
AŞK; Akıl ötesidir, akıl varsa aşk nerde?
yokolmalıdır aciz benliğim sevdiğimde.
Varlığım varlığına emanettir dersem ben
Ummandayımdır hem,isimsizimdir o demde.
Bu dörtlükler sanadır be hey Arzukızım.
Akıl ötesinde bildiğim bir tek aşk var.
Akıllı adamla aşık bir olur mu hiç?
Aşktır bilgenin sırrı, ondan öte ne var?
Aşk öyle söyletir ki;
"Bir dem senden ırağa düşerse gözlerim.
Yak ateşi cehenneminde acıma bana
Varlık gösterirse bir an aklımla fikrim
Kerem et sevdiğim acıma sendeki bana." dedirtir.
Aşık,sevdiğine;
"Ayrı değil senden bedenim bilirim
Ben gülerken sen gülersin eminim
Sen nar-san ben içinde aciz bir tane
Söz senindir Senden alır sana veririm" der.
Turab olmuştur artık O;
"Esrarını keşfetmek yazılmışsa alnıma
Sır da sen, kâşif de sen olursun bilirim
Bir dem senden ırak olursa benliğim
Ez başını bu asi nankör benliğimin."diye niyaz eder.
Sonra;
"Vur yerden yere parıldasın bu fukara
Ateş et gönlüme naçar sana döneyim.
Al aklımı benden, koyma benden tek parça
Her parçamı dile getir inlesin hep adınla"niyazı olur.
Bu TEK olana, aşık olan aşık;
"Bir dem senden ayrıya düşerse bu canım,
O can içindeki; bu canıma kıysın isterim.
Canansız koymayın beni mezara dersen,
Canımı yaşarken gömün toprağa derim."diyecek kadar da cesurdur.
Hodri meydan canlar, aşka canını verenlere aşk ola.
Sevgilerimle.
Resim:Selçuk Kızıldağ'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
10 Mart 2010 Çarşamba
AŞK AKIL ÖTESİDİR, AKIL VARSA AŞK NERDE?
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
22
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
9 Mart 2010 Salı
SARRAF OLMAYAN HER TAŞI BİR İNCİ SANIR

Ne bilsin Sarraf olmayan, her taşı bir inci sanır.
Cevheri bulunca bir dem, kıymetin bilmez taş sanır.
Ne bilsin o cahil olan, o ariflerin halinden
Kendi halini ariflik, ol arifi cahil sanır.
Edebali’ye göre,acımamız gereken kişiler;
cahiller arasındaki âlim,
zengin iken fakir düşen kişi,
hatırlı iken itibarını kaybedendir. Ben de acımamız gereken bu kişilere “Kendi halini ariflik, arifleri de cahil sanandır” diye eklemek istediğim için, affola…
Dikkat edin:
Eğer bir kişi; ekibinin orkestra şefiymiş gibi havalara giriyorsa.
Çok patırtı gürültü edip çok iş yapıyor gibi görünüyorsa.
Düşünceli bir edayla hızlı hızlı yürüyorsa.
“Beşerdir şaşar” diye konuşup genelde şaşan beşer kendisi oluyorsa,
Olacakları önceden biliyormuş gibi davranıyorsa,
Üstlerine kibar, altlarına her zaman kendinin üst olduğunu hatırlatır bir tarzda konuşuyorsa
Başarısızlık belgelerini yok etmeyi unutmuyorsa,
Başkasının sözünü tekrarlamak pahasına da olsa illa son sözü toplantılarda hep o söylüyorsa. Dikkat edin o kişi henüz cehalet sınırlarının dışına taşamamış bir yetiye sahiptir.
Psikolog Justin Kruger ve David Dunning; “Dunning-Kruger etkisi”ismini verdikleri aşağıdaki teorileriyle bu konuda tarihe geçmeyi başarmışlar.
“-Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
—Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.
—Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.
—Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.”demişler.
Atalarımızın öngörüleriyle yüzyıllar önce “cahil cesareti” dedikleri şeyler bunlar olsa gerek Bu yetersizlik ve haddini bilmeme durumunun kendini övme sınırlarını da zorlayıp kişiyi “kronik kendi eksikliğini bilmezliğe” götürebileceğini taa o günlerden söylemişler çok şükür. Çevremize ve kendimize dönüp baktığımızda nerelerde ne cahillikler yaptığımızın farkına varacağımız gerçeğini göz ardı etmeden Anadolu ermişlerinden “Hüdai’nin dilinden cahilin tanımıyla” bitirelim sözümüzü dedim. Hepinize sevgilerimle.
Faydası olmayan bahardan yazdan
Yüce dağ başının kışı makbuldür
Cahilin yaptığı sohbetten sözden
Kâmilin hayali düşü makbuldür.
Lokma yeme muhannetin elinden
Kurtulaman sonra acı dilinden
Namertlerin kaymağından balından
Mertin kuru yavan aşı makbuldür
Hüdai konuşur bir ince dilden
Hal ehli olmayan ne bilsin halden?
Bilgisiz duygusuz görgüsüz kuldan
Ölülerin mezar taşı makbuldür.
Resim:İmages com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
21
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
8 Mart 2010 Pazartesi
3 KOCA KADIN 1 KÜÇÜK ADAMIN DİLİNDEN ANLAYAMADIK
Sabahtan buyana dostlardan telefon, mesaj ve maillerle “kadınlar günümüz” kutlanıyor. Hatta emeklisi olduğum sevgili bankamın “nazik 365 güne yayılmış kutlama mesajını” da gözlerim dola dola okumama rağmen kendimi bu taltif edici sözlere layık görmüyorum bugün. Kadınlar gününde bu anlatacaklarıma ister itiraf deyin, ister günah çıkarma, isterse utanç ve kendimizi lanetleme, ne derseniz deyin, kutlamaları almıyoruz üstümüze işte, haberiniz ola…
En küçük oğlum Söke’de asker biliyorsunuz. Şunun şurasında 2,5 ay kaldı askerliğinin bitmesine. Torunum Ege’nin annesi Ela, anneannesi ve ben Tontini, 3 sanık, üçümüz de anlayış kıtlığından suçluyuz bu günde… Çünkü 3 koca kadın 1 küçük adamın dilinden anlayamadık 6 Mart sabahında.
Yaz kızım…
6 Mart sabahı küçük adam sokağa çıkarılacakken, anneanne özenle botlarını giydirmeye çalışmış sağ ayak bota girmemekte direnince henüz konuşamayan küçük adam;
“ A..guu.TuHu..na HU!” diye Tontini’sine şikayette bulunmuş ancak olaya ilk müdahale sonuçsuz kalıp Ege annesi Ela’ya dönüp; “Ann-neee papo kodu anı HUHH” diye yakarışta bulunmuştur.Tontini, “botlar acaba çocuğa dar mı geliyor? “ dese de Anne( botları tontini aldığı için üzülmesin diye); Yok yok Tontini botlar büyük bile!” demiştir.Neyse küçük erkek, sokak sevdasına sesini ve itirazlarını kesmiş, 2 saat gibi bir zaman o botlarla İzmir Güzelyalı kazan onlar kepçe kuşlu park, deniz kenarı, levent kafe gezip eve dönmüşlerdir…”Türkcellinin gücü Türkcelin çekim gücü” gibi reklam şarkılarıyla kapılarda karşılanmış, öpülmüş koklanmış sıra botların ayaktan çıkarılmasına gelince, bir de ne görülsün ? Sağ botun içinde kocaman bir tahta mandal yok mu? Ege’den kumru gibi:”HUH hu BU!”diye bir ses yükselmiştir o anda… Çorap çıkarıldığında ayak tabanında görülen manzara mandalın tombik topuklara kalıbının çıkmış şeklindeki hali olmuştur. Ne öpücüklerle, ne özürlerle affolunamaz bu iz şahit aranmasına ve belge düzenlenmesine mahal bırakmadığından 3 kadının, bir küçük adama; “mandallı bot giydirmekten,” ömür boyu vicdan azabı cezasına çarptırılmasına, bu tutanağın 3 nüsha olarak düzenlenip olayın faillerine verilmesine karar verilmiştir. Bilgilerinize arz oluna…
YOOoo..Yo! Kutlamalarınızı biz almayalım..3 Kadının bir küçük erkeğe yapabileceği işkencenin, ya da 3 kadının anlayışsızlığının, kumru dilinden anlamamasının en küçük örneğidir bu biline…
Sevgilerimle.
Resim:ahmet Akduman'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:15
22
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
5 Mart 2010 Cuma
LİMON AĞAÇLI ESKİ EVE BALYOZ İNDİ
İki sene önce:Limon ağaçlı eski ev/satılıktırdiye bir yazı yazmıştım, belki hatırlarsınız. Bugün o eve balyozlar indi. Her vuruş kalbime vurulan darbe, duvarların yıkılışı derimin yüzülüşü gibiydi sanki. Şimdi, aynı sokaktaki iki ev ötede oturuyorum. Bütün bir yaz eskinin yıkılıp yerine yeni binanın yapılışının yakın takipçisi olacağım konusu baştan belliydi. Ancak kulaklarımın dibinde bir bir tuğlaların dökülüşü, kapının pencerenin çatırdayarak sökülüşü, camların şangırtılarla o güzelim bahçeye saçılışıyla; orada yaşadığım 10 yıl yüreğimden sökülüp alınıyor gibi oldu. Bir bina yıkılacaksa ev sakinleri toplar eşyalarını yükler kamyonlara çıkar yollara arkasına baka baka…
Önce eski borçlar ödenir konu komşuya, vedalaşılır duvarlarla, ağaçlarla, kuşlarla, kedilerle. Ellerde mendil silinir gözyaşları. Bizde adet böyledir işte.
Eskinin yerine yenisi yapılacaksa yıkılır eski. Değilse; sit alanına alınır o mekân, aynı tarihi eser gibi… Alıcı: eve alıcıgözüyle bakar semte, sınır komşu evlere. Bir mihenge vurur, ölçer biçer kıyaslar emsalleriyle. Bir daha gelir bir daha gider pazarlık eder, hergün 1-2 alıcı hergün 1-2 çekişmeli pazarlık sonunda ev kalır birinin elinde. Esas patron parayı basar eskinin yerine dikeceği yeni evi mutlu bir tebessümle okşar gibi seyreder sonra. Nasıl okşamasın kâr kapısı meskeni. “Ucuza kapattık” der sevinir doğrusu. Dün kepenkleri sökerlerken geçtim evin önünden. Saksılardaki bütün kış Pembe çiçekleri üstünden eksik olmayan afrika menekşeleri yerlere devrilmişti. Ustaya, “onları unutmuşuz kenara koyarsanız dönüşte ben alırım” dedim. Usta; düşündü taşındı -bu Afrika menekşesi, taa orlardan gelmiş, gıymatlı zahir- deyip kendince bana da dönüp,“yok yok apla bizim patron onları ofisine koyacağmış!” dedi. “Akıllı usta doğrusu.”deyip kendi kendime ağlamaklı gülümsedim.7 veren limon ağaçları kökten budanmamıştı Allah’tan, gövdelerini okşayıp, yerlere serilmiş dallarından bir limon alıp koklayarak ayrıldım oradan, arkama bakmadan...
Bu arada evin yıkılışı ilham verdi bana da, aldığım kararname arzolunur okuyanlara:
Bu sene bedenimi mamur etme senem olacak. Önce kötü huylarımı çıkarıp atacağım kendimden… Sonra kilitli kapılarımı sökeceğim… Eskimiş camlarımı kıracağım… Balyozu kurallarımın duvarlarına sallayacağım… En üstten başlayacağım eski inançlarımı yıkmaya...Kör saplantılarımı da temellerinden sökeceğim. Eskiyi yıkmak için bedenimde darbe yapacağım. Rüyalarımda o evin temelinden hazine çıkmıştı, ben de kendi bedenimdeki o gizli hazineye ulaşacağım. Sonra yepyeni bir Tontini oluşturacağım inşallah. Hayırlara karşı olun benim gibi sizler de, sevgilerimle.
Resim:flickriver.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:29
37
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
4 Mart 2010 Perşembe
KARANLIK GÖNÜLLERİN KATRAN KARASI
Kuran: 4/112 Ayette, “kim bir hata veya günah işler de, sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa muhakkak iftira etmiş ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.” Der. İftira; uydurulan, düzülen yalan “yazdın yine” gibi ifadelere dönüşmüştür günümüzde. Kara çalmak, çamur atmak, suç isnat etmek gibi deyimlerle de dilimize gelip yerleşmiştir. Karanlık gönüllerin katran karasından tütüp yayılan pis kokulu kara bir dumandır iftira ve yalan. Sâri hastalık gibi gönülden gönüle sirayet edip inanmış ve inanmamış saf ve saf olmayanları da efsununa alıp sarıverir kara örtüsüyle.
Bir gün Nasrettin hoca ve eşeği;
eşek önde hoca arkada köyden şehre pazara gidiyormuş. O ara hoca hacetini görmek için uçkurunu çözmüş etrafına şöyle bir bakıp bir ağaç dibine küçük idrarını bırakmış. Onu uzaktan gören bir köylü yememiş içmemiş köyün kahvesine ulaşıp “duyduk duymadık demeyin ahali hoca eşeği bacı yerine koydu becerdi!” demiş. Gün gelip hocanın da kulağına gelmiş bu sözün dumanı. Hoca bu, düşünmüş taşınmış “yapmadım ama benziyor!” demiş.
Kolay bir şey; biri hakkında isnatta bulunup, çamur atmak sonra da suçlanıp yargılanmasına sebep olmak… Yüreğini acımasız parmaklarımızla göğüs kafesinden çıkarıp o kişiyi suretsiz bırakmak...Zor bir şey; geçerli bir şahit bulup kişinin kendisini savunup kanını, çamurunu arıtmak. Damga vurulmuştur bir kez etine… Salhaneye giden koç gibi debelense de, boynu kalır satırın altında çaresiz. Ya bir silah dayar alnına, ya da bir urgan atar ağacın sağlam bir dalına, evinin sağlam bir kirişine… Düğümü geçirir boynundan o kişi. Sonlandırır bu acımasız dünyadaki yaşamını çıktığı sehpaya bir ayak vuruşuyla. Ne çok intiharlar duyduk bu son dönemlerde, ne çok içimiz yandı. Yine uslanmayıp ölenin ardından düzdük bir yığın yalan ve düzmece iftiraları. Tutanaklar tutup belgelerini günlüklerini hatta resim ve dostlarını didikleyip ardında karalayacağımız başka ipuçları aradık. Biz buyuz işte dostlarım… Kendi hata ve günah dolu karanlık gönlümüze bakmayız da; öküzün altında ararız buzağıları.
Resim:images.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:15
25
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
2 Mart 2010 Salı
SAVAŞ HAZIRLIĞI
Cem televizyondaki Kızılderililerin yüzlerini boyadıklarını görünce merakla babasına sordu:
“-baba, ne yapıyorlar böyle?”
Babası gazetesini okumaya devam ederken oğlunun sorusuna şu cevabı verdi:
“-Savaşa hazırlanıyorlar oğlum.”
Cem, ertesi sabah aynanın önündeki rengârenk kalemlerle Annesinin; dudağını kırmızı, gözkapaklarını mavi-yeşil boyayarak makyaj yaptığını görünce, koşarak babasının yanına geldi ve “Baba, kötü şeyler olacak…”dedi.”Annem içeride savaş hazırlığı yapıyor.”
Hikaye:Bütün Dünyadan.
Öykü atölyesine, fotoğrafın dili(22.çalışma)sınadır.
Devamı Buradan ...>>
1 Mart 2010 Pazartesi
SUSMAK GEREK
Kötü bir fiil işlemekle suçlandığımızda SUSMAK gerek. Mahathma Gandhi’nin Hindistan’da yapılan zulme ve İngiliz baskısına karşı yaptığı gibi… 7 uyuyanların@ birbirine uyanların nefisleri yani köpeklerini (Kıtmiyr) mağara dışına bırakıp zulümden kaçıp sustukları gibi… 300 artı 9 yıl mağarada kalıp bir gün geçtiğini sandıkları gibi… Hz Zekeriya’ya 3 gün kendi neslinden insanlarla konuşmaması, Hz. Meryem’e Kuran’da Meryem suresi 19/26-da “ eğer insanlardan birini görürsen şöyle söyle: Ben rahman için oruç adadım. Onun için bugün, insan cinsinden hiçbir kimseyle konuşmayacağım” de diye emrolunduğu gibi susmak…”Dilin kemiği yok” derler. Her susmanın içinde ise söz ve eylem vardır. Acımasız silah gibi öldürücü yanı vardır susmanın, ani ve sessiz işini oracıkta bitiriverir.
Eğer bizlere;”ikicihandalekeliler,vampir,vicdansızlar,hastakafalılar,gavurfaşistler,hain,sermayeırkçıları,hazımsıztipler,şizofren,kudurmuştanbeterler,yetimhakkıyemeyeçalışanhortumcular,yalancı,iftiracılar,vizyonsuzcahiller,beyinsizler,soytarılar,geçmişilekeliler,cibiliyetsizçeteavukatları,seviyesizdensiz,ahlaksız,müfteriler,kirlisenaristler,darbecizihniyet,tuuveyuusize,kanıbozuklar,budükkandasizeyeryok,benülkemipazarlamaklamükellefim”
diyorsa bir kişi ve bu sözlerin hiçbirini hak etmiyorsak, kişiyi yüce Şûra-ya havale edip SUSMAK engüzeli.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:12
29
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
26 Şubat 2010 Cuma
CANA KARŞILIK CAN
Bugün aslı yok yaylasına gidesim var. Varsın aslı olmasın o yaylanın, hayal haritamda bal gibi de adı var. Biniyorsun taka bir otobüse pencereleri tül perdeli, nazar boncukları ve el yapımı köylü bebeler sarkıyor otobüsün ön camından. Kulaklarımda “selvi boylum al yazmalım” türküsü ilerliyorum ine çıka toprak yoldan. Çimenlerin üstündeki çiğ buharlaşıyor sarıyor toprağı ince bir tül perde gibi. 30 altın vererek geçiyorum Duha koca oğlu Deli Dumrul köprüsünden. Toy kurulmuş ovada, öğreniyorum ki Deli Dumrul’un Azrail’le pazarlığı var. Soruyorum nedir sebep, nedir bu ahlar, nedir obadaki bu feryat? Diyorlar bir yiğit öldü diye meydan okur, Deli Dumrul’la Azrail hesaplaşırlar… Vazgeçmez Azrail can almaktan,
“bağışlarım seni” der, ama bir şartla;“Canına karşılık can isterim senden.”Deli Dumrul az önce atına atlayıp gitti diyorlar, anasına babasına… Canına karşılık can aramaya. Hayıflanıyorum, Deli Dumrul’u o demde tanıyamadığıma. “Yâri olsaydım verirdim canımı” diyorum ol cananıma. Sola dönüp varıyorum aslı yok yaylasındaki Alıca köyüme. Çoban köpekleri havlıyorlar” hoş geldin” diyorlar bana. Yapıştırılmış tezekler toprak damların duvarlarına. Bacalardan tütüyor köyümün otu boku el emeği kokusuyla. Tek tek papatyalar boynunu eğmiş yol kenarlarında, sanki matemleri var onların da . Rastgele çalıyorum bir toprak evin tahta kapısın. Açıyor gül yüzlü yazmalı selvi boylu bir gelin. Gel bacım otur diyor yamacıma, örtü serip, sofra kuruyor yere. Sini üstünde getiriyor yiyelim diye kavurma, ayranla, mıhlama. Ocağa attığı odunların yıldız yıldız çatırdamaları eşliğinde dertli dertli söyleşiyoruz, sevdadan yana. Adımı sanımı bana soruyor neden sonra… Ben de ona... Anlıyorum ki bu al yazmalı gelin Deli Dumrul’un yâri. Diyor ki “al Azrail, benim canımı yiğidimin canı yerine.” ”Ben de dilesem senin gibi dilerdim” diyorum ona. “Sevdiğine can bağışlamak gerek aşk için, canını vermek şereftir insana.” “Sevdanın yanında sözü mü olur canın, can nedir ki kurban olmasın cananıma?”Fuzuli'nin dizeleri geliyor aklıma. Sarılıp ağlaşıp, ayrılıyoruz… Gözü yaşlı gül yüzlü gelin bir tas su döküyor ardıma.
Neden sonra zaman ötesindeki köyden ulak geliyor bir gün, çalıyor kapımı, diyor ki; “Müjde, Rabbim bağışladı canını Deli Dumrul’un, kabul oldu duası gül yüzlü gelinin… Kocamış Anası babası vermemiş oğullarının canı yerine kendi canlarını. En son çaresiz kalıp çalmış, Deli Dumrul selvi boylu yârinin kapısını. “Arz da arş da şahit olsun, bu canım sana kurban olsun” demiş can yoldaşı, “tez buracıkta alsın Azrail canına karşılık, şu benim aciz canımı.” “Olmaaaz!” demiş Deli Dumrul Azrail’e; “Senden korkan taş olsun, şu meydana direk olsun. Alacaksan hadi al şuracıkta, al ikimizin de canını, bırakacaksan ikimizin de birden bırak canını.!”
Gök yarılmış, şimşekler çakmış, alınmış oğullarına can bağışlamayan kocamış ana babanın canları. Fırtına çıkıp, dolu düşmüş damlara, oracıkta bağışlanmış yârin yoluna canlarını feda edenlerin canları…
Görüyorsunuz bugün içimden aslı yok yaylasına gidesim gelmişti.
Açtım kapadım gözümü gönlüm aldı beni taaa nerelere götürdü.
Aşkla dolsun canlarınız, sevgilerimle.
Resim:Peter Winchew
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:02
15
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
25 Şubat 2010 Perşembe
TESLİM OL YA DA KIR ZİNCİRLERİNİ
Eğer bir adım yaklaştın da birine; O gecikmeden kaçtıysa bir adım ötene, bir adım daha atarsın ona doğru… Ters tepen bu taarruz harekâtı; yaklaşanın adına, taarruz olmasa da aslında, sanıdadır, kovalanınca kaçan da… Ya, bir suçu vardır da işgiller, ya da kanı almamıştır kovalayanı işte o kadar…Dik durmak, saldırılara göğsünü siper etmek , karşı taarruza geçmek içinse yürek ister...O seçer, seçilir,O denetler,yargılar,öğretir, sadece onun dediği olursa olur.. Yoksa bu demokrasiye karşı mı çıkıyorsun, uzağa mı çıkıyor yolların sensin demokrasi düşmanı, darbeci hain! işte siz bunu böyle bilin…
Bu hisseyi vurdum düzene, hesap çıktı hep takip edene.Sınırların tel örgülerle de sarılı olsa sorgu-cunun elinde kapı gibi vize, aportunu almış gibi saldırır ama bilmez hamleleri döner bir gün geriye. Bana bir şeyhler oluyor demeden bakmak gerek saldırılan mevkiinin iç düzen donanımına.
Hayat, sen doğar doğmaz “teslim ol” pankartı açar insana. Tutuklusundur çünkü ahirden batına. Anana teslimsindir doğduğun gün. İster ittirir atar, ister sakınmaz verir sütünü sana, konu kalmış vicdanına… Sonra teslimsindir babana… Öğretmenine… Patronuna… Devlete… Düzene…”teslim OL” arkadaş tutuklusun “gözünün üstünde kaşın var!” işte bu hayatın acımasız kurallarına. Teslim olmuyorsan kır zincirlerini çıkar bedeninden canını, izle doğru bildiklerinin izini. İstense de senden “işaret ve parola” korkma söyle, yık duvarlarını.
Çekilmek sığ denizler gibi, kaçmaktır ufka doğru kendinden ırağa.
Karısı yaz günü uyurken yatakta “öteye çekil” demiş, Nasrettin Hocaya. Toplamış pılısını pırtısını, çarığını da giymiş hoca ayağına, köyünden ayrılıp düşmüş yollara. Çekil köyüne vardığında karşılaşmış kendi köyünden bir dostuyla. “Köye dönersen sor bakalım, bizim hatuna daha çekileyim mi öteye?” diye.
Ne alaka bu hikâye! demeyin dostlarım, ben de bilmiyorum, aklıma geldi sizlerle paylaşayım istedim işte.
Sevgilerimle.
Resim:istockphoto.com'dan alıntı
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:00
14
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...

