.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

31 Ocak 2010 Pazar

KÖR KUYUDAKİ EŞEK

Günlerden bir gün, köyün birinde, adamın birinin eşeği, kuyuya düşmüş. Niye düşer, nasıl düşer sormayın! Eşek bu. Düşmüş işte. Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı belki, üzerine de toprak dökülmüştü. Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprakta biten otları yemek isteyen eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm... Hayvancık saatlerce acı içinde kıvranmış, bağırmış kendi dilince.
Ayıptır söylemesi, anırmış yani.
Sesini duyan sahibi gelip bakmış ki vaziyet kötü. Zavallı eşeği kuyunun dibinde melül mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış.

Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hissedip köylüleri yardıma çağırmış. “Ne yapsak, ne etsek de eşeği kuyudan nasıl çıkarsak?” soruları havada kalmış! Sonunda karar verilmiş: “Eşeği kurtarmak için çalışmaya değmez. Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek, eşeği işkence çektirmeden tez vakitte öldürmek.” Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak atmışlar. Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe dökmüş. Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükselip sonunda yukarıya kadar çıkmış. Köylülerin ağzı açık, baka kalmışlarrr.
Mevlana'dan alıntı.

Hayat bu! bazen bizim de üzerimize abanır. Ne bazen? Çoğu zaman... Üstümüzü toz toprakla örtmeye çalışanlar olabilir. Bunlarla baş etmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil; dökülen toprakları silkeleyip,ayaklarımızın altına aldığımız o topraklar sayesinde yükselmek ve aydınlığa çıkmaktır.
Kör kuyulara düşsek bile...

Sevgilerimizle.

Devamı Buradan ...>>

29 Ocak 2010 Cuma

MERSİN AĞACININ KOKUSUNU HAVAYA SAÇMASI GİBİ

Dünkü yayınladığımız yazıda “Malınızdan mülkünüzden verirken pek fazla şey vermiş sayılmazsınız. Gerçekten vermek kendinden vermektir" diyordu Halil Cibran. Çinlilerin bir atasözü vardır; "vermek; satın almaktır" diye. Satın almak amaçlı vermek; ardında menfaat barındırıyorsa (örneğin vererek oy toplamak gibi)o vermekten bahsetmiyor ünlü üstad. Adalet terazisini kendi nefsine değil de haklının ve doğrunun lehine çevirebilmekten söz açıyor bence. Ananın çocuğuna karşılıksız zamanını, uykusunu şefkatini, merhametini, sevgisini vermekten bahsediyor. Bir Öğretmenin talebelerine; iyilik güzellik ve dürüstlük tohumları ekmesinden bahsediyor. Barışı aşılayabilmek, sevinci bulaştırabilmek, acılı gönüllerine fazilet ve erdemin sihirli suyundan serpmekten bahsediyor.

Aşk acısı çekmişleri buluşturup yaralarının sarılmasından…
Hak yolunu arayanları aramayanları kutsal kitaplar doğrultusunda bilgilendirmekten…
Yine Çin atasözünde olduğu gibi yoksula;”Bir kilo balık vermek yerine, balık tutmayı öğretmek…”ten söz açıyor. Malımız mülkümüzde zaten yoksulun fakir fukaranın payı var diyor Yüce Kuran.
“Veririm ama hak edenlere”diyerek değil, ayırt gözetmeden verebilmekten söz açılmışsa satır aralarında;
“-Hadi gelin, mersin ağacı; kokusunu, meyvesini, yaprağını, kabuğunu nasıl sorgusuz sualsiz veriyorsa bizlere; biz de öyle verelim dostlarım.” Asıl pehlivanın; kızdığında bile öfkesine hâkim olabilen olduğunu bilelim. Nefretimizi sevgiye döndürüp bal edip sunalım.”
Kuran Fussilet suresi 34.Ayette:”Kötülüğü en güzel tavırla sav. O zaman görürsün ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sımsıcak bir dost gibi oluvermiştir.”
Bakara:263. ayette dediği gibi de “güzel yapıcı söz, bir bağışlama; ardından bir eziyet gelen sadakadan daha üstün gelir.”diyor.

Hepinize Sevgilerimle.
Resim:deviantart'dan alıntı.

Devamı Buradan ...>>

28 Ocak 2010 Perşembe

ZENGİN BİR ADAM DEDİ Kİ: VERMEKTEN SÖZ ET

Sonra zengin bir adam dedi ki, bize Vermekten Söz Et.
Ve o yanıtladı: Malınızdan mülkünüzden verirken pek fazla bir şey
vermiş sayılmazsınız.
Gerçekten vermek kendinden vermektir.
Çünkü mal mülk, bir gün ihtiyaç olur endişesiyle alıkoyup sakladığınız
şeylerden başka bir şey değilmidir?
Ve yarın, yarın ne getirir, kutsal kente giden hacıların peşine
düşmüşken, iz tutmaz kumlara kemikler gömen aşırı tedbirli köpeğe?
Yokluk korkusu yoksunluğun bizzat kendisi değil midir?
Kuyunuz suyla doluyken susuz kalmaktan korkmak, asıl giderilemez
susuzluk değil midir?....


Çok şeye sahip olup çok azını verenler vardır- bunu şan olsun diye
yaparlar ve bu gizli arzu hediyelerini yoz eder (yararsız kılar).
Bir de aza sahip olup hepsini verenler vardır.
Bunlar yaşama ve yaşamın cömertçe verilmiş bir ödül olduğuna
inananlardır ve onların sandığı hiç boş kalmaz.
Sevinçle verenler vardır ve o sevinç onların ödülüdür.
Ve acıyla verenler vardır ve o acı onları arındırır.
Ve veren ve verirken acıyı bilmeyen, sevinç aramayan, faziletli olmayı
düşünmeden verenler vardır;
Şu vadideki mersin ağacının kokusunu havaya saçması gibi verirler.
Tanrı böylelerinin elleri aracılığıyla konuşur ve onların gözlerinden
dünyaya gülümser.
İstenince vermek iyidir fakat istenmeden, ihtiyacı anlayıp da vermek
daha iyidir
Ve eli açık olanlar için, alacak olanı aramak vermekten daha büyük bir
sevinçtir.
Sanki alıkoyabileceğiniz bir şey var mı?
Tüm sahip olduklarınız bir gün verilecek;
Öyleyse şimdiden verin de, size ait olsun verme mevsimi
mirasçılarınıza kalmasın.
"Veririm ama sadece hak edenlere" dersiniz sık sık.
Ne meyve bahçenizdeki ağaçlar böyle der, ne de çayırlarınızdaki sürüler.
Onlar, saklandığında çürüyecek olanı, yaşayabilsin diye verirler.
Günler ve geceler bahşedilmeye değer bulunmuş olan, sizin
vereceklerinizi almaya da layıktır kuşkusuz.
Ve hayat ummanından içmeyi hak etmiş olan, sizin küçük derenizden
tasını doldurmayı da hak eder.
HALİL CİBRAN

Devamı Buradan ...>>

27 Ocak 2010 Çarşamba

AHLAK BEKÇİLERİM

Her ne varsa âlemde sizden yansıyor” diyorlar. “Gözünün gördüğü her şey, iliklerine kadar işleyen aşk, parmak uçlarını hareketsizleştiren soğuk, esen rüzgâr hatta ahlak bekçilerini bile içten dışa yaratanlar sizlersiniz” diyorlar!”Biri için "ne iyi insan!"diyorsan; o sensin... "Ne ahlaksız ne dinsiz!" diyorsan "ahlaksız da dinsiz olan da sensin" diyorlar. "Orman içinde oturur gibiyim” diyorum, “senden yansıyan ağaçlar onlar!” diyorlar. Anlamakta zorluk çekiyorum. Sevdiğim ve sevmediğim diye ayırdığım her şey burnumun dibinde bitiyor çünkü...

Dün gece nedensiz bir dizideki yakışıklı hakkında “hiç sevmiyorum bu adamı!” çıktı ağzımdan. Oysa genç kızlar belki hayrandır adama! Tavrını, kasılmasını, kendini çok beğenmesini sevmemişimdir belki. Ama bunların hiçbiri benim o sözü söylememe mazeret değil. Sana ne adamın tavırlarından? Hani benden bana yansıyordu ya her şey?Belki de ben kendini beğenmişin biriyim, hıı nedersiniz?

Geçmişte filmlerde kahramanlıklar gösteren atlayan zıplayan bir anda 20 kişinin başını gövdesinden ayırabilen (film gereği bile olsa ) Cüneyt Arkın için de söylemiştim aynı sözleri, ertesi gün tiyatrocu bir arkadaşımla Alsancak’ ta gezerken karşılaşmıştım kendileriyle ve oturup muhabbetini dinlemiştim kuzu kuzu. “Dün sizin için bunları söyledim, bugün karşıma çıktınız!” demiştim de, kahkahalarla gülmüştü bana. Yaşayanın yaşadıklarından ders alması gerekiyorken aynı hataları bir defa bir daha yapması hiç öyle affedilir gibi değil bence. Dün gece o söz ağzımdan çıkmasıyla bir anda öyle bir öksürüğe tutuldum ki uzun süre nefessiz kalıp sabahı göremeyeceğimi sandım. Denetim ve koordinasyon şefim, Ahlak bekçilerim özel güvenliğim için gerekli zamanda gerekli müdahalesini yapmış yargıya taşımadan olayı tam oracıkta cezamı kesmişti.
Sevgiden, aşktan, birlik ve bizlik bilincinden insan olmaktan bu denli söz açıp kelime türeten tontini’ ye bu tür konuşma yakışır mıydı sizce? Ü-hü ühü...
Hepinize (içine yargı katılmamış) sevgilerimle.

Resim:images com'dan alıntı.

Devamı Buradan ...>>

24 Ocak 2010 Pazar

AŞKA AŞIKLARA AŞIĞIZ

Biz aşka aşıklara aşığız,aşkta yok olanlara..
Aşkın ateşinde yanıp da öz canından cayanlara…
Derdi tasayı unutup, her zerresi aşk olanlara
Aşığız aşkla yollara düşüp, Allah’ı bulanlara

Dikenli ayak, killi başla hak davetine koşanlara
Selim kalple maksadını fiili faile ulaştıranlara
Yüz sürmek gönül almak can bağışlayanlara
Biz aşka âşıklara aşığız aşkla serden cayanlara.

********
Kim demiş “sevgilinin cemali nurunda yanmam ben” diye
Kim demiş “onun emri fermanına dur denilebilir” diye
Haktan emir gelmeye dursun kılıç susar söylenen sözde
Cemali nur olan oturur aşk mabedinin baş köşesinde.
Devamı Buradan ...>>

23 Ocak 2010 Cumartesi

ALTINIZDA KARINCA EZİLMİYOR

Seslerdir: aynı vazifeli askerler gibi içerisinde keşfedilmeyi bekleyen, gizli hazineleri aşikâr eden.
Seslerdir: içerisinde kızgınlıkları taşıyan,
Seslerdir: aynı bir âşık gibi içerisinde parfüm kokulu manaları sevdiğine sunan.
Hayat denilen bilgelik okulu, kimilerimize bırakmıştır atalarımızın mirasını bir ses nidası şeklinde. Gönül Kulağını açan insanlara sunmuştur mana denizinin incilerini, mercanlarını. Anlatmak istediklerimizin değeri anlayanın verdiği değer ölçüsündedir her zaman. Sen ne kadar yeni gelinin bohçasına sarar gibi saklayıp sarmalasan da, açar kendi değer anlayışı doğrultusunda sunulanı. İşte O kadın da öyle yapmıştı o gün; Otobüste arka taraflara ilerlemekte nazlanan kendinden sonraki nesillere seslenirken; “Biraz ilerlesenize çocuğum, Altınızda karınca ezilmiyor” deyivermişti karşısındakini incitmek istemeyen ince ve gizemli sesi ile.

Ne kadar anlamlıydı sözleri!
Eskilerin bizlere bıraktıkları miras çok söz gerektiren bir duyguyu içerisine ansiklopedik bilgiler yükleyecek denli kısa ve öz meselle anlatmalarıydı. Çok söz bırakmıştı eskiler bize, adına da Atasözü denmişti mirasına sahip çıkalım diye. Hangimiz artık bir olayı anlatırken kısa ve öz konuşma mantığı çerçevesinde kendisine kalan mirastan yararlanıyor? Bir acayiptir atasözlerimiz bir derya bir umman bir bilgelik düşmüştür her sözün ardına. Anlamak isteyen her can için: içerisinde vardır bin bir mana.

Yaratıcı tüm yarattıklarını toplar ve onlara sorar: "hazır olacakları güne kadar insanlardan saklamak istediğim bir şey var. Bu bir gizli gerçeklik:
Kartal söz alır: "bana verin, onu ay'da saklayacağım."Yaratıcı: "hayır, bir gün oraya giderler ve bulurlar."
Yunus balığı: "ben okyanusun dibine saklarım" der. Yaratıcı: "olmaz, oraya da inecekler" der. At söz alır ve: "onu büyük ovalara gömer, saklarım" der. Yaratıcı: "onlar dünyanın derisini keserler ve orada da bulurlar" diyerek karşılık verir. Sonra Toprak Ananın koynunda, Dünyanın göğsünde yaşayan, gözleri görmeyen ama ruhsal gözle gören büyükanne söz ister ve: "onu, onların içine saklayalım" der. Yaratıcı da mirası onların İçine saklar. Bu: SÖZdür işte.
Sevgilerimle.
sufi Cem

Resim:images.com'dan

Devamı Buradan ...>>

21 Ocak 2010 Perşembe

GÖKÇE GELİN, GÜLENDAM ve GÜLSANEM

Nüfusu milyonlarla anılan bir yakın ülkenin tek kraliçesiydi Gökçe gelin. O, bir ana kraliçeydi. Onun ülkesinde; Gelişmiş askeri strateji, örnek ve rasyonel bir iletişim ağı, teknoloji, kolektif çalışma gücü, doğa koşullarına dayanmak için gerekli olan her şey gelişmişti. Bu topluluk; ülkelerindeki sır dolu yaşamlarını birçok insan topluluğunun çözemediği formüllerle halletmiş ve refah mutluluk ve huzura ermişlerdi nasılsa. "Ee! Peki, bu nasıl bir ülkeydi? Yoksa bu anlatılanlar masal mıydı?" diyeceksiniz. Hayır, dostlarım; sabırlı olun ve bekleyin lütfen bu gerçek hikâyenin günümüzde de devam eden yaşanılmışlıklarını anlatacağım sizlere dilim döndüğünce..

Gökçe gelin tüm ülke yaşayanlarının ANAsıydı. Gülendam ve Gülsanem de onun bakımını üstlenen iki yardımcı, diğer bütün yardımcıların en yaşlılarıydılar. Tüm doğan kardeşleri onların gözetiminde doğmuş bakımlarını beslenmelerini ve hatta emzirilmelerini bile üstlenmişlerdi. İlla doğum yapmış olmaları gerekmiyordu her an süt üretme kapasiteleri vardı onların. Erkeklerinse olgunlaştıklarında soylarının devamı için gökçe gelinle çiftleşmekten başka bir görevleri yoktu. Bu ülkenin tüm diğer işlerini ise sadece dişiler yürütüyordu.

Gülendam ve Gülsanem aynı yumurta ikizleriydiler. Bir zamanlar Gökçegelinle öleceğini bile bile çiftleşmeye gelen yiğit bir askere âşık olmuşlardı her ikisi de. Başlarını öne eğip kraliçeye hazırlamışlardı sevdikleri yiğidi içleri yana yana. Kıskançlık değildi onlarınki, kendi canlarını bile feda edebilecek kadar özveriliydiler aslında. Yüreklerini burkan şey yiğidin bu beraberlik sonrası öleceğiydi. Onu yaşatmak için her çareye gizli gizli başvurup, ölülerin atıldığı boşluktan o ölmeden kurtardılar erkeklerini. Kraliçenin bunu duymasına imkân yoktu, çünkü mabedine kapanarak açlık ve susuzluğa kendini mahkûm etmiş melek kanatlarını yolarak bir müddet için onlarla beslenme ritüeline girmişti o sıra.


İşçiler, ülke bekçileri (yani kapıcılar) feromenler (yani hormon taşıyıcılar), oduncular, hemşireler, çiftçiler, attalar, dokumacılar, lejyonerler, taktik ustaları ve uzmanlarıyla mükemmel görev dağılımı dönüşümlü olarak her birey tarafından sevgiyle gönüllü olarak üstlenilebiliyordu bu ülkede. Halk tarımla uğraşıyor, ekiyor biçiyor, sürekli üretiyordu.
80 milyon yıllık bu uygarlık iktidar savaşı olmadan, zengin yoksul ayrımsız, eşit bir şekilde ve müthiş bir düzen içinde yaşıyordu. İstedikleri mesajları birkaç saniyede tüm ülkeye duyurabiliyorlardı. Kendini feda edecek kadar cömert olan bu ümmet kıtlık dönemlerinde aç kardeşlerini besleyecek psikolojiye ve anatomik yapıya sahiptiler.”Bugün, ben toplumum için daha iyi ne yapabilirim?” sorumluluğuyla yaşıyorlardı. Müthiş gelişmiş bu oto organizasyonda şef yok, plan-program yok, emir-komuta zinciri yoktu.

Gelişmiş iletişim sayesinde Gülendam ve Gülsanem’in ölmesi gereken bir erkeği ölümden döndürdükleri, birkaç saniyede tüm ülkede duyuldu nasılsa. O güne kadar hiç yaşanılmamış bir İhanet, tadılmamış bir duygu, ceza-i müeyyidesi bilinmeyen bir davranış biçimiydi bu onlarca. Utanç duydu ülke halkı kendinden. Bilinmedik bir koku tüm bireyleri sarhoş edip bayılttığı ve bu aşkı onlara unutturduğu sıra Gülendam ve Gülsanem yiğitlerini alıp ayrıldılar ülkelerinden. Başka bir kum tepeciğinde kendilerine başka bir koloni kurdular ve orada çoğaldılar. Ülkelerinin adına da “Gülen karıncalar ülkesi” koydular.

Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.

Devamı Buradan ...>>

20 Ocak 2010 Çarşamba

NE SU UYUR NE HASTE-İ HİCRAN NE DE VATAN HAİNİ

SU yalar kayaları kumları toplar dağların doruklarından ak karların yer yer erimiş yer yer buz olmuş parçacıklı kısımlarını, katar bedenine en kuytu en oyuk kısımlarına sokulur toprağın usulca. “SU uyur” derler oysa uyumaz o, hep çağıldar susar gibi görünür vardı mı düzgün bir menzile dinler çobanın kavalını, kuşların börtü böceğin kurdun, kuzunun çıngırağının sesini.
“Su uyur düşman uyur haste-i hicran uyumaz” ; (ayrılık hastası uyumaz) der Şeyh Galip ünlü divan şairi. O, o zamanlar söylenmiş söz oysa uyumuyor düşman aynı uyumayan su misali.
Ummana hasrettir su kavuşmak vuslata ermek karışmaktır emeli.
Ayrılık hastasının da bu hicranının sebebidir ay yüzlü sevgili.
Ya düş-mana ne ola? Uyumaz. Fermanı yenmek fethetmektir emeli.
Gaye kavuşmaksa: Ne su uyur,Ne haste-i hicran, ne de vatan haini.
Uyuyan bizleriz dostlar bir rehavet, uyuşmuşluk durgun göl misali.
Devamı Buradan ...>>

19 Ocak 2010 Salı

GÖLÜN KENARINDA DURUP GÜMÜŞ AYA EVET DE

Kanadalı bir kızılderilinin sözü bu, benim değil.
“Bir gölün kenarında durup gümüş ay´a ´EVET!´ diye bağırıp bağırmayacağını bilmek istiyorum. Geçinmek için ne yaptığın beni ilgilendirmiyor. Neyi özlediğini, kalbinin arzuladığı şeye kavuşmanın hayalini kurmaya cesaret edip edemediğini bilmek istiyorum.”diyor.
AY önüne geçip GÜNEŞi perdeledi. RUH bedene ben buradayım dedi. Gümüş AY’a evet dedik. Böylece değişime girdik hep birlikte.
Öyleyse: bundan böyle,
“Kalbimizin istediği şey CESARETse ona kavuşacağız.
Kederlerimizin merkezine dokunup acıdan korkumuzu sileceğiz.
Coşkunun ayak parmak uçlarımıza kadar bedenimize dolmasına izin vereceğiz.
Yaş, cins, ırk, din dil ayırt gözetmeden insan olmanın sınırlarını aşacağız.
Bir aptal gibi görünsek de AŞK için ve hayallerimiz için kendimizden ödün vermeyeceğiz.
Sonucu ne olursa olsun ruhumuza ihanet etmeyip yalana tevessül etmeyeceğiz…
En ağır koşullarda ayaklarımızda zincir, gözlerimizde kara bant olsa da umut kuşumuzu işaret parmağımızın üstünde taşıyacağız.
Su gibi en altlarda aksak da kaya kadar sert olanı bile yumuşatacağız.
"Yanan bir daha yanmaz" deyip ateşi kendimize serin kılacağız.
Toprak gibi bereketli, hava kadar gerekli kılacağız ruhumuzu.
Kendimizle yalnız kaldığımızda yalnız olmadığımızın bilincine varıp kendi kendimizle yârenlik edebilmeyi öğreneceğiz.”
Hadi rastgele hepimize, sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>