4 gün önce Takvimler: 17 Şubat 2010 u gösteriyordu…
O zamanların Başbakanı; Adnan Menderes’in de içinde bulunduğu THY yolcu uçağının İngiltere’de düşüşünün yıl dönümüydü. Düşen uçaktan sağ kurtulan 10 kişiden biri de Adnan Menderes’ti. Çocuktum o zamanlar, ne siyasetten, ne de sağ sol davalarından haberim vardı. İkide bir yüzünün boyaları silindiği için babam tarafından saman bebeğime yeni yüz çizilmesini istemek, tornete binip yokuş aşağı kaymaktan başka derdim ve uğraşım da yoktu. O zamanın Başbakanını tanımamın nedeni ise; Tuzla’daki bir fabrikanın açılışında, üstünde makas bulunan tepsiyi tutma görevinin bana verilmiş olmasıydı.
Kocaman kolalı beyaz kurdelelerimi, Annem iki örgü yaptığı saçlarıma taktığında; aynadaki görüntüme bakıp göz kırpmıştım o zaman. Açılışta kalabalığın içinden babam sırtımdan hafifçe öne doğru ittirdiğinde, başbakan olduğunu düşündüğüm o şık giyimli adama doğru gümüş tepsiyi yükseltmiştim. Başbakan makası almadan önce, eğilmiş başımı okşayıp, adımı sormuş ve yanağıma kocaman bir ıslak öpücük kondurmuştu o anda. Hemen ardından yanağımdaki o ıslaklığı elimin tersiyle sildiğimi sizlere söylememe gerek yok herhalde! Hani ABD başkanı Bill Clinton 17 Ağustos depreminde Türkiye’ye gelmişti de Erkan bebek burnunu sıkmıştı ve dünya basını boy boy haber yapmıştı onu ya, benim de yanağımdaki ıslaklığı silmem milletin yüzünde ince bir tebessüme sebep olmuş, gazetecilerin patlayan flaşları korkutmuştu beni. O zamanlar okuma bilmediğim için de haber edilip edilmediğimi fark etmemiştim. Ancak uzun bir süre insanların beni gösterip, aralarında fısıldaştıklarında "bana gülüyorlar işte!" demiştim çocuk aklımla.
Neyse aradan çok kısa bir süre geçmiş, uçak kazasının ardından Menderes ve erkânı trenle İstanbul’dan Ankara’ya hareket etmişti. Babam, o sıralar Tuzla İstasyon Şefi görevinde olduğu için tüm aile olacaklardan haberdardı. Tren raylarının her iki tarafı insan kalabalığıyla dolup taşmıştı o gün. Mucize bir şekilde ölümden dönmüş olan ülkemizin peygamber adayı başbakanını görmek istiyordu sanki herkes. Alkışlar bayraklar, sloganlar "Pey-gam-ber Baş-ba-kan" bağırışlarıyla tren istasyona geldi ve gitti... O sıralar babam “hızlı yükselişlerden düşüş ölümcül olur” diye söyleniyordu. Benimse o sözlerin manasını o yaşta anlayabilmem olası değil.
Peki, bir yıl sonra ne oldu?
Ya tam 2 yıl sonra?
Her yükselişin bir düşüşü olduğunu hepiniz biliyorsunuz.
O tantanalı günler; suçlamalar ve sorgunun değirmeninde öğütülüp un-ufak olup pazara çıkıp yitip-gitti…
.
Babamın dediği gibi; "Düşüş ani ve ölümcül" oluvermişti.
Resim:www.loadtr.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
21 Şubat 2010 Pazar
HIZLI YÜKSELİŞLERDEN DÜŞÜŞ ÖLÜMCÜL OLUR
Gönderen
sufi
zaman:
14:30
12
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
19 Şubat 2010 Cuma
ÖFKE, HIRS VE NEFİSLERİNİN KÖLESİ OLANLARA DUYURULA
Diyojen (Diogenes)in aslen Sinop’ lu olduğunu bilirsiniz de, asıl mesleği kuyumculuk olan ve parayı çok sevdiği için kalp para basan bir kalpazanın oğlu olduğunu bilmem bilir misiniz? Ben de bilmezdim ama bu güne kadar öğrenmemiş olmam da bana bir şey kaybettirmedi doğrusu. “bir vezirden bir rezil, bir rezilden bir vezir olabileceği” atasözünü anımsattı bana sadece. Paraya düşkün bir adamın meteliğe ve dünyaya değer vermeyen oğlu olabileceğini hatırlattı. Ailenin Sinop’tan sürülüp Atina’ya yerleşmeleri sonrası Diyojen hayatını sefalet içinde geçirmiş, farelere imrenecek kadar yokluklar çekmiştir. O zamanların ünlü filozofu Antistene’den felsefe dersleri almasına rağmen fıçı içinde yaşamını sürdürmüştür. Fıçısından başka bir de çanağı vardır.
Bir gün çeşmeden avucuyla su içen çocuğu görünce çanağını da kırıp atmış ve “ bu çocuk bana fazladan eşyam olduğunu öğretti” demiştir. Gündüz vakti elinde fenerle Atina sokaklarında, “adam arıyorum! Adam arıyorum! Ama bulamıyorum” diye dolaşan bilge adamdır O. Günün hatiplerine “zamanın uşakları” diye hitap eden, çok güzel konuşan, üstün zekâsı ile herkesi etkileyebilen ünlü filozof hayvanlardan hangileri en vahşidir sorusuna, “Dalkavuklar ve insanın gıyabında konuşanlardır” diye cevaplandırandır. ”
Diyojen, “Pek itibarlı bir köpeğim ben!” der muhabbetlerinde. “Ama beni beğenenlerden hiç birisinde benimle ava çıkacak kadar cesaret yok.”Pis yerlerde oturduğu için hakkında ileri geri konuşanlara ise,“güneş daha pis yerlere girer ama asla bozulmaz” karşılığını verir.
Bir gün Büyük İskender fethettiği ülkeleri ziyaretinde Diyojen’ in yaşadığı şehre de ordusuyla sefer düzenlemiş, bütün ahali ellerinde güllerle imparatorlarını karşılamışlardır. “Beni tanımayıp bana ve orduma itaat etmeyen kimse kaldı mı ülkede?” sorusuna zamanın ispiyoncusu,” efendim size itaat etmeyip huzura gelmeyen bir kişi var!” diye haber uçurmuştur. İskender, “vay nasıl olur, benim ayağıma nasıl gelmez? “ diye hırslanmış kılıcını kalkanını kuşanıp Diyojen’ in karşısına dikilmiş;
”Be hey zavallı, be hey zalim! Neden emrime riayet edip huzuruma gelmeyi reddettin?”diye kafa tutmuş, Diyojen; hiç istifini bozmadan
“sen benim kölelerimin kölesisin senin ayağına neden geleyim ki?” Deyince İskender kılıcını öfkeyle kınından çıkarıp” sen bana karşı mı geliyorsun?”sözüne Diyojen, “Bak bak, bu öfke işte. Bir zaman ben onun kölesiydim, azat ettim kendimden yolladım şimdi sen onun kölesi olmuşsun, ben kölemin kölesine baş eğmem!” diye karşılık vermiştir.
Diyojen sözüne devam eder: “Benim 3 sahibim vardı: biri öfke, biri hırs, biri nefis bir zaman onlarla vakit geçirip eğleştim, baktım olmuyor onları azad ettim kendimden benden gittiler. Bakıyorum sen benim kölelerimin kölesi olmuşsun. Neden sana secde edip ayağına kapanayım ki?”deyince, Büyük İskender diz çöküp “ dile benden ne dilersen?” sözünü söylemiş. Diyojen, güneşe başını döndürüp asırlardan asırlara dilimize pelesenk olan;
“gölge etme başka ihsan istemem!” cevabını işte o zaman vermiştir.”
Bu kıssadan hisse: önce kendime, sonra da Öfke, hırs ve nefislerinin kölesi olanlara duyurula…
Sevgilerimle.
Resim:images.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:41
19
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
18 Şubat 2010 Perşembe
GÜÇLÜ GÖRÜNMEK ADINA AĞLAYAMIYORSA KİŞİ
Duygularını herhangi bir nedenden dolayı tam olarak yaşayamayan, anlatamayan, gösteremeyen ya da isteyerek saklayabilen bir insan tam anlamıyla yaşıyor sayılabilir mi sizce?
Utanmaktan bile utanıp "utanmazlık" yapıyorsa farkına bile varmadan.
İmla hatası yapmaktan korkup aslında çok iyi yazdığı yazıları yazamıyorsa, sırf eleştirilmekten korktuğu için hep bastırıyorsa kimine göre normal olmayan, aslında en olası, en güzel duygularını...
Üzüldüğü halde güçlü görünmek adına ağlayamıyorsa, belli etmekten bile çekinip kızıp bağıramıyorsa, alı al moru mor olup ta "gık" diyemiyorsa kızdığına, ama içinde fırtınalar koparıyorsa, savaşıyorsa en büyük ordularla...
Ölmekten korkup uçağa binemiyorsa mesela, mesafeler ne olursa olsun yürüyorsa ayaklarına kara mı kara sular ineceğini bilerek...
Sadece şefkat görmediği için gösteremiyorsa karşısındakine, bile bile ihtiyacı olduğunu göre göre hem de...
Yardım edilmesi gerekene sırf bir zamanlar ona yardım edilmedi diye elini uzatamıyor ya da uzatmıyorsa mesela…
Sırf şımartılmadığı için şımaramıyorsa, istediği halde seke seke koşturamıyorsa sokaklarda, hep bir şeyler tutuyorsa onu, engelliyorsa…
İçindeki büyümek istemeyen çocuğa sürekli "büyü hadi, olgunlaş sen artık eşşek kadar adamsın!" diye baskı yapıyorsa… o çocuğa çok ihtiyacı olduğunu bile bile yapıyorsa bide bunu... Bu hayatı yaşayan "O" mu oluyor yani?
Yoksa duygularını esir alan öteki "O"mu yaşıyor onun yerine?
"O" mu varıyor hayatın tadına, sarılabilmenin, özgür olabilmenin sevip sevilmenin hazzına. Öteki "O" mu var(am)ıyor yoksa?...
İçimize gökkuşağının renkleri gibi uyumla serpiştirilivermiş en güzel "his"lerimizi nedeni ne olursa olsun tam olarak yaşayamıyorsak eğer gerçekten yaşıyor muyuz,
"tam" mıyız şimdi biz...???
Farkına varıp gerçekten yaşamaya başlayanlara sevgiyle...
*Ela*
Resim:images com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:30
22
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
16 Şubat 2010 Salı
YAKIT YÜKLÜ ARAÇ GİBİ
Ekonomik koşulların neden olduğu sanılan duygu yozlaşmalarının çözümü,ekonomik ferahlıktan çok "SEVGİ ÜRETİMİYLE" olası bence..."Duygu yozlaşması" Deyip de geçmemeli.Bilgelikten uzak bir yaklaşımla diyebilirim ki ,sevgi dolu kişi;Yakıt yüklü araç gibidir..Sevgisizlik özveriyi tutsak etmekle birlikte hareket mekanizmasına da sekte vurmakta,yozlaştırmakta,ittirip-kaktırmakta yakıtsız araç gibi...köylünün tarlasına,kentlinin yoluna,gereğinde bir hastaya,bir doktora,bir bayana,bir baya, akyazmalı, karayazmalıya tüm canlı ve cansızların hizmetine koşulabiliyor araç;YAKIT yüklü olunca...Kontağı çeviriyorsunuz,debriyajdan ayağınızı çektiğinizde gaza basılı ayağınız itiyor makinenizi istediğiniz yere menzile...
Homurdanmıyor, söylenmiyor, teklemiyor, sinirlendirmiyor sevgiden yoksun insanların yoz davranış bozuklukları gibi
Sevmeli kişi:Önce kendini,Tanrıyı,doğayı,insanları,canlıları,cansızı bile."Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır" Derler.Hele o dil sevgi ile tatlanmışsa..Babam:25 yıl önce İzmir-Karşıyaka'da iki katlı eski bir evin alt katını kiraladığında evi,benim de görmemi istemişti.Samimi söyleyeyim evin ne iç düzeni, ne dış görünümü ve nede bahçesinde oturulabilir bir özellik bulabilmiştim..Paslı teneke kutuları,toprak,kiremit,tuğla gibi inşaat artıklarıyla kümelenmiş,yer yer kum rengi yabani otlar alabildiğine boy atmıştı bahçede..Ufak sirke sinekleri,sivrisinek ve örümceklerle birlikte,tarla fareleri mutlu umutlu yaşamlarını sürdürüyorlardı o adı geçen bahçede.Babam "bahçeli ev" diyerek eşe-dosta öyle ballandırarak anlatıyordu ki,bahçeli evi ilk gördüğümde,onca senelik babamın toprağa olan tutkusunu bilmekle beraber hayal bozgununa uğramaktan kendimi alamamıştım."yaşlandı" dedim."kişi kocayınca diline vuruyor...Önemli olan çirkini de sevebilmektir,güzeli herkes sever derdi babam.Ama bu kadarı da olmaz...Neyse yarı gönüllü yarı gönülsüz ev için" eh işte fena değil" diyebilmiştim.Gerçek düşüncemi söyleyebilmem olası değil.Aradan bir buçuk yıl kadar geçmişti.İşim dolayısıyla bulunduğum şehir Kırşehir'den ailemi ziyarete gittiğimde o bahçeli evi kolayca bulduğumu söyleyemem..Renk-renk çiçeklerin açtığı,az görülmüş kaktüslerin biçim biçim çiçekleri,ağaç mineleri,zıpçıktılar, sarmaşık,çiçeklerinden bal damlayan mum çiçekleri,senede sadece bir gün açan adı "bir gececik gelin" denen bitki harikasıyla daha adını bilmediğim onlarca yeşil yaprak çiçek açmıştı o eski bahçede..Turunç ağacı meyve vermiş,erikler ağacının dallarını ağırlaştırmıştı..Arka bahçede marul,maydanoz,dereotu,taze soğan,patates,fasulye domates,mısır...Kendi deyimiyle "üretime katkıda bulunuyordu" sevgili babam...Sevgi yüküydü babam;yakıt yüklü araç gibi..Konuşurdu çiçekleriyle,evrende her şeyin bir cinsiyeti vardır ve her şey sevgiye muhtaçtır derdi..Benim doğum günümde beni doğurduğu için anneme hediye alan biriydi.O,seni dokuz ay karnında taşıdı derdi..Her akşam günbatımı eline süzgecini alır:"benim kızım bugün güneşte mi kaldı" derdi Arap fulüne..Yaprakları okşar,özenle tozlarını siler ve sulardı tüm çiçeklerini..Bitmez bir seremoni..Babam:"Sevdikçe mutlu yaşar kişi."derdi.Babamı sevdiğine yani Allah’ına uğurladığımız tam 10 yıl oldu..Söylediklerinin hepsinde haklı olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum ve onu şimdi daha çok özlüyorum... 29.01.2008
Resim:Babam ve Ben
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:07
26
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
15 Şubat 2010 Pazartesi
PELERİNLİ BEKTAŞİÜZÜMÜ, ALTIN ÇİLEK
Pelerinli Bektaşiüzümü; değişik yörelerde gelinfeneri, güveyfeneri, aşk elması, winter cheery, physalis alkakengi, altın çilek gibi isimlerle anılmasına rağmen çoğumuzun bildiği bir meyve değildir; dokusu domatesi andırır meyvesi kâğıdımsı bir kabuğa sarılı olan hoş kokulu, tadı mayhoştur. Yaşlanmayı geciktirici etkisi bulunmaktadır. Cildi güneşin zararlı etkilerinden ve cilt kanserinden korumaya yardımcıdır. Ayrıca metabolizmayı hızlandırır, kan dolaşımını düzenler. İdrar söktürücü, taş düşürücü özelliği de vardır. Güney Amerika’da halk tarafından, deri, şeker, kalp, verem ve idrar yolu hastalıklarının tedavisinde uzun yıllardır kullanılmaktadır. Kandaki fazla ürik asitin atılmasına yardımcıdır. Bu nedenle Gut hastalığının tedavisinde 200 yıldan beri, bilinen en doğal tedavi yöntemi olarak kullanılmaktadır.
Ülkemizde Acıpayam, Anamur, Denizli, Mersin illerinde üretimine başlanılan bu meyve güney Amerika ve Afrika menşelidir. Ülkemizde aktarlarda ve büyük marketlerde kurutulmuşunun kilosu 50–100 Türk lirası arasında satılmaktadır. Reçel yapımında, meyve salatalarında, tatlı kek ve kompostolarda, çikolata sosu ile krema ve dondurmalarda kullanılmaktadır. Günde; en fazla 2 ila 5 gram arasında yenmesi önerilmektedir.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
10
yorum
Etiketler: ŞİFALI BİTKİLER
14 Şubat 2010 Pazar
ALLAH'A SEVGİLİLER GÜNÜ MESAJIM

Sabah; aydınlıklar karanlığı yarıp çıkarken varsın kuşlarla uyanmışım, senin aşkına değmez mi yani?
Varsın geceleri uyumamışım, senin nefesini hissetmişim kulaklarımda… Sen güneş olmuşsun ben senden şavkıyanla yetinmişim…
Varsın senin dediğin gibi; ben yok olmuşum bedenim zihnim aklım elim kolum bacağım damarlarımda akan SEN olmuşsun senin aşkına değmez mi yani?
Tüm parmaklarımın tuşlara basışından çıkan AŞK sözcüklerimi ben değil sen yazdığını söylesen…
O fakire merhamet edip el uzattığımda “o senin elin değil, benim elimdi “desen…
“Seni sevdiğini söyleyenler seni değil aslında Beni seviyorlar” da desen…
“Seni istersem ben mümin yaparım, ister kılıç yaparım seni, seninle keserim” de desen… Perdeleri açıp tüm dünyasal çileleri gösterip” seni yakarım, kâh gönlünü ruhunu mutluluklara gark ederim” de desen…Boyun eğsem.
“Kâh alırım kâh veririm hiçbir şey senin değil hepsi benim” de desen…
Dilimden söyleyen, gözümden gören, benimle duyan olduğunu, bu aşkın senden sana olduğunu da söylesen…Kabul etsem...
Yargısız, fikirsiz, tercihsiz olmayı ben diledim sansam, "ben dilemedikçe sen dileyemezsin" de desen...
Hep senin dediğin olsa, Benim hiçbir dediğim de olmasa…
“Benim HİÇ senin HEP” olduğunu da söylesen…
Yine de bu AŞK; senin aşkına değmez mi yani?
İNSAN Suresi;30 ayet der ki;"Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz."
O diledi ben 2009 da, kendinden kendine sevgililer günü mesajımı böyle yazmıştım işte. Yıl 2010: Tüm gönlünde aşk emanetini değeri gibi taşıyanlara sevgilerimle.Sevgililer gününüz kutlu olsun dostlarım...
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
08:00
23
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
11 Şubat 2010 Perşembe
AYNADAKİ AYNIM

Karşısına geçtim bir gün “Ben nasıl istersem öyle gözüküyorsun bana” dedim. Bazen bana yalan söylediğini bile düşündüm. Ama aslında yalan söyleyen ve söylediğini düşünende bendim. Bir sırrın vardı arkanda saklıyordun onu. Biz ise bizi bize göstermeye çalışmandan sırrını anlayamıyor ve göremiyorduk.Önünde bulunan perde camından kaynaklanan sebepten,Bazen değişiyordun ortamın dengesizliklerinde. Olsun yinede seviyordum seni, sevmesem de sevsem de benden başkası değildin sen. Var olanın dışında bir şey söylemezdin ki söylediğin ise benim söylediğim şeydi zaten. İyi de kötü de bana aitti, bakışımdaydı. Adında zaten oradan geliyordu ayın'dan aynı olandan bizim seninle aynılığımızdan .AYNA oluşundan. Seni bana gösteren sen ile seviyorum seni. Biliyorum sensin ayın'imde, seven beni.SUFİ-CEM
Devamı Buradan ...>>
10 Şubat 2010 Çarşamba
MAKAS MI İĞNE Mİ
Bir resmi yırtarken, bir elmayı,portakalı bölerken, burası benim odam, burası senin derken kendimi suçlarım çoğu kez “böldün bak parçaladın,ikilik getirdin bu mükemmel düzene” diye. "makas mı iğne mi?" sorusuyla karşılaştığımda; hep tercihimi iğneden yana kullanırım kesilmiş parçalanmışları dikip birleştirecek diye. Zeytini, fındığı, fıstığı çift çift yerim tek bedende birleşip hem-hal olsunlar diye. Tohum ekeceksem toprağa; açtığım çukura çift tohum atarım biri tutmazsa belki biri kesin tutar diye. Bu böylece sürüüüp gider yaşantımda… Saplantı işte. Yukarıdaki fotoğrafla; Umutlandım iki elin birleştirdiğinin içinden BİRin görüntüsünün yansımasını görünce.
Kuran'da Nebe suresi 8. ayette: "Sizleri çiftler olarak yarattık" diyor."İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlara gelince, Allah onlara ödüllerini tam olarak verecektir.Allah zalimleri sevmez" diyor, Âl-i İmrân suresi: 57.ayette de. Kuran'da 100 e yakın ayette birleştirici olmamız salık veriliyorken, peki elinde makasla dolaşıp bölücülük ve parçalayıcılık yapanların dinimizce hali nice ola?
Bilgilerinize arz olunur, sevgilerimle.
Resim:Uelsmann'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:55
21
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
9 Şubat 2010 Salı
BULGURLUYA GELİN Mİ GİDİYORSUN?
Zaman zaman dökülür dilimizden kalıplaşmış cümleler; “ hayrola bulgurluya gelin mi gidiyorsun, nedir bu acelen bu telaşın neden?” diye sorgu suale çekeriz yeni yetme genç kızları. Çekeriz de, nereden gelip dilimize yerleştiğini merak edip araştırmayız. Bilmeyiz sözün doğum yeri ve söylenme nedenini. Neden oraya gelin giden böyle heyecanlı telaşlı olur, bilmeden dilimizden söz dökülüverir, sormayız hatta bilmeyiz, Bulgurlu neresi? Gün gelir deyim olur yerleşir dilimize.ağzından baklayı çıkar… Adam sarrafı… Bam telime dokunma… Dün yine dokuz doğurdum…” gibi, cümle aralarına sıkıştırıveririz o kalıplaşmış cümleleri…
İnanıyorum hepimiz muhatap olmuşuzdur “bulgurluya gelin mi gidiyorsun?”sorusuna. Bende kaynağını yeni öğrendim, paylaşayım istedim sizlerle:
Bulgurlu İstanbul’un Anadolu yakasında küçük çamlıca tepesinin (eski adı Bulgurlu tepesi)Marmara’ya bakan yamaçlarındaki bir yerleşim merkezidir.17 asırda Sultan I.Ahmet’in mürşidi Aziz Mahmut Hüdai’ ye burayı hediye ettiği onun da bu hediyeyi kabul buyurup tüm arazinin her karış toprağını köy halkına vakfettiği rivayet olunurmuş. Her yıl bahar geldi mi o mekânda şenlikler, yarışmalar düzenlenir her bir semtten kilimini çıkınını alan buraya koşarmış. Bulgurlunun 9 gece 9 gün süren düğünleri ve gelin alan kaynanaların gelinlerine kızları gibi davranmaları o zamanlar dillere destan olmuş, gel zaman git zaman dilden dile kulaktan kulağa yayılan bu söylencelerle. Kara yağız pehlivanların yetiştiği yörenin, Mahmut Hüdai’ den tasavvuf dersi almış kadir kıymet bilen bu erkekleriyle evlenip kendilerine öz evladı gibi davranacak kayınvalidelere sahip olmak, işte böylece İstanbul’daki tüm evlenme çağındaki kızların rüyası haline gelmiş. Kızlar marifetlerini sergileyip, çeyizler düzüp, eve gelen konuklara canla başla hizmet edince, bir heyecan bir telaş bürüyünce bedenlerini, yüzleri de al al kızarınca, anaları ve yaşını başını almış bacılar, “ne o kıııız, bulgurluya gelin mi gidiyon yoksa hııı? Diye imalı sözlerini sakınmadan söyleyiverirlermiş o günden bu güne.
Yoksa siz de mi bulgurluya gelin gidiyorsunuz Hıı?????
Sevgilerimle.
Resim:karl Briullov'dan alıntı
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:32
27
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...

