DİMYAT: Mısır'da, Süveyş Kanalı ağzında ve Portsait yakınlarında bir iskeledir.
Türk pirinç tüccarları o Zamanlar Mısır'ın meşhur pirinçlerini Dimyat’tan ince hasırdan örülmüş torbalar içinde güç-bela Türkiye’ye getirirlermiş. Karaman’lı buğday üreticimiz o sene; buğdaylarını bulgur edip satar satmaz, aldığı altınları kesesine doldurup bağlamış kuşağına , atlamış bir gemiye yollanmış doğru Mısır’a. Hikaye bu ya; Karlı bir alış-veriş yapacağını sanmış, dalmış ucu-bucağı olmayan hayallere. Gemi Akdeniz’de yol alırken durur mu arap korsanları saldırmışlar gemiye bir güzel soymuşlar yolcuları. Binbir müşkülat içinde tüccarımız eli boş tam-takır dönmüş memleketi Karaman’a. Elde yok avuçta yok, hayalleri de düşmüş mü suya?
Eğmiş başını biçare, o yıl yayılmış tüccarın dedikodusu dillerden dillere.İşte “Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan oldu” sözü böylece miras kalıp yerleşmiş dillere.
“Niye gittin Şam’a herif , ne getirdin şaşkın herif? 80 e aldın 80e sattın bari oturup keyfine baksaydın!” sözü de yaptığı ticaretten bir kâr elde edemeyen başka bir tüccarın hikayesi yine.
FOYA da; Kuyumcuların kıymetli (elmas pırlanta )gibi taşları yüzük kolye broşların yuvalarına mıhlamadan önce dibine sürdükleri madeni gümüş yaprağın adıdır. Ayna gibi ışıkların geri yansımasını sağlayan maddedir nasılsa. Önlem olsun diye kuyumcular tembihlerler müşterilerini ;“sakın ha, fazla suya sokma.”diye.Çünkü foyası çıkmaya görsün; mücevherde ne fer kalır ne ufak bir parlama.Matlaşır benzer sönmüş bir ampule.
“İpe un serme.”İşkembe-i kübradan atma”
“Yoksa çıkar ipliğin pazara.”
Daha önce hikayelerini sizlerle paylaştığımız:
Bulgurlu'ya gelin mi gidiyorsun
ağzından baklayı çıkar…
Adam sarrafı…gibi...
Anadolu’muzda hikayeleri unutulsa da, bunlar gibi daha nice deyim var dilden dile söylenip bir cümlede ders verilmek istenen bizlere. Tabii yine alabilene...Sevgilerimle.
Resim:Pierre Dumas
Devamı Buradan ...>>
4 Haziran 2010 Cuma
DİMYAT NERESİ, FOYA NE?
Gönderen
sufi
zaman:
15:37
4
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
2 Haziran 2010 Çarşamba
NE KADAR MASUMDUK BİR ZAMANLAR
Ne; Akşama ne yiyeceğimiz kaygısı... Ne; ne diyeceğimizin sıkıntısı... Ne; azrail, ne; akrep sokar mı korkusu... Ne; savaşlar, ne ölümler bilirdik o zamanlar...Ne kadar masumduk, ne kadar mutlu...Ne toprakla kirlenmek, ne kimsenin bardağından su içmemek, ne virüs ne bakteri ilgilendirmezdi bizi...Ne; marka seçip de "ben ADİDAS,REEBOK giyerim" dedik...Ne; CE damgası nedir bildik.. Ne kimsenin yalısına arabasına, gezmesine özendik.Yargılamadık birbirimizi...Sadece arkadaşımızın eline çivi batınca tutamazdık gözyaşımızı...
Bir de ağlamıştık duyduğumuzda; yetiştirdiğimiz ipek böceklerinin kaynar suya atıldığını...Küsmüştük o insanlara çocukça masumluğumuzla. Acı çekmiştik kelebekler kozalarından çıkmadan öldürüldüğünde...Çiçeklerin ve böceklerin dil bilmediğini bilemeden okşayıp sorardık hatırlarını.Öğretilmemişti bize hainlik, yalancılık, düşmanlık...Ört kızım eteğini, erkeklerle oynama onlar kötü denmemişti bize...Yoktu içimizde yılan, canavar ve yarınların endişesi...Arkadaşlarımızla aramızda ne; vardı çıkar çatışması, ne sen-ben davası...Birlikte sözleşip Sakarya'ya akan Doğançay dereciğinde yüzmeye gitmekten başka yoktu bir suçumuz...Tükenmezdi hayallerimizdeki efsun deposu... Korkumuzdu sadece havanın kararması...Ateş böceklerini kovalayamayacağımız içindi eve dönmek istemeyişimizin tek sebebi...Yatınca uyuyamamak ne demektir bilmiyorduk o zamanlar, ne kadar masumduk... Öğrendik şimdi Dünyanın kaç bucak olduğunu...
Resim:William Bouguereau.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:17
19
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
1 Haziran 2010 Salı
MERHAMETLİLERİN EN MERHAMETLİSİNE
Vatan toprağımızda can veren (şehit olan) askerlerimize mi, hiç yoluna İsrail'in kurşunlarına hedef olan insanlara mı, Iraktaki ABD'nin bombalarında yokolanlara mı, Afganistan'daki, Çeçenistan'daki ,Bosnadaki müslüman kardeşlerimize mi yanalım? Adem oğlu Kabilin öz kardeşi Habil'i hunharca öldürüp toprağı kazıp kardeşini ve kanını toprak altına itelemeyi (karganın toprağı kazmasından)ilham alan duygu herneyse ona mı yanalım? Balık baştan kokar bizler Kabil'den beri öldürme duygusu bir yerlerimizde sıkışmış ya da aşikare varolmuş yaratılmışlarız işte. İnsan olmanın kitabında ise; "her nereye bakarsan bak, Allah'ı görebilmelisin karşında" diyor.Yoksa ölen kim, öldüren kim mi diyelim?
Oysa heryerde Hakkın varlığını görebilen gerçek insan gibi İNSAN; Allahın verdiği canı topla, tüfekle, kılıçla alabilir miydi insan ya da hayvandan? O seyran ederdi alemleri hayranlıkla.
"Bakılsa akla karaya
İkilik girer araya
Kulak versen maceraya
İkilik girer araya."diyen Asım Baba gibi akla karaya bakmadan ortada bir suç varsa benim gözümdeki çöptendir diyorum.
"-Allah'ım her tarafım bitti, geride yalnız seni zikredecek dilim, fikredecek kalbim kaldı.Kalbimle seni sever, dilimle zikrederdim.kurtlar dilime ve kalbime de hücum etti.Senin sevgin ve zikrinden ayrı kalamam."diyen Hz.Eyüp'e; Allah'tan gelen nidâ;
"-O dil ,o kalp de benimdir.Sana gelen belalar, diline ve kalbine musallat olan kurtlar da benimdir.Durum bu olunca şikayetin nedendir?"olmuş. Haksızlıklarla karşılaşıp kederlendiğimizde, birbirimize; "allah Eyüp sabrı versin" öğütünü vererek acılara gözyaşlarımızla tahammül göstermişizdir.
Hz. Eyüp'ün; "Başıma belalar geldi, Allah'ım sana sığındım, sabrettim sen merhametlilerin en merhametlisisin." diye cevap vermesi bizlere emsal olmuştur daima.
Ben de insanlık adına "Allah'ım sana sığındık, merhametlilerin en merhametlisi sensin" diyorum. Hepinize sevgilerimi gönderiyorum.
Bugünkü yazım; Dünkü yazıma yorum bırakan sevgili dostların
ateşböceği
ArzuBreda
Ramazan
elifin terazisi
Öykü
sokak kedisi
şayan dirik, Nasreddin Hoca
guguk kuşu
Alizafer
sesiyorum
nanopolitika
mavibalon
Murat
Aysemanın yorumlarına cevabımdır.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:47
15
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
31 Mayıs 2010 Pazartesi
SUÇU İŞLEYEN KADAR TEŞVİK EDEN DE SUÇLUDUR
"Kader, güzel ölüm, Allah rahmet eylesin, müslüman katliam yapmaz söylemleriyle" kürsülere çık ve sonra da gel Hamasa arka çık...Olur iş değil...Onca evladımız vatan uğruna ülkemizde şehit düşerken yardımları önce elinin erdiğine değil de sırf çıkar politikan için bilmem nereye göndermeye kalk...Nispet yapmak, teşvik etmek değil de bu nedir?
"İnsani yardım" adı altında Türkiye Ortadoğu'nun belki de hiç bir zaman düzelmeyecek "kara deliğinin" tam ortasına sokuldu. Geçenlerde Sayın Kılıçdaroglu bir Arap ülkesinden gelen 1 Milyarın hesabını soruyordu!....Ve İsrail, yardım gemilerine saldırıyor, Suriye ve İran hariç arap ülkeler sessiz kalıyor!,neden?...Yoksa Araplar: “sana parayı verdik şovunu yap” mı demek istiyorlar? Aynı zamanda, hükümetin bilgisi teşviği ve desteği ile, yardım kisvesi altında düşüncesizce hareket eden grubun sorumsuzluğu, sadece insani yardımla açıklanamaz.Yoksa İsrail düşmanlığı ve hamasseverliğimiz ile bilinen grupları kışkırtarak ortadoğuda macera mı arıyoruz? Bakın askerlikte de şaşırtma harekatları vardır , İsrail; yardım gemilerinden (burayı atlamayın) sadece Türk bayraklı mavi marmara yardım gemisine müdahale ediyor.İsrail de şaşırtma yaparak önce Hatay'daki deniz birliğimizi mi hedef alıyor yoksa?
Dün gece İskenderun'da Deniz İkmal Komutanlığı'na karşı gerçekleşen terör saldırısında 6 askerimiz şehit düştü.Filistine insani yardım gemisinde 7 türk vatandaşımız can verdi.Ölüm Allah'ın emri de, teşvik eden bizlerin hiçmi suçu yoktu?
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
17:07
36
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
30 Mayıs 2010 Pazar
ELİN KULAĞI VAR YERİN GÖZÜ

"Yerin kulağı var" derler ama elin kulağı var, yerin de gözü var bence.Bedenimizin yüzde yetmişi su, geri kalanı topraksa toprak görür kendinden yaratılmışın hal-i ahvalini? Su ise dalgalanır titrer duyunca titreyişlerimizi.YÂR duyar, ağyar duymaz aşığın gönlünde bir yangın varsa. Aşığa ise; Bağdat sorulmaz gönlünde bir katre ateş yanıyorsa. İlk yaratılışta vaadedilmişti toprağa "Ademi yapmak için senden alınan bir avuç toprak, yine birgün sana döndürülecek" diye. Nasıl bilmez ve görmez toprak kendi malı olan insanın gittiği yer nere? Ayak sesleri gider elin kulağına duyar söylediklerini, el; ele nakleder böylece ekleyerek dediklerini.
"Kuran dışında benden birşey yazmayın" dedi Hz. Muhammed. Kim dinler, ardından uyduruldu birbuçuk milyon söz,HADİS, vaaz ve nasihat.Kime inanmalı, hangi yasaklara kanmalı? "DİN; işte budur" diye de kendi kendimizi kandırmamalı.Kuran'ın sözlerine önce kulak verip, sonra da iyice anlamalı.
Sevgilerimle.
Resim:Ben Goossens
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:30
5
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
28 Mayıs 2010 Cuma
İZMİR-ÇANAKKALE HATTINDAN BİR ZEYTİN AĞACININ SESLENİŞİ
Ben bir zeytin ağacıyım...Her türlü hoyrat rüzgara, kuraklığa, taşlara, kayalara,sessizlik ve yalnızlığıma rağmen yoktur sizden bir istediğim. Toprağımı bellemeseniz de ben yine her yıl meyvelerimi size sunarım.Ben bir zeytin ağacıyım: yaz kış kurumam yeşil dururum.Kuran’da, tevratta, kutsal kitaplarda geçer benim adım. Kuran Müminin suresinde:” Sina dağında yiyenlere yağ ve katık olan zeytin ağacını varettik.” Nahl suresi: “andolsun incire ve zeytine Sina dağına.”der sizin de benim de yaratıcım olan Allah’ım. Bu direncim, size direnç vermek içindir. Sizlere hayat güzellik ve sağlık vermektir görevim ve amacım.
Atanız Adem’in ölümünde cennetten bir meleğin,Adem oğlu Şit'e verdiği ve “ Bu 3 tohumu babanın ağzına göm“demesiyle Adem’in ağzında büyüdüğü söylenen 3 ağaçtan“zeytin sedir selvi “ den biriyim. Kutsallığım tartışılmaz benim..Efsaneviyim...
Bilgelik Tanrısı Athena’nın dokunduğu yamaçta fidan olarak ilk gün yüzüne çıkan insanlığa en yararlı ağaçlardan biriyken ben, sizlerin beni yoketmek için kurduğunuz tuzaklara karşı şimdi isyanlardayım. Soruyorum neden?. Helenistik çağlarda kutsal sayılmış ve bana zarar veren, kesen kişiler yargılanıp ölüme mahkum edilmişken, 2000 yıllık ömrüm olan ben, meyvelerimden yiyenlerin de ömürlerine ömür katılacağına inanmaları gerekirken; ölüm vakti zamanım gelmeden, insan eliyle kesilmek istenmem neden? Bir dalım bile Dostluk barış umut kurtuluş sembolü olarak kabul edilmişken siz insanoğlundaki bu duyarsızlık “bindiğiniz dalı kesme “ arzusu değil de peki “maden maden” diye bu telaşınız neden????Daha ne istiyorsunuz? Altın arayacağınız topraktan size Homeros’un dediği gibi: SIVI ALTIN veren bir ağacım ya ben...
Çokuluslu altın avcılarının çıkarmak istediği “yeni maden yasası” başta zeytincilik olmak üzere Türk Tarımına sekte vurmak darbe indirmek değil de ne? Madencilik adına, zeytincilik yasası alınmak isteniyor ayak altına.”Her bir kesilen zeytin dalımın; günah ve vebali onu kesenin boynuna “ demek geldi içimden.Bu “yıkım yasa tasarısını “ protesto eden , doğayı seven duyarlı çevreler yerel yönetimlerin de desteğiyle bu Pazar Burhaniye’de olacak “beni yaşatmaya çalışacaklar” haberiniz olsun istedim, bu sözler döküldü dilimden.
Sevgilerimle . Yazan: Tontini, sözler : “zeytin ağacı”ndan.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:17
12
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
27 Mayıs 2010 Perşembe
BİR LİDER BESTECİ GİBİ OLMALI
Farklı sesleri kulağa hoş gelen bir melodiye çevirebilen "besteci" gibi olmalı örnek bir LİDER yani kompozitör.7 nota, diyez bemol ve koma-larla topu topu 29 harfle yazılmış sözleri liderimiz ustalıkla ses kombinasyonuna döndürebilmeli . Unutulmaz eserler yaratabilmeli, "vatan bestesini" klasiklere katmalı .Sol,fa, do anahtarlarını yerinde kullanmalı 5 paralel çizgiye yerleştirdiği nota aralarına koyduğu sus-u gerektiği yerde işaretlemeli.Ritim ve ölçüyü asla kaçırmadan, sağır olsa da, gözü ve gönlü görebilmeli. Tüm telli ve üflemeli sazları susturup sadece vurmalı sazların notalarını dizmemeli ardısıra.Yoksa, güreş meydanından farksız olur meydan kanımca. Kulak yırtan çatlak sese dönüşür bu, dinleyenin kulaklarına pamuk tıkatır sonra. 7 notadan sadece birini seçip DO dışındaki diğer notaları hiçe sayarsa besteci yaptığına sanat değil, liderlik değil de, ben bilmem Kİ, ne denir? Yeni bir bestenin notaları yazılıyor ülkemde şu sıra...Dilerim bu beste; asırlar sonra bile klasikler kategorisine alınıp alemlere ibret bir ilahi, ya da gönüllere söz söyleyen hak kelâmı bir türkü gibi insanoğlunca dinlenir. Hepinize sevgilerimle.Tontini.
Resim:Peter Marcek
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:55
10
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
23 Mayıs 2010 Pazar
KOCAMAN AİLEME
İnsanlar kuş gibi derler ya, ben bu lafı yılda en az bir-iki kere doğruluyorum kendimce. Evet insanlar KUŞ gibiler....Ama bu sene o kadar çok gidip geldim ki yollarda, sanırım "leyleği havada görmek" deyimi de uygun bana....Yaklaşık 2,5 aydır kaldığımız caanım memleketim, EGE'nin gerçek incisi İzmir'den sadece 8 saat süren bir yolculuk sonrasında kuşlar gibi uçarak geldik evimize. Nasıl da özlemişiz içeriye girene kadar çok anlamamışız demekki. Evimin kokusunu içime çekmek ve bu sefer hayatımın en önemli iki erkeğiyle beraber olmak çok huzur vericiydi...
Ama çok kolay olmadı ayrılık. E kolay değil 2 yaşını orada bitiren oğlum, artık evimizin, Tontini'sinin evi olduğunu düşünmeye başlamıştı çoktan. Günü-birlik gittiğimiz yerlerde arar olmuştu alıştıklarını. Kapkaranlık mışıl mışıl uyuduğu Tontini odasını, kendi odası gibi bellemiş en çok orada rahat etmişti işte. Ne yalan söyliyim ben de zaman zaman onun bu düşüncesine katılmıştım :)) Tontini bana birşeylerin yerini sorduğunda, ona verdiğim cevap: olayı tamamen anlatıyordu aslında. "BİZİM odadadır canım :))" Evet bizim evimiz olmuştu orası...
Nasıl olmasın? Ama beraber uyandık, kahvaltılar ettik, sahile gittik, gezdik, tozduk, bazen neşeli, bazen hüzünlü, kimi zaman gergin tam da hayatın kendisi gibi...
Rahattık. Beraber ağladık, beraber güldük. Hep beraber aynı kişiyi özledik ve bekledik. Gidelim gitmeyelim derken 2,5 ayı devirdik işte.
Şimdi saydım tam 76 gün oradaydık. Kuzenlerim, teyzelerim, dayılarım, canım anneannem de bizimleydi tabii. Yani biz onlarlaydık :) Ve sizlerin duları, iyi dilekleri, yolladığınız harika enerji... Doğrusunu söylemek gerekirse hiç zorlanmadım, onlarla, sizlerle asker yolu beklemek hiç zor olmadı. Birlikte içilen damla sakızlı kahvelerin, yapılan hamur işlerinin, çay saatlerinin, keyifli akşam yemeklerinin, çok özlediğimiz kalabalıklar içinde olmak, oğlumun çocuklarla oynarken attığı şen kahkahalar...
Hepsi güzel ve unutulmazdı..
Hepiniz sağolun, var olun canlarım. Sayenizde herşey çok daha kolaydı.
Zor geçmedi derken, son bir haftayı kastetmiyorum ama. :)) Zira o zamana kadar bu tecrübeyi yaşamışlardan hep duyduğum birşeydi bu; "son günlerde hiç zaman geçmez ne sana, ne ona!" Bense; "yook canım, bu kadar ay ne kolay geçti baksanıza, 1 hafta niye geçmesin ki?" diye geçiriyordum içimden.
Amaaa takvimler 10 Mayısı gösterdiği günden itibareeeen; benim için yepyeni bir zaman dilimi icad edildi sanki. Bir gün 124 saat. Bir hafta 777 gün :))gibi.
Dışarıda EGE'nin peşinden koştururken geçen zamanı anlamam bahanesiyle kahvaltıdan sonra kendimi yollara mı vurmadım, o mağaza senin bu mağaza benim girip dolaşmadım mı, bütün parfümleri koklamadım mı parfümerilere girip çıkıp. Ne yaptıysam olmadııııı... Ve gerçekten son bir hafta geçmek bitmek bilmedi. Ve ben bir kere daha inandım tecrübeleri hiçe saymamayı:))
17 Mayıs 2010...Nihayet beklenen gün gelmişti işte. Sabah saat 07:00 de uyandım. hemen çayı koydum. Sevgilimin Ege'nin incisine ayak bastığını öğrendiğimdeyse kalbim kuş gibi uçuşmaya başlamıştı bile. Mutfağın içinde bir oraya bir buraya:)) "Yarım saat sonra evdeyim" dedi beklediğim ses. Al işte yarım saat daha. Allahımmm! Siz düşünün artık aradan geçen zaman bütün bir 5 aya bedel miydi değilmiydi? Gözlerim yollardaydı artık. Ve köşeyi dönüp, sırtına ayrılığın getirdiklerini yüklemiş, yüzündeki o şaşkın ifadeyle bakan, "ne oldu şimdi, bitti mi, bir daha gitmicek miyim?" yani der gibi içten-içe söylenen beklenen adam geliyordu.
Otomata bastım. Merdivenleri çıktı. Ve artık yanımdaydı, sağlıklıydı, iyiydi ve en önemlisi bizimleydi. Sarılırken ona kalbimden geçen tek şey şükretmekti tabii ki.
Sonra gelsin harika Tontini kahvaltıları, gitsin muhteşem akşam yemekleri... Tabii ki ertesi gün çıkılacak yolculuğun heyecanlı fakat hüzünlü telaşı...
Arkada bırakacaklarımızın bize ne kadar alıştığını düşünmek, geride kalacak olmanın şaşkınlığını çok iyi bilen birisi olarak kendimi onların yerine koymak, aslında gitmek istememek, içime saplanan iğneler. Midemi burkan gizli bir el...
Yolculuğun sabahında artık göz göze gelemeyişler, ayrılık hakkkında konuşamamalar, her an dolu dolu gözler...
O zamana kadar söylenmemiş sözlerin son 5 dakika içinde ardı ardına ipe dizilmiş inciler misali sıralanması. Gözyaşı... Birine kavuşmak, diğerlerinden ayrılmak....
Hiç bir sevdiğimden ayrılmadan yaşayacağım, güzel "gülen gözler çiftliği" hayalimin nasılda gerçek olmasını istediğimi bir kez daha fark ederek bindik servise. Hoşçakal İzmir... Ege'min incisi... Biz gelene kadar iyi bak sevdiklerime...
Maddi manevi her zaman arkamızda bir dağ gibi duran güzel insanlar, dualarıyla hep yanımızda olan sizler, benim kocaman güzel ailem iyi ki varsınız. Zor günlerimizde yanımızdaydınız, yükümüzü paylaştınız. Çoğu zaman hafiflettiniz. Ben size nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum şimdi. Ne yazsam çok anlamsız kalacak. "Allah size de bu kadar çok şükredecek, teşekkür edecek güzel insanlarla dolu kocaman bir aile nasip etsin" diyebilirim ancak. Ve bence en güzeli de bu olur.
Veeee canım sevgilim sende hoşgeldin evine. Allah bir daha ayırmasın bizi. Ailenden, oğlundan ve özgürlüğünden...
Kısa da olsa, ki bana hiç kısa gelmedi :) ödediğin vatan borcun için ayrıca teşekkürler sana. Hediye gibi geldin, hoşgeldin...
Bizler erdik muradımıza hadi bakalım siz de çıkın kerevetine:)
Hepinizi çok seviyorum.
Kocaman kocaman Sevgiler.
Ela.
Resim:Gabriela Matei
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
20
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
22 Mayıs 2010 Cumartesi
ELİMDEN NE GELİR Kİ KADER BÖYLE

Boş geliyor bugün bu alem bana
Arıyorum kendimi ben yana yana
Toprağa diri gömülenlere baktım da
Alışveriş aşk sevda da dedim boşuna.
İllüzyona döndü tüm acı sözcükler
Sevgi ve aşk başka diyara gittiler
İnsanlık bitti cambazlar kaldı geriye
Padişahın tahtına seni mi oturttular?
Bugün var yarın yoksun dostum gel kendine
Sende bu belagat, bu hırs hıyanet de ne?
"Elimden ne gelir ki, kader böyle" diyorsun
Azrail dikilse karşına hadi sen "eyvallah" de.
Sevgilerimle.
Resim:Daniele Manfredini
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
08:24
11
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...

