.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

23 Haziran 2010 Çarşamba

"ALBÜMDEKİLER" kitabı ve GÜLSEN VAROL

Gülsen VAROL un bir yazısına;
"Hiçbir duvar artık hapsedemiyorsa seni RÜZGAR olmuşsundur; ömür hapishanesinin parmaklarından güneşe doğru esen. SU olmuşsundur; önüne dikilen setleri aşan, sınır engel tanımayan.Sen: SEN olmuşsundur, daha doğrusu O...O sende, sen ONDA. ZARF değil MAZRUF olmuşsundur demek bu..."diye yorum bırakmıştım.
"ALBÜMDEKİLER"adlı kitabı ise bugün geçti elime.
Manaya geçtim...
3 nesli kucakladım...
Satırlarının girdabında "bigbang" olayını yaşayıp sanki başka boyuta uçtum.
Kâh Mihriban Sultan'ın udu kucağımdaydı, kâh Madam İlonka'nın piyanosunun sedef tuşlarına Sanem hanımın parmakları olup dokunuyordum. Kâh Arap dedenin

sandukasının kapağını yana doğru ittirip kollarını okşuyor evrene dualarımı haykırıyordum...Kâh yoğun bakımda ölüme eyvallah diyordum...
Dışarıda yağan yağmurdan evlere kaçan sivrisineklerin acımasız taarruzundan bile şikayetçi olmadan, onları kovalayacak vakti harcamadan, "kanım size armağan olsun" diyecek kadar teslim olmuştum "Albümdekiler" kitabını okurken...

Sevgili Gülsen Varol; 45 sene önce tanıdığım, T.İş Bankasındaki Sevgili Müdürüm Vedat VAROL'un kız kardeşi...Blog dünyası Esmir sayesinde bana onu buldurdu.

"Dünyaya geliş çığlığımız varsa neden?
Senden seni kıskandığımız varsa neden
Tanrım bizi yalnızlığa attın diyerek
Senden sana dert yandığımız varsa neden."


Dizelerinin yazarı Ağabeyinin kapısını çalıp odasına girdiğimde daha 18 yaşındaydım Ben. Biraz tedirgin: (nasıl karşılanacağımı bilmediğimden),
Biraz cesur:(lisede okul gazetesini çıkardığım için)
Belki biraz da şımarık, kendine güvenen:(söz söylemekten ve hakkını korumaktan korkmamam öğretildiği için.
Sene:1966
"-İş Bankasının aylık dergisini siz çıkarıyormuşsunuz.Ben de, yazılarımın bu dergide yayınlanmasını istiyorum. Onayınız olursa tabii!"diyorum kendisine;
"-Hazırda varsa bir-kaç yazını getir bakalım!" diyor yarı gülümseyen yarı ciddi haliyle...Koşarak servise gidiyorum ve daha önceden daktilo edip hazırladığım 3 yazımı 10 dakika sonra masasına bırakıyorum.Müstehzi geliyor bana o gülümsemesi...

"Gerçek aşk realist ölçülere vurulabilen aşk mıdır?" (sanki aşkı çok bilirmişim gibi)
"Düşlerde gerçekler gerçeklerde düşler." (Düşle-gerçeği ayırabilecek yaştaymışım gibi)
"Gümüş kanatlı at" yazilarımın başlıkları."

Aradan bir ay geçiyor, derginin çıkmasına 1-2 gün var, olumlu ya da olumsuz hiçbir haber yok Vedat Bey'den.Dayanamıyorum ve yeniden çalıyorum kapısını. Yine müstehzi o gülüş dudaklarında, beni hiç tanımamış gibi bakıyor yüzüme."Ben" diyor.."Bu yazılar için" diyor... tek tek konuşuyor... "Dergide: senin için " Dilekten Mektuplar" diye bir sayfa açtım, ilk yazını yarınki sayıda yayınlıyorum."

"Amaaa! bir şartım var; her ay yeni bir yazı getireceksin, tamam mı?" diyor. Titreyen bir sesle teşekkür ediyorum kendisine.Yazmaya böyle başlıyorum. Yazmak; aşk ve ibadetim oluyor sayesinde...

"Bir hırs bürümüş gözleri, her yerde talan
Hanlar mı saraylar mı kabirlerde kalan
Değmez bu hayat çalmaya sazdan başka
Hıçkırdığımız, güldüğümüz gün de yalan."


Vedat Varol'un bu dizeleriyle dize olamayan sözlerimi bitiriyorum.

ALBÜMDEKİLERi okurken ilerleyen satırlarda Rahmaninof'la örülü muhteşem bir müzik diyarında buluyorsunuz kendinizi. Zamanın acımasızlığına meydan okuyan 3 nesil kahramanlarla... Kelebek gibi notaların üzerinde uçan Gülsen'in sihirli parmaklarından esen rüzgarla dalgalanıyorsunuz... Ayağa kalkıyorsunuz Yalçın'ın AYy!diyen sesiyle...

Biraz hüzün, biraz gülümseme, dağların ve denizin kokusu gelecek burnunuza, müzik ise hep kulaklarınızda olacak. Kaçırmayın, akıcı bir dille yazılmış olan bu kitabı mutlaka okuyun derim ben... Hepinize Sevgilerimle.

Devamı Buradan ...>>

21 Haziran 2010 Pazartesi

CUMHURİYETİN BİLGE ÖĞRETMENİ İLHAN SELÇUK 'u kaybettik














Dün Cumhuriyet Gazetesindeki PENCEREnde "Anlaşılmaz bir iş" başlığı altındaki
yazında;
"Yatıra mum dikmek çok eski bir görenek; her dinde yeri var mum dikmenin. Mum oldum olası ilgi çeken bir sözcük: Sağdan da okusan , soldan da okusan bir!..Ateşe tapan insanın gönlünde yanan mumu hiçbir peygamber söndürememiş...
Ya mumun ne işi var edebiyatta?..
Eski ozanlar mum ile pervane üzerine şiir yazmaktan bıkmamışlar...
Niçin?..
Çünkü pervane, mumun çevresinden ayrılamaz, döner de döner, ölünceye değin sürer bu dönence...
Eski yüzyılların şairlerinde "gül" ile "bülbül" bir ikilemdir...Mum ile pervane ikinci ikilem...Çözülemeyen iki ikilem.İkilem zaten bağdaşmaz iki önerme arasındaki almaşıklıktır. Sözcüğün felsefi içeriği bir yana, ne mum ile pervane bağdaşır, ne de gül ile bülbül!..Aralarında bir türlü kavuşamayanların çekiminden doğan sevda sürüp gitmiştir.
Pervane neden mum alevinin çekim gücünden kurtulamıyor, yaşamı pahasına sürdürdüğü ölüm dönencesinin yörüngesinden çıkamıyor?..
Yanıt vermek güç...
Pervane mumun alevine aşık, ama, mum da alevinin ışığını ancak kendisini tüketmek pahasına sürdürebiliyor. Eriyip tükenen, sararıp solan insana "mum gibi eriyor" denir.Ama mumun ancak yandıkça eridiği unutulmasın!
............
Kimi insan bir mum gibi yaşamını bir amaca bağlıyor; sözcüklerle, tümcelerle, dizelerle uğraşıyor. İnsanlar arasında eşitlik ve adalet istiyor.Düşkünleri, yoksunları kendisine dert ediniyor...Davalarını üstleniyor...
Neden?..
Nedenini pervaneye sormalı!.."
demiştin. Ardarda dizilmiş bu ve bunun gibi diğer manidar cümlelerini okumuştum köşende.Her sabah Allah'ın adını anarak başladığım güne senin pencerenden bakarak devam ediyordum ben, ya şimdi?..Bugün sen ateşe koşan pervaneler gibi aslına ve ÖZ ışığına kavuştun...Işığın kaynağında varoldun, bizleri aydınlatmaya devam et, ışıksız bırakma bizi yine yüce kalem.Teşekkürler İlhan Selçuk, teşekkürler BİLGE ÖĞRETMEN...Güle-güle git... Seni ve sözlerini asla çıkarmayacağız gönlümüzden.

Devamı Buradan ...>>

GERÇEĞİN ELBİSESİNİ GİYİNEN YALAN

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal imiş ama, pireler berberliği öğrenmeden önce, babamın beşiği de boşmuş o zamanlar... Beşikten tıngır- mıngır sallanma sesi gelmeden önce: (Laf aramızda manalar biz gibi madde bedenliymiş o zamanlar) İşte tam o zamanlarda...

Pembe GERÇEK diye biri varmış; bir ırmak kenarında geziniyormuş,rengarenk çiçekleri okşayarak,kuşların melodilerini dinleyerekten.Irmak dere tepe çağıldayarak akıyormuş vadide kayaların arasından.Açmış kollarını GERÇEK,dönmüş kelebekler gibi bir o yana bir bu yana:"Evrenin sonsuzluğunda bulunduğum şu anda herşey mükemmel bütün ve tam" diyerekten..Sonraaaa ırmağın yeşil- mavi suları güneşin ışıklarıyla oynaşmaya sevişmeye başlamış sanki gözünde.Sihirli bir enstantane...Yavaşça elbiselerini çıkarmış GERÇEK bir kayanın üstüne bırakmış.Ayaklarıyla kırçiçeklerini incitmekten korkarak usul adımlarla ilerlemiiiş,dalmış ırmağın serin sularına...IŞIK,SU ve GERÇEK bir bütün olmuşlar içiçe.Bu dans devam ederken YALAN'ın ırmak kenarına geldiğini görememiş pembe gerçekçik.Karayalan ,taa ezelden beri kıskanırmış zaten gerçeği.Hiç çekemezmiş.YALAN,hızlıca almış gerçeğin elbiselerini,giyinmiş eynine ve çarçabuk uzaklaşmış ırmağın kenarindan.VE GERÇEK böylece çıplak kalmış.Atalarımızın
SU GİBİ GERÇEK
AYDINLIK GERÇEK
ÇIPLAK GERÇEK sözü işte taaa o zamanlardan beri söylenegelmiş dillerimizde.Onun için yalan hep gerçekmiş gibi görünmüş gözümüze ,hep kendisi gerçekmiş gibi konuşmuş bizim saf ve temiz yanımızla.Bizleri kandırmış..----Ve kandırmakta----DUR. Diyelim örtülü gezen yalana.Çıkar gerçeğin elbiselerini, örtülerini... Artık saklayamazsın bizden kendi kendini. GERÇEĞE VER ELBİSELERİNİ...

İlk yayınlanış tarihi: 10.2.2008
Resim:Daniel Manfredini

Devamı Buradan ...>>

20 Haziran 2010 Pazar

GÜYA "BABALAR GÜNÜ" BUGÜN


600 bin çocuğun ana babası okulların kapısında bekleşiyordu dün, “Acaba benimki hangi üniversiteye girecek” diye...

600 bin çocuğun ana babası televizyon başında bekleşiyordu dün, “Acaba benimki mi şehit oldu?” diye...
Güya Babalar Günü bugün...

Ekran bana bakıyor...
Ben ekrana...
Sözün bittiği yerdeyiz sanırım.
En iyisi as levhayı git...
Cenaze dolayısıyla kapalıyız.

"Yılmaz Özdil"
Devamı Buradan ...>>

19 Haziran 2010 Cumartesi

ANALAR NASIL AĞLAMASIN?

Ana olmayan ne bilsin yanan anaların yüreğini?
9 ay kanından kan canından can vererek dünyaya bir canlı mı getirdi?
Gecesini gündüzüne katarak, emek vererek, ak sütüyle mi besledi ki bilsin?
Sevgisini sevincini paylaşıp acısını kederini mi sakladı ki analığın ne menem birşey olduğunu anlasın?
Evladı gülerken gülebilen

o ağladığında içi kan ağlayan bir ana mı olmuştur ki bilsin anaların hal-i ahvalini?
Ana olmayanın yüreği nereden bilsin; gözünden sakındığı evladı cansız toprağa düştüğünde neler hissedildiğini?
Ananın kederli yüreğiyle bedeninin nasıl canlı canlı toprağa girdiğini?
NASIL BİLSİN ANA OLMAYAN hıII?
Ağlarsa ANALAR ağlar.
Siz hiç elinizin kınası kurumadan dul kaldınız mı?
Siz hiç babalar gününde babasız yetim kaldınız mı?
Siz hiç oğlunuzun albayrağa sarılı cenazesinde, çerçeveli resmini görüp"oğlumu isterim" diye haykırdınız mı?
Nereden bileceksiniz?...Nerden bileceğiz?
Oğlunuz vatan için şehit düştüğünde onun adına verilen övünç madalyasını alırken kürsüye yığılıp kalan baba "Muharrem Işık" oldunuz mu?
Oğlunu vatan uğruna şehit veren babalara sorun!
Şehit anaları Mahbure Duruduygu, Gülesin Alper, Hacer Dönmez ve Pakize Azak gibi yüzlerce anaya sorun!
Tıpkı, “Ben babamla gurur duyuyorum” diyen şehit çocuğu Halil İbrahim Koç, Sıla Erturhan, Emre Altın, Özgür Hakanoğlu, Yusuf Kale, Emre Armutçuoğlu ve Onur Can gibi yüzlerce yetime sorun!
Anaların evlatları satılık değildir, avutmaz onları vereceğin 3 kuruş şehit parası.
Ne kürt anası, ne türk anası, ne gürcü, ne kırgız... Birdir; Anaların mezhebi, dini, inancı. Ölmesin hiçbir ananın evladı..Akmasın artık gözyaşları...

Devamı Buradan ...>>

17 Haziran 2010 Perşembe

NERELERDESİNİZ ???

"Yaşam üzerine fazla geldiği zaman onu zorlama, biraz duraksa,
neler olup bittiğine anlam verme.
Mutlaka yanlış bir şey oldu ve düşüncelerin ile dileklerin aynı orantıda değildi ve varlığın ile buluşamadı.
Sorun yok, sadece bekle.
Güneş doğacaktır, çimler yeşerecektir, çiçekler açacaktır, rüzgar esecektir
ve yağmur yağacaktır, zorlamaya gerek yoktur,
olması gereken kendiliğinden olur!
İzlemene devam et,


şahitlik güzeldir, hem olayın dışındasındır hem de içinde,
o bir dengedir,o anlamlıdır, şahit ol, tanık ol, olan ile bütünleş,
güzellik olanlarin içinden filizlenecektir;
zorlamaya gerek yoktur, olması gereken kendiliğinden olur!..
Hayat üçbucukla dört arasındadır...

Ya üçbuçuk atarsın, ya da dört dörtlük yaşarsın..."
NEYZEN TEYFİK
...................................................................................
Diğer yandan...
Ya zamanından çok erken gelirim,
Dünyaya geldiğim gibi
Ya da zamanından geç gelirim
Seni bu yaşta sevdiğim gibi

Mutluluğa hep geç kalırım,
Hep erken giderim mutsuzluğa
Ya herşey bitmiştir çoktan
Ya hiçbir şey başlamamıştır.

Öyle bir zamanına geldim ki yaşamın,
Ölüme erken sevi-ye geç
Yine geç kalmışım bağışla sevgilim
Sevi-ye on kala ölüme beş...
AZİZ NESİN
................................................................................................

Siz neresindesiniz yaşamın,
Üç buçukla dört arasında mısınız?
Yoksa geç mi kaldınız herşeye?...

Resim:Rafael Olbinski

Devamı Buradan ...>>

16 Haziran 2010 Çarşamba

BİRİ AL BİRİ BEYAZ BİR DALDA İKİ KİRAZ

Şu günlerde öz vatanı anadolu olan "mucize meyve KİRAZ" manav ve market raflarından "beni al beni ye" diye bağırıyor bizlere.Bu derece albenisi olan cazibeli hangi meyve var sizce?Yaprağı, çiçeği, sapı, çekirdeği,kökleri, zamkı, kerestesiyle; insana kendini adamış kutsal ağaçlardan biri de Kiraz ağacı bence.
Bahardan yaza geçerken yorgunluk mu hissediyorsunuz; 20 adet kiraz bir aspirinin yaptığı iyileştirme gücünü doğal yönden hallediveriyor.
Stresli misiniz? (bu ekonomik sıkıntılarda stressiz olmak ne mümkün?)

bir avuç kiraz yiyin ve kapatın gözlerinizi 10 a kadar sayın sonra... Anavatanı kuzey karadeniz; (GİRESUN)ve güney kafkasya olarak bilinen kirazımızın beyaz (yani açık sarı) olanları da EREĞLİ'de yetiştirilmekte.Kiraz M.Ö:71 yılında Romalı komutan Lucullus tarafından Roma'ya götürülmüş oradan da dünyaya yayılmıştır.Kuran'da Vakıa Suresi uğur ve mutluluk yaranına işaretle, 28. ayette der ki;"düzgün dikensiz kiraz ağacı..."
Böbrek dostu,taş dökücü,
Gut ve romatizma,
Eklem kireçlenmesi,
Damar sertliği,
Peklik giderici
Kan temizleyici, karaciğer dostu
Sivilceleri geçirici,
Yüzdeki kırışıkları önleyici,
Gözlerimizin dostu.
İdrar söktürücü,(sapları kurutulup kaynatılarak)
Ayrıca kirazda bulunan antosiyanin maddesi E ve C vitaminlerine benzer antioksidan etki yapmaktadır.

"Bir dalda iki kiraz biri al biri beyaz
eğer beni seversen mektubunu sıkça yaz"
*******
"Kiraz aldım dikmeden, Halimem dallarını bükmeden
Bir armağan ver bana, Halimem ben gurbete gitmeden"diye de türkülerimize renk katmış olan kirazın yaratıcısı olan rabbimize şükürler olsun demek bir kez daha boynumuzun borcu doğrusu. Hepinize kucak dolusu sevgilerimle.
Tontini.

Devamı Buradan ...>>

14 Haziran 2010 Pazartesi

EFSUN MELEĞİN KELEBEK KANATLARI

Efsun meleğin kelebek kanatları, elbiselerinin sırtına iki delik açmasını gerektiriyordu.Onları elbiselerinin içine sakladığında da tüyleri dökülüyor, cıscıplak kalıyordu kanatçıkları.Herşeyi denedi olmadı... İki kanat ucunu sırtında bağlattığı bile oldu. Ne çare selamlaşıp kucaklaştığı insanlar dostları da olsa, meraklı ve endişeli bakışlarına cevap yetiştirmekte hep zorlanıyordu. Sonunda "yiğidin malı meydanda gerek" deyip bu çözümü buldu, onları aşikare çıkarmaktan başka çaresi kalmamıştı. "İyi ki bir de kuyruğum yok, yoksa onu nasıl giydirip saklardım ayıplayan gözlerden!" diye de şükrediyordu Allah'ına."Bu kanatlarla bile otobüse binmekte, oturduğum koltuğa şöyle sırtımı huzurla yaslamakta, yatağımda uyumakta bunca zorluklara katlanırken; gel sen kuyruğa sahip çık!!"Olacak iş değildi... Pantalon giyemezsin,

nekadar kabarık etek giysen de arkanda bir kabarıklık, eteğe delik açsan, kuyruğa kılıf örsen, koluna çanta gibi taksan, ucuna kurdela bağlasan, değişik değişik altın pırlanta tasmalar taksan çaresiz kuyruk kuyruktu işte..."Fare sıçan deliğine sığmamış bir de kuyruğuna kabak bağlamış" derlerdi insana sonra. Bir kez daha şükretti kuyruğu olmadığına.Kuyruk sokumu kemiği vardı ama Allah'tan ki kuyruğu yoktu. Bu kanatlarla idare edecekti, haline şükredecekti... Sonra cazip bir görüntü veriyordu kanatları ona..Hele bir güneş vurmaya görsün? Arkadan önden alımlı bir peri gibi hissedebiliyordu kendini o zaman."Uçmak mı dediniz?" Yok yoook, o da sadece rüyalarında uçuyordu herkes gibi. Çok denedi ama, bir-iki santim yerden havalanıp her seferinde öne doğru seyirtip, dizlerinin üzerine düşmesine engel olamamıştı bir türlü.Sonunda uçmaktan o da vazgeçti...
İlkokulda bir müsamerede sevgili Nigar öğretmeni onu "iki melek" oyununda başrolde oynatmıştı. Yaşlı meleği O, genç meleği de Simya ismindeki arkadaşı oynayacaktı. Ailesinin dükkan dükkan dolaşıp, sırtına takmak için oyuncak kanatlar aramalarına gerek kalmamıştı. Onun kanatları güneş gibi gerçekti.Simya'nın annesi ise, oyuncakçı dükkanının birinden bulmuştu rol arkadaşının pembe kanatlarını.
Oyun: 2 Perdelikti.
1. perdede 2 melek: karanlık gecede, muhteşem bir binada zengin bir ailenin yanında bir gececik geçirmek zorunda kalıyorlar. Küçük melek Simya aç açık uykuya daldığında; Efsun melek soğuk kiler odasında duvardaki oyuğu, içinde altınlar olduğu için ustaca kapatıyordu.
2. Perdede 2 melek 2.gece aynı köyün fakir bir ailesinde misafir kalıyorlar aile o kadar misafirperver ki; onlara yemek yedirip en rahat köşelerinde bembeyaz çarşaflarda yatırıyordu onları. Sabah uyandıklarında ev sahibinin ineği ahırda ölü bulunuyordu.İneğin ölüşü üzerine, küçük melek isyan ediyordu büyük meleğe; "Hayır, bu güzel insanlara bunu yapamazsın. Dün gece o kötü insanlara iyiliği yapan da sendin. Bu gece bu iyi insanlara bu kötülüğü yapan da sensin" diye feryadediyor, Efsun meleği ağlayarak tartaklıyordu. Efsun melek de ona; "sakinleş, sana gerçeği anlatacağım" diyordu,"önce sakinleş biraz."
"1:O bizi aç ve soğukta yatıran insanların duvarını onardım. Evet, çünkü delikten içeri baktığımda gördüm, içinde hazine vardı. O zalim evsahipleri altınları görüp daha zalim olmasınlar diye duvarı örüp onları gözlerden sakladım."
"2: 2. gece sen uyuduğunda eve Azrail geldi. Niye geldin?" diye sorduğumda; "Evin hanımının bu gece canını alacağım!" dedi bana. "Ne kadar dil döktüm bir bilsen! sonunda "evin hanımının canına karşılık öyleyse başka bir can isterim!" deyince Azrail, ben de çaresiz; Ahırdaki ineğin canını al öyleyse" dedim ona, " kötü mü ettim?"
Simya melek o sıra ağlayarak efsun meleğin ayaklarına kapandı... "Beni affet seni suçladığım için. Demek ki her yaptığının bir hikmeti varmış, her yaşanılanda da bir hayır" dedi ve PERDE: yavaşşça kapandı...

O gece küçük ellerin ve ailelerin alkışlarından salon çınlamış ve öğretmenleri Nigar hanım ve başöğretmenleri gözyaşlarıyla onları tebrik etmişlerdi.Ne güzeldi o günler...
Aradan yıllar geçti oynadıkları oyuna benzer Hızırla Peygamber Musa'nın hikayesine rastladı kitabın birinde. İşte o an "çocukluğunda gerçekten kanatları olduğuna inanmasının, aynalara her baktığında ve arkadaşlarının ona "sen bir meleksin!" demesinin de bir nedeni olduğunu anladı."İyi ki kendimi kuyruklu hayal etmemişim" diye de Allah'ına birkez daha şükretti, bu masal da burada bittiii.
Sevgilerimle.

Resim:Maggie Taylor

Devamı Buradan ...>>

11 Haziran 2010 Cuma

ZEYTİN AĞACININ DUASI KABUL OLDU


Bu sabahın 5'inde "maden yasası" Meclisten çıktı. Çokuluslu altın avcılarının gözleri aydın...ZEYTİN AĞACININ DUASI ise kabul edildi.Maden lobisinin uzun yıllardan bu yana göz diktiği (sıvı altın)ımızı çıkardığımız, zeytin alanları (UZZK) ve üreticinin kararlı duruşu ve sizlerin dualarıyla korunmuş oldu.Zeytin ağaçları adınadır teşekkürlerim.
Ya Bergama "Kozak yaylası?"
Toroslar,Kaçkarlar, Istrancalar?
Ya Tunceli'deki Munzur yaylası?
Nice orman arazilerimizdeki efsanelere konu olmuş sayısız Doğanın yeşil ziyneti ağaçlarımız?
Dilerim madenciler aramalarını yapacakları ormanlık alanlardaki ağaçlarımızı kökten kesip yoketmezler de kökleriyle başka mekanlarda yaşamalarına olanak sağlama konusunda hassas davranırlar.Sevgilerimle.

Resim:Vincent Van Gogh
Devamı Buradan ...>>

9 Haziran 2010 Çarşamba

BİN KOLLU SAR-M-ÂŞIK

Kadın; "ben bin kollu sarmaşık gibiyim" demişti adama,"söküp atamazsın yüreğinden!" "Bin filiz veririm ben, kıyıp da sen bir dalımı koparsan."Adam aldırmadı kadının bu sözlerine."İçin için mutlu oldu" desem de, olmaz yalan.
Gel zaman kal zaman duydu sanki sarmaşıklar kadının bu sözünü, (insanın kendini anlayan ve sevene meyletmesi gibi) sardı sarmaşıklar da kadının evinin dışını.Pencerelerinden yeşil yeşil yansıyordu dışarıya, içeride yanan gönlü gibi sevgi dolu evinin yeşil ışığı...O ev; gün geldi mahallelilerce "sarmaşıklı ev" adını aldı.Bir adres sorulduğunda; "sarmaşıklı evi geç, ikinci sokak" ya da "sarmaşıklı eve gelmeden, beyaz badanalı evin ikinci katı" gibi tarif edilirdi adresler...

Sarmaşıklı evin kadını... sarmaşıklı kadın... ve sonunda kadının adı "SAR-M-AŞIK" kaldııı...Sarmaşık hanım; öyle ince, öyle naif,öyle güzel değildi ama; gönlündeki aşk yansırdı ona bakanların gözlerine, aynı nilüferler açmış yeşil göl suları gibi.Sarmaşığın o bahçede sarıldığı ağaç gövdeleri, demir parmaklıklar, günebakan çiçekleri bile şikayetçi değilken, o adam nasıl şikayetçi olsundu Sarmaşık hanımdan? Sevgilisinin başlarda sıkılsada sımsıkı kollarından, zaman içinde o da alıştı herhalde sarmalanmaktan.
O zamanlar 10-12 yaşlarındaydım: gizemli hikayelere inanırdım her çocuk gibi, görünüp kaybolan varlıkların, gaybden duyulan seslerin yaratıcısı, hayalyapıcısı ben de olsam.Hangi çocuk inanmaz ki masallara? Benim için Sarmaşık hanım ise; masal ötesiydi, sevdiklerime sarmaşık gibi sarılmam gerekliliğinin tohumlarını belleğime O ekti... Merak konumdu; Onun bu mutlu yaşantısının gizemi...
Pendik İlkokulundan banliyo treniyle Tuzla'daki evimize döndüğüm o gün...İşte ne olduysa o gün oldu...Sarmaşık Hanımın evinin sarmaşıklarının hepsi çatır çatır sökülmüştü sarıldıkları duvarlardan, çitlerden, ağaçlardan. Cıs-çıplaktı O muhteşem ev şimdi..Ruhsuz manasız ve ölü...Tren raylarına oturup ne kadar bir süre ağladığımı size anlatamam...Öğrenemedim sarmaşık hanıma ne olduğunu. Daha doğrusu öğrenmek hiç istemedim ama hayatım boyunca sarmaşıkları okşayıp, sarmaşık hanıma hep sevgilerimi gönderdim.
Hepinize sevgilerimle.

Resim:Belinda Eaton.

Devamı Buradan ...>>

8 Haziran 2010 Salı

GENİŞ TABANLI EĞİTİM Mİ?

Eğitim; ne düşüneceğimiz değil nasıl düşüneceğimiz, ne yapacağımız değil nasıl yapacağımız konusunu ve formüllerini deneme-yanılma-mama metoduyla bireylere verme-alma sistemidir.Bu kişilerin meyil ve becerilerinin gün yüzüne çıkma yolculuğunda temelde aile büyüklerinden ve atalarından edindiği değerlerle birlikte, öğretmenin bilgi ve becerilerini dağarcığa katma çalışmasıdır.Belli yeteneklerle doğmuş (fiziksel zihinsel duygusal)oluşumları, yani farklı farklı kimyaları; güçlü eriyikler içinde(eğitimciler) potansiyel enerjiye dönüştürme halidir.Genetik özellikleri doğrultusunda çocuklarımızın yatkınlıklarını öne çıkarma amaçlı bir eğitim olmalıdır bu, "geniş tabanlı eğitim" değil.Çocuğun anlamasını, bilmesini en önemlisi düşünmesini sağlamak demek; onu tamamen kendi haline bırakmak,kendini nasıl geliştireceğini izlemek demek değildir.Kimi görsel,

kimi işitsel ve duygusal yaptırımlar bile belli eğitimlerle gerçekleşir.Yemek yeme alışkanlığından, tuvalet, büyüklere saygı,konuşma,temizlik vs hepsi ılımlı bir şefkat döngüsünde form tutan kişinin temel taşlarını yerli yerine oturtan çalışmalardır.Evet, eğitim ailede başlar okullarda ve toplum içinde devam eder.Önce İNSAN olmanın belirli koşullarının öğretilme dersi yanısıra, diğer konular peyderpey müfredata eklenirse; ne kavram karmaşalarına, ne de beyinlerde biriken "bilgi çöplük patlamalarına" neden oluşur.Amerika'nın en uzun nehrinin kaç metre olduğu, ya da Mont Blanc tepesinin yüksekliğinin bilinmemesi bir çocuğun sınavlarda başarısız olmasının sebebi olmamalıdır. Şimdi diyeceksiniz ki; "kendisi eğitimci mi ki oturmuş ahkam kesiyor bizlere!" Haklısınız, Belli bir dersin eğitmeni olmasam da; kendi çapında bir anne oluşum eğitim konusunda söz sahibi olmamı sağlıyor bana.Çünkü önce anne ve aile sonra okul ve toplum sağlıklı çocuklar yetiştirme konusunda belli sorumluluklar üstlenmek zorundadır.Tüm deneyimler ve tüm öğretiler granül halinde çocuklara yutturulup karşılığında onlardan başarı beklemek olanaksızdır bence.Sevgilerimle.

Ali zafer sapciarkadaşımızın yayınladığı "geniş tabanlı eğitim" sistemi Sabri Kara'nın hikayesindeki sonuçlara götürür gençlerimizi sonra;

Bir gün ormanda hayvanlar bir araya gelip ;eğitim şart; dediler ve okul açmaya karar verdiler. Bir tavşan, bir sincap, bir balık ve bir yılanbalığı yönetim kurulunu oluşturdu.
Tavşan, müfredatta koşmanın bulunmasını istedi. Kuş uçmanın, balık yüzmenin, sincap da ağaca tırmanmanın ve toprak kazmanın mutlaka zorunlu dersler arasında olması gerektiğini söyledi. Bütün bunları bir araya getirip bir müfredat yaptılar ve bütün hayvanların bu dersleri görmesini istediler.
Tavşan koşu dersinden A alıyordu ama ağaca tırmanmak onun için çok ciddi bir sorundu. Sürekli kafa üstü düşüyordu. Bir süre sonra beyni hasar gördü ve eskisi gibi koşamadı. Artık koşuda A almak yerine C alıyordu ve ağaca tırmanmada ise her zaman zayıf alıyordu. Kuş uçmada çok başarılıydı ama sıra toprak kazmaya geldiği zaman başarısızdı. Sürekli gagasını ve kanatlarını kırıyordu. Balık yüzmede mükemmeldi ama ne ağaca tırmanabiliyor ne de koşabiliyordu. Ne zaman bunları yapmaya kalkışsa ölecek gibi oluyordu. Sonunda yüzgeçleri zarar gördü ve artık yüzmeyi bile yarım yamalak yapar hale geldi.
Sonuçta sınıf birincisi olan hayvan her şeyi yarım yamalak yapabilen, geri zekalı yılan balığı oldu. Ancak eğitimciler çok mutluydu, çünkü herkes bütün dersleri görüyordu.Buna "geniş tabanlı eğitim" dediler.

Resim:Steven Kenny

Devamı Buradan ...>>

7 Haziran 2010 Pazartesi

ELİ-KOLU BAĞLI

İnsanın eli-kolu bağlanmaya görsün bir kez; çareler arar bağlarından kurtulup özgürlüğüne kavuşmak için.Men edildiği şeyin üstüne düşer, beden+zihin+ruh üçlemesiyle daha bir dolu-dolu istemeye koyulur. O şey neyse vazgeçmez ısrarından asla.Bir yolunu bulur da kavuşursa muradına bu sefer men edildiği başka şeylerin gider peşi-sıra.Ama nerde? Dizginlerini eline alması için; isteklerinin düğmesini kısmak ve evvelden ahiri görebilme, kaza ve kaderi birbirinden ayırabilme gücüne sahip olması gerekir o kişinin.Nefsin istekleri de hevesleri de tükenmez çünkü.O hep ister...
Zamanın birinde: horozu, köpeği at katır ve kölesi olan bir adam hayvanların dilinden anladığı söylenen Hz. Süleymana gelir..

"-Ey yücelerin yücesi bana hayvanların dilini öğret de onlardan dinime ait ibretler alayım" der.Hz Süleyman;
"- Bu hevesinden vazgeç, bunun önünde ardında tehlikeler var." dese de adam talebinde ısrar eder.
"-Hiç değilse köpek ve kanatlı hayvanların dilini anlayayım" diye niyaz eder.Adam ertesi gün dillerini öğrenip öğrenmediğini anlamak için evinin kapısında bekler. O sıra evin hizmetçisi sofra bezini silkelerken içinden bir lokma bayat ekmek yere düşer.Horoz hemen onu kapar.Bunu gören köpek horoza;
"-Sen buğday da arpa da, yem de yiyebilirsin, ama ben yiyemem. Sen koşup benim nasibim olan ekmeği kapıyorsun" der. Horoz;
"-Sus üzülme!" der,
"-Allah sana başka nasip verir, yarın evin sahibinin atı sakatlanacak ,hüzünlenme yarın bol bol et yersin" der.Bunu duyan adam, derhal atını satar.Ertesi gün horoz tekrar ekmeği kapar bu sefer köpek; onu yalancılık ve düzenbazlıkla suçlar. Horoz bu sefer;
"-Yarın efendinin katırı sakatlanacak sana bol nimet var" der. 3. gün köpek iyice sinirlenir;
" -Seni davullu dümbelekli yalancı hani katır hastalanacaktı bana bol nimet vardı? "deyince horoz;
"- Yarın kölesi hastalanacak, ölünce de yakınlarına ekmek dağıtılacak alırsın nasibini "der.Adam bu duyduklarından sonra ziyandan kurtulmak için sırayla atını, ertesi gün katırını, 3. gün kölesini satıp kaza ve kaderin gözünü bağladığını sanır. Horozla köpeğin dillerinden anladığı için şükürler eder.Ziyanını başkalarının sırtına yüklemiştir çünkü.Ertesi gün zavallı aç köpek horoza çok kızgındır.
"-Sen yalancının tekisin" der "artık senin sözüne inanmıyorum."
"-Haşa, ben yalan söylemem" der horoz, "Yarın, evin sahibinin kendisi ölecek, mirasçıları öküz kesecek, ekmekler, yemekler köpeklere yoksullara dağıtılacak, yarın çatlayana kadar yersin" der...Bunu duyan adam feryat-figan Hz. Süleymanın evinin yolunu tutar;
"-Aman ben ettim sen etme, beni ölümden kurtar" diye niyaz eder.Peygamber;
"-Artık ok yaydan fırladı, geri getirmem mümkün değil. Atın, katırın kölen ölseydi kötü kaza senden çevrilecekti, ama sen mal ziyanından kaçtın kendi kanına girdin" der.
"-Senin için ancak Allah'a dua edebilirim hiç olmazsa imanını kurtarırsın.İmanla gittin mi dirisin, imanla öldün mü ölümsüzsün" deyince, Adam eli-kolu bağlı oracıkta öylece yığılıp kala-kalır.
Olur-olmaz, boyumuzdan büyük istek ve heveslerimizin kurbanı olmamamız, her olayda "vardır bir hikmeti" diyebilmemiz dileğiyle, sevgilerimle.

Resim:Gehard Demetz

Devamı Buradan ...>>

5 Haziran 2010 Cumartesi

PROTESTONUN BÖYLESİ


İnsanoğlu yaşanılan olaylara ya da beğenmediği kararlara tepkisini değişik ve ilginç yöntemlerle göstererek haksızlığa uğratılmışlığını sesli-sessiz protesto edebilir.Bağırarak, ısırarak, taşla-sopayla silahla olan değil en çok ses çıkaran protestolar ilginç ve zeka ürünü senaryolardır bence.Tarihte hükümete tepkisini kendini meydanda yakarak verenden, ,bayrak yıkayanlara, ayakkabı fırlatanlara,tencere tavayla sokağa dökülenlere, soyunup meydanlarda yatanlara kadar bir çok protesto eylemine şahit olmuşuzdur.Bunlardan en ilginci;

Vietnam savaşı sırasında Amerikalıların Japonya'da bir hava üssü açmalarına halkın verdiği tepkidir.Vietnam'ı bombalamak için ülke sıçrama tahtası olacaktır. Japon hükümeti olurunu verir. Üssün açılacağı gün büyük bir tören düzenlenir.Devletin ileri gelenleri, Amerikalı generallerle birlikte tribünlerde yerlerini alır.Söylevler ve iki ülkenin marşları ardından semada belirecek Amerikan uçakları beklenmeye başlanır.Uçaklar inişe geçecek ve üs de resmen açılmış olacaktır...Ne mi olur? Uçaklar ufukta belirip tam piste alçalacakları sırada onbinlerce Japon vatandaşı ellerindeki balonları salıverir gökyüzüne. sonuçta hiçbir uçak piste inemez ve filo dönüp gider.
Şu son günlerde de "Avrupada ve Dünyada politik şeffaflık" isteyen bir grubun sözcüsü
olan Diamond; "Avrupa parlamentosu üyelerinin yaptıkları harcamaları açıklamalarını" kendisini AB renklerine boyayarak (1.resimde görüldüğü gibi)protesto etmiştir."Ya açıklarsınız ya açıklarsınız!" demek istemiş yani! Eğer protesto edeceğimiz bir konu varsa; vahşice ve insanlık dışı değil, isteklerimizi zekice, espiriyle ve mizahla isteyebilme gücüne kavuşmamız dileğiyle.Sevgilerimle.

Devamı Buradan ...>>

4 Haziran 2010 Cuma

DİMYAT NERESİ, FOYA NE?

DİMYAT: Mısır'da, Süveyş Kanalı ağzında ve Portsait yakınlarında bir iskeledir.
Türk pirinç tüccarları o Zamanlar Mısır'ın meşhur pirinçlerini Dimyat’tan ince hasırdan örülmüş torbalar içinde güç-bela Türkiye’ye getirirlermiş. Karaman’lı buğday üreticimiz o sene; buğdaylarını bulgur edip satar satmaz, aldığı altınları kesesine doldurup bağlamış kuşağına , atlamış bir gemiye yollanmış doğru Mısır’a. Hikaye bu ya; Karlı bir alış-veriş yapacağını sanmış, dalmış ucu-bucağı olmayan hayallere. Gemi Akdeniz’de yol alırken durur mu arap korsanları saldırmışlar gemiye bir güzel soymuşlar yolcuları. Binbir müşkülat içinde tüccarımız eli boş tam-takır dönmüş memleketi Karaman’a. Elde yok avuçta yok, hayalleri de düşmüş mü suya?

Eğmiş başını biçare, o yıl yayılmış tüccarın dedikodusu dillerden dillere.İşte “Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan oldu” sözü böylece miras kalıp yerleşmiş dillere.
“Niye gittin Şam’a herif , ne getirdin şaşkın herif? 80 e aldın 80e sattın bari oturup keyfine baksaydın!” sözü de yaptığı ticaretten bir kâr elde edemeyen başka bir tüccarın hikayesi yine.
FOYA da; Kuyumcuların kıymetli (elmas pırlanta )gibi taşları yüzük kolye broşların yuvalarına mıhlamadan önce dibine sürdükleri madeni gümüş yaprağın adıdır. Ayna gibi ışıkların geri yansımasını sağlayan maddedir nasılsa. Önlem olsun diye kuyumcular tembihlerler müşterilerini ;“sakın ha, fazla suya sokma.”diye.Çünkü foyası çıkmaya görsün; mücevherde ne fer kalır ne ufak bir parlama.Matlaşır benzer sönmüş bir ampule.
“İpe un serme.”İşkembe-i kübradan atma”
“Yoksa çıkar ipliğin pazara.”

Daha önce hikayelerini sizlerle paylaştığımız:
Bulgurlu'ya gelin mi gidiyorsun
ağzından baklayı çıkar…
Adam sarrafı…gibi...
Anadolu’muzda hikayeleri unutulsa da, bunlar gibi daha nice deyim var dilden dile söylenip bir cümlede ders verilmek istenen bizlere. Tabii yine alabilene...Sevgilerimle.

Resim:Pierre Dumas

Devamı Buradan ...>>

2 Haziran 2010 Çarşamba

NE KADAR MASUMDUK BİR ZAMANLAR

Ne; Akşama ne yiyeceğimiz kaygısı... Ne; ne diyeceğimizin sıkıntısı... Ne; azrail, ne; akrep sokar mı korkusu... Ne; savaşlar, ne ölümler bilirdik o zamanlar...Ne kadar masumduk, ne kadar mutlu...Ne toprakla kirlenmek, ne kimsenin bardağından su içmemek, ne virüs ne bakteri ilgilendirmezdi bizi...Ne; marka seçip de "ben ADİDAS,REEBOK giyerim" dedik...Ne; CE damgası nedir bildik.. Ne kimsenin yalısına arabasına, gezmesine özendik.Yargılamadık birbirimizi...Sadece arkadaşımızın eline çivi batınca tutamazdık gözyaşımızı...

Bir de ağlamıştık duyduğumuzda; yetiştirdiğimiz ipek böceklerinin kaynar suya atıldığını...Küsmüştük o insanlara çocukça masumluğumuzla. Acı çekmiştik kelebekler kozalarından çıkmadan öldürüldüğünde...Çiçeklerin ve böceklerin dil bilmediğini bilemeden okşayıp sorardık hatırlarını.Öğretilmemişti bize hainlik, yalancılık, düşmanlık...Ört kızım eteğini, erkeklerle oynama onlar kötü denmemişti bize...Yoktu içimizde yılan, canavar ve yarınların endişesi...Arkadaşlarımızla aramızda ne; vardı çıkar çatışması, ne sen-ben davası...Birlikte sözleşip Sakarya'ya akan Doğançay dereciğinde yüzmeye gitmekten başka yoktu bir suçumuz...Tükenmezdi hayallerimizdeki efsun deposu... Korkumuzdu sadece havanın kararması...Ateş böceklerini kovalayamayacağımız içindi eve dönmek istemeyişimizin tek sebebi...Yatınca uyuyamamak ne demektir bilmiyorduk o zamanlar, ne kadar masumduk... Öğrendik şimdi Dünyanın kaç bucak olduğunu...

Resim:William Bouguereau.

Devamı Buradan ...>>

1 Haziran 2010 Salı

MERHAMETLİLERİN EN MERHAMETLİSİNE

Vatan toprağımızda can veren (şehit olan) askerlerimize mi, hiç yoluna İsrail'in kurşunlarına hedef olan insanlara mı, Iraktaki ABD'nin bombalarında yokolanlara mı, Afganistan'daki, Çeçenistan'daki ,Bosnadaki müslüman kardeşlerimize mi yanalım? Adem oğlu Kabilin öz kardeşi Habil'i hunharca öldürüp toprağı kazıp kardeşini ve kanını toprak altına itelemeyi (karganın toprağı kazmasından)ilham alan duygu herneyse ona mı yanalım? Balık baştan kokar bizler Kabil'den beri öldürme duygusu bir yerlerimizde sıkışmış ya da aşikare varolmuş yaratılmışlarız işte. İnsan olmanın kitabında ise; "her nereye bakarsan bak, Allah'ı görebilmelisin karşında" diyor.Yoksa ölen kim, öldüren kim mi diyelim?

Oysa heryerde Hakkın varlığını görebilen gerçek insan gibi İNSAN; Allahın verdiği canı topla, tüfekle, kılıçla alabilir miydi insan ya da hayvandan? O seyran ederdi alemleri hayranlıkla.
"Bakılsa akla karaya
İkilik girer araya
Kulak versen maceraya
İkilik girer araya."diyen Asım Baba gibi akla karaya bakmadan ortada bir suç varsa benim gözümdeki çöptendir diyorum.
"-Allah'ım her tarafım bitti, geride yalnız seni zikredecek dilim, fikredecek kalbim kaldı.Kalbimle seni sever, dilimle zikrederdim.kurtlar dilime ve kalbime de hücum etti.Senin sevgin ve zikrinden ayrı kalamam."diyen Hz.Eyüp'e; Allah'tan gelen nidâ;
"-O dil ,o kalp de benimdir.Sana gelen belalar, diline ve kalbine musallat olan kurtlar da benimdir.Durum bu olunca şikayetin nedendir?"olmuş. Haksızlıklarla karşılaşıp kederlendiğimizde, birbirimize; "allah Eyüp sabrı versin" öğütünü vererek acılara gözyaşlarımızla tahammül göstermişizdir.

Hz. Eyüp'ün; "Başıma belalar geldi, Allah'ım sana sığındım, sabrettim sen merhametlilerin en merhametlisisin." diye cevap vermesi bizlere emsal olmuştur daima.
Ben de insanlık adına "Allah'ım sana sığındık, merhametlilerin en merhametlisi sensin" diyorum. Hepinize sevgilerimi gönderiyorum.
Bugünkü yazım; Dünkü yazıma yorum bırakan sevgili dostların
ateşböceği
ArzuBreda
Ramazan
elifin terazisi
Öykü
sokak kedisi
şayan dirik, Nasreddin Hoca
guguk kuşu
Alizafer
sesiyorum
nanopolitika
mavibalon
Murat
Aysemanın yorumlarına cevabımdır.

Devamı Buradan ...>>