
Çerağan Safaları nedeniyle adı (mum gibi yanan, parıldayan)olan Çerağan yalısının gizemli hikâyesini bilenleriniz var mı bilmiyoruz ama topladığımız söylenceleri sizlere aktarmadan edemedik. İlk defa kasır ve köşklerin bölümleri 4. Murat’ın kızı Kaya sultan adına 1719 da yapılmış. Daha sonra 1834 de eski kasır ve köşkler yıkılmış, yerine yenisi yapılmış.
Daha önceleri 1613 yılında şimdiki Çırağan sarayının bulunduğu yerde Beşiktaş Mevlevihanesi bulunmaktaymış. Sarayın inşaatı başlayınca Mevlevi tekkesi istimlâk edilmiş, yüz senedir devam eden tuhaflıklar ve uğursuzluklar işte bu istimlâkle başlamış. Zira Mevlevihanenin mezarlığının nakledilmesi unutulmuş 12 Mevlevi dedesinin mezarı sarayın bodrumunda kala kalmış.
1839 da 2.Mahmut sarayın bitimini görmeden son nefesini vermiş.
Sultan Abdülaziz Eylül 1871 de yapılan resmi açılış töreninde
ayağı tökezleyip düşme tehlikesi geçirmesini hayra yormayarak resmi açılış gerçekleşememiş.
Sultan Aziz 5 sene sonra tahtından indirilip Feriye saraylarına götürülmüş ama birkaç gün sonra öldürülmüş.
Yerine geçen yeğeni 5. Murat tahtından 93 gün sonra indirilip, Çırağan’a kapatılmış. 1878 Mayısında Sultan Murat’ı yeniden tahta çıkarmak isteyen gazeteci Ali Süavi Çırağan’a girmesinden birkaç dakika sonra kafası sopayla kırılarak öldürülmüş.
5. Murat Çırağan’da 28 yıl hapis yaşayıp 1904 de saraydan cenazesi çıkmış.
1908 de 2.Meşrutiyet ilanıyla Çırağan Meclis-i Mebusan binası olmuş, 19 Ocak 1910 gecesi çıkan yangınla saray yanıp sadece dış duvarları kalmış.70 yıl enkaz halinde öylece kalakalan Çırağan'ı düzinelerle işadamı otel yahut müzeye dönüştürmeye kalksa da hiçbiri becerememiş. Eskiyi bilenler,”12 Mevlevi dedesinin mezarları bodrumda durduğu sürece, değil inşaat yapmak enkaza çivi bile çakamazsınız” demişler. 1980 yılı sonlarında uluslararası bir konsorsiyumla enkazın üstüne otel yapılması konusunda anlaşmaya varıldığında mezarlar hala bodrumdayken inşaat başlamış, ama peş peşe çıkan yangınlarla, şirketlerin bazısı krize girmiş. Restorasyonun parasını sağlayan BCCI bankası da iflas etmiş.
İflaslar sonrası ihale el değiştirip, mübarek 12 Mevlevi DERYA’ sının mezarı 1986 Temmuz ayında tüneldeki Galata Mevlevihanesine nakledilince artık engeller yani dalgalar durulmuş ve inşaat kazasız belasız tamamlanabilmiştir. Bunlar bizim duyduklarımız, ya duymadıklarımız? Kulaktan kulağa aktarılmamış olanlar…….Onları da duyanlar söylesin.
İşte Mevlevi Dedelerinin ve muhteşem Çırağan Sarayının 300 yıllık gizemli hikâyesi.
Devamı Buradan ...>>
30 Mart 2009 Pazartesi
ÇIRAĞAN SARAYI ve DERYANIN DALGASI
29 Mart 2009 Pazar
ÜÇ KAHVE, BİRİ ASKIDA

"İtalya’da Venedik’in kenar mahallelerinden birinde, bir Cafe-Bar’da, espressolarımızı içiyorduk. İçeri giren müşterilerden biri barmene, “iki kahve, biri askıda!” dedi; iki kahve parası verdi, bir kahve içip gitti. Barmen de duvar üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kâğıt astı. Biraz sonra içeri iki kişi girdi. Onlar da “Üç kahve, biri askıda” dediler; Üç kahve parası verdiler ve iki kahve içtikten sonra gittiler. Barmen “askı”ya yine bir küçük kağıt astı. Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyordu. Bir süre sonra kahveye, üstü başı biraz eski-püskü, belli ki yoksul bir kişi girdi ve Barmen’e “Askıdan bir kahve!” dedi. Barmen hemen bir kahve hazırladı ve yeni müşterinin önüne koydu. Yoksul kişi, kahvesini içtikten sonra para ödemeden çıktı, gitti. Barmen’se, duvardaki askıya taktığı kâğıtlardan birini kopardı, parçalayıp çöp kutusuna attı. Bu günün sonunda, gözlerimizi yaşartan bir “İtalyan toplumsal terbiyesi” öğrendik: Bir Venedikli için yaşamsal olmasa da, kahve, günlük yaşamda önemli bir yer tutmaktadır. Kahve içecek kadar parası olmayan kişilere yardım edebilecek düzeydeki kişiler,
bir kahve parası daha ödüyorlar. Yardım ettiği kişiyi görmedikleri için bu kişiler de daha mutlu oluyorlar; kimden geldiğini bilmedikleri bu ikramı kabul edenler de daha huzurlu! Yardım eden ile alan arasında, bu cafe-bar’daki garson gibi köprü görevi yapan kişilerinse, güler yüzlü ve sevgi dolu olmaları gerekiyor. İçeri giren yoksul bir kişinin “Bana askıda kahve var mı?” diye sormasına gerek bırakmamak için, askıda kahve olduğunu belirten kâğıt parçalarını kolaylıkla görülebilen bir yere asmaksa, bu olgunun zarif bir bölümü... "
Üzerinde bol bol düşünülmesi gereken bu olay bir hikâye değil...
Çoğunuz daha önce okumuşsunuzdur zaten. Eminim düşünmüşsünüzdür de.
Ben yine de paylaşmak istedim sizlerle. Çünkü okuyunca ilk defa okuyormuşum gibi etkilendim. Etkilenmekten ziyade hemen hayallere dalıverdim. Askıda ekmek, askıda peynir zeytin, askıda yemek istenilen ama alınamayan her şey... Tüylerim diken diken oldu.
Bugün seçim var. Evet, çok şey bekliyoruz devletten, belediyeden, ondan bundan şundan. Hoşumuza gitmeyeni, işimize gelmeyeni ters düz ediveriyoruz kafamızda. Ama bir şeyleri yoluna koymak için, hayatı, dünyayı daha yaşanabilir bir yer yapmak için bizim de bir şeyler yapmamız gerekmiyor mu yani? Hangimizin aklına fırına girip evimize ekmeğimizi alırken "askıda ekmek" demek geliyor? Hiç birimizin. Gelse de yardımın yerine ulaşıp ulaşmayacağı kuşkusu sarıyor içimizi, vazgeçiyoruz. Çünkü yardımların yerine ulaşması konuşunda yaralı bir milletiz biz.
Yardımlarımızı yaparken bile gözüne gözüne sokmuyor muyuz insanların, birbirlerini ezme pahasına toplamıyor muyuz hepsini küçücük bir alana.
Birileri bir yerden başlasa, ah biri başlatsa da biz de arkasından gitsek diyeceğimize başlatsak ya. Kocaman bir karamsarlık çöküyor içinize değil mi? Neden ben başlatamıyorum? Neden, kimden çekiniyorum? Karamsarlık çöküyor içime ve hikâyenin yaşandığı yerde yaşamak istiyorum böyle olunca. Keşkelerden nefret etsem de keşkee işte ya keşke. Zaten var olanı sürdürmek kolay. Var olmayanı "var" etmekse!!!!!!!!!
Sevgiyle kalın.
ELa
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:10
21
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
28 Mart 2009 Cumartesi
SUYUN TİCARETLEŞTİRİLMESİNE HAYIR

Geçen yıl kara haber tellalları olmuştu bazı kişiler. Barajlarda su tükendi Türkiye çöl mü olacak diye diye. Su azaldı… Su bitti… Su tükendiii… diye diye. Bu yıl da “yağmur yağmasın” duasına çıkılacağı söyleniyor nasılsa!
Geçen yıl Zeitgeist'i izlediğimden midir bilmem bu tellalların sözlerinin altından ne çıkacak acaba diye düşünüp durmuştum. Her felaket sözünün altından nasıl bir komplo teorisi çıkacak acaba diye de belki kurmuştum.” Birileri sularımızı bidonlayıp satmak istiyor galiba, burnuma karanlık kokular geliyor” demiştim bir kâhin gibi. Neyse yağmurlar geçen kış ve bu bahar durmamacasına yağınca içim ferahlayıp imanım ve inancım tazelenmişti. Gök gürültülerini ve yağmurun toprağa değen sesini bu yılki kadar hiç sevmemiştim…
Ancak duydum ki 16 Mart–22 Mart tarihleri arasında İstanbul’da 18 milyon avro harcanarak Dünyamız çöl olmasın diye “5.Dünya Su Forumu” gerçekleştirilmiş. Bu sefer görelim bakalım bu forum ülkemiz için ne sağlamış diye düşünmeye ve araştırmaya başladım kendi kısıtlı ve mütevazı köşemde.
Adı geçen foruma: 110 ülkeden 33000 kişi katılmış. Ülkemizden ve Dünyanın her yerinden SU TÜCCARLARI ve Ülkemizin akarsularına ve göllerine göz dikmiş şirketler, pazarlamaya hazır ülkemin su tacirleri ile sözde ekolojik dengeyi korumak için çözümler üretmişler. Forum pazaryerine dönüp akarsularımız ve su kaynaklarımız görücüye çıkmışlar da haberimiz olmamış. Evlerimiz su üstünde dalgalanıp giderken susuz kalabiliriz diye çeşitli önlemlere imza atanlar, bu gün toprağımızı, suyumuzu, yarın havamızı, doğamızı, sonra da bizleri satmaz mı?
Biz, SUFİ SAJA ekibi olarak taraf olmaktan ne kadar kaçınsak da; suyumuzun meta gibi alınıp satılmasına, ticaretleştirilmesine karşıyız.Akıp giden satılan sularımızla hayallerimizin, doğamızın, evlerimizin içinde bizlerin de sürüklenip gitmesini istemiyoruz. Ya siz?
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:13
5
yorum
Etiketler: SAJA BAKIŞI
26 Mart 2009 Perşembe
BADEM HELVASINA SARMISAK KARIŞTIRAN

Zamanın birinde Yahudilerin zalim, İsa düşmanı ve Hıristiyanları yakıp yandıran bin bir eziyet eden bir Padişahı, bu padişahın da kendisinden beter, hilekâr düzenbaz bir veziri vardı. Hile ve düzen kurmakta o kadar ustaydı ki yaptığı hilelerle suyu bile bağlayıp düğümlerdi adeta. Bu hilekâr vezir bir gün padişaha :
- "Padişahım, dedi. Hıristiyanlar dinlerini gizleyerek, kendilerini koruyorlar. Sen ne kadar öldürsen de onlarla başa çıkıp hepsini temizleyemezsin. Kimin gönlünde ne saklı nereden bileceksin?"
Bunu duyan padişah : "Madem öyle söyle bakalım çare nedir, ne yapalım ki ne açık dindar, ne de gizli Hıristiyan kalmasın?" dedi.
Vezir bunun üzerine hilesini anlattı :
- "Padişahım siz benim kulaklarımı ve elimi kestirin burnumu kulağımı yardırın, sonra idam edilmek üzere darağacına gönderin. Tam idam edileceğim zaman sizin kıramayacağınız biri çıkıp benim affımı sizden dilesin. Bunu çok kalabalık bir yerde ve tellal çağırtarak halkın huzurunda yapmalısınız.
Bunun üzerine siz beni affedip uzak bir yere sürgün edin. O zaman Hıristiyanlar benden şüphe etmezler ben de onların dinlerini bozarak onları yoldan çıkarırım, onlara :
- "Ben gizlice Hıristiyan olmuş biriydim padişah bunu anladığı için bana bunları yaptı. Ben yıllardır dinimi gizleyerek padişahın dininden gözüktüm, fakat bunu anlayınca bana bu zulmü yaptı; eğer İsa'nın manevi gücü yetişmeseydi beni parça parça edecekti. Ben İsa dini için canımı vermekten bir an olsun çekinmem, fakat ben, bu dinin bütün bilgilerine vakıfım. O dinin cahiller elinde kalması bana büyük azap verir, diyeyim " dedi.
Bunu duyan padişah son derece sevindi. Düşündüğü bu güzel tedbirden dolayı vezirini tebrik etti. En kısa zamanda vezirin dediklerini yaparak onu Hıristiyanların çok olduğu bir bölgeye sürdü.
Vezir oraya gider gitmez davete başladı...
“—Ey insanlar devir İsa dininin devridir. Bu dinin yüce sırlarını benden dinleyin." dedi.
Kısa zamanda şöhreti her yana yayıldı. Samimi dindarlar onun etrafında toplanmaya başladı.
Vezir görünüşte İsa dininin hükümlerini anlatıyordu, lakin bu onları tuzağa çekmek için bir yemdi.
Az zamanda vezirin etrafında yüzlerce, binlerce insan toplandı. Herkes onu İsa'nın samimi bir halifesi sayıyordu.
Aradan altı ay geçince vezir bütün Hıristiyanların gönlünü kendine bağladı. Bu arada padişahla vezir arasında haberler gidip geliyordu.
Bu sırada İsa kavminin on iki emiri vardı. Her fırka bir emire bağlıydı. Fakat bütün emirler o vezire gönülden bağlanmıştı. Herkes ona sonsuz bir güven duyuyordu, hiç kimse onun samimiyetinden şüphe etmiyordu. Vezir öl dese her emir hemen ölmeye hazırdı..
Vezir her emir için ayrı bir risale hazırladı. Her kitap ayrı bir olaydan farklı bir şeyden bahsediyordu. Her biri diğerinin tam zıddı şeyler ifade ediyor, birinin ak dediğine diğeri mutlaka kara diyordu.
Birinde riyazat ve açlık tövbenin esası ve Allah'a (c.c) dönmenin şartı sayılırken, diğerinden riyazat faydasızdır, deniyordu.
Birinde açlık çekmek ve sadaka şirk sayılırken diğerinde tam tersi söyleniyordu.
Hâsılı hiçbiri diğerine uymuyor, her biri yekdiğerinin tam tersi şeyler emrediyordu.
Vezir bir müddet sonra halka vaiz ve nasihati bırakarak yalnızlığa çekildi. Kırk, elli gün yalnızlıkta kaldı. Onu sevenler, sohbetinden mahrum olan halk deli divane olmaya başladı. Ağlayıp yalvardılar, sızlayıp dövündüler fakat nafile...
Vezir : "Ruhum sizlerle beraber fakat dışarı çıkmama izin yok." dedi. Onların ağlamalarına, yalvarmalarına aldırmadı.
Bir müddet sonra da emirleri tek tek çağırıp, her birine: ayrı ayrı nasihatlerde bulundu. Birine: açlık ve tövbe yolunun Tanrıya dönüşün şartı olduğu,
Diğerine; cömertlikten başka kurtuluş olmadığı,
Diğerine; açlıkla kurtuluş olamayacağı ve malların zekâtını verişin Allaha şirk olduğu,
Bir diğerine; Tanrıya teslimden başka her şeyin hile olduğu,
Diğerine; Er ol, erlerin maskarası olma, kendi başının çaresine bak, sersemleşme,
Diğerine; Bir üstat ara, Akıbeti görme bulamazsın. Birine; kendini zahmete sokma, diğerine zahmet ve çile içinde kendini sakla ört gibi sözler ile kimine zehir, kimine şeker çeşit çeşit zıt nasihatleri yazıp verdi.
"Benden sonra bu dini sen ihya edeceksin, benim halifem sensin, fakat ben ölmeden bunu sakın açıklama!" deyip ellerine bu risaleleri tutuşturdu.
—Gerçek din ve İsa'nın emirleri bu risalede yazılıdır, bunun dışındakiler hurafedir." dedi. Daha sonra kapısını kapayıp hiç kimseye açmadı. Kırkıncı gün kendini öldürdü.
Halk vezirin ölümünü duyunca oraya yığıldı. Vezirin mezarı mahşer yerine döndü. Dört bir yandan gelen insanlar günler ve aylarca ağlayıp inlediler. Zaman geçip acı hafifleyerek ortalık sakinleşince halk :
- "Ey beyler o kutlu kişinin yerine kim geçerek bu işi devam ettirecek, ortaya çıksın ki biz onunla teselli olalım..." dediler.
Bunun üzerine emirlerden biri ortaya çıkıp :
- "O kutlu kişi beni vekil ve halife tayin etti. İşte elimdeki risale bunun delilidir." diye ortaya çıktı. Diğeri :
- "Hayır gerçek halife benim". Dedi.
Diğerleri de teker teker çıktılar halifelik davasına kalkışıp keskin kılıçlar çektiler, sarhoş filler gibi birbirlerine düştüler. Yüz binlerce Hıristiyan öldü, kesik başlardan tepe oldu. Sağdan soldan sel gibi kanlar döküldü. O vezirin ektiği fitne tohumları da, onların başlarına afet kesildi.
. Böylece vezirin ektiği fitne tohumu yeşermiş dindarlar birbirine girmiş, İsa dininin hükümleri, karışmış ve o münafık da böylece ölümü pahasına muradına ermiş oldu...
Alıntı:Mevlana'nın: Mesnevisinden
Devamı Buradan ...>>
24 Mart 2009 Salı
TOPRAK: BİZ seni SEviYOruzzz

Nasıl ki can bedende akıl fikir içinde, gören göz, duyan kulak söyleyen dil hep bendeyse, Ben de O’nda; dört hatta 5 elementi de mümkün değildir birbirinden ayırabilmem. SU; Ben asım derken, TOPRAK girdi isyan ve feryada bugünde… Diğerleri ne zaman başkaldırır, onları bilemem ben. BEN nasıl bir bütünsem insan olarak, ayrılamasa parçalarım birbirinden, uzuvlarımı önem sırasına bile koyamazken, 5 unsur nasıl ayrılır birbirinden. Suyun sözlerine saygıyla eğildik. Bugün de TOPRAK anlatsın bakalım kendini dedik:
Bağrımda ne varsa O’nundur Ondandır, karanlıklarımda bir tane yaş ve kuru her şey ne varsa onun kitabında yazılıdır. Benim bağrımda yetişir üzümler yoncalar, gür çimenli, bol ağaçlı bahçeler, meyve, otlak sebzeler..”O Odur ki; Sizi önce topraktan, sonra bir spermden, sonra bir embriyodan yaratan.”
Sad suresi 71. ayette:
“Hani rabbin meleklere şöyle demişti: Ben çamurdan bir insan yaratacağım bir avuç toprak al da gel yerden.” Ben ağlayıp feryat etmiştim meleklere vermek istememiştim bedenimden. Benden yaratılan canlı acı çeker benden çıkan bana döner demiştim de anlatamamıştım. Sonra Azrail ahdine vefa gösterip de kapıp götürüvermişti bir avuç toprağımı bir yerlerimden. Atanız Âdemin ilk yaradılışı işte böylece olmuştu, benim bedenimden. Sonra bir atımlık sudanmışsınız orasını ben bilmem. Dönün bakın bir çevrenize dokunduğunuz her şeyde ben yok muyum? Ya yiyip içtiğinizde? Oturacağınız evlerinizi benim üstüme yapmadınız mı? Yediklerinizi benden toplayıp, benim için savaşlar yapıp yenilip yenmediniz mi? Kazdınız, bellediniz, sınırlar koydunuz, elediniz hiç ses çıkarmadım ben. Akan kanlarınızı da ölülerinizi de hazinelerinizi de en derinlerimde saklayıp kimselere ifşa etmeden. Benden yaparsınız testilerinizi çanaklarınızı, ben üretirim eğninize giydiklerinizi, bende ararsınız hastalıklarınıza şifanızı…Oyuklarımda tutarım okyanuslarınızı,yükselir bedenim, dağlarımla tutarım rüzgarınızı. Yol olurum gelip geçişinize, üstümde koşarsınız, tükürüp, pislersiniz üstüme yine de. Bağrımdan çıkarırsınız yakıtınızı petrolünüzü bile. Mineraller madenler... Parmağınıza, göğsünüze taktığınız kıymetli taşlar altın elmas pırlantalar ne varsa bendedir BENde. Bir gün bana da şükredip Âşık Veysel gibi” benim sadık dostum kara topraktır” demediniz bile. Olsun, yine de dönüp geleceğiniz Allah’ımın emriyle benim bağrım, ben sizi sarıp sarmalarım Onun emriyle yine de şefkatimle.
Ey sadık dostumuz TOPRAK: Biz seni SEviYOruzzz.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:43
15
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
22 Mart 2009 Pazar
AZİZEM SU

Ben; "Bize gökten su indiren, o suyla her şeyin bitkisini çıkaran, taneleri, meyveleri, denizleri ırmakları gölleri oluşturan, bedenimizin içini onunla doldurana selam olsun."diyorum.
SU da diyor ki;
Duygusalım ben, birleştirici ve heyecanlandırıcıyım, koruyucu, temizleyici, bereket getiren ASım ben AS.
Ben yaratılmasam, sevgilimin sihirli çanağından sizlere akmasam, ta başlangıçtan beri var olmasam haber eden olmazdı yaratılandan. Toprağın ateşin, havanın bile sevgilisiyim ben. Yer çekimine kim karşı koyabilir benden başka? Ben; toprağın koynuna girip uzandığımda çıkabilirim ağaçların köklerinden tutunup ta en ince dallarına. Gün olur buharlaşırım yükselir yükselir ta çıkarım arşa, özleyip sizleri yeniden inerim yerkürenize arza. Sen benim akışkan olduğuma bakma donarak bedenlenebilirim de. İstesem koca koca gemileri bile yüzdürürüm üstümde, özelliklerimi sunarım sizlere maharetle. Dolu olurum, kar, sis, çiy, buhar olurum, kaynak olurum ittirip çıkarım kayalardan bile. En sert metal çeliği bile keserler benle. Işığı bile emerek sihirli renklerle yansıtırım size. Her girdiğim kabın rengini alır, her değdiğim yüzü diriltirim ben. Sıcak su kaynaklarımdadır tüm hastalıklarına şifan da. Ben SUyum SU cennetteki 4 ırmakta gürül gürül akan. Benim işte; dertlenip, sevindiğinde gözlerinden akan da.
Ben de beni yaratana özümle ÖZ olana hamd ediyorum seninle elele… Sen bakma benim benlikle Suyum ben SU dediğime.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:13
24
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
21 Mart 2009 Cumartesi
MELİH ÜNEN/ KITALAR BİLE BİRBİRİNE DAHA YAKIN
Kimi zaman dinlediğimiz müziklerin içinde mutluluk enerjisi yakalarız. Bugünlerde dinlerken o enerjiyi yakaladığım şarkılardan bir tanesi de Melih Ünen'in Video'su ile birleşen Parçası oldu, bunu sizinle de paylaşmak istedim. Siz de benim gibi o duyguyu hissedersiniz inşallah. Kısaca kendisini söyle tanıtmışlar internette:
Melih Ünen'in müzik tutkusu birçok müzisyen gibi okul yıllarında başlamış. Milliyet Müzik Yarışmalarında alınan ödüller bu tutkusunu perçinleyince, daha sonra Viyana'ya giderek orada müzik eğitimi almış. Bu dönemde değişik gruplarda solistlik yaparak şarkıları radyolara kadar ulaşmış ve bazı yarışmalarda bu gruplarla ödüller bile almış. 90'ların ikinci yarısı İstanbul'a döndüğünde Kamelion grubunu kurmuş ve Hayal Kahvesi, Kemancı, Line gibi seçkin mekanlarda uzun yıllar program yapmış.
Tarantino filmleri tadında gitar tınılarıyla, retro soundların modern bir biçimde birleşimini ortaya koyan Melih Ünen'in "Arkası Yarınlara" albümü Yakartop Muzik etiketiyle 03 Mart 2009'da müzik marketlerde satışa sunuldu.Tema olarak aşk ve modern ve zamanları ele alan albüm balad ve rock'n'roll gibi, hüzünle birlikte umut taşıyan retro-modern soundlu şarkılardan oluşuyor. Albümün çıkış parçası ve klibi çekilen Beşiktaş Üsküdar'da Göksel de vokal yaparak eşlik ediyor.MELIH UNEN - BEŞİKTAŞ ÜSKÜDAR (feat. GÖKSEL)
Devamı Buradan ...>>
20 Mart 2009 Cuma
BİSİKLETTEN ÖĞRENDİKLERİM:

EŞİTLİK ve DENGE yi öğrendiğimiz ilk eşya ya da vasıta gibi gelmiştir bana BİSİKLET. Çocukluk dönemimde aşkla bağlı olduğumu düşündüğüm vazgeçilmezimdi kendisi. Bu yazıyı yazarken hakkında konuşulacak ne kadar çok özelliği olduğunu düşünüyordum. Bisikleti kullanmayı öğrenme esnasında mutlaka yanı başımızda birisinin olması gerekliliği, nasıl denge sağlayacağımızı gösteren, arkadaki seleden tutup, pedalları çevirmedeki formülün sırlarını bize anlatacak, düşmeden nasıl bisikletle bir beden olacağımızı bize gösterecek rehbere ihtiyacımız olduğunu hatırladım: Aynı HAYAT gibi……..Nasıl ilk adımlarını atan çocuğun ellerinden tutacak ona destek olacak birine ihtiyacı varsa,
Bisiklet kullanmada da birine ihtiyaç duyulduğunu hatırladım. Senden önce öğrenenler öğrenmiştir bisiklete binmedeki denge unsurlarını, gidon, sele, fren elcik ayarlarını, vites kollarının rahat tutuş ayarlamalarını, kadro boyu, km, zil ayarlarını. Bir bilenden öğrenmişlerdir onlar da, bu sefer öğretici konumundadırlar artık ve öğretmeye çalışırlar bildiklerini, büyük bir bilgelik dersi verir gibi. Yaşam; değil midir dengenin var oluşundan türeyen?… Değil midir geçtiğinde denge çizgisinin öte tarafına seni cehenneme iten? Hayatı bisiklet kullanmayı öğretirken öğretici öğretiyor zaten. Hayat önden gidenlerin ayak izlerine basarak yürümek değil sadece… İklimler değişiyor, teknoloji, bilim, ilim ve hatta insanlar ve ihtiyaçlar bile gün be gün değişiyor. Bizi ileriye götürecek aracımız Pinokyo bisikletimiz de olmasa bizim kendimizi hayata ayarlayıp kadro boyu ayarımızı kilometre ve zil ayarlarımızı iyi yaptırmamız gerekiyor kanımca. Bisiklet kullanmayı öğrenirken öğreniyoruz hayatın gerçek yüzünü. Bugün hayatın anlamı nedir diye sorduklarında; eşitlik ve dengedir diyebilir misiniz? Neymiş hayatın anlamı?
Devamı Buradan ...>>
19 Mart 2009 Perşembe
LİMON AĞAÇLI ESKİ EV / satılıktır

Kiracı olarak 10 yıldır aynı evde oturuyorum.3 katlı bahçe içinde kahverengi panjurlu bir ev. Zaman zaman genç kızlık hayallerimi süsleyen, Nazım Hikmet’in dizelerindeki o eve benzetsem de bu evi, panjurlarını kırmızıya boyamaya cesaret edemedim bir türlü. Ne de olsa kiracıyım, ev sahibim zevkime saygı da gösterse yapamadım işte. Bahçemizde 2 adet yediveren limon ağacı: erik, nar mandalina ağaçları, ebruli ve hanımelileriyle mutlu umutlu yaşarken, kedilerin de cennet mekânı oldu burası. Bahçe kapısının iki yanındaki ağaçlaşmaya azmetmiş melisaların inanılmaz ve kendinden beklenmeyecek mis kokularını caddeler boyu insanların burunlarına burunlarına yayması zamanını bekliyorken şimdi;….İşe bak! .Oturduğumuz evi sahipleri satışa çıkardı, nedenmiş ? Kredi borçları…. kriz nedeni.
Yarım metre duvarlara sahip olduğundan emektar evimizi, depremler bile yerinden bir milim sarsamıyordu. Denize yakınlığı,
bunaldığında kendini sahile atabilmenin özgürlüğü, Levent cafede gevrek peynir çay üçlemelerimize tavla partilerini ve güneşlenme seanslarımızı eklememiz eskilerde mi kalacaktı şimdi? Kim bilir şimdi hangi semtte mekân tutacaktık kendimize… Her şey bir yana limon ağaçlarımıza ne olacaktı? Sağımız solumuzdaki apartmanlara uygun dizaynda yapılacak yepyeni binadan bana ne ? Ağaçlar kesilmesin ben başka bir şey istemiyorum ki.
Yıllar önce eski oturduğum evin arka bahçesinde bir dut ağacı vardı. Mor dutlardan ağırlaşmış dalları yere bakardı. Her sabah erkenden kalkıp balkona çıkar konuşurdum kendisiyle: “Seneye daha büyüyeceksin, dalların benim sana dokunacağım kadar yakınıma yaklaşacak. Ben uzanıp o güzel meyvelerinden yiyeceğim.”diye. Bir gün öğle vakti bir gürültü arka bahçede adamlar ellerinde çift taraflı testere “ordan tut buradan tut” bağrışıyor. “Aman sağlam bağla Ahmet Efendi, ağaç evlerin üstüne düşmesin” diye. Yerimden öyle bir fırlamışım ki hışımla “ne oluyor orada?” diye bağırdım adamlara.. Hepsi zemin üstü kata yani benim oturduğum evin balkonuna çevirdiler başlarını-bu kadın da nerden çıktı ?-der gibi. Nasıl şiddet içeriyorduysa sesim…”Hiç meyve veren ağaç kesilir mi, siz deli misiniz, şimdi sizi şikâyet ediyorum “dedim. Aşağıdan cılız bir ses yükseldi “Size ne hamfendi ağaç benim bahçe benim istediğimi yaparım, “ dedi sinirli sinirli. Balkon kapısını kapatıp kulaklarımı tıkadım ve oracıkta dostumdan ayrılacağım için ağladım için için. Beş dakika geçmedi büyük bir gürültüyle apartman sallandı. Ne göreyim dut ağacım bütün dallarıyla benim balkonuma düşüp tüm dutlarını bir iki yaprağıyla birlikte bana silkelemişti. Sonra ağacı geri çektiler nasıl yaptılarsa. Beni bekletmeden meyvesinden yediren o ağacın bir yaprağını kurutup yıllarca sakladım.
Ertesi sabah balkona çıktığımda o artık yerinde yoktu ama koca bir kalp şeklinde kök bırakmıştı toprakta. Gözyaşlarımı tutamayıp sadakatine ve dostluğuna teşekkür ettim. Bir şeyleri ısrarla istememeyi işte o gün öğrendim. Kısa süre sonra da o evden taşındım zaten.
Şimdi de diyorum ki: Ben taşınmaya razıyım, bahçemdeki ağaçlar kesilmesin bana yeter.
Yine ısrarla mı istiyorum bilmem? Sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
19:10
36
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...

