"My queen of the night" ya da "nightblooming cereus."
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde demeyeceğim bu sefer.Fi tarihinde de değil bu masal.Ama, Babamın bahçesindeki bir çiçeğin benim için masal tadındaki bir gecelik öyküsüdür bu..."Bir gecelik gelin çiçeği bu, kızım" derdi babam.Kahverengi-yeşil estetikten yoksun uzun yaprakları dalları taşıyamaz da, babam onları uzun çubuklarla desteklerdi.Rüzgarına, güneşe, suyuna dikkat edilir kışın soğukta küsmesin diye delikli naylonlara sarılıp muhafaza edilirdi kendisi. "Sen bir de kızımı çiçek açtığında gör!" der başka bir şey demezdi de...
Ben; "bana da bu kadar ihtimam edilip, gözümün içine bakılsa ben de çiçek açarım şimdi seni gördüğümde açtığım gibi" der, babama takılırdım. Görevim gereği ben İzmir dışındaydım o zamanlar.Temmuz sonu İzmir'e geldiğimde o yaprakların kenarlarında yumrular oluşmaya başladığına şahit olduğumda, "bir-kaç gün var göreceksin!" demişti babam.Ne göreceksem?
Bir hafta geçti geçmedi gece günün üstüne örtüsünü örtüp de yıldızlarını serpmeden önce Sevgili Babam; "Dilek! çabuk gel..." diye yavaşça seslendi bahçeden.Komşulara haber verdirdi, fotoğraf makinasını ayarladı ve beklemeye koyulduk tüm cemaat dört gözlen.5 dakika geçti-geçmedi yaprakta bir titreme, kenarından uzanmış yumrudan tek tek ayrılmaya çalışan taç yapraklar ve 1 dakika gibi bir zamanda muhteşem kokular saçarak açılan o çiçeği gördüğüm anda: Baba'mın yanaklarından iki damla yaş da süzülüyordu usuldan...O zaman ağlamamıştım ama şimdi bu gözyaşlarım bilmem neden? "Bir gecelik gelin çiçeği" bu kızım demişti, "yaşayacak yarın sabaha kadar..." Buzlu rakısından bir yudum alıp Akordiyonuyla Tuna valsini çalmıştı ona, o gece hafiften.Sabah gün ışırken açıldığı gibi tek-tek kapandı tüm beyaz yapraklar.Öykü hazin ama, bu gelinin bir gecelikti ömrü işte o kadar...
Şimdi neden mi ağlıyorum? Babam öldükten sonra o güzel gelin küstü ve kurudu da galiba ondan...
Sevgiyle kalın.Tontini.
Devamı Buradan ...>>
5 Nisan 2010 Pazartesi
BİR GECELİK GELİN
Gönderen
sufi
zaman:
08:30
28
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
3 Nisan 2010 Cumartesi
AYAKLAR TAŞIR BAŞI
Konumuz: Akıl, zihin, ruh oldu mu yazacak ne çok şey buluyoruz değil mi? Hele aşk ve sevgi yürekte olduğunda koşar gideriz Hacıbektaş'a günde bin kere çağrıldık mı? "Neyle gideriz?" sorusuna ilk cevabımız belki gönülle olur, belki havayollarıyla, olmadı özel araçla, yürüyerek bazen, koşarak hatta. Oysa; "Ayaklarımız ufukları aşıp götürür bizi gitmek istediğimiz yere."Ayaklar taşır başı..Onlardır gönlümüzü götüren de, yâri getiren de...Kavuşturandır halvet olacağımız sevgiliye bizi...
Karasular da inse onlara, ayağımız suya erdi mi, aldırmaz oluruz ayaklarımızın tozuna-toprağına.Yorganımıza göre uzatırız ayaklarımızı sonrasında. "Ayaklarına sıcak su mu soğuk su mu dökeyim?" diye sorulduysa hele, değme keyfimize.Bir beyit düşer dudaklarımızdan... Divan şairlerinden Necâti'nin (sevgilinin zülfünde idam edilen aşığın sevinçten ayaklarının yere basmaması gibi) basmaz ayaklarımız sonra turaba.
"Ayağı yer mi basar zülfüne ber-dâr olanın
Zevk-ü şevk ile verir cân-u seri döne döne" deriz...
Ellerimizin içinde nasıl bütün bedenimiz saklıysa, ayaklarımızın altında da tüm organlarımızın sinir uçları saklı.
Shiatsu bilenler bilir bilinçli yapılan ayak masajının vücudumuzdaki ağrıyan yerlerimize olan yararını.
Cefakar Ayaklarım sizi sevmek geldi bugün içimden,
Bunca gün taşındığı için şükretti sizlere bu beden...
Sevgilerimle Tontini.
1.Resim:Rene Mağritte
2.Resim:bakterim net
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
16:26
18
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
2 Nisan 2010 Cuma
KÖPEKİSTAN CANHÜRRİYETİ
Fİ tarihinde, fi tarihi nedir bilirmisiniz? Öyle çok eskiii bir tarih işte...Bir hafta ise ölçümüz; bugüne göre hafta başı eski bir tarih...Bu yıla göre, on yıl önce de çok eski...İşte böyle eski bir fi tarihinde: apaydınlık gökyüzüne sahip, denizleri süt-liman, topraklarından bet-bereket fışkıran bir ülke varmış...Bu ülkede bal-şeker insanlar ve köpekleri huzur içinde yaşarlarmış... Mutlu-mesut, can-cana, severlermiş komşularını...Yokmuş bahçe çitleri, kaldırmışlarmış taştan-duvardan kırmızı hatla çizilmiş çizgilerini. "Gel zaman git zaman" demişler, "gelen de bizden giden de bizden"diye birbirlerine hep destek vermişler.
Ellerinde dürbün, gözlerinde görünmezi gösteren gözlük, ülke dışı ülkelerin milyonlarca insanı bu güllük-gülistanlık ülkenin nedir demişler bizim ulaşamadığımız bu düzeni? Merak işte, baştan çıkarır insanı. Gün gelmiş ikide bir dua aralarında "elem-tere fiş kem gözlere şiş" de deseler neticede kem gözlere gelmişler bu ülkenin insanı...Masal bu işte...Bilmem hangi uzak ülkenin hava yollarıyla gönderilen gözle görünmez elle tutulmaz hastalık virüsünün gazabına uğramışlar.Sarı-salgın bir hastalıkmış bu...İnsanlar hep tersten konuşmaya başlamışlar önce, yaz sıcağında buz kesmiş vücutları, gözleri eriyip akmış, yanmış akılları...Kaçanlar olmuş bu arada dünyanın taa öbür ucuna. Kaçınca kurtulduğunu sananlar... Virüsü üreten ülkeye sığınanlar kurtulmuş bu dertten ve ölümden anca.Bu virüs insanlar içinmiş sadece ülkenin köpeklerine ise hiçbirşey olmamış.
Köpekler bu arada toplanmışlar sevgili sahiplerinin başında; önce uzun uzun yas tutup kendi aralarında bir karara varmışlar.Sahiplerinin bu güzel ülkesini, virüs üreten ülkenin kötü kalpli üreticilerine kaptırmamaya and içmişler.Ülkelerinin adına da "Köpekistan Canhürriyeti" koymuşlar.Haa unutmadan söyleyelim, bu köpeklerin içinde köpek kılığına giren, atalarının mirasını gözünden bile sakınan, asalet doğruluk ve birlik bilincini, atalarının ilmini yabana kaptırmayan babayiğit insanlar da varmış. Nasılsa bu virüsten bu insancıklara bulaşmamış."Gel deyince gelen, git deyince giden" ikiyüzlü riyâkarlara bulaşmış meğerse bulaşması gereken.Neyse köpekbaşımız (yukarıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi) geçmiş milletinin başına; "ey sevgili köpekistan memleketinin asil ve sadık milleti!" demiş."Bundan böyle köpekistanın başköpeği" benim.Bu ülkenin eşi-emsali bulunmaz atalarının yüzüsuyu hürmetine; kuyruk sallamadan, el ayak yalamadan yönetecek olan da benim...Ülkemizin bir çanak kadar toprağını bile beni çiğnemeden, boynumda keskin bıçağını bileyip canımdan can almadan hiçbir ülkenin başı alamaz bunu bilin."
Bu masal da böyle bitmiş.İsterseniz devamını siz yazın, bu ülkeyi düze çıkarıp selamet budur diye imzanızı siz atın.
Sevgilerimle tontini.
Resim:Anna Ymexuba
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
20:15
10
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
1 Nisan 2010 Perşembe
HÜZÜN HANIM dedi
Hüzün-le karşılaşmamış, o hanımefendi-nin gazabına uğramamış bir tek kişi var mıdır yeryüzünde merak etmişimdir.Ben onu hep dişi olarak algıladım nedense ve sürekli ürediğini, kendinden kendini doğurduğunu düşündüm.
HÜZÜN-ün çelik gibi ince parmakları, taştan ağır yüreği, bizim bilmediğimiz akıl almaz sırları var bence. Sayfalarından acı mor-kırmızı renge bürünüp, süzülerek en korunmuş kalplerin bile derinlerine ulaşabilen ezelde yazılmış kitabı var. Sonra da insan,Aysema arkadaşımın dediği gibi; "hüzün geldi yüreğime oturdu."der.
Hüzün; mekânlara genelde sevinç ve neşenin ardından girip salladı mı tırpanını, bir bakmışsınızdır ki; ayırmıştır gövdelerden başları.Kaç kaçabilirsen! Eynine bulaşmıştır yine de acıyan yüreklerden sıçrayan acının mor damlaları.
HÜZÜN hanım; "görevim bu benim, ağıtlar ve gözyaşlarıyla besleniyorum, gıdam bunlardır benim!" diyor ve sözlerine söz ekliyor. "Sizlerin yüreklerinizde acımak ve sahiplenmek olduğu sürece benim işime son veremeyecek kimse. Ben mevsimlerden, HAZAN-ın HÜZÜN haliyim, hüzne düşenin hali ise ne HAZİN...Bahar mevsiminde ise AŞK atar beni sıradan geriye. Varsın oyalansınlar bir müddet derim sizler için, ufacık bir cızırtınızda hemen kapı eşiğinizde biterim. Sırrım sırdır ama, ah bir bilseniz beni de üzer; İçindekini dışarı sızdırmayan dışardan da hava almayan çatlağı olmayan testi gibileriniz. Beni gıdasız ve halsiz bırakan; aşkla sarılmış BİR olan ikilerin arasına giremeyişim...Ah yine bahar geldi ben uykuya yatmalıyım...Bu gün 1 NİSAN hiç değilse bugün sizleri şaka ve sevinçlerinizle başbaşa bırakmalıyım."
Böyle buyurdu HÜZÜN ben de yazdım.
" Uzak dur hüzün, artık gelme insanlarımızın üstüne üstüne..
Zarar verme acıtma artık milletimin çatlağı sıvanmış küpüne..."dedim.
Sizlere sevgilerimi gönderdim. Tontini.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:33
23
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
31 Mart 2010 Çarşamba
SEN O'sun

“Neyi arıyorsan sen
O'sun" der Mevlana...
Zulmün peşindeysen zâlimsin, aşkı arıyorsan âşık...Elinden tuttuğumuz her sevgili,
bizi sürükleyip, kendi iç dünyamızın derinliklerinde bir keşif gezisine çıkarır.
Her ilişki, benliğimizde bir kazıdır aslında, her sevda ruhumuzun bir başka yüzü...
Her aşkta kendimizi ararız; o yüzden bulduklarımız, benzerlerimizdir.Resimlerini yan yana koyun sevdiklerinizin ve dikkatle bakın yüzlerine, onların suretlerinden kendi yüzünüz bakacaktır size...
Aşk denilen kaleydoskopun buzlucamına gözünüzü dayadığınızda, bin bir camın rengarenk ışıklar saçarak döndüğünü ve her seferinde bambaşka şekiller ördüğünü görürsünüz. Her camda,farklı bir renginiz vardır; her şekilde sizden bir parça..
Aşklarınız hülâsanızdır.Sevdiğiniz her adam, beğendiğiniz her kadın, farklı ruh hallerinizi ele verir; arada bir çevirdiniz mi kaleydoskopu, cam parçalar yer
değiştirip yeni şekiller alır; hepsi siz...Sevgilinizin gözlerindeki dolunay,
sizdeki ışığın yansımasıdır aslında; dilindeki sizin ilhamınız, tenindeki sizin ısınız...
Yoksa hâlâ bir sevdiceğiniz, o
henüz kendinizi bulamadığınızdandır...
Aşk, narsizmdir.
Kendimiziz her aşkta arayıp
durduğumuz, peşinde olduğumuz
Bir omza sığınmanın şefkatinde de,bir göğsü dişlemenin şehvetinde de kendimize açılan
kapılar var.
Sevda, çevrildikçe içimizin farklı ışıklarını yakan eğlenceli bir kaleydoskop gibi
başımızı döndürüyor.
Ve biz, hep baharı takip ederek dünyayı gezen bir gezgin gibi içimizdeki eski baharları arıyoruz.
Narcissus'u bilirsiniz:
Öyle heybetli ve güzelmiş ki,bakmaya doyamazmış kendine... Gün boyu kara gözlerini, incecik burnunu, dar kalçalarını,kıvırcık saçlarını seyredermiş hayran hayran... Bir gün ırmak kenarında gezinirken, sudaki yansımasına ilişmiş gözü... uzanıp, iyice bakmak istemiş. Tam gördüğünde kendini, dengesini kaybedip düşüvermiş ırmağa, kapılıp gitmiş suya...
Yeryüzünün en güzel insanının öldüğünü duyan Tanrı, unutulmaması için O'nu her bahar
açan güzel kokulu bir çiçeğe dönüştürmüş.Narcissus, nergis olmuş.
"Kıssadan hisse, benden size tavsiye,taze bir nergis verin bugün sevgilinize...
Sonra da, nerede baharsa mevsim, rotasını oraya çevirip içindeki eski baharlara koşan bir gezgin gibi "Bahar getirdim sana" deyin, baharın elinizde olduğunu
unutmadan...Onun gözlerindeki ırmağa baktığınızda kendinizi göreceksiniz; dikkat edin de hayran olup düşmeyin! Düşüp bahar kokulu bir çiçeğe dönüşmeyin..."
Can DÜNDAR.
Resim:Clauda theberge
Devamı Buradan ...>>
29 Mart 2010 Pazartesi
İŞVEREN-ÇALIŞAN ARASINDAKİ KAN UYUŞMAZLIĞI
Güzel Ülkemizde işsizlerimizin sayısının 16 milyona çıktığı şu günlere nasıl geldik? Şöyle bir dönüp bakmamız gerek geçmişe:
Çokbilmiş adamın biri Jack Trout diğeri (ne tesadüf) Jack Welch:
“ farklılaş ya da ÖL”
“Böl ve Yönet”
“Kan değişimi yap”
“Doldur boşalt”
"yumurtlamayan tavuğu KES" gibi sloganlar atarak, bir işletmede kârlılığı arttırmak masrafları asgariye çekebilmek için çeşitli faraziyeler üretmişler... “Efendiler, köleleri daha en iyi nasıl çalıştırabilir? Yok çalışmıyorlarsa; 40 değnek vurulup, ardından kör kuyulara nasıl atılır? ” formülleri gibi birtakım yöntemleri granül halinde işverenlere yutturmuşlar.
Performans değerlendirme konusunda; çalışanlara aynı ilkokullardaki gibi A-B-C gibi kurdelalar takılmış, çalışanlar birbirine: “aaA şuna bak C=cılız şey sen de!”diyebilir duruma gelmişiz.Ülkemize konferans vermeleri için 80-100 bin dolarcık ödenerek getirilen bu ünlü GURUlar, olmazsa olmaz bu büyük düşünürler; size kalıplaşmış şu sözleri söylemişler sadece, hepimizin bildiği:
“İlk olun.
Sahiplenebilecek nitelikler öne sürün.
Lider olun.
Pazarda uzmanlaşın.
Kurum tarihi yaratın ve bunu kullanın.
Birinci tercih olmayı keşfedin.
Ürünlerinize özel nitelikler yükleyin.
Markanızı ya da ürününüzü çekici ve cazip kılın;
Yakıcı olun.
Pisuvarda bile reklam yapın.
Başarılı olamayanları (yalakalık yapamayan, eğere de gelirim semere de demeyen, ya da sizin tuttuğunuz partiyi veya takımı tutmayan)ları önce yıpratın, ödül gibi gösterip “dünyanın bir ucuna gider misin?” deyin. Olmadı kurdelasını A dan B ye indirin onur yapsın, olmadı kendi işten çıkmıyorsa; "kanımız uyuşmadı" deyip siz işten ATIN.” diyen gurularla (diva ya da danışmanlarla)dolu bir ülkede yaşıyoruz şimdi gördüğünüz gibi.....Söyledikleri şeyler bilinen şeyler de olsa konferanslarına gitmek için 350-400 dolar ödüyorsunuz adı John’sa Jack’se gidiyorsunuz eğer konuşmacımız Ahmet’se “ha şu bizim Ahmet!”deyip onu dinlemekten vazgeçiyorsunuz.Oysa o da aynı şeyleri söylüyor belki ama, O bizim Ahmet işte..Kim takar Yalova kaymakamı misali...
Çeşitli nedenlerle ülkemde işsiz kalan, gönlü yaralı 16 milyon insanımıza ve ailelerine Hak Tanrı yardımcı ola.Hepinize sevgilerimle.Tontini
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
22
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
26 Mart 2010 Cuma
SİNSİNYA
Fethiye Kabak’ta ormanların bekçisi, ağaçların koruyucusu, hayvanların hâmisi SİNSİNYA adında bir kız yaşardı. Kış gelip de doğa uykuya yattığında, o da iki kanat ve iki üç beyaz elbisesi ve başının üstüne taktığı çemberini de alır korunması gereken başka bir sıcak koya uçar giderdi... Herkes onun için "melek gibi kız" derdi.Ama o (gibisi fazla) gerçekten bir melekti...Dişleri ceviz yerken kırılan sincap (tengele)lerin ağzına hiç korkmadan küçük parmaklarını sokar "yeni diş çabuk çıksın!" diye yalvarırdı Allah'ına.Yarasalarla, kaplan kelebekleriyle, kaplumbağa (takırba)larla, ateş böcekleri ve yılanlarla, bukalemon ve ağaçkakanlarla bile dosttu bu küçük kız.
Ancak akranları; onun bu melankolik halinden ve onların deli-dolu oyunlarına katılmamasından rahatsızlık duyduklarından onu korkutmak ve ona güzel bir ders vermek amaçlı kendilerince bir gün bir düzen kurdular. Gizli gizli sandal ağacının altında toplanıp Sinsinya’ya ne yapacaklarına karar verdiler. Sinsinya’nın sevgili ormanını içindeki hayvanlarla birlikte yakacaklardı...
Bu Sinsinya’ya en büyük ceza olacaktı onlara göre. Bu haşarı çocukların içinde Semî adında bir çocuk vardı..Gizli gizli Sinsinya’ya ilgi duyduğundan onların düzenlerine itibar etmiyor, hep onların kararlarına itiraz ediyordu.O gün de arkadaşları “yoksa sen aramızda hain kalpli bir casus musun?” diye sorunca, Semî kendini yerdeki dağ kekiklerinin üzerine atıvermiş ve “Sin-SİN-Yaaa!” diye sayıklamaya başlamış sonra da bayılmıştı...Çocuklar Semî’nin başına toplanıp şaşkınlık ve korkuyla ona ne olduğuna baktılar ve öldü zannedip dereyatağını oradan da patikaları takip ederek Aladere şelalesine kadar koşup kaçtılar...Şimdi ne yapacaklardı????
Neyse Sinsinya, adının çağrıldığını duyduğundan ve ormandaki o hengâmeden birşeyler olduğunu farkedip, Semî’nin başucuna geldiğinde ellerindeki yabani adaçaylarını oğuşturup Semî’nin burnuna tuttu... Kol ve bacaklarını adaçayı kokan parmaklarıyla oğuşturduktan sonra Semî’yi kucaklayıp Gemile koyunun tuzlu ve şifalı denizine doğru koşturdu...2-3 kez Semî’yi sulara daldırıp çıkardı...Bu manzaraya uzaktan şahit olan yöre halkı merakla yanlarına koşup geldiğinde Semî ıslak kumlarda doğrulup kurtarıcısının gözlerine büyülenmişcesine bakmaktaydı o anda. Çocuklar yıllar yıllar da geçse projelerini gerçekleştirememelerinin eksikliğini yine de yüreklerinde hep duydular ama Sinsinya’nın koruması altındaki bin yıldızlı cennet mekâna yine de zarar veremediler.
Sinsinya'nın ruhunu taşıyan Nilüfer ile Semî'nin ruh benzeri Levent de büyüdü ve evlendiler yıllaar önce gelip bu koya yerleştiler. Güzeller güzeli bir de çocukları oldu ve adına da
Cihan koydular.Şimdi bu aile bu koyun doğallığını korumak adına sessiz bir savaş vermekte ve hala orada yaşamlarını sürdürmekte, konuklarını orada ağırlamaktadırlar."Dünyadaki cennet" olarak anılan ve sit alanı ilan edilen güzel yurdumuzun bu köşesi Sinsinya’ya düşman o günkü çocukların ardılı doğa düşmanları tarafından 5 yıldızlı otellerle donatılmak ve beton yığınlarına dönüştürülmek üzere yeniden tehdit altında...
Bilgilerinize sunar, hepinize kucak dolusu sevgilerimizi göndeririz.
1.Resim:Matthew Pasquarello
2.Resim:Gönüllü Doğa koruyucularımızın oğlu "Cihan"
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:14
16
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
24 Mart 2010 Çarşamba
DELİ Mİ BU KADIN

12 sene önce, günışığında kalmış aşkların yanıklarını, dolunayın ışımalarında tedavi eden bir kadın tanıdım. Gizemli, akıllı 72 millete aykırı yaradılışta bir kadındı bu. Ziller, tüyler, boncuklar, taşlar, tahtalar, kartal, turna gibi simgelerle çevriliydi heryanı. Tütsü kokuları sarmalardı çevrenizi evine girdiğinizde.Çeşitli şifalı otlar kaynatırdı çift göz ocağında..."Bitki bedeninde hangi organına benziyorsa!" derdi, "orana şifa..." Bilinmedik aletlerle çalınan sözsüz müzik eşliğinde "sefalar getirdin!" diye karşılardı sizi sokak kapısında. Eşiğe sfenks gibi uzanmış kedi ya da köpeğiyle önce göz-göze gelir, ilk geçiş iznini onlardan alırdınız.
Evinin duvarlarına yapardı resimlerini.Ayağının dibinde başkaldırmış kobra yılanlı,sabanını savuran yüzü belirsiz pelerinli azrail resmini karakalem yapmış, sonra Mevlana'nın şehri Konya'da kilim olarak dokutmuş, küçük evinin duvarına asmıştı onu.Görünmeyen elleriyle sizi kucaklar... Korku ve merakın cazibesiyle onunla muhabbete giden, dizinin üstünde saygıyla yamacında oturmadan yapamazdı.Çünkü ota, böceğe, kelebeğe,kediye, çocuğa sevgi doluydu tüm yaratılmışa bu kişi.
Bu kadın; kurumuş dilleri, aşktan çatlamış berelenmiş gönülleri, hasret çeken, acı kazanında pişenleri AY-ın gümüş yansımalarıyla üç kez siler, lavanta kokulu ak çarşaflarda huzurla uyumalarını sağlayıp onarırdı kabuk bağlamış yaraları. Kadının işiydi bu...Rahu ve Ketu-nun temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze getirip koyduğu düğümlerimizi çözmede dokunduğu görünmez çarkı çevirmekte, pişmanlıklarımızı unutturup, üstüne huzurun temizlenmiş yeşil örtüsünü örtmekte üstüne yoktu."Gölge yanımız Satürn'den dersler almamız lazım, artık olgunlaşma zamanımız geldi."Derdi. Emretmez hep "biz" diye konuşurdu bizlerle.Sanki onun da aşamadığı çözemediği sorunları varmış da, kendine de telkin veriyor gibi verirdi tüm nasihatlerini.Bir sabah; "bu gece Jüpiter'den sizler için bilgelik ve şifacılığın şansını diledim."Başka bir sabah;"Venüs tarafından, en güzel aşkın ve sevginin titreşimleriyle doldurulduk, şarj olduk bilesiniz!" derdi.Mars'ın yangınlarına su serpen bu kadın; görünmez olabilmekten, zaman gezmenliğinin olabilirliğinden,maddeye hükmetmenin mümkün olduğundan falan bahsederdi o yıllarda...Sanki kendi tüm bunları başarmış gibi de hava atmazdı bizlere."Uğraşır ve ister, dilersek neden olmasın hayal ettiğimiz herşeyin olması mukadder" derdi...Attığın taşla yırtılan delinen suyun yüzeyi, nasıl suyun gücüyle yeniden yamanıyorsa; sizin de yırtık ve deliklerinizi su olan bedeniniz bırakın yamasın" derdi.İmkansız yoktu onun için... Allah'sa şah damarımızdan bize daha yakın...Deli miydi bu kadın bilmiyorum ama ona çok şey borçluyum doğrusu...Onu yaratana teşekkür ve şükranlarımla...
Resim:James C.Christensen.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
08:30
20
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
23 Mart 2010 Salı
KI-TU-SA ve YE-MA-LA-MO
Ezel zaman içinde, ebed sonsuz içinde diye başlayalım masalımıza,develer tellal olmadığı zamanlara gidelim bakalım hep birlikte. Diller ayrılmadan Adem'le Havva doğmadan önce, masal bu ya,yine de bir aile yaşarmış bu koca âlemde. Para falan icat edilmemişmiş daha o zaman.
Kızıl derili bir adam yaşarmış yeryüzünde. Adı; “Kapkara yıldızsız gece”ymiş ve sevgili biricik karısının adı da;“Bembeyaz ışıklı sabah”mış. adları:SA-YE-TU olan 3 kızla, adları: KI-MA-LA-MO olan 4 oğulları varmış bu çiftin.Bu 7 kardeş
babalarının çizdiği sınırların dışına çıkmadan her sabah kendi dünyalarında kâh birbirlerine kayarak karışarak alt-alta üst-üste kendilerine döşek olmuş anaları “Bembeyaz ışıklı sabah”ın koynunda boy atıp gelişip büyümüşler. Birgün babalarının bir el darbesiyle yerlere kapaklanmış 7 kardeş.KI’nın kıpkırmızı olmuş elleri ve yüzü. Diğer kardeşlerine de sıçrayan kan oracıkta annelerinin de kızgın boğa gibi burnundan öfke dumanları çıkarmasına sebep olmuş. Ne yapmıştı şimdi bu çocuklar? Baba Kapkara’yı bu kadar ne sinirlendirmişti? Neden kapkaraydı Kara babanın gözleri?...Onun gözlerini birtek SA-TU ve MA güldürebiliyormuş herzaman.Sarılmışlar babalarına, çıkmışlar omuzlarına, başına YE-KI-LA-MO adına özür dilemişler babalarından. “Sen bizim annemle beraber yaratıcımızsın. Bir hata yaptıysak senden özür dileriz “demişler..Baba, “Kapkara yıldızsız gece” hatalarını söylememekte direttikçe diretmiş. Neden sonra tüm kardeşlerin bir olup MO’yu tartaklayıp iteleyip oyun alanlarına almak istemediklerinden babalarının onlara kızdığını anlamışlar.SA’yı kulağından tutup LA’nın üzerine defalarca fırlatıp atmiş Baba Kara. Sa; La’nın üzerinde yıldızlar kadar parlak izler bırakmış.Oysa MO kardeşleri KI-MA-LA’nın tüm duygusal ve ritmik zekalarına yakın yaratılışta bir çocukmuş. Kardeşlerinin hepsine sevgi ve şefkat besler, onlarla uyum içinde yaşayabileceğini kanıtlarmış.
İşte böylece babamız Kara ve 7 kardeş hergün başka başka şekiller resimler çizmişler ana Beyazın döşek olan bağrına. Kâh karışmışlar birbirlerine, kâh ayrılmış sınır koymuşlar aralarına.Kara babanın marifetiyle renkten renge girmişler. Ma; beyaz anasıyla karışıp döşemiş gökyüzünü ve denizi, Sa ile Tu birleşip güneşe el atmışlar. Ye; “ormanları ağaçları bana bırakın, ben boyarım” demiş. KI-SA-TU her rengin üstüne çiçek, böcek olup yerleşmişşş... Hatta KI kadınların dudaklarına ruj olmuş, tırnaklarına oje. İçimize girip kan olmuş, bülbülün dalını beklediği ağaca gül olmuş kendince. Böylece mutlu mesut yaşayıp gitmiş 7 kardeş Kara baba ve Beyaz analarıyla, taa ezelden bu güne..
Sevgilerimle.
Resim:Victor Bregeda.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
08:32
13
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...

