
Sevgili günlük
Sevgili bloglu-blogsuz tüm dostlarım.
Dostunuz Tontini yani Dilek 4.Torunu Ata’sını beklediği şu günlerde bir çılgınlığa daha imza attı. Ne mi yaptı?
Büyük bir yabancı kuruluşun İzmir’de açacağı Mağaza Müdürlüğü mülakatına katıldı. Tabi önce CV gönderdi, yalan yanlış hiçbir bilgi olmadan ve doğum tarihinde hiçbir sapma yapmadan.
”29 Ağustos günü şu saatte sizi ……Otelinde mülakata bekliyoruz “dedi telefondaki o yumuşacık ses.Bu kadın, yani Tontini 27 ağustos gecesi apar-topar karnında dokuz aylık bebeğiyle gelinini ve oğluşunu İstanbul’da bırakıp gece vakti İzmir’e hareket ettiii.Oğluna sordu ama “istersen gitmeyeyim “diye. “Hayır, git anne” diye cevap aldı. Yaşını ona kimse hatırlatmadı nedense. Onun da zaten haberi bile yok yaşından. Sanki 18 inde ve yeni işe giriyor zavallı. Ata’nın doğumuna 1–2 hafta daha var oluşu da tesellisi…..
Sonra üst üste yığılıyor düşünceler, ne giyeceğim? Ciddi görünmeliyim. İlk intiba ne de olsa gibi. Sonra başka bir ses “Kızım sen kendini bildin bileli yöneticilik yaptın, hem de en alasını” diyor.”Sağlığın da yerinde, daha ne isterler hıı”diyor başka bir ses. Henüz akıl defterimde yazan yaşımı fısıldayacak bir ses hiç duyulmuyor.
Yıllardır spor ayakkabı ve sandaletlere öyle alışmışım ki, yüksek topuk zarif ayakkabılar kutularında içlerine girecek ayak beklemekten yorulmuş. Neyse giyiniyorum bir dirhem bir çekirdek(bu hallerde aynada kendimi görmeyeli epey bir zaman olmuş) düşüyorum yollara. Otel lobisinde bekliyorum. Görevli “Saat 10.da yeterli sayıda aday gelmediği için bizlerin 11 e alındığını “söylüyor. Bekletiliyoruz… Vazgeçmenin kıyısından dönüyorum kendimce. Ben vazgeçilmez, aranılan bir adayım ya! Ojeli ayak tırnaklarım sanki bana göz kırpıyor.
“-Şu ayakkabıları ayağımdan çıkarıp şöyle bir mermerin üstünde çıplak ayak salınsam aday milleti acaba ne der?”diyorum. Sonra dakka bir, gol bir; üçüncü kez giydiğim yabancı marka ayakkabının sol teki göbeğinden ikiye bölünüyor. Buyurun cenaze namazına.
“-Kızım, sen istedin bunun böyle olmasını. Ayakkabılarını eline alır, özürler diler insanlardan “–Vallahi, otelin lobisinde oldu, olsun ben sizinle böyle de görüşebilirim.”dersin diyorum kendi kendime. O ses var ya o ses içteki, diyor ki:”Ne ciddiyetsiz firma, boş ver çalışma bunlarla. Baştan kaybettiler.10 da dediler 11 e ertelediler. Sor onlara bakalım “Ben bir saat işe geç gelsem anlayış gösterir misiniz” diye. Söz: namus kardeşim, bir dakikanın nelere mal olacağı kazındı senin beynine diyor sessizce o malum ses. Neysee vakit geliyor.
Mülakata davet ediliyoruz:3.KAT
10 çıtır fıstık bayan, ben içlerinde asırlık çınar.Kapı gibiyim maşallah.U masanın etrafında konuşlanıyoruz.Masalarımızda bir bardak su, bir şeker, bir dosya.Herkes birbirinden bakışlarını kaçırıyor nedense.Rakip miyiz ne?Ben de gülücükler dağıtıyorum.Hatta yol veriyorum arkamdakilere öne geçsinler diye.Özgüven rekor seviyede.O bana yaşımı hatırlatacak o sesten hiç ses yok yine.Ayakkabı da henüz ayağımda çok şükür.Tanışma seremonisi ardından,
Grup MÜLAKAT: Başlıyor, drama toplantısı gibi aynen. Sorular hepimizden genç, güzel, saçları dik dik jölelenmiş şık bir bayanın ağzından soruluyor. Bu cici kız o kadar çalıştığı firmayla özdeşleşmiş ki sanıyorsunuz o yabancı firma bedenleşmiş karşınızda oturuyor. Bu iyi bir izlenim benim için çalışan; işverenden memnunsa bu tür özümsenmiş bir davranış sergiler.
Seçici kurul ben ve adaylar karşımda sıralanmış heyecanlı.
1.Soru:
Firma hakkında ne biliyorsunuz?
Cevap; Muhtelif adayların ağızlarından muhtelif sözcükler olarak aynı anda dökülüveriyor.
Biri ikisi internetten öğrenmiş firma içeriğini, kimi hep alış-veriş ediyormuş zaten, çok beğeniyorlarmış ürünlerini vb. gibi cevaplar. Ben de hiç ses yok, seçici benim ya.
2.Soru:
Bize ne katabilirsiniz?
Elle tutulur bir cevap alamıyorum,”etim sizin kemiğim benim” kıvamında bir sessizlik ve teslimiyet söz konusu.
3.4.5. sorular: Başınıza şöyle bir olay geldi, ne yapar nasıl karar alırsınız babında.
1.Sarışın aday: Başına şu gelse çuvallar, panik atak kendisi.
2.Aday: Beyaz yırtmaçlı etekli mor bandanalı kendini öne çıkartma meyilli, Biz’lik ve yaratıcılık bilincinden uzak, insan kaynağını hiçe sayacak biri.
3.Aday: Yaratıcılığı teşvik edecek ve açık iletişim kurabilecek özelliklerden yoksun.
4.Aday: Organizasyonda sinerji yaratabilecek, tüm çalışanların yönetime katılımını sağlayacak özelliklerin tamamından habersiz.
Yani sizin anlayacağınız bence adayların hepsi: Odaklanma, bizlik bilinci, gelecek vizyonu, çağdaş rekabet prensiplerinin yerinde kullanımı, fark ettirmeden kontrol mekanizmasının kullanımından, karlılık arttırma yöntemlerinden habersizler. Empatinin semtine bile uğrayacaklarını sanmıyorum. Yani sizin anlayacağınız kimseye yöneticiliği layık göremedim.
O arada incecikten bir ses geldi kulağıma:
“_Siz güzel bayan, şişşşt sağlıklı enerjik, gerektiğinde bütün yaz 16 saat gençlere taş çıkartacak bir eforla çalışabilen, yorulmak bilmeyen bayan;Hıııı!Alooo...
SİZİN YAŞINIZ KAÇ?”
Ne önemi var ki yaşımın.Seçici kurulum ben.....
Devamı Buradan ...>>
31 Ağustos 2008 Pazar
BİR İŞ BAŞVURUSU ve BİR MÜLAKATTAN NOTLAR:
Gönderen
sufi
zaman:
14:54
12
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
SİYAH, SARI ve BEYAZ

Siyah, Sarı ve Beyaz
Aslında bu hem biraz geç kalmış bir protesto yazısı benim için hem de birkaç ayrı yönde ders aldığım bir olayın hikâyesi.
Öncelikle sahipsiz sokak köpeklerini zehirli yiyecek atarak yaşam haklarını ellerinden alan tüm belediyeleri protesto ediyorum. Attıkları zehirli yiyeceklerle sadece başıboş sokak köpeklerini değil aynı zamanda (kontrolsüz bir şekilde yaptıkları için ) evlerimizde ailenin bir ferdi durumuna gelmiş olan bizim dostlarımızı da katlediyorlar farkında olmadan.
Anlatacağım hikâye de Antalya’nın Belek beldesinde yaşanmış bir olay..
hala devam ediyorlar mı bilmem ama orada yaşadığım 3 sene boyunca bayağı bir hayvan katliamına sebep olmuşlardı. Dilerim artık katliam yapmak yerine aşılarını yaptırıp gerekirse kısırlaştırıp yaşadıkları doğal ortama bırakma yönteminin farkına varmışlardır.
Belek sahilinde bir arkadaşımın işlettiği bir restoranda ikamet eden hem renkleri, hem de isimleri Siyah, Beyaz ve Sarı olan anneleri ve babaları bir sene öncesi belediye tarafından
atılan zehirli yiyeceklerle öldürülmüş 3 köpek yavrusu vardı. Arkadaşım onları müşterilerden kalan yemeklerle beslerdi ve şirinlikleri ile oraya gelen turistlerin maskotu olmuştu 3 ü de. O günlerde İstanbul’da işleri olan arkadaşım: benimde hayvanları çok sevdiğimi bildiğinden onların bakımı konusunda bana rica ederek 1 haftalığına İstanbul’a gitti. Ben de orada müzik yapıp orada kaldığım için: hem akşamüzeri onlar için ayrılmış olan yemek artıklarını onlara verir, hem de onların birbirleriyle didişmelerini izlerdim. Arkadaşın gittiği 4. gündü sanırım sabah erkenden balık tutmak için kalkmıştım. Sahile baktığımda Siyah yerde kıvranıyor öldü ölecek bir durumdaydı. Hemen diğerlerini aramaya başladım baktım az ileride beyaz daha iyi durumda ama o da yalpalaya yalpalaya yürümeye çalışıyor, Sarı da ise hiçbir şey yok. Siyah çok kısa bir süre içinde öldü. Bu arada ben de restorana gidip bir kap içine yoğurt koydurdum ve yemek istememesine rağmen zorla Beyaz a yedirdim. Neyse 2–3 gün içinde o da kendisini toparlayıp eski haline döndü. Belediyeciler yine yapacaklarını yapmışlardı. O gün civarda bir sürü köpek ölüsü bulduk. Yalnız arkadaşım gelip de konuştuğumuzda ikimizin de garibine giden bir şey olmuştu! Neden sadece Siyah ölmüştü de; Beyaz az etkilenmiş, Sarıya ise hiç bir şey olmamıştı? Onları yemek yerken izlediğimde kendi aralarında bir hiyerarşi oluşturduklarını görmüştüm. Yemek verildiğinde önce Siyah sahipleniyor o doyduktan sonra sıra Beyaz a geliyor ve de en son olarak ta Sarı kalanları yiyordu. Anladık ki o sabah zehirli yiyecek verildiğinde siyah gene hepsinden önce sahiplenmiş, Beyaz'a az bir şey kalmış ve Sarı yiyemediği için zarar görmeden kurtulabilmişti.
Bu olay da yine yaşamın ayetlerinden birisiydi bence. Kendisine kardeşleri ile paylaşılmak üzere verilenleri, paylaşmak yerine sahiplenenlerin başına neler gelebileceğini, Dünyanın da yaşamı paylaşmak üzere tüm canlılara verilen bir yer olduğunu bunu paylaşmak istemeyen ve diğerlerinin hakkına tecavüz edenlerin kendi kuyularını nasıl kazdıklarının bir örneğiydi.
Bize ait hiçbir şey yok ve olmayacak, ama bize sahip olan bir şey var ki biz ona sahip olabileceğimizi düşünüp önümüze çıkan her şeyi yok etmeyi bile düşünebiliyoruz. Bize hayatımız boyunca yaşamamız için gerekli tüm besinleri, bedenimizi, sahip olduğumuzu sandığımız her şeyi veren asıl sahibimiz verdikleri ile beraber bizi de geri alacak. Ne güzel söylemiş Aşık Veysel ;''BENİM SADIK YARİM KARA TOPRAK’tır'' diye.Sevgi ile kalın.....
Devamı Buradan ...>>
28 Ağustos 2008 Perşembe
ALIŞ-KAN-LIK

Alış_KAN
Kanın_alışı.
Kanın almayışı bir şeyleri.
Nedensiz sevmek bir şeyleri=Kanın alışı.
Sevememek bir türlü=Kanın almayışı.
Beynimizin her iki lobunu çalıştırabilmek için alışkanlıklarımızın tersine bir uygulama gerektiği, gibi önerilerle karşılaşırız çoğu kez. Klişeleşmek bir nevi tek-düzeliğe mahkûm eder ya kişiyi: İşte amaç ve hedef o tekdüzelikten kurtulabilmek provaları.
Örneğin hep sağ elle mi yazıyoruz, sol elle de yazmaya çalışmak.
Hep konuşarak mı anlatıyoruz meramımızı, ara sıra susarak” konuşmama orucu “tutarak terbiyelemek öz benliğimizi.
Aynı yastık, hep aynı kafe, aynı yazarı okumak, şarkıları hep kendi makamında çığırmak, hep soluna yatmak vs. vs. vs Neden? Kanımın alışı böyle… Bilgeler için de söylenen bir söz vardır”Deryanın dalgası anlaşılır mı?”
Çünkü onların ne zaman ne yapacağı belli değildir aslında, hep sizi şaşırtıp düşündürmekle görevlidirler sanki. Kuran’ın Kehf suresindeki Musa ile Hızır’ın hikâyesini bilmeyeniniz yoktur sanırım.
Musa peygamberken Allah’ın hikmetli, bilgi verilen kullarından biriyle tanışmak ister...
Hızır çıkar karşısına. Hızır; Allah tarafından rahmet ve gizli bilgi verilen "o kul"dur. Hz. Musa "o kul"dan kendisini yanına alıp bildiklerini öğretmesini ister. Hızır’ın ise tek isteği vardır kendisi bilgi vermeden, Hz. Musa ona soru sormayacaktır, yargılamayacaktır. Yolculukları sırasında üç olay meydana gelir.
Birincisi, Hızır bindikleri bir gemiyi deler.
İkincisi, Hızır bir çocuğu öldürür
Üçüncüsü yıkık bir duvarı tamir eder. Üçüncü olaydan sonra Hz. Musa dayanamaz ve bunları neden yaptığını sorar. Hızır bu soruyla aralarındaki anlaşmanın bozulduğunu söyler. Ardından bu üç olayı neden yaptığını anlatır.
" Gemiyi deldim, çünkü gemi yoksul bir kimsenindi ve zalim bir kral gelecek ve tüm sağlam gemilere el koyacaktı. Deldim ki gemiyi işe yaramaz hale getireyim de içindekilerin hepsi kurtulsun.
Çocuğu öldürdüm, çünkü bu çocuğun anne ve babası mümin insanlardı. Çocuk büyüyünce Onları nankörlüğe ve azgınlığa sürükleyecekti.
Duvarı tamir ettim, çünkü duvarın altında bulunan hazine iki yetime aitti, eğer duvar yıkılsaydı hazineyi başkaları alırdı. O yetimler büyüyecek ve kavmi sapıklıktan kurtaracaktı. İşte ben bunları kendi irademle değil Allah'ın emriyle yaptım".dedi. Yolları böylece ayrıldı.
Milattan önceki yıllarda Zerdüşt “Sevdiğin şeylerden kaç, Sevmediğin şeylerin üstüne git .”demiyor muydu? Öyleyse; Alış_kanlıklarımızdan yavaş yavaş kendimizi ayıklayıp tercihsiz ve yargısızlıktaki erdeme doğru yol alalım birlikte el ele. Ne dersiniz? Belki her şeyin vardır bir hikmeti…....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:08
14
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
26 Ağustos 2008 Salı
Zeitgeist / Zamanın Ruhu (Son Sürüm-Türkçe Altyazılı)

Zeitgeist - The Movie
Öyle bir film ki:
İlk kez 2007 yılı Haziran ayında Google Video’da yayınlandı. Yayınlanır yayınlanmaz günde 70 bin,ayda yaklaşık 2 Milyon izleyenle internet tarihinin en çok izlenen ve toplamda dünyanın en çok indirilen filmi oldu.15 Mart 2008’de dünya genelinde gösterim günü ilan edildi ve 1800 noktada özel gösterimler düzenlendi. Aynı gün Türkiye’de Boğaziçi Üniversitesi’nde ve Atlas Pasajı Nefes Cafe’de gösterildi.IMDB’de 8.7 puan aldı. Oylamaya katılan 3,877 kişiden 2,450’i filme 10 tam puan verdi.Filmin içeriği dünya genelinde çok büyük tartışmalar yarattı. Hatta Zeitgeist’e karşı Hıristiyan çevreler iki alternatif film bile yayınladı.Bütün bu tartışmalara rağmen büyük yayın kuruluşları filmin adını ağızlarına dahi almadı. Bütün sansasyonel etkisini bağımsız internet siteleriyle sağladı.Korkularımızla yüzleşmemek adına.. “komplo teorisi” kelimesine dört elle sarılır olduk. Özellikle dönemimizde öyle insanlık dışı olaylarla karşılaşıyoruz ki bunların kökenini araştırmak, hatta düşünmek bile bizleri korkutuyor. Mesela “İnsan Hakları”. Batı medeniyeti merkezli olduğuna inandığımız bu kavramın tam da Batı Dünyası tarafından ayaklar altına alınması hayata karşı güvensizliğimizi zirvelere taşıyor. Toplu mezarlar, petrol için öldürülen bebekler, işkencenin ABD tarafından standartlarının belirlenmeye çalışılması bizlerin insani kriterlerini de bulanıklaştırıyor.Bütün bu saydıklarımız değerlerimizi kazandığımız geçmişimize götürüyor. Bize söylenenler, öğretilenler yalan olmalı ki bu insani kriterleri yaratanlar kendileri her türlü değeri alaşağı ediyor. ZeitGeist filmini seyredenler bu sorgulamayı daha yıkıcı yaşayacak. Ya uyanacak, ya olanlara şaşırmaya devam edecek.Film din, para, ve korku üçgeni içerisinde kıstırılan toplumların nasıl yönlendirildiğini ve büyük planın tekno-totaliter bir Dünya Devleti kurmak olduğunu ileri sürüyor.Zietgeist’de artık koplo teorisi sınıfından çıkmış ve herkesce doğru kabul edilen 11 Eylül Saldırılarının bizzat Amerika tarafından düzenlendiğini, kredi sistemini,savaş ekonomisini,merkez bankası ve Federal Reserve tarafından nasıl köle bir toplum yaratıldığını anlatıyor........
Devamı Buradan ...>>
25 Ağustos 2008 Pazartesi
SANA SIĞINIRIZ RABBİM

Karanlıktakiler; sağırdır, dilsizdir, kördür.
Karanlıktan aydınlığa çıkarılanlar var ya, işte onlar ne yaptığını bilen, yalan dünyanın cıngılına, aldatmacasına kanmayan, yönünü yordamını ayırt edebilenler!
Kuran’ın Fatır suresi 19–20–21.Ayetleri;
“Körle gören bir olmaz.
Karanlıklarla ışık da bir olmaz.
Gölge ile sıcaklık ta aynı değildir.”Der.
Nasıl körle gören bir olabilir? Düşünün: Yaptığınız işin nasıl başlayıp sonucunun nereye varacağını bilmiyorsanız, aklınızı teftişe alamıyorsanız, sonra pişman oluyorsanız karanlıklar içinde değil misiniz? Nefis insanı her zaman karanlıklara ve körlüğe mahkûm eder.
Çevrecilerin daniskası olduğunu, tüyü bitmemiş bir yetimin hakkını yedirmediğini sanan bir zihniyet, Antalya Zırlan kaya’da bir şirkete nasıl verdiği belli olmayan “taş ocağı ruhsatı” için yanan ormanlarının yanı sıra kesilmek istenen ağaçlara kendilerini zincirleyen köylüleri mahkûm eden zihniyet, baltanın ucunda kendini göremiyorsa kör karanlıklarda değil midir sizce?
O kandilin ışığı; karanlıkları aydınlığa çıkaracak bir gün.Güneş Samsun'dan doğacak.
Aydınlık ve ışık; karanlık örtüsünü sırtından sıyırıp attığında gözler görecek.Kuran 113.sure Felak'la bitirmek istiyorum bugünkü yazımı:
"Yarılan karanlıktan çıkan sabahın rabbine/yarılışlardan fışkıran oluşun Rabbine sığınırım.Yarattıklarının şerrinden, çöktüğü zaman karanlığın/gelip çattığı zaman göz perdelenmesinin/tutulduğu zaman ayın/battığı zaman güneşin/taştığı zaman şehvetin/soktuğu zaman yılanın/ümit kırdığı zaman musibetin şerrinden.Düğümlere üfleyip tüküren üfürükçülerin şerrinden.Kıskandığı zaman hasetçinin şerrinden."Sana sığınırız Rabbim.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:59
3
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
23 Ağustos 2008 Cumartesi
CAN ATİLLA /MEVLANA'DAN ÇAĞRI

Bu Haftaki Dinlenesi Albüm CAN ATİLLA'nın yeni albümü. tavsiyelerimiz'den
Devamı Buradan ...>>
22 Ağustos 2008 Cuma
SİHİRLİ DEĞNEK

Dünyada her şey olması gerektiği gibi oluyor diyoruz. Peki, ama her şey olması gerektiği gibi olunca aynı zamanda adil de oluyor mu? Her yanımızı saran kara bulutların, kötülüklerin, savaşların, bu dünya malı sevdasının bir nedeni var tamam da neden? Neden küçücük bedenler, suçsuz günahsız insanlar ödüyor bir kaç kişinin aralarında anlaşamadıkları neyse onun hesabını. Niçin sevgisiz kalanların yaşattıkları kötülük bütün dünyayı sarıyor ve herkes bunu seyrediyor?..
Bunu hak edenle etmeyenlerin arasındaki farkı, yaşanmışları, olanı biteni biz mi bilmiyoruz acaba. Gerçekten böyle mi olması gerekiyor yani. Herkes bunu mu hak ediyor yoksa? Çevrede olup bitenlere, her şeye duyarsızlar da onlarında mı başına geliyor bunlar? Sessiz sakin yaşayıp gideyim, sevip sevileyim azıcıkta param olsun yeter ki sağlığım yerinde olsun, ne etliye karışayım, ne sütlüye, demek yeterli değil mi? huzurlu yaşamak için acaba? Ne yapmak lazım peki?
Ne kadar derin bir konu değil mi? Belki de hiç sorgulamamak lazım “vardır bunda da bir hayır” deyip düşünmemek lazım bilmiyorum ama elimde değil işte. Her gün televizyonlarda, gazetelerde yitip giden hayatları, kana bulanmış, küçücük masum suratları görünce dayanamayıp içimden bu dünyayı terk etmek, dünya dışında sevgiyle her şeye yeniden başlamak geliyor içimden. Nasıl hayal ama?
Keşke âdemle Havva ‘ya verilen yepyeni bir dünyaya yeniden başlama, başlatma fırsatı tekrar verilse demeden geçemiyorum işte. Kimse bilmese kavga nedir savaş nedir. Yanı başımızda ölen, evlerini terk etmek zorunda bırakılan, tepelerinde bombalar patlayan yavruların geleceği olmak istiyorum. Hayal bu ya istiyorum işte. Neler yapmak geliyor içimden neler. Oysa benim de ellerim en az onların ki kadar küçük. Yetişmek, uzanmak, onları kollayıp korumak isteyen yüreğim kadar olsa ellerim, uzatmaz mıyım hiç. Yepyeni umutlar, güzel bir gelecek, yaşanılası bir dünya kurmaz mıyım onlara. Ama gelin görün ki sadece üzülüyorum, kahroluyorum işte. Dipsiz kuyularda merdivensiz kalmak, denizler ortasında yelkensiz bırakılmak böyle bir şey olsa gerek. Allah’ım ne kadar zor şey çaresiz olmak. Bir çözüm bulamamak bir şeyler yapamamak.
Sihirli bir değnek istiyorum şimdi. Kötülükleri bile iyilikle yok edebilecek. Bir de sihirli lamba 3 dilek dileyebileceğim;
herkes herkesi çıkarsızca sevsin...
Savaşlar bitsin...
Çocuklar ölmesin.......
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:53
4
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
21 Ağustos 2008 Perşembe
YAŞAM DENİZİ

Bu yaz adı bilinmez bir denizdeki sandalda bir o yana bir bu yana çekildi durdu küreklerimiz. Kâh dalgaların hışmına uğradık, kâh dalgalara üfleyen rüzgârın. Ayaklarımız ne suya değdi ne de başımız göğe… Değmesine değdi de kucağımıza taptaze bir dünya güzeli verildi aslında. Nankörlük etmemek lazım, işimizi kaybetmemizin ardındaki hayrı görmemiz lazım dedik, eyvallaha yattık hep. Her güzel şeyin bir bedeli var; aç mı kaldık susuz mu dedik teselli bulduk? Anladık ki bu oyunu biz yazmadık, ya da yazdık ta oynama faslında ya şundadır ya da bunda gibi hep suçlu aradık durduk. Teselli vermek, yol göstermek yazılarımızda “ok mu suçlu yay mı” gibi ahkâmlar kesmek kolay, gel de şimdi sen sana uygula bu önerileri ve o en güzel pembe ve ılık konuşmaları. Önce;
İşimizi kaybettik.
Miniklerimizin hastanelerde yattığını duyduk, gidemedik gözyaşlarımız göl oldu içimizde...
Anamızın hastalıkları ve doktorlarla uğraştık daha doğrusu doktorlar bizle.
Yeni iş bulduk, kendi işimiz gibi benimsedik yüreğimizdeki o küskünlüğümüzle. Kardeşlerimizdi iş sahipleri, 2 ay emek verdik baktık durumlar kötü tüm çalışanlar maaşlarını alamıyor, borçlar dağ gibi hiçbir ücret talep etmeden ufak ufak, bari iki kelle eksilir çalışan sayısından deyip İzmir’e evimize doğru ters-yüz olup sıyırttık usulca. Döndük ardımızda gözü yaşlı dostumuzu bırakarak.
Kaş-Fethiye/kabak-İzmir, tekrar Kaş derken şimdi de geldik yeni yolcunun karşılanması için Şehri İstanbul’a.
Başı sonu olmayan bu dünyaya gelmek ve getirilmek için can atanlara ne sözümüz olabilir ki! Çılgın bir paranoya halinde yok etmeye programlanmış umut tarlaları yerine mayın tarlalarıyla donatılmış bir yerküredeyiz. Sahilde inşa ettiğimiz kumdan kalelerimizi denizler yuttu çoktan. Ölümler, yaralanmalar, taarruzlar, kuşatmalar, gökten ebabil kuşlarının pençelerinden atılan damgalı taşlar, delinmiş ekin tanesine çevirirken dört bir yanı şaşkına döndük Gelen yolcularımıza eflatun ninnilerimizi nasıl söyleyeceğiz şimdi bilemiyorum.
Sizlere ılık güz rüzgârları vaat edemiyoruz çocuklar.
Coşkulu günler,
Huzurlu geceler.
Manşetlerde ve haberlerde ölümlerin ve acımasızlıkların olmayacağı müjdesini veremiyoruz.
Ben biliyorum karıncanın sivrisineğin bile üzerine inecek bir terliğe;
“-Hayııır” diye tepki verecek çocuklar olacaksınız. Sizlere nasıl anlatacağız düşürülen uçakların, öldürülen çocukların, şehitlerin arkasından feryat eden anaların hikâyesini.
Sen sevgili ve hassas torunum Eren’im,
Minik evliyam Yasemin’im
Mavi gözlü dev’im Ege’m
2 hafta içinde doğacak olan Ata’m,
Tüm yeni doğmuş ve doğacak yeni nesil kristal çocuklar: Size sesleniyorum. Size pembe masallar nasıl anlatacağız? Çileğin, kirazın tadını nasıl tarif edeceğiz? Paradan ve markadan daha önemli olan değerleri nasıl tarif edeceğiz bilmiyorum. Yüce Atatürk’ün
“-Bir Türk dünyaya bedel.” Dediği gibi bari sizler de;
Türklüğünüzle övünün çocuklarım. ÇÜNKÜ “Muhtaç olduğunuz kudret, damarlarınızdaki asil kanda mevcut.”zaten…..
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:15
4
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
18 Ağustos 2008 Pazartesi
AİDS E FARKLI BİR YORUM

ALLAH(C.C) 4 kitapta Âdemoğluna gönderdiği ilahi yasalar (ayetler) haricinde bütün bir evreni canlıları (ya da varlıkları) düşünen bir akıl için (ki bu insandır.)ayet olarak var etmiştir. Örneğin Araf suresi 58. ayette; ‘’Rabbinin izniyle güzel memleketin bitkisi güzel çıkar; kötü olandan ise faydasız bitkiden başka bir şey çıkmaz. İşte şükreden bir kavim için biz ayetleri böyle açıklıyoruz’’ der. Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (S.A.V) ilk gelen ayet ‘’OKU’’(ikra) dır.Ümmi olduğu söylenen (yani okuma yazması olmayan) birisi neyi okuyacaktır? Tabii ki EVREN’İ! Ya da evrenin dört bir yanına dağıtılmış olan ALLAH(C.C.)’in ayetlerini okuyacaktır.
Aynen Arşimet’in hamamda yıkanırken EUREKA, EUREKA (buldum, buldum) diye çırılçıplak fırladığı anda okuduğu ayetin benzerlerini okuyacaktır ve bütün bu ayetler zaten var olan şeylerdir ve bizden bu ayetlerin farkında lığında olmamız istenmektedir. YANİ.. onları okumamız. Evrenin var oluşundan sonuna (kıyamet) kadar (bizim zaman diye adlandırdığımız; ki o sadece bir AN dan ibarettir.) olmuş ve olacak her şey planlanmış ve LEVH-İ MAHFUZ’A (korunan levha ya da kitap) yazılmıştır ve bunu okumakta bize bırakılmıştır (okuyabildiğimiz kadarıyla).Basit bir örnekle anlatmak istersek bir bitkinin tohumu, o bitkiyi yeniden oluşturacak, gövdesi, dalları, vereceği meyvenin nasıl olacağı, ne kadar büyüyeceği gibi tüm bilgileri içeriyorsa; LEVH-İ MAHFUZ da Evrenin bütün bilgilerini içeren bir tohumdur.
Bana göre çağımızın en çarpıcı ayetlerinden birisi olduğunu düşündüğüm bir Ayetten bahsetmek istiyorum.
Günümüzde İngilizce küresel bir dil olarak bütün dünyada kullanılır bir dil haline gelmiştir ve bu dilde AİD kelimesi;’’ zor durumda olanlara gönderilen yardım’’ anlamına gelmektedir. Gelelim bu konuyla hiç ilgisi yokmuş gibi görünen bir başka konuya. Bu konumuz bir hastalık ve bu hastalığı tanımlayan kişiler ‘’elde edilmiş bağışıklık eksikliği sendromu’’ anlamına gelen ‘’ Acquired Immunodeficiency (or Immune Deficiency) Syndrome.’’ adını vermişlerdir ve kelimelerinin ilk harflerini alarak kısaca A.I.D.S demişlerdir.Bu da yukarıda söylediğimiz gibi AİD kelimesinin çoğulu olan YARDIMLAR anlamına gelmektedir. Kendi kendime sorduğumda bir hastalık neye yardım edebilir diye bir anda farkına vardım ki! O gerçekten insanlığa bir yardım dı. Nasıl mı? Günümüzün AŞK tan uzak sadece içgüdüsel ya da bedensel tatmin aracı olan, gerçek amacından uzaklaşmış cinsel yaşamını gözünüzün önüne getirdiğinizde bu hastalığın gerçekten insanlığa bir yardım (ayet) olarak gönderildiğini göreceksiniz.
Bizden istenen Âdem ile Havva’nın cennetten kovulmadan önceki (ki onlar o zaman bedenlerinin farkında bile değillerdi) AŞK larına geri dönebilmemizdir. BENCE!..
Devamı Buradan ...>>

