kovarsanız gittikçe üzerinizdeki etkilerini kaybedeceklerdir. Her yerde kıskanç insan vardır. Unutmayın ki, kıskançlık solucan gibi, hep en güzel elmanın peşine düşer.
Bir keşiş gibi yalnız yaşayarak yaşamınızda ilerleme sağlayamazsınız. Bu nedenle dünyayla, aksilikleriyle ve yergici insanlarıyla anlaşma yapmak zorundasınız.
Hiç kimsenin yaşamınıza gözyaşı yağdırmasına ve bir kasvet örtüsü yayarak, gününüze yenilgi saçmasına izin vermeyin. Unutmayın ki hata bulmak için ayrıca bir yeteneğe, özveriye, beyine, karaktere gereksinim yoktur. Siz izin vermedikçe hiçbir dış etken üzerinizde güç oluşturamaz. Zamanınız, aşağılık, kıskançlık, nefret ve imrenme duygularıyla savaşarak harcanmayacak denli değerlidir. Kırılması çok kolay olan yaşamınızı dikkatlice koruyun. Yalnızca Tanrı bir çiçeğe biçim verebilir. Ama aptal bir çocuk bu çiçegi kolayca koparabilir.
Og Mandino

Devamı Buradan ...>>

6 Mayıs 2009 Çarşamba

OĞLUMA İLK MEKTUBUM


Canım Oğluma;
06.05.2008 saat:10:00
Ameliyat masasına ilk defa yatacak olmama rağmen hiç korkmuyordum o gün. Aylardır merak ettiğim yüzünü görecek olmanın mutluluğu, heyecanı yanında "korku" o kadar hafif kalıyordu ki.Hatta gün hıdrellez günüydü ve kulağımın arkasında kırmızı bir gülle girdim ameliyathaneye. Güle oynaya.
O buz gibi masada bana verilen ilacın etkisiyle bir sis bulutu belirdi önce gözlerimde. Sonra başımı hoşça döndüren bir şarhoşluk, çakırkeyif dediklerinden. Bilmediğim o yerlere giderken sadece " Allahım n'olur herşey yolunda gitsin" diyebildim ve duamın geri kalanı sanırım yarım kaldı. Kendimde olmadığım 1 saati aşkın süre içerisinde bana olanları, sonradan izlesem de hiç bir zaman umurumda olmadı. Tek derdim bir an önce kendime gelip seni emzirebilmekti. Yatağıma alınışımı bile çok iyi hatırlıyorum. 1...2...3... kaldır.
Odanın içindeki konuşmalar her ne kadar boğuk gelse de bana, babanın sesini diğerlerinden ayırıyordum. Saçımı ve yüzümü okşayıp bana korkmuş ama biraz rahatlamış bir ses tonuyla "karıcım, hadi uyan bak oğlumuzun karnı acıktı" diye sesleniyordu.
O sırada sen öyle güçlü ağlıyordun ki. Önce kulaklarıma inanamadım. Bir rüyada gibiydim. Seni bir an önce doyurabilmek için, aneztezinin etkisini öyle çabuk attım ki üzerimden doktorlar, hemşireler çok şaşırdılar bu işe. Sessizden konuşuyorduk zaten. Sen "anne acıktım, artık doyur beni" diyordun, bense "tamam canım, biraz daha sabret. Özür dilerim" diye cevap veriyordum. En küçük bir acı hissetmiyordum desem bana inanır mısın bilmiyorum. Sana odaklanmıştım çünkü yattığım yerden o güzel, kırmızı, tombiş yüzüne bakarken karnımda bilmem kaç dikiş varmış kimin umurunda?
Ve sonunda sırtımı yastığıma yaslayacak hale geldim. Seni kucağıma aldım. O kadar sıcaktın ve o kadar güzel bir bebektin ki. Ağladım, öptüm, kokladım seni. Ve nihayet kutsal görevimi, bekleyip, özlediğimi de yerine getirebilmiştim...
işte benim güzel meleğim seni kollarıma aldığım o günün üzerinden tam 1 yıl geçti. Çok şükür diyorum öncelikle. Seninle geçen her güne, 1 ay gibi geçip gidiveren 1 yıla ÇOK ŞÜKÜR.
Nasıl anlatabilirim ki geçirdiğimiz 1 yılı. Bunu anlatabilecek kelime var mı sanıyorsun? Yok. Her anı öyle değerli ki, öyle özel ve güzel ki. Bu 1 yıl sen bizi hiç üzmedin oğlum. Hiç sıkıntıya sokmadın. Hatta öyle güzellikler kattın ki hayatımıza, herşeyin üstesinden daha bir gelir olduk sayende. Seve seve, güle oynaya göğüsledik sorunlarımızı. Sağol bebeğim sağol canımm oğlum.
Senin ilklerin bizim de ilkimiz oldu. Bundan sonra da olacak. O ilkleri sevdik biz, alıştık. Yazdık, kaydettik, yaşayıp gördük, öğrendik...
16.06.2008- ilk rezene çayını içtin
17.07.2008- başını sağa-sola çevirmeye başladın,
25.08.2008- İlk defa hastalandın. Ateşin 38'lere kadar çıktı,
11.10.2008- Şeftaliyle tanıştın. (Çok sevdin),
14.10.2008- ilk armut-(bayıldın),
07.12.2008- ilk dişe merhaba,
06.01.2009- aaa ilk 5. diş geldi,
27.01.2209- İlk defa vapura bindin,
27.03.2009- Emeklemeye başladın.
Bunlar geçen senemizin küçük ayrıntıları bebeğim. O kadar çok ki. O kadar ilk ve o kadar masum ki. Sevginle dolu kalbimde hepsini saklıyorum merak etme hepsini sana yazacağım. Zaten şu anda yazmak istediklerimin çok azını yazabiliyorum sana. Bunu bilmeni isterim. Öyle yoğun ki duygularım, kafamın içinde sevinçle uçuşup duran cümleleri toparlayıp, yazmakta zorlanıyorum bebeğim.
Ne diyebilirim ki "iyi ki doğdun" dan başka. Mutluluğumu nasıl kelimelere dökebilirim ki "iyi ki varsın" demekten başka. Ve seni nasıl sevdiğimi sadece "seni çok seviyorum" diyerek nasıl anlatabilirim ki?
Umarım bize yaşattığın mutluluğun birazını bile olsa sana yaşatma fırsatı bulabiliriz oğluşum. Umarım seninle hayatımız her sene daha güzel olur. Umut dolu, sevgi dolu olur.
Canım oğlum benim; iyi ki senin annenim. iyi ki biz bir aileyiz. Bütün sevdiklerimizle...
Sana sarılıp kokunu içime çektiğim, sesini duyabildiğim, geceleri seni uyurken bile özlediğim, varlığını taa içimin en derininde hissedebildiğim 365 günümüze binlerce ŞÜKÜR diyorum.
Allah seni her türlü kötülükten korusun, erenler her yerde, her zaman yardımcın olsun meleğim, Egemmm.
YANAĞI PEMBEM, DUDAĞI KİRAZIM, GÖZÜ OKYANUSUM,
iYİ Kİ DOĞDUN...
*ELa*

Devamı Buradan ...>>

5 Mayıs 2009 Salı

RÜZGARIM BEN; ÖNEMLİYİM aynı ateş su toprak gibi


Dağlardan tepelerden kayarak ovalara inen BEN, toprakta, suda akarım usulca yalayarak çoğu zaman. Elsiz ayaksızım ama kâh keserim nefesleri, kâh sökülür tarafımdan ağaçların kökleri.Ben üflemesem nasıl dönerdi rüzgar gülü ve yel değirmenleri?Çatıları evlerin tepelerinden, kadınları eteklerinden havalandırabilirim istesem. Koklamak için bir buruna yoktur ihtiyacım, çünkü rüzgâr koymuşlar adımı. Burunsuz koklarım yasemin melisa gül ıhlamur iğde çiçeklerinin mis gibi kokularını. Sabah gidişi bir aylık, akşam bir aylık mesafelere koşarım doldururum o kokularla evlerin odalarını. Eskiden YELdi adım sonra BAD oldu bazen BORAN, wind, vitr, era dedi adıma Arnavut’u, sonra RÜZGÂR dediler, kimi de adıma dedi DELİ. Kavimlerin üzerindeki bulutları savurup, taşlar yağdırdım, kuma, toza buladım Hazreti Süleyman’ın emrine verildiğimden beri.Kâh duran kâh coşan,

yeryüzünün ölümünden sonraki diriltilmesinde görevli olan benim BEN. Tohumların taşınmasından doğanın yeşermesinden, kuşun kanadındaki esintiden tuttular beni sorumlu. Hatta sevgiliden sevgiliye götürürüm selamları aynı bir ulak gibi. Taşırım gönüllerdeki dumansız közleri alevleri.
Öyle mahir öyle meziyetliyim ki, bir sihirbaz gibi ipleri görünmeyen kuklaları oynatan eller gibiyim yani. Açık pencerelerden izinsizce girebilir, ufacık deliklerden sızabilirim devenin iğne deliğinden geçtiği gibi. Geçebilirim aşabilirim her bir engeli. Âşıklar türküler yazıp benimle gönderdiler dosta namelerini aşağıdaki gibi. Benden medet umdular çoğu âşık sevgili belki de bilmedi Allah’ımın emriyle hareket ettiğimi. Rüzgârım ben rüzgâr önemliyim aynı ateş su ve toprak gibi. Âşık Emrah da;

“Bad-ı saba selam söyle O yâre
Mübarek hatırı hoş mudur nedir
Nideyim yitirdim yar bulamam çare
Mestane gözleri yaş mıdır nedir?

O nazlı canana uğrarsa yollar
Bize mesken oldu kahveler hanlar
Yârin meclisinde oturan canlar
Hesap edin adetleri beş midir nedir?

Emrah eder gam bülbülüm kafeste
Benim arzuhalim bildirin dosta
Kendim gurbet elde gönlüm sılada
Geçmiyor kervanım kış mıdır nedir? “diyerek benimle yolladı dosta arzuhalini.

Devamı Buradan ...>>

4 Mayıs 2009 Pazartesi

BARIŞSEVER VARİSÇİLER


Neden savaşır insan, bir diğerini çekememezlik eder? Yol kenarlarındaki mezarlıklar dost düşman hep yan yana sıralı. Ne kadar savaşırsan savaş gösterir aslında bir kazanan bir de kaybeden olmadığını. SAV-AŞ yemeğini aşını savuşturmak aç açık kalmak gibi. BAR-IŞ da Bir olanın işi aşı sanki... İnsan; negatif ve pozitif yanlarını uzlaştırıp esas iç savaşında başarılı olmalı. Nefsiyle, iç âlemiyle yaptığı savaşlardan elinde bayrağı, alnının akıyla galip çıkabilmeli. O zaman kişi nefret edip savaş açtığı her şeyin görmez mi kim olduğunu?

Enbiya suresi 105.Ayet “Yeryüzüne benim barışsever kullarım varis olacaktır.” Diyor.

Hani “Ben Müslüman’ım elhamdülillah” diyen kulun

bu ayet doğrultusunda iman itikat teslimiyet ve barışseverliği? Barışa yönelik işler yapmak şöyle dursun, nifak sokucu, aşağılayıcı, kuyu kazıcı, nalıncı keseri gibi hep kendine yontucu davranışlarını nasıl açıklamalı?
Nasihat ediyor kadının biri cep telefonunda dostuna “Bırak, diyor terk et o adamı.” Kimse demiyor Mevlana gibi “Ok mu suçlu, yay mı suçlu?” Kişi revizyonu önce kendinde başlatmalı her ne kusur varsa bende demeli çünkü. Başka türlü işin içinden çıkılmıyor işte. Mal mülk de sahibine teslim edilince çıkılır aradan, böylece kalır sadece hakkın varlığı.

Bakara suresi 2:262 –“ Allah yolunda mallarını infak eden, sonra verdiklerinin arkasından başa kakmayı, gönül incitmeyi uygun görmeyen kimselerin Rableri yanında mükafatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar, üzülmeyeceklerdir.

Bakara suresi 2:264 - Ey iman edenler! Sadakalarınızı, başa kakmak, gönül kırmakla boşa gidermeyin. O adam gibi ki, insanlara gösteriş için malını dağıtır da ne Allah'a inanır, ne ahiret gününe. Artık onun hâli, bir kayanın hâline benzer ki, üzerinde biraz toprak varmış, derken şiddetli bir sağanak inmiş de onu yalçın bir kaya halinde bırakıvermiş. Öyle kimseler, kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, kâfirler topluluğunu doğru yola iletmez.”
Diyor.

Yeryüzünün varisçileri barışsever kullarsa, vakit geç olmadan düzeltmeliyiz kendimizi. Ara sıra “nereden gelip nereye gidiyoruz?” sorusunu sormalıyız. Ayağımıza diken battığında, nasıl tüm vücudumuz oraya odaklanıyorsa hiçbir şeyin önemi kalmıyorsa, yaşamın çok kısa olduğunu görmek için de ara sıra ziyaret etmeliyiz hastaneleri ve mezarlıkları.Kul Himmet Üstadın dizeleriyle sözü bitirmek istedim, sevgilerimle.

Gafil Gezme Şaşkın Bir Gün Ölürsün.
Dünya Kadar Malın Olsa Ne Fayda?
Söyleyen Dillerin Söylemez Olur.
Bülbül Gibi Dilin Olsa Ne Fayda?

Sen Söylersin Söz İçinde Sözün Var.
Çalarsın Çırparsın Oğlun Kızın Var.
Şu Dünyada Üç Beş Arşın Bezin Var.
Tüm Bedesten Senin Olsa Ne Fayda?

Kul Himmet Üstadım Gelse Otursa,
Hakkın Kelamını Dile Getirse,
Dünya Benim Deyi, Zapta Geçirse,
Karun Kadar Malın Olsa Ne Fayda?


Devamı Buradan ...>>

2 Mayıs 2009 Cumartesi

SENİN AŞKINA DEĞMEZ Mİ YANİ?


Sabah; aydınlıklar karanlığı yarıp çıkarken varsın kuşlarla uyanmışım, senin aşkına değmez mi yani?
Varsın geceleri uyumamışım, senin nefesini hissetmişim kulaklarımda… Sen güneş olmuşsun ben senden şavkıyanla yetinmişim…
Varsın senin dediğin gibi; ben yok olmuşum bedenim zihnim aklım elim kolum bacağım damarlarımda akan SEN olmuşsun senin aşkına değmez mi yani?
Tüm parmaklarımın tuşlara basışından çıkan AŞK sözcüklerimi ben değil sen yazdığını söylesen…
O fakire merhamet edip el uzattığımda “o senin elin değil, benim elimdi “desen…
“Seni sevdiğini söyleyenler seni değil aslında Beni seviyorlar” da desen…
“Seni istersem ben mümin yaparım, ister kılıç yaparım seni, seninle keserim” de desen… Perdeleri açıp tüm dünyasal çileleri gösterip” seni yakarım, kâh gönlünü ruhunu mutluluklara gark ederim” de desen…Boyun eğsem.
“Kâh alırım kâh veririm hiçbir şey senin değil hepsi benim” de desen…
Dilimden söyleyen, gözümden gören, benimle duyan olduğunu, bu aşkın senden sana olduğunu da söylesen…Kabul etsem...
Yargısız, fikirsiz, tercihsiz olmayı ben diledim sansam, "ben dilemedikçe sen dileyemezsin" de desen...
Hep senin dediğin olsa, Benim hiçbir dediğim de olmasa…
“Benim HİÇ senin HEP” olduğunu da söylesen…
Yine de bu AŞK; senin aşkına değmez mi yani?

İNSAN Suresi;30 ayet der ki;"Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz."
O diledi ben yazdım işte, sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>

1 Mayıs 2009 Cuma

TANRI SEVGİSİNİN MUCİZESİ


Her iyi anne gibi Karen de bir bebeğinin yolda olduğunu öğrenince, üç yaşındaki oğlu Michael'i yeni bir kardeş için hazırlamaya başlamıştı. Bebeğin kız olacağı anlaşıldı ve Michael annesinin karnındaki kız kardeşine her gün, her akşam şarkı söylemeye başladı. Onunla tanışmadan önce aralarında bir sevgi bağı oluşmaya başlamıştı. Hamilelik normal bir şekilde gelişiyordu. Karen de Tenesse'de Morristown Panther Creek United Methodist Kilisesi'nde aktif bir üye olarak çalışmalarını da sürdürüyordu. Vakti gelince, doğum sancıları başladı. Sonra her beş dakikada bir,üç dakikada bir ve her dakika.....
Fakat doğum anında ciddi bazı sorunlar ortaya çıktı ve Karen'in sancıları saatler sürdüğü halde bebek doğmadı. Bir sezaryen mı gerekecekti?

Nihayet çok zor çabalar sonucu Michael'in kız kardeşi dünyaya geldi. Ama çok ciddi bir sorun var gibiydi. Gece yarısı çalan ambulans sirenleri arasında Tenesse Knoxville'deki St. Mary Hastanesi Çocuk servisinin yoğun bakım ünitesine kaldırıldı. Günler geçtikçe küçük kız kötüleşiyordu. Çocuk doktoru çok üzgün bir şekilde "Çok az bir ümit var En kötü son için hazırlıklı olmalısınız" dedi. Karen ve eşi cenaze töreni için mezarlık yetkilileriyle konuştular. Evlerinde bebekleri için harika bir oda hazırlamışlardı. Oysa şimdi cenaze için tören hazırlıyorlardı. Michael, öte yandan anne ve babasına kız kardeşini görebilmek için yalvarıp duruyordu.

"Ona şarkı söylemek istiyorum" diyordu.
Yoğun bakımdaki iki hafta sanki cenaze töreninin bir hafta sonra olacağını işaret ediyor gibiydi Michael şarkı söylemek konusunda ısrar ediyordu. Ama yoğun bakım
ünitesine çocukların girmesi kesinlikle yasaktı. Ancak Karen kararını verdi.
Onu oraya sokacaktı. İzin verseler de vermeseler de.... Eğer kız kardeşini o zaman göremezse bir daha asla göremeyebilirdi. Ona, kendisine oldukça büyük gelen bir ziyaretçi giysisi giydirdi ve yoğun bakım ünitesine soktu. Sanki yürüyen bir kirli çamaşır torbasıydı. Ama başhemşire onun bir çocuk olduğunu anladı ve :
"O çocuğu buradan çıkarın, çocukların girmesi yasak." Diye uyardı. Genelde uysal bir kadın olan Karen'in içindeki anne birden güçlü bir şekilde başkaldırdı ve başhemşirenin yüzüne çelik gibi bakışlarla bakarak:
"Kız kardeşine şarkı söylemedikçe buradan gitmeyecek. "dedi. Michael'i kız kardeşinin yatağına götürdü. Savaşı kaybetmek üzere olan küçük kıza baktı. Bir süre sonra şarkı söylemeye başladı, saf temiz kalpli 3 yaşındaki çocuğun pırıl pırıl
sesiyle.
"You are my sunshine,my only sunshine,
you make me happy when skies are grey..."
(Sen benim gün ışığımsın, tek gün ışığım,
gökyüzü griyken beni mutlu edersin.)

Aniden küçük kız tepki verdi. Kalp atışları sakinleşti ve düzenli olmaya başladı. "Şarkıyı sürdür" dedi Karen gözleri yaş dolu.
"You never know, dear how much I love you.
Please don't take my sunshine way!"
(Seni ne çok sevdiğimi asla bilmeyeceksin, sevgili.
Lütfen gün ışığını benden alma.)

Micheal, şarkıyı sürdürdükçe, bebeğin sorunlu, kesik kesik olan solunumu küçük bir kediciğin nefes alış verişi gibi düzenli bir hale girmeye başladı. "Şarkıyı söylemeye devam et bebeğim."
"The other night, dear, as I lay sleeping,
I dreamed I held you in my arms."
(Geçen gece uyurken, rüyamda seni
kollarımda tuttuğumu gördüm sevgili)

Michael'in küçük kardeşi sakinleşmeye devam etti. Ama bu bir iyileşme de gösteren bir sakinleşmeydi. "Devam et Michael" şimdi o diktatör tavırlı başhemşirenin
bile yüzü yaşlarla ıslanmıştı. Karen de coşkuyla şarkıya katıldı.
"You are my sunshine,my only sunshine.
Please don't take my sunshine away."

Ertesi gün, hemen ertesi gün küçük kız eve gidebilecek kadar iyileşmişti. Women's Day isimli dergi bu olaya "Abinin şarkısının mucizesi" adını verdi. Bilim adamları ise ona sadece "mucize" dediler. Karen ise "Tanrı sevgisinin mucizesi" dedi.
Sevdiğiniz insanlar için ümidinizi asla yitirmeyin.
Sevgi inanılmayacak denli güçlüdür.

Alıntı: Bütün Dünya’dan

Devamı Buradan ...>>