.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

7 Nisan 2010 Çarşamba

VİCDAN: TANRI'NIN SESİ OLAN EN BÜYÜK YARGIÇ


Çoğu kez darda kaldık mı; "Vicdanının sesini dinle!" deriz birbirimize...Oysa bu günlerde Vicdanımızın kalbine paslı bıçak saplanmış gibi acı çekmekteyiz.Zulüm, doymazlık, bozgunculuk ve vicdansızlık; Kıyametin 4 atlısı gibi ateş arabalarını mazlumların üstüne üstüne sürmekte. "Yetiş ya VİCDAN,""Yetiş ya ALİ"diye çığlık atıyor insan gibi insan olanlar sanki...Aysema, Onuncu köyün adamı, Yılmaz Özdilgibi.

Terazi-yi derûnumuzda bir afeti vicdan yatar.
Tanrının mahkemesidir bu, anahtarıysa gizli
Var git sebepsiz cümle-âlem taşlasa da seni
Kaldırır mazlumu yerden şefkatle tutar ellerini.

Ya vicdan yoksa! Ayıbını yüzüne vurmaz,Zulüm girer içeri...
Olur vicdan hapishanesinin kaçkın-ı sanki bir deli.
Vicdan rehberinden ırak kaldıysa gönül;gönül değil ki.
Sen; kötülüğü emreden nefsin olmuşsundur kulu kölesi.


Kuran,Neml suresi 14.Ayet:"Vicdanları kabul ettiği halde zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkâr ettiler.Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak." Diyor.
Tevrat, (Yeremya, 5:25-26) "Kötü kişiler var... Kuş avlamak için pusuya yatanlar gibi tuzak kuruyor, insan yakalıyorlar. Kuş dolu bir kafes nasılsa, onların evleri de hileyle dolu. Bu sayede güçlenip zengin oldular, semirip parladılar, yaptıkları kötülüklerle sınırı aştılar. Kazanabilecekleri halde öksüzün davasına bakmıyor, yoksulun hakkını savunmuyorlar."
İncil, "Temiz bir vicdan en yumuşak bir yastıktır."
Bonapart, "Vicdan, bin kılıca bedeldir."
Pascal, "Vicdan, adaletten ve insana özgü uzman mahkemelerden daha güçlü olduğundan kimi zaman kendini bile yargılar ve mâhkum eder."
De Lamartine, "Adalet dağıtımı içimizdeki Tanrı'nın sesi olan bu en büyük yargıç olan vicdana teslim ve emanet edilmiştir."

Tanrı toplumumuza; " Kötülüklerden sakınmayı emreden Vicdanımızın sesine kulak vermeyi nasip etsin inşaallah." Hepinize sevgilerimle.Tontini.

Resim:images.com.

Devamı Buradan ...>>

6 Nisan 2010 Salı

AMAN ANALAR DİKKAT



















Çocuklar sessizdirler...Konuşmayı sökmeden önce; ya ağlayarak, ya kendi lisanlarınca istek ve şikayetlerini ifade ederler.Annelerinin gönüllerinden, onların gönüllerine kıldan ince, hassas ve dengeli bir yol vardır çünkü. Bedenleşmeyi bekleyen bu duygu yoğunlaşma tarlalarına ilk tohumlar, biz annelerin el ve dillerinden düşer.
Önce güveni öğretiriz onlara; heran yanlarında hazır ve nazır olarak. Sonra uyarılarımızla "elini ateşe sokma yanarsın" "oraya çıkma düşersin!" diyerek endişeyi.İlk adımlarını atarken "haydi yaparsın sen! aferin" der, cesareti öğretiriz. Sonra öğretiriz; korkuyu, kıyası, bencilliği, beklentiyi, sabrı ya da sabırsızlığı,rekabeti,acıma,yalan, riya, üçkağıt, ikiyüzlülük,dalavere ve hatta hırsızlığı bile biz öğretiriz isteyerek ya da istemeden. Vebal de günah da annelerin boynuna...Bir bedel ödemeden birşeye sahip olunamayacağını da biz öğretiriz."Eğer uyursan sana o oyuncağı alırım" diyen vaadlerimizle.


Güzel-çirkin ayırdetmez önce çocuklar, iyi-kötü, doğru-yalnış gibi bir fikre sahip değillerdir. Onların bu tür saflıklarına form verip toplum tarafından belirlenmiş kurallara uydurmak analara düşer.
Adı bende saklı bir kız çalışanım vardı birzamanlar.İşe ilk başladığı günden itibaren, deneyimimin bana verdiği bilginin ışığında ya da içgüdüsel olarak yalan söylediğinin ve hırsızlığa meyilli olduğunun farkındaydım. Birgün müşterimin biri;bana gizlice, " benim altınımı çaldı o kız!" dedi. Satışa götürdüğü kuyumcu da bu duruma onay verdi.Benim iki sene içinde tespit ettiklerim defterimin bir sayfasında tarih tarih kayıtlıydı. Bu arada düzelir umuduyla rızasız kimsenin malına parasına tamah edilmemesi gerektiği iyi insan olmanın kurallarından olduğu kibar bir şekilde kendisine anlatılmıştı. Bu olay bardağı taşıran son damlaydı.Efendim hikaye şöyle:
Bu kızcağız küçükken çok zayıfmış.. Bir sitede oturuyorlarmış bahçede oynayıp yorulunca, bakkala gidip hızlıca birşeyler alıp kaçıyormuş.Bakkal annesine şikayet ettiğinde annesi, "Beyefendi kızım çok zayıf gün içinde ne yerse kârımız, siz not alın akşam gelince babası size öder" diyormuş.Ve bu kız bu tolerans içinde büyümüş ve şimdi aldıkları yani çaldıklarını şuuraltında haklı buluyormuş.Çünkü "akşam babam öder" diye düşünüyormuş.Onca gözyaşına, "evet o not aldığınız herşeyi ben aldım doğru... Beni tedavi ettirin öyleyse!" demesine rağmen müdürlerim tarafından iş aktine son verildi.Vebal anneye de kesilse, daha başka vukuatları da tesbit edildiğinden kızcağız işinden olmuştu.
Aman anneler dikkat! Yapacağınız ufacık bir ihmal ya da hata çocuklarınızın hayatlarında derin izler bırakmasın!


Resim:Pino Daeni

Devamı Buradan ...>>

5 Nisan 2010 Pazartesi

BİR GECELİK GELİN

"My queen of the night" ya da "nightblooming cereus."
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde demeyeceğim bu sefer.Fi tarihinde de değil bu masal.Ama, Babamın bahçesindeki bir çiçeğin benim için masal tadındaki bir gecelik öyküsüdür bu..."Bir gecelik gelin çiçeği bu, kızım" derdi babam.Kahverengi-yeşil estetikten yoksun uzun yaprakları dalları taşıyamaz da, babam onları uzun çubuklarla desteklerdi.Rüzgarına, güneşe, suyuna dikkat edilir kışın soğukta küsmesin diye delikli naylonlara sarılıp muhafaza edilirdi kendisi. "Sen bir de kızımı çiçek açtığında gör!" der başka bir şey demezdi de...


Ben; "bana da bu kadar ihtimam edilip, gözümün içine bakılsa ben de çiçek açarım şimdi seni gördüğümde açtığım gibi" der, babama takılırdım. Görevim gereği ben İzmir dışındaydım o zamanlar.Temmuz sonu İzmir'e geldiğimde o yaprakların kenarlarında yumrular oluşmaya başladığına şahit olduğumda, "bir-kaç gün var göreceksin!" demişti babam.Ne göreceksem?
Bir hafta geçti geçmedi gece günün üstüne örtüsünü örtüp de yıldızlarını serpmeden önce Sevgili Babam; "Dilek! çabuk gel..." diye yavaşça seslendi bahçeden.Komşulara haber verdirdi, fotoğraf makinasını ayarladı ve beklemeye koyulduk tüm cemaat dört gözlen.5 dakika geçti-geçmedi yaprakta bir titreme, kenarından uzanmış yumrudan tek tek ayrılmaya çalışan taç yapraklar ve 1 dakika gibi bir zamanda muhteşem kokular saçarak açılan o çiçeği gördüğüm anda: Baba'mın yanaklarından iki damla yaş da süzülüyordu usuldan...O zaman ağlamamıştım ama şimdi bu gözyaşlarım bilmem neden? "Bir gecelik gelin çiçeği" bu kızım demişti, "yaşayacak yarın sabaha kadar..." Buzlu rakısından bir yudum alıp Akordiyonuyla Tuna valsini çalmıştı ona, o gece hafiften.Sabah gün ışırken açıldığı gibi tek-tek kapandı tüm beyaz yapraklar.Öykü hazin ama, bu gelinin bir gecelikti ömrü işte o kadar...
Şimdi neden mi ağlıyorum? Babam öldükten sonra o güzel gelin küstü ve kurudu da galiba ondan...

Sevgiyle kalın.Tontini.

Devamı Buradan ...>>

3 Nisan 2010 Cumartesi

AYAKLAR TAŞIR BAŞI

Konumuz: Akıl, zihin, ruh oldu mu yazacak ne çok şey buluyoruz değil mi? Hele aşk ve sevgi yürekte olduğunda koşar gideriz Hacıbektaş'a günde bin kere çağrıldık mı? "Neyle gideriz?" sorusuna ilk cevabımız belki gönülle olur, belki havayollarıyla, olmadı özel araçla, yürüyerek bazen, koşarak hatta. Oysa; "Ayaklarımız ufukları aşıp götürür bizi gitmek istediğimiz yere."Ayaklar taşır başı..Onlardır gönlümüzü götüren de, yâri getiren de...Kavuşturandır halvet olacağımız sevgiliye bizi...

Karasular da inse onlara, ayağımız suya erdi mi, aldırmaz oluruz ayaklarımızın tozuna-toprağına.Yorganımıza göre uzatırız ayaklarımızı sonrasında. "Ayaklarına sıcak su mu soğuk su mu dökeyim?" diye sorulduysa hele, değme keyfimize.Bir beyit düşer dudaklarımızdan... Divan şairlerinden Necâti'nin (sevgilinin zülfünde idam edilen aşığın sevinçten ayaklarının yere basmaması gibi) basmaz ayaklarımız sonra turaba.

"Ayağı yer mi basar zülfüne ber-dâr olanın
Zevk-ü şevk ile verir cân-u seri döne döne" deriz...

Ellerimizin içinde nasıl bütün bedenimiz saklıysa, ayaklarımızın altında da tüm organlarımızın sinir uçları saklı.Shiatsu bilenler bilir bilinçli yapılan ayak masajının vücudumuzdaki ağrıyan yerlerimize olan yararını.

Cefakar Ayaklarım sizi sevmek geldi bugün içimden,
Bunca gün taşındığı için şükretti sizlere bu beden...
Sevgilerimle Tontini.

1.Resim:Rene Mağritte
2.Resim:bakterim net

Devamı Buradan ...>>

2 Nisan 2010 Cuma

KÖPEKİSTAN CANHÜRRİYETİ

Fİ tarihinde, fi tarihi nedir bilirmisiniz? Öyle çok eskiii bir tarih işte...Bir hafta ise ölçümüz; bugüne göre hafta başı eski bir tarih...Bu yıla göre, on yıl önce de çok eski...İşte böyle eski bir fi tarihinde: apaydınlık gökyüzüne sahip, denizleri süt-liman, topraklarından bet-bereket fışkıran bir ülke varmış...Bu ülkede bal-şeker insanlar ve köpekleri huzur içinde yaşarlarmış... Mutlu-mesut, can-cana, severlermiş komşularını...Yokmuş bahçe çitleri, kaldırmışlarmış taştan-duvardan kırmızı hatla çizilmiş çizgilerini. "Gel zaman git zaman" demişler, "gelen de bizden giden de bizden"diye birbirlerine hep destek vermişler.

Ellerinde dürbün, gözlerinde görünmezi gösteren gözlük, ülke dışı ülkelerin milyonlarca insanı bu güllük-gülistanlık ülkenin nedir demişler bizim ulaşamadığımız bu düzeni? Merak işte, baştan çıkarır insanı. Gün gelmiş ikide bir dua aralarında "elem-tere fiş kem gözlere şiş" de deseler neticede kem gözlere gelmişler bu ülkenin insanı...Masal bu işte...Bilmem hangi uzak ülkenin hava yollarıyla gönderilen gözle görünmez elle tutulmaz hastalık virüsünün gazabına uğramışlar.Sarı-salgın bir hastalıkmış bu...İnsanlar hep tersten konuşmaya başlamışlar önce, yaz sıcağında buz kesmiş vücutları, gözleri eriyip akmış, yanmış akılları...Kaçanlar olmuş bu arada dünyanın taa öbür ucuna. Kaçınca kurtulduğunu sananlar... Virüsü üreten ülkeye sığınanlar kurtulmuş bu dertten ve ölümden anca.Bu virüs insanlar içinmiş sadece ülkenin köpeklerine ise hiçbirşey olmamış.
Köpekler bu arada toplanmışlar sevgili sahiplerinin başında; önce uzun uzun yas tutup kendi aralarında bir karara varmışlar.Sahiplerinin bu güzel ülkesini, virüs üreten ülkenin kötü kalpli üreticilerine kaptırmamaya and içmişler.Ülkelerinin adına da "Köpekistan Canhürriyeti" koymuşlar.Haa unutmadan söyleyelim, bu köpeklerin içinde köpek kılığına giren, atalarının mirasını gözünden bile sakınan, asalet doğruluk ve birlik bilincini, atalarının ilmini yabana kaptırmayan babayiğit insanlar da varmış. Nasılsa bu virüsten bu insancıklara bulaşmamış."Gel deyince gelen, git deyince giden" ikiyüzlü riyâkarlara bulaşmış meğerse bulaşması gereken.Neyse köpekbaşımız (yukarıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi) geçmiş milletinin başına; "ey sevgili köpekistan memleketinin asil ve sadık milleti!" demiş."Bundan böyle köpekistanın başköpeği" benim.Bu ülkenin eşi-emsali bulunmaz atalarının yüzüsuyu hürmetine; kuyruk sallamadan, el ayak yalamadan yönetecek olan da benim...Ülkemizin bir çanak kadar toprağını bile beni çiğnemeden, boynumda keskin bıçağını bileyip canımdan can almadan hiçbir ülkenin başı alamaz bunu bilin."

Bu masal da böyle bitmiş.İsterseniz devamını siz yazın, bu ülkeyi düze çıkarıp selamet budur diye imzanızı siz atın.
Sevgilerimle tontini.

Resim:Anna Ymexuba

Devamı Buradan ...>>

1 Nisan 2010 Perşembe

HÜZÜN HANIM dedi


Hüzün-le karşılaşmamış, o hanımefendi-nin gazabına uğramamış bir tek kişi var mıdır yeryüzünde merak etmişimdir.Ben onu hep dişi olarak algıladım nedense ve sürekli ürediğini, kendinden kendini doğurduğunu düşündüm.
HÜZÜN-ün çelik gibi ince parmakları, taştan ağır yüreği, bizim bilmediğimiz akıl almaz sırları var bence. Sayfalarından acı mor-kırmızı renge bürünüp, süzülerek en korunmuş kalplerin bile derinlerine ulaşabilen ezelde yazılmış kitabı var. Sonra da insan,Aysema arkadaşımın dediği gibi; "hüzün geldi yüreğime oturdu."der.

Hüzün; mekânlara genelde sevinç ve neşenin ardından girip salladı mı tırpanını, bir bakmışsınızdır ki; ayırmıştır gövdelerden başları.Kaç kaçabilirsen! Eynine bulaşmıştır yine de acıyan yüreklerden sıçrayan acının mor damlaları.
HÜZÜN hanım; "görevim bu benim, ağıtlar ve gözyaşlarıyla besleniyorum, gıdam bunlardır benim!" diyor ve sözlerine söz ekliyor. "Sizlerin yüreklerinizde acımak ve sahiplenmek olduğu sürece benim işime son veremeyecek kimse. Ben mevsimlerden, HAZAN-ın HÜZÜN haliyim, hüzne düşenin hali ise ne HAZİN...Bahar mevsiminde ise AŞK atar beni sıradan geriye. Varsın oyalansınlar bir müddet derim sizler için, ufacık bir cızırtınızda hemen kapı eşiğinizde biterim. Sırrım sırdır ama, ah bir bilseniz beni de üzer; İçindekini dışarı sızdırmayan dışardan da hava almayan çatlağı olmayan testi gibileriniz. Beni gıdasız ve halsiz bırakan; aşkla sarılmış BİR olan ikilerin arasına giremeyişim...Ah yine bahar geldi ben uykuya yatmalıyım...Bu gün 1 NİSAN hiç değilse bugün sizleri şaka ve sevinçlerinizle başbaşa bırakmalıyım."
Böyle buyurdu HÜZÜN ben de yazdım.
" Uzak dur hüzün, artık gelme insanlarımızın üstüne üstüne..
Zarar verme acıtma artık milletimin çatlağı sıvanmış küpüne..."dedim.
Sizlere sevgilerimi gönderdim. Tontini.

Devamı Buradan ...>>

31 Mart 2010 Çarşamba

SEN O'sun


“Neyi arıyorsan sen
O'sun"
der Mevlana...

Zulmün peşindeysen zâlimsin, aşkı arıyorsan âşık...Elinden tuttuğumuz her sevgili,
bizi sü­rükleyip, kendi iç dünyamızın derinliklerinde bir keşif gezisine çıkarır.
Her ilişki, benliğimizde bir kazıdır aslın­da, her sevda ruhumuzun bir başka yüzü...
Her aşkta kendimizi ararız; o yüzden bulduklarımız, benzerlerimizdir.Resimlerini yan yana koyun sevdiklerini­zin ve dikkatle bakın yüzlerine, onların suretlerinden kendi yüzünüz bakacaktır size...

Aşk denilen kaleydoskopun buzlucamına gözünüzü dayadığınızda, bin bir camın rengarenk ışıklar saçarak döndüğünü ve her seferinde bambaşka şekiller ördüğü­nü görürsünüz. Her camda,farklı bir ren­giniz vardır; her şekilde sizden bir parça..
Aşklarınız hülâsanızdır.Sevdiğiniz her adam, beğendiğiniz her kadın, farklı ruh hallerinizi ele verir; arada bir çevirdiniz mi kaleydoskopu, cam par­çalar yer
değiştirip yeni şekiller alır; hepsi siz...Sevgilinizin gözlerindeki dolunay,
sizde­ki ışığın yansımasıdır aslında; dilindeki si­zin ilhamınız, tenindeki sizin ısınız...

Yoksa hâlâ bir sevdiceğiniz, o
henüz kendinizi bulamadığınızdandır...

Aşk, narsizmdir.

Kendimiziz her aşkta arayıp
durduğu­muz, peşinde olduğumuz

Bir omza sığınmanın şefkatinde de,bir göğsü dişlemenin şehvetinde de kendimize açılan
kapılar var.

Sevda, çevrildikçe içimizin farklı ışıkları­nı yakan eğlenceli bir kaleydoskop gibi
başımızı döndürüyor.

Ve biz, hep baharı takip ederek dünyayı gezen bir gezgin gibi içimizdeki eski baharları arıyoruz.

Narcissus'u bilirsiniz:

Öyle heybetli ve güzelmiş ki,bakmaya doyamazmış kendine... Gün boyu kara gözlerini, incecik burnunu, dar kalçalarını,kıvırcık saçlarını seyredermiş hayran hayran... Bir gün ır­mak kenarında gezinirken, sudaki yansımasına ilişmiş gözü... uzanıp, iyice bak­mak istemiş. Tam gördüğünde kendini, dengesini kaybedip düşüvermiş ırmağa, kapılıp gitmiş suya...

Yeryüzünün en güzel insanının öldüğü­nü duyan Tanrı, unutulmaması için O'nu her bahar
açan güzel kokulu bir çiçeğe dönüştürmüş.Narcissus, nergis olmuş.

"Kıssadan hisse, benden size tavsiye,ta­ze bir nergis verin bugün sevgilinize...
Sonra da, nerede baharsa mevsim, ro­tasını oraya çevirip içindeki eski baharla­ra koşan bir gezgin gibi "Bahar getirdim sana" deyin, baharın elinizde olduğunu
unutmadan...Onun gözlerindeki ırmağa baktığınızda kendinizi göreceksiniz; dikkat edin de hayran olup düşmeyin! Düşüp bahar kokulu bir çiçeğe dönüşmeyin..."

Can DÜNDAR.
Resim:Clauda theberge

Devamı Buradan ...>>

29 Mart 2010 Pazartesi

İŞVEREN-ÇALIŞAN ARASINDAKİ KAN UYUŞMAZLIĞI

Güzel Ülkemizde işsizlerimizin sayısının 16 milyona çıktığı şu günlere nasıl geldik? Şöyle bir dönüp bakmamız gerek geçmişe:
Çokbilmiş adamın biri Jack Trout diğeri (ne tesadüf) Jack Welch:
“ farklılaş ya da ÖL”
“Böl ve Yönet”
“Kan değişimi yap”
“Doldur boşalt”
"yumurtlamayan tavuğu KES"
gibi sloganlar atarak, bir işletmede kârlılığı arttırmak masrafları asgariye çekebilmek için çeşitli faraziyeler üretmişler... “Efendiler, köleleri daha en iyi nasıl çalıştırabilir? Yok çalışmıyorlarsa; 40 değnek vurulup, ardından kör kuyulara nasıl atılır? ” formülleri gibi birtakım yöntemleri granül halinde işverenlere yutturmuşlar.

Performans değerlendirme konusunda; çalışanlara aynı ilkokullardaki gibi A-B-C gibi kurdelalar takılmış, çalışanlar birbirine: “aaA şuna bak C=cılız şey sen de!”diyebilir duruma gelmişiz.Ülkemize konferans vermeleri için 80-100 bin dolarcık ödenerek getirilen bu ünlü GURUlar, olmazsa olmaz bu büyük düşünürler; size kalıplaşmış şu sözleri söylemişler sadece, hepimizin bildiği:
“İlk olun.
Sahiplenebilecek nitelikler öne sürün.
Lider olun.
Pazarda uzmanlaşın.
Kurum tarihi yaratın ve bunu kullanın.
Birinci tercih olmayı keşfedin.
Ürünlerinize özel nitelikler yükleyin.
Markanızı ya da ürününüzü çekici ve cazip kılın;
Yakıcı olun.
Pisuvarda bile reklam yapın.
Başarılı olamayanları (yalakalık yapamayan, eğere de gelirim semere de demeyen, ya da sizin tuttuğunuz partiyi veya takımı tutmayan)ları önce yıpratın, ödül gibi gösterip “dünyanın bir ucuna gider misin?” deyin. Olmadı kurdelasını A dan B ye indirin onur yapsın, olmadı kendi işten çıkmıyorsa; "kanımız uyuşmadı" deyip siz işten ATIN.” diyen gurularla (diva ya da danışmanlarla)dolu bir ülkede yaşıyoruz şimdi gördüğünüz gibi.....Söyledikleri şeyler bilinen şeyler de olsa konferanslarına gitmek için 350-400 dolar ödüyorsunuz adı John’sa Jack’se gidiyorsunuz eğer konuşmacımız Ahmet’se “ha şu bizim Ahmet!”deyip onu dinlemekten vazgeçiyorsunuz.Oysa o da aynı şeyleri söylüyor belki ama, O bizim Ahmet işte..Kim takar Yalova kaymakamı misali...

Çeşitli nedenlerle ülkemde işsiz kalan, gönlü yaralı 16 milyon insanımıza ve ailelerine Hak Tanrı yardımcı ola.Hepinize sevgilerimle.Tontini

Devamı Buradan ...>>

26 Mart 2010 Cuma

SİNSİNYA

Fethiye Kabak’ta ormanların bekçisi, ağaçların koruyucusu, hayvanların hâmisi SİNSİNYA adında bir kız yaşardı. Kış gelip de doğa uykuya yattığında, o da iki kanat ve iki üç beyaz elbisesi ve başının üstüne taktığı çemberini de alır korunması gereken başka bir sıcak koya uçar giderdi... Herkes onun için "melek gibi kız" derdi.Ama o (gibisi fazla) gerçekten bir melekti...Dişleri ceviz yerken kırılan sincap (tengele)lerin ağzına hiç korkmadan küçük parmaklarını sokar "yeni diş çabuk çıksın!" diye yalvarırdı Allah'ına.Yarasalarla, kaplan kelebekleriyle, kaplumbağa (takırba)larla, ateş böcekleri ve yılanlarla, bukalemon ve ağaçkakanlarla bile dosttu bu küçük kız.

Ancak akranları; onun bu melankolik halinden ve onların deli-dolu oyunlarına katılmamasından rahatsızlık duyduklarından onu korkutmak ve ona güzel bir ders vermek amaçlı kendilerince bir gün bir düzen kurdular. Gizli gizli sandal ağacının altında toplanıp Sinsinya’ya ne yapacaklarına karar verdiler. Sinsinya’nın sevgili ormanını içindeki hayvanlarla birlikte yakacaklardı...
Bu Sinsinya’ya en büyük ceza olacaktı onlara göre. Bu haşarı çocukların içinde Semî adında bir çocuk vardı..Gizli gizli Sinsinya’ya ilgi duyduğundan onların düzenlerine itibar etmiyor, hep onların kararlarına itiraz ediyordu.O gün de arkadaşları “yoksa sen aramızda hain kalpli bir casus musun?” diye sorunca, Semî kendini yerdeki dağ kekiklerinin üzerine atıvermiş ve “Sin-SİN-Yaaa!” diye sayıklamaya başlamış sonra da bayılmıştı...Çocuklar Semî’nin başına toplanıp şaşkınlık ve korkuyla ona ne olduğuna baktılar ve öldü zannedip dereyatağını oradan da patikaları takip ederek Aladere şelalesine kadar koşup kaçtılar...Şimdi ne yapacaklardı????
Neyse Sinsinya, adının çağrıldığını duyduğundan ve ormandaki o hengâmeden birşeyler olduğunu farkedip, Semî’nin başucuna geldiğinde ellerindeki yabani adaçaylarını oğuşturup Semî’nin burnuna tuttu... Kol ve bacaklarını adaçayı kokan parmaklarıyla oğuşturduktan sonra Semî’yi kucaklayıp Gemile koyunun tuzlu ve şifalı denizine doğru koşturdu...2-3 kez Semî’yi sulara daldırıp çıkardı...Bu manzaraya uzaktan şahit olan yöre halkı merakla yanlarına koşup geldiğinde Semî ıslak kumlarda doğrulup kurtarıcısının gözlerine büyülenmişcesine bakmaktaydı o anda. Çocuklar yıllar yıllar da geçse projelerini gerçekleştirememelerinin eksikliğini yine de yüreklerinde hep duydular ama Sinsinya’nın koruması altındaki bin yıldızlı cennet mekâna yine de zarar veremediler.
Sinsinya'nın ruhunu taşıyan Nilüfer ile Semî'nin ruh benzeri Levent de büyüdü ve evlendiler yıllaar önce gelip bu koya yerleştiler. Güzeller güzeli bir de çocukları oldu ve adına da Cihan koydular.Şimdi bu aile bu koyun doğallığını korumak adına sessiz bir savaş vermekte ve hala orada yaşamlarını sürdürmekte, konuklarını orada ağırlamaktadırlar."Dünyadaki cennet" olarak anılan ve sit alanı ilan edilen güzel yurdumuzun bu köşesi Sinsinya’ya düşman o günkü çocukların ardılı doğa düşmanları tarafından 5 yıldızlı otellerle donatılmak ve beton yığınlarına dönüştürülmek üzere yeniden tehdit altında...

Bilgilerinize sunar, hepinize kucak dolusu sevgilerimizi göndeririz.
1.Resim:Matthew Pasquarello
2.Resim:Gönüllü Doğa koruyucularımızın oğlu "Cihan"

Devamı Buradan ...>>