
Atatürk şimdi ölüyor....
Bir eski takvim yaprağının arkasından alıntı:
"...İnebolu'dan Kastamonu'ya geliyoruz. Büyük Gazi'nin 24 saat evvel şapka hakkında söylediği nutuk Kastamonu'da etkisini göstermiş.Bütün memurlar,öğretmenler beyaz şapka giymişler.
Ata, Kastamonu'ya gelirken çarşaflı-peçeli kadın öğretmenler,şimdi peçelerini açmışlar. Yol boyunca yaşlı, genç, kadın, erkek,çocuk herkes dizilmiş, sevgi çığlıkları atıyorlar.
Bu sesler Ilgaz'ın eteklerinde yankı yapıyor. Gazi, manzaranın ihtişamı karşısında otomobilinden indi. Daha iki adım attıki, yolun iki tarafını dolduran ve tarlalara taşan gök peştamallı Türk anaları onun etrafını sardılar.
Altın saçlı, keskin bakışlı Atatürk, mendilini gözlerine kapattı... Atatürk ağlıyordu..."
O kutsal devrimin, artık sadece eski takvim yaprağının arkasında kalan kısmıdır bu. Bize; kılık-kıyafet devriminin, tüm cumhuriyet devrimlerinin sembolü olduğunu anlatır. Atatürk, güçlü orduları yendiğinde değil, Kastamonu'da çağdaş giysili kadınları gördüğünde anlamıştı başardığını ve ilk kez ağlamıştı. Ve yobaz bu yüzden ısrarlı. Bu yüzden; karşı devrimciler açısından kadınların tekrar tesettüre bürünmelerinin, üniversitelerden başlayarak kızların türbana girmelerinin önemi fazla.
Bu yüzden sabırsızlar.
Bu yüzden aceleleri var. *
Şimdi kaybediyor Atatürk...
Şimdi yeniliyor...
Atatürk'ü ağlatan kıyafet devrimi de öbür devrimler gibi bugünlerde siliniyor. Anlamıyor musunuz?..
Bir ulus, kendisine bağımsızlık-özgürlük-kimlik-kişilik veren...
Onur-şeref armağan eden...
Kendisine çağdaşlık-uygarlık yolunu açan...
Ve bunu başardığını gördüğü zaman ağlayan yiğidine ihanet ediyor.
Çocukları terk ediyorlar onu...
Ve Atatürk yeni yeni ölüyor.
"HÜRRİYET, Bekir COŞKUN "
Devamı Buradan ...>>
31 Ocak 2008 Perşembe
ATATÜRK AĞLIYOR
Gönderen
sufi
zaman:
14:46
3
yorum
Etiketler: SAJA BAKIŞI
29 Ocak 2008 Salı
DİLEK'ten mektuplar:BABAM ve BEN
SEVGİ ÜSTÜNDE AÇAN ÇİÇEK
Ekonomik koşulların neden olduğu sanılan duygu yozlaşmalarının çözümü,ekonomik ferahlıktan çok "SEVGİ ÜRETİMİYLE" olası bence...
"Duygu yozlaşması"Deyip te geçmemeli.Bilgelikten uzak bir yaklaşımla diyebilirim ki ,sevgi dolu kişi;Yakıt yüklü araç gibidir..Sevgisizlik özveriyi tutsak etmekle birlikte hareket mekanizmasına da sekte vurmakta,yozlaştırmakta,ittirip-kaktırmakta yakıtsız araç gibi...
köylünün tarlasına,kentlinin yoluna,gereğinde bir hastaya,bir doktora,bir bayana,bir baya,akyazmalı,karayazmalıya tüm canlı ve cansızların hizmetine koşulabiliyor araç;YAKIT yüklü olunca...Kontağı çeviriyorsunuz,debriyajdan ayağınızı çektiğinizde gaza basılı ayağınız itiyor makinanızı istediğiniz yere menzile..Homurdanmıyor,söylenmiyor,teklemiyor,sinirlendirmiyor sevgiden yoksun insanların yoz davranış bozuklukları gibi.......
Sevmeli kişi:Önce kendini,Tanrıyı,doğayı,insanları,canlıları,cansızı bile."Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır" Derler.Hele o dil sevgi ile tatlanmışsa..Babam:25 yıl önce İzmir-Karşıyaka'kada iki katlı eski bir evin alt katını kiraladığında evi,benim de görmemi istemişti.Samimi söyleyeyim evin ne iç düzeni, ne dış görünümü ve nede bahçesinde oturulabilir bir özellik bulabilmiştim..Paslı teneke kutuları,toprak,kiremit,tuğla gibi inşaat artıklarıyla kümelenmiş,yeryer kum rengi yabani otlar alabildiğine boy atmıştı bahçede..Ufak sirke sinekleri,sivrisinek ve örümceklerle birlikte,tarla fareleri mutlu umutlu yaşamlarını sürdürüyorlardı o adı geçen bahçede.Babam "bahçeli ev" diyerek eşe-dosta öyle ballandırarak anlatıyordu ki,bahçeli evi ilk gördüğümde,onca senelik babamın toprağa olan tutkusunu bilmekle beraber hayal bozgununa uğramaktan kendimi alamamıştım."yaşlandı"dedim."kişi kocayınca diline vuruyor...
Önemli olan çirkini de sevebilmektir,güzeli herkes sever derdi babam.Ama bu kadarı da olmaz...Neyse yarı gönüllü yarı gönülsüz ev için"eh işte fena değil" diyebilmiştim.Gerçek düşüncemi söyleyebilmem olası değil.Aradan birbuçuk yıl kadar geçmişti.İşim dolayısıyla bulunduğum şehir Kırşehir'den ailemi ziyarete gittiğimde o bahçeli evi kolayca bulduğumu söyleyemem..Renk-renk çiçeklerin açtığı,az görülmüş kaktüsleri biçim biçim çiçekleri,ağaç mineleri,zıpçıktılar,sarmaşık,çiçeklerinden bal damlayan mum çiçekleri,senede sadece bir gün açan adı"bir gececik gelin"denen bitki harikasıyla daha adını bilmediğim onlarca yeşil yaprak çiçek açmıştı o eski bahçede..Turunç ağacı meyva vermiş,erikler ağacının dallarını ağırlaştırmıştı..Arka bahçede marul,maydanoz,dereotu,taze soğan,patates,fasulye domates,mısır...Kendi deyimiyle"üretime katkıda bulunuyordu" sevgili babam...
Sevgi yüküydü babam;yakıt yüklü araç gibi..Konuşurdu çiçekleriyle,evrende herşeyin bir cinsiyeti vardır ve herşey sevgiye muhtaçtır derdi..Benim doğum günümde beni doğurduğu için anneme hediye alan biriydi.O,sizi dokuz ay karnında taşıdı derdi..Her akşam günbatımı eline süzgecini alır:"benim kızım bugün güneşte mi kaldı"derdi arap fulüne..Yaprakları okşar,özenle tozlarını siler ve sulardı tüm çiçeklerini..Bitmez bir seremoni..Babam:"Sevdikçe mutlu yaşar kişi."derdi.Babamı sevdiğine yani Allahına uğurladığımız tam 7 yıl oldu..Söylediklerinin hepsinde haklı olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum ve onu şimdi daha çok özlüyorum...
Yazan: BABAMIN NANİKA'sı....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:16
7
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
AŞKIN DANSI

Günümüzdeki yeni dünya düzeni yada küreselleşme; insanları kendi kültürlerinden uzaklaştırmakta, kendilerine sunulan yeni yaşam biçimi ve kültürü ile yaşamaya itmektedir.. Bu yeni yaşam biçimi ise, insanların içindeki sevgiyi öldürerek onları yalnızlıklar ve acılar içinde yaşatmaktadır.Bu durum, insanın deviniminin sevgiye yönelmesine engellediği içindir ki; özünde �Sevgi�ye çok ihtiyacı olan insanoğlu, diğer insanlara, sadece sevgisizliğini gösterir olmuştur. Halbuki insan sevgi ile var olur ve sevgi ile sürdürür bütün gelişimini... Sevgi ve aşk olmazsa insanın bir robottan farkı olmaz. Robot yaşama ve yalnızlıklara dur demek diyebilmek ve insanın insana daha yakışır bir biçimde yaşamasını sağlamak için bu filmi yaptığını söylüyor
YÖNETMEN ve SENARİST
M.SAMİ GÜÇLÜ.....
Çünkü benim yaşadığım toprakların beş bin yıllık bir geçmişi var, bütün insanlık tarihinin izlerini bulabiliriz Anadolu da, yani �Güneşin Doğduğu Yer�de.Ülkemin gençliği ve insanları bu toprakların ne kadar önemli olduklarını bilmiyorlar, farkında değiller. Çünkü küreselleşme, onların ulusal kültürlerini öğrenmelerini ve yaşamalarını değil, kendi tüketim kültürlerine göre yaşamalarını istiyor..
Evrensel bir sanat olan sinema ile kendi gençlerime ve insanlarıma yaşadığımız toprakların, kültürünü, hümanizmasını anlatmak, onların bu dünyayı keşfetmelerine yardımcı olmak istiyorum...
Ünlü Romeo ve Julyet balesinden yola çıkarak evrensel müzik ve dansı, kendi dansımız ve müziğimiz ile birleştirecek, onlara �Güneşin Doğduğu Yer� olan Anadolu�daki bir Romeo Jülyet hikayesi anlatacağım.Çünkü gençlerimizin; dayatılan �Çabuk Tüketilen Aşklar� yerine, gerçek aşk ile tanışmalarını, yaşamlarında yeni mutluluklar tatmalarını ve bir ömür boyu mutlu yaşabileceklerini görmelerini istiyorum...
İnsanlara; �Dünyada Tek Kültür ile değil, kültürüne sahip çıkmış uluslardan oluşan Kültür Zengini Bir Dünya ile daha mutlu olunacağını anlatmak istiyorum diyor yönetmen.
Bu filmin arkadaşımız BORA KASKAN'a şans ve mutluluk getirmesi dileklerimizle...
Devamı Buradan ...>>
28 Ocak 2008 Pazartesi
BOR MADENİ VE ÖNEMİ;

BOR
Türkiye bir Bor ülkesi ama Türkiye’nin bu Bor madenini ne yaptığı hatta ne yapacağı hummalı bir tartışma konusu olarak hala ortada duruyor. Türkiye dünya Bor rezervlerinin %72’sine sahip. Ancak bu “tekel” rakam bile Türkiye’deki rezervi net olarak tanımlamıyor.
Üstelik maden uzmanlarına göre bu rakamın çok daha stratejik bir başka boyutu daha var... Hesaplara göre Türkiye’nin bu rezervinin ömrü tam 400 yıl! Ama diğer ülkelerdeki rakamlar yerlerde sürünüyor., Örnek mi? ABD’nin Bor rezervi 8 yıl sonra bitiyor! Üstelik ekonomik değil. Zira örneğin yine ABD, Bor çıkarabilmek için yerin 400 metre altına inmek zorunda. Yani bol bol para ve zaman harcıyor. Türkiye ise neredeyse kürekle Bor çıkarabiliyor! Çünkü toprağın 30 metre altı Bor!
Dahası Türkiye’de, Bursa, Balıkesir, Eskişehir ve Kütahya’da bu maden çıkarılıyor. Ama ülkenin geri kalan kesiminde neler olduğu bilinmiyor. Yani sadece dört şehrimizle dünya Bor rezervlerinin en güçlü ülkesi durumundayız.
İşte ilk belge: Kazan’da ne kadar Bor var?....
Bundan kısa bir süre önce Kazan nahiyesinde Bor bulunması ihtimali tartışılıyor. Uzmanlara göre bu bölgedeki veriler yerin altında Bor olabileceğinin işaretlerini veriyor. Fakat işin üstüne gidilmesinde sorun var... Zira bu bölgede daha önce araştırmalar yapıldığı ve bir şey bulunmadığı söyleniyor. Konu inceleniyor ama bu sonuçları gösteren bir belgeye rastlanmıyor. Bunun üzerine yeni bir çalışmaya başlanıyor. Bu çalışmanın amacı Kazan’da ne kadar Bor olabileceği üzerine... Ve inanılmaz sonuç. Bor var! Ama şaşırtıcı olan bu değil. Miktar inanılmaz... 600 milyar tonluk “Bor Tuzu” bulunduğu tahmini yapılıyor. Bu tuzdan Bor elde ediliyor.
Yabancılar: “Türkiye’de Bor yok, tükenmiş!”Diyor.
Türkiye’de Bor madeni üzerine çalışmaları atalete sürükleyen en önemli belgeler yabancılara ait. Her zaman olduğu gibi Türkiye’nin kritik kaynaklarının bilgisi üzerine “incelikli” çalışmaları yine yabancılar yapıyorlar. İlk ciddi çalışma ise daha Bor’un öneminin ne tam bilindiği ne de Bor kullanım yollarının bu denli ortaya çıkmadığı zamandan geliyor. 1968 yılında yabancıların hazırladığı bir rapor; “Türkiye’de Bor yok, olanlar da tüketilmiş” damgasını yiyor. Hani biraz var dense yine şaşırmayacağız ama dağ taş Bor madeni doluyken, “yok” demek açıkça husumet göstergesi. Bu hal diğer madenlerimiz konusunda da-özellikle petrol-şüphe duymamızı kolaylaştırıyor!
İşlerin daha sarpa sardığı nokta ise hâlihazırdaki dünya Bor rezervlerinin kullanımının neredeyse bir-iki şirketin eline geçmiş/geçiyor olması. Burada yalnız bir örnek kafi olacak gibi. Örneğin Kazakistan da bir Bor üreticisi ama kazak Borunun tamamı tek bir şirket tarafından kapatılmış bulunuyor.
Bu da görmezden gelinebilir! Fakat Bor’un yeni kullanım alanlarının tamamı “stratejik”... Bu da Bor için artık belgelerde kullanılmaya başlanan bir sözcük. Zira Bor stratejik bir madde ve bunu sağlayan da “yeni kullanım” alanları.
İşte kanıt... Son Irak savaşından sonra patlayan petrol fiyatları tüm dünyada özellikle ulaşım için yeni enerji kaynaklarına yönelik ilgiyi parlattı. Ve şu an insanoğlunun elinde bulunan en yakın kaynak hidrojen! Peki, dünyada üzerinde en çok Hidrojen tutabilen madde hangisi? Elbette cevap Bor!
Yeni yakıt budur
Ama bugüne kadar “fütürist bir kurgu” olarak söylenen bu önerme Bor Belgeleri’ne göre gerçeğe dönüşmüş durumda. Açıkça Bor’un ulaşımda kullanılması hali şöyle elle tutulur bir sonuç içeriyor. 30 galon (yaklaşık 110 lt) 750 kilometre yol gidilebiliyor. Türkiye’de 1 galon benzinin fiyatı 7,5 dolar seviyesinde. Oysa gerekli seri üretim imkânları tamamlandığında Bor’un galon fiyatı 2,5 dolar olacak.
Şu gerçek tüm dünyada kabul ediliyor... Yakıt ihtiyacı Hidrojen’le karşılanmak zorunda! Ve Hidrojen varsa Bor olacak!
Ancak Bor’un enerji mucizeleri bununla da bitmiyor. Lap-Top’ların şarjlarında kullandığınızda bugün 2.5 saat ortalama çalışma süresi 12 saate çıkıyor. Bu kritik rakamları çoğaltmak fazlasıyla mümkün. Fiberglasların yüzde 15’iini Bor oluşturuyor ki, bu ürün denizcilikten havacılığa kadar bir çok alanda kullanılıyor.
A) Cam sanayi (Isıya dayanıklı cam ve elyaf imali)
B) Seramik sanayi (Emaye, Frit ve Sır imali)
C) Temizleme ve beyazlatma (Deterjan) sanayi
D) Yanmayı önleyici maddeler
E) Tarım (Gübre ve zirai ilaç yapımı)
F) Metallurji (Ergimeyi hızlandırıcı ve çeliğin sertleştirilmesi)
G) Nükleer uygulama (Atom reaktörlerinde)
H) Diğer kullanım alanları (Dericilik , fotoğrafçılık, ilaç).
..
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
21:23
0
yorum
Etiketler: SAJA BAKIŞI
27 Ocak 2008 Pazar
HOŞGÖRÜ-CEMALNUR SARGUT
Hoşgörü
İnsan, hem İncil’de;Tanrı’nın eliyle ve ona benzer şekilde şekillendirilerek yaratılmıştır ve O’na geri dönecektir. (Romalılara Mektup 8, 19-25)” hem Kitab-ı Mukaddes’te “Ve Allah insanı kendi suretinde yarattı (Kitab-ı Mukaddes, Tekvin Bab 1)” hem de Kur’an da “Biz insanı en güzel surette yarattık” (Tin, Ayet 4) şeklinde ifade edilmiştir.
İşte bu kitapların iç manalarını bize öğretip yaşanır hale getiren tasavvuf, insanın Allah’ın manasının özü olduğunu ve Allah’ın alemleri yaratış sebebinin de kendi özünü aşikar etmek olduğunu açıklar. O halde insan yani Adem, her şeyin sahibinin dünyadaki tecellisidir. Dünyaya gelişinden itibaren her beşer, gerçek insan yani Adem olmak yolunda mücadele verir.Allah’ın her yarattığı insanda isim ve sıfatları, yani hakkı vardır. İnsan kendi özü ile karşılaşma yolunda Allah’ın hakkını Allah’a teslim etme mücadelesini verir. Yani insan denen varlık yaratıcı kudretin özünü taşıma şerefine sahiptir. Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir. (Ahzab, 72) . Ama insan, kendinde taşıdığı bu emanetten haberdar ise insan olur.....
Kişinin hoşgörü sahibi olabilmesi için hem kendinde olanın değerini hem de herkesteki tecellinin kıymetini bilmesi lazımdır. Herkeste demek bile eksik kalır; yaratılan her zerrede Allah’ın hakkı vardır. O halde kâmil olan, eserden müessire geçen ve muamelesini ona göre yapan kişidir.
İnsan yaratanla yaratılan arasında bir noktada oturmaktadır. Hz. Mevlâna Divan-ı Kebir de “İnsandır desem, aşktan utanırım; Tanrıdır desem, Tanrı’dan korkarım” diyor.
Eserden sahibine geçmek insanın hiç bitip tükenmeyen arzu ve isteklerinin gerçek hedefine dönmesini sağlar. Yani insan, yok olmaya mahkum olanın değil daima var olacak olanın peşinde koşar. Yaptığı her şeyi Allah için yapar, baktığı her şeyde Allah’ı görür. O zaman kırmak ve kırılmaktan vazgeçer. İşte İslâm tasavvufunun özü budur. Kırmamak ve kırılmamak. Çünkü kişi kıracağı kalbin Allah’ın mekanı olduğunu idrak etmişse kelimelerini ona göre seçer, başkasının kendisine yönelen hareketinin bu başkasından değil de Allah’tan geldiğini idrak ediyorsa “Güzel sevgilim benim için bu kişiyi aracı kullandı ve beni uyardı” der. Vasıtayı görmez, muamelesi Allah’ladır. Bu bakış açısı insanı tolere etmeye karşı silahlandırıp, yani zorlamalı affı değil kendiliğinden kabulü getirir.
Hoşgörü sözlüklerde her şeyi anlayışla karşılamak, olabildiği kadar hoş görme hali şeklinde tarif edilir. İfade gücü bakımından müsamaha ve tolerans kelimelerinden daha ileridir. Çünkü müsamaha ve toleransta görmezlikten gelmek ve katlanmak, tahammül etmek gibi manalar vardır. Hoşgörüde ise bunları aşarak düpedüz hoş görmek, hoşnud olmak, iyi bulmak söz konusudur. Tasavvuf terimleri içinde sabır ve rıza kavramları yer alır. Sabır, katlanmak şikayet etmemek demektir. Rıza ise, seve seve kabullenmek, hoş görmek demektir. Kişi sevdiğinin kendisini azarlaması ile sevdiğine olan saygısını kaybetmez, bilakis onun için Allah’ın biri vasıtası ile ona ulaşması pozitif de negatif de olsa sevgilinin selamı gibidir. Böyle bakınca herkes ve her şey sevgilidir vesselam.
Kays, Leylaya aşıkmış. Leyla beyin kızıymış. Kays da onların yanında çalışan bir işçi. Bir gün bütün işçilere Leyla yemek dağıtıyormuş. Sıra Kays’a gelince kepçenin arkasıyla Kays’ın çanağına hafifçe vurmuş ve yemek vermemiş. Kays bu muameleden mest olarak sarhoş olmuş. Yanındakiler sen deli misin? Seni sevseydi bol bol yemek verirdi. Bu nasıl sevgi? Demişler. Kays onlara şu cevabı vermiş: “Bana da sizin gibi mi davransaydı?”. Gerçek aşık için sevgilisinden gelen sefa da cefa da birdir.
İslâm tasavvufu dinler arasında fark gözetmez. O yüzden kişiyi şu dine veya bu dine mensup diye ayırmaz. Sadece müslümanca yaşayıp yaşamadığına bakar. Nice hıristiyanın, nice musevinin, hatta ateistin adı müslüman olandan daha çok İslâmı yaşadığını görür çünkü Hz. Peygamber “Din nedir ya Resulullah?” sorusuna, “Din güzel ahlaktır.” Cevabını vermiştir.
Güzel ahlâklı olan herkes dindardır ve Muhammedîdir. Çünkü Muhammedî (Hakkel yakin) olabilmek Musevi (ilmel yakin)ve İsevi (aynel yakin)olabilmekten geçer. Musevi ve İsevi olmadan Muhammedî olmak mümkün değildir. Amentü de dendiği gibi Allah’ın kitaplarına, peygamberlerine iman müslümanlığın şartlarındandır.
Mevlâna gibi mutasavvıfların herkesin sevgilisi olması ve Urfi’nin kendine dediği gibi “Ey Urfi, sen o kadar güzelleş ki mecusiler öldüğün zaman seni ateşte yakmak istesinler, müslümanlar ise hayır o bizdendir diye zemzemle yıkamak istesinler” onların dinin en yüksek noktası olan tevhide ulaştıklarını ve her yaratılmışta Allah’ı gördüklerini bize öğretir. Şeb-i Arus günü Mevlana vücudunu toprağa, manasını Allah’a teslim edişini “Düğün gecem” diye nitelendirdiği günde musevilerin, isevilerin, müslümanların hatta ateistlerin birlikte Sema edişleri İslâm’ın gerçek tevhid noktasını bize göstermektedir.
Aynı Mevlâna “Ben pergel gibiyim. Bir ayağımla İslâm şeriatında sağlamca durduğum halde diğer ayağımla yetmiş iki milletle beraberim. Bütün milletler kendi sırrını bizden dinlerler” demekle İslâm’ın Rabbül Alemin anlayışının tasavvufta nasıl anlatıldığını bize göstermektedir. İslâm’ın bu kadar derin ve engin manasına erişemeyen ve sadece müslüman olarak doğduğu için adını kullanan kişiler ise bu tevhidi yaşayamayınca bunun intikamını içlerinde yaşadıkları cehennemi dışa taşıyarak insanları yok etmeye kadar giden ahlâk ve din dışı davranışlarını maalesef müslümanlık adına sergilemektedirler. O halde önemli olan dinin adını kullanmak değil manasını yaşamaktır.
Mevlâna tevhidi uygulamaya cesaret edemeyen yani zıtlara hürmet etmeyen kişileri “Küfrün kefinden bile haberin yok iken imanın gerçeklerini nereden anlayacaksın?” diye Divan-ı Kebir de azarlıyor. Ama onun azarlaması hoşgörü sınırları içerisindedir. Hoşgörüsü yanlışı göstermesini engellemez.
Birlik kişinin günah işleyişini tekamül için gerekli sayarken günahın tekrarlanışından korunmayı öneriyor. “De ki , ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım ;Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir” (Zümer, 53) Hadis-i şerif de Peygamber insanın yaratılışında günah işlemeye meyil olabileceğini ve onlara hoşgörülü davranmak zorunda olduğumuzu şöyle beyan etmektedir: “Eğer günah işlemeseydiniz, Allah sizi yok eder yerinize günah işleyip tövbe eden bir topluluk getirirdi”.
Tevhid, her yerde Allah’ı görme kabiliyeti, insanı korku ve pasiflikten kurtaran bir güçtür. Gerçek müslüman korkusuzca yalnız Allah’a hesap vereceği düşüncesi içinde doğru bildiğini yapmaktan çekinmeyen ve risklere atılmaktan korkmayan aktif kişidir. Peygamberin eminliği Allah’tan emin oluşundandır. Hoşgörü tevhidin neticesinde oluşur. Emin olan hoşgörü sahibidir.
Peygamber Efendimiz davet üzerine Taif’e gitmiş ancak Taiflilerce edebsizlik ve ihanete maruz kalmıştır. Çocuklar tarafından da taşlanmışlardır. Onlara beddua etmesini isteyen sahabeye karşılık Hz. Resul: “Onlar bilmiyorlar. Allah’ım onlara yollarını göster ve onların soyundan anlayan ve bilen bir nesil meydana getir” diye dua etmiştir.
Bir gün huzuruna İslâm’ı öğrenmek için gelen bir kabile reisi ile sohbet ederken reis: “Bir dakika, def-i hacet edeyim de öyle devam edin” deyince sahabe kılıçlarına davranmışlar fakat Hz. Resul onlara sakin olmalarını söylemiştir. Reis ihtiyacını peygamberin huzurunda giderdikten sonra tekrar devam etmesini söylemiştir. Hz. Muhammed de kendisine İslâmı anlatmıştır. Böyle bir muameleye maruz kalan reis tüm kabilesi ile birlikte müslüman olmuştur.
Hz. Mevlâna ise Konya sokaklarında karşısına çıkan fahişeler kendisine selam verdiklerinde O da onlara aynı şekilde mukabele ediyor ve onlara en büyük kadın veli olarak bilinen Rabia’nın adıyla “Rabia, Rabia, sizler ne yiğit kişilersiniz, kahramanlarsınız. Siz olmasanız, azmış nefisleri kim susturur, namusluların namuslarını kim kurtarırdı? Diyor.
Yine bir sema meclisinde sarhoş bir hıristiyan yalpalayarak Mevlâna’ya çarpıyor ve sürekli onu rahatsız ediyor. Çevresindekiler engellemeye kalkışınca “Dokunmayın ona. Şarabı o içmiş, sarhoşluğu sizler yapıyorsunuz”.
Bir gün hamamdan aniden dışarıya fırlıyorlar. “Daha yeni girmiştiniz, neden çıktınız?” dedikleri zaman; “Tellak bana yer açmak için oradan birilerini uzaklaştırmıştı. Bu mahcupluk bizi terletti, dayanamadım, hamamı terkettim” cevabını veriyorlar.
Hoşgörünün sonucu hiçliktir. Hiçlik her şey olmak demektir.
Bir gün bir derviş bir devlet dairesinde oturuyormuş. İçeriye zamanın kaymakamı girmiş. Derviş kaymakamı tanımadığı için halinde ve duruşunda hiçbir değişiklik olmamış. Kaymakam bu ilgisizliğe sinirlenerek,, “Sen beni tanımıyor musun?” demiş. Derviş; “Tanıyamadım efendim” deyince, “Ben kaymakamım” demiş. “Peki sonra?” demiş derviş. “Belki vali, belki başbakan hatta cumhurbaşkanı bile olabilirim.” Demiş. “Peki daha sonra?” demiş derviş. “Eh daha ne olsun, hiç!” demiş kaymakam. “İşte efendim, ben sizin dediğiniz o hiçim” demiş derviş.
Tek Allah’a inanan Firavun, bir gün evladına boş beyaz bir duvar göstermiş. “Evladım bu duvarda ne var?” diye sormuş. Evladı “Hiç” diye cevap vermiş. “Peki bu duvara ne yapabilirsin ?” diye sormuş. “Her şeyi yapabilirim Efendim.” Cevabını almış. “İşte evladım, her şey bu hiçin içindedir”. Demiş firavun.
İnsanın özü insan, doğumu beşer, tekâmülü hoşgörü, sonu aczini idraktir.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
22:23
0
yorum
Etiketler: SAJA BAKIŞI
ÖLÜRKEN DOĞMAK:

İkizler anne karnında belirmeye başlamışlardı.Mutluydular sonsuz ve sorunsuz bir dünyada yaşıyorlardı.Zamanla kendilerini ve yaşadıkları çevreyi sorgulamaya başladılar.Onlara kim yaşam vermişti?Gereksinimlerini kim karşılıyordu?
İkizlerden biri,kendilerine yaşam veren göbek bağını farketti ve -işte kardeşim dedi.
-Bizim tüm gereksinimlerimiz bu bağ ile karşılanıyor.
Öteki dudak büktü;-Bu görüşe katılmıyorum herşey bir rastlantı eseri! dedi.
İkizlerin elleri ayakları ve öteki organları biçimlenmeye ve büyümeye başladı.O sonsuz dünyaları daralmış ve kendilerine küçük gelmeye başlamıştı.İkizlerden biri doğum anının yaklaşmakta olduğunu,başka bir dünyaya geçeceklerini ve kendilerine yaşam veren varlığa kavuşma zamanının geldiğini söylerken,öteki buna inanmadığını ve yaşamlarının sonuna geldiklerini dile getiriyordu.İçinden de "Yeni bir yaşam,yeni bir dünyaymış"..Öte tarafa kim gitmiş te dönmüş diye ,söyleniyordu.
Dokuzuncu ayın sonuna geldiklerinde birinci ikizin ana karnındaki yaşamı sona erdi ve bu ikiz doğdu.Ana karnındaki ikiz ise -Kardeşim öldüüü diye ağıt yakmaya başladı.Aradan Kısa bir süre geçti.Ana karnındaki ikizin başı dönmeye gözleri kararmaya başladı.Kendini kaybetmişti.Son sözü -Ölüyorum galiba oldu.
Gözlerini açtığında kardeşinin yanında olduğunu farketti ve kendilerine bakan sevgi dolu bir çift gözle karşılaştı.Önceki dünyalarında kendilerine yaşam veren sevgi ve şefkat anıtı varlık bu olmalıydı...Karşılaştıkları dünya ise kardeşinin düşlerinin de ötesi bir güzellikteydi.
Bu yazı internet yayını yazıyla Mevlana'nın Mesnevi'sindeki bir öykü bütünleştirilerek oluşturulmuştur.
Devamı Buradan ...>>
25 Ocak 2008 Cuma
KOVA BURCU

21-OCAK-21ŞUBAT TARİHLERİ ARASINDA DOĞAN SEVGİLİ KOVA BURCU İNSANI
Sizler dinlenme ve arınma dönemindesiniz bu ay.herkes tarafından sevilen her biçime girebilen parlak ve apaydınsınız.İnsanlara duyduğunuz sevgiden gelen bir pırıltıyı taşıyorsunuz.Sezgileriniz güçlü,çünki ayla gizemli bir ilişkiniz var.Kimseye sezdirmediğiniz yoğun duygulara sahipsiniz sizlere karşıt düşünceleri kabul etmeniz de çok zor.Tüm rüzgarlara göğüs gerip kırılmadan esneyebiliyorsunuz nasılsa.(TELLİKAVAK)gibi.
İyi bir dert ortağı ,güvenilir dostsunuz.Oyuncusunuz.Karşınızdakine yararlı olacağını düşünüyorsanız darbe indirmekten kaçınmazsınız.GELECEĞİ OKUYAN DÜŞLER GÖRÜRSÜNÜZ.Daima rüzgarlı imgelerle dolusunuz ama asla intikam peşinde koşmazsınız.Hayallerinizin başında hep uzak ülkeler vardır.Çocuklarınıza yetişkin olmaları yönünde sonsuz özgürlük tanır onları cesur ve ne istediğini bilen bireyler olarak yetiştirirsiniz.Wilbour Smith okuyan macera yelpazesi renkli bu bireylerin .
Hayvanlar alemindeki benzeri:Susamurudur.
Bitkiler alemindeki benzeri:Tellikavak.
Maddeler alemindeki benzeri:Gümüş
Kabilesi:Kelebektir.
Sevgili kova'cık bu ay karanlıkların ve gecenin sırlarla dolu bölgelerinde gezineceksin.Sezgilerin özlem ve düşlerle dolu ruhunun gizemli kapılarını aralayacak.Gündüz rahatlıkla geçtiğin yerlerden gece ürpererek geçebilirsin bu ay ama olsun,ruhunun derinliklerini böylece daha rahat keşfedeceksin.zayıf olduğunu göstererekte ne kadar güçlü olduğunu kanıtla.Korkuların ve endişelerinin ne kadar yersiz olduğunu göreceksin.Sen zaten güçlüsün kova burcunun güzel insanı...TONTİNİ..
Devamı Buradan ...>>
DİLEK'ten mektuplar:6

İNSAN SEVDİKÇE ÇOĞALIR
İnsan yazdıkça çoğalır ve insan sevdikçe çoğalır.Çizdikçe,düşündükçe ve ürettikçe büyür.Ve amacı varsa yaşar..
80 yaşındaki bir insan sakat bile olsa , hatta yatalak yine de bir amacı vardır.Göze doymak varmış gibi torununun çucuğunu bir daha bir daha görmek için yaşamak gibi..Bir bilebilseydi ölümün,ağırlaşan eskiyen elbiselerden kurtulmak olduğunu..Acılardan özlemlerden uzaklaşmak olduğunu ah bir bilebilseydi!Dünya hapishanesinde ayağındaki zincirleri bırakıp mahkumiyetten kurtulup,özgürlüğe kavuşmak demek olduğunu...Ölümün;Diriliş,Dirilişin;Ölüm olduğunu.Bedenin kabir,ölümün kabirden çıkış olduğunu ah bir bilebilseydi..Bunu bugün benim söyleyebilmem kolay..Sanki yaşamış gibi..O gün bana da gelecek bakalım bu tontini ne yapacak ömrünün 5.mevsimi geldiğinde, yaşayıp göreceğiz...
'' Her eli makas tutan kişiyi,
ölümüne kefen biçer mi sandın.''diye içten cevabını aldım ..
YAŞAMI;Baharda açan mor sümbüllerin kokusunu yüreğine çekmek gibi,
nergislerin rüzgarla salınışını seyretmek gibi,
Müziği koklamak,tüm yaratılmışları kulaklarında duymak,onlara dokunmak gibi,
kederleri sevinçlerle,karanlıkları aydınlıklarla,sonsuzlukları şu anla birlikte sevmek gibi sevmek YAŞAMAK...
;Zamanın birinde ünlü bir kralın sarayının bahçesinde renkrenk açan binlerce çiçek,meyvalı meyvasız yüzlerce ağaç varmış.Kral hz.Süleyman gibi hepsinin dilinden anlıyor,konuşmalarını duyuyormuş.Birgün bahçede gezerken MEŞE ağacı:
_Benim neden çam ağacı gibi boyum uzun değil? diye yakınmış..ÇAM ise
_Şu bağdaki üzüm asması gibi bile değilim,meyva bile veremiyorum.ÜZÜM de _Ne olurdu sanki gül ağacı olsaydım açardım renk renk demiş.Tüm ağaç ve çiçeklerin konuşmalarını dinlemiş kral ve çok üzülmüş mutlu olmadıkları için.Ama içlerinde bir çiçek varmış ki hiç sesi çıkmıyormuş.Mutlu mutlu sallanıyormuş dalında.Öylesine taze diri ve bol tomurcukluymuş ki sanki bahçenin en güzel çiçeği gibi görünmüş kralın gözüne.Kral merak edip sormuş çiçeğe;
_Senin adın ne?hiç şikayetin yok mu bu halinden diye.ÇİÇEK,
_Adım menekşe efendim,hiçbir şikayetim de yok bu halimden,çünki siz beni buraya beni sevdiğiniz için ektiniz,severek bana baktınız,suyumu gübremi verdiniz.Ben de olabileceğimin en iyisi olabilmek için çaba harcadım,tüm becerimi kullandım, demiş.
Ben de beni seviyorum,tüm yaratılmışları.Beni yaratanı,beni yürüten,yazdıran,yaşatanı,suyumu aşımı vereni.Bu ömrümün 5. mevsimi gelmesi gerektiği zaman gelecek .Belki daha yapacak çok işlerim var diyeceğim,belki de sevgiyle koşacağım sevdiğim beni çok sevene doğru...Sevgiyle çoğalın....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
16:47
1 yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
24 Ocak 2008 Perşembe
TANRININ ZERRECİKLERİ VE CERN

Tanrının Zerrecikleri
Paralel evren teorisinin belki de ispatı için bir basamak olacak olan anti-madde deneyi devam ederken bilim adamları yepyeni bir konuyu açıkladılar: İnsan hücrelerinin yıldırımdaki kadar güçlü içsel elektrik alanlarına sahip olduklarını keşfedildi.
Tanrı, Allah, Eloha, Yaradan, Brahma, Rab, Rahman, Kadir’i Mutlak...
Bu kelimeler; bizi yarattığına inandığımız, her şeyin sahibi, ezeli ve ebedi, her şeyi görüp duyan, cennetin, cehennemin ve tüm alemin tek hükümdarı olduğuna inandığımız o büyük gücün değişik dillerde isimleridir. Sonunu ve başını merak edip, gizemlerini bulmaya çalıştığımız evrenimizin çözemediğimiz pek çok özelliği var. Bazen bizim algılarımız ve idrakimizin çok üstünde olan kâinatın sırlarına eremediğimiz noktalarda onun adının altında çaresizce bitiririz sorgulamalarımızı ve teslim oluruz Tanrının bilinmezliğine....
Güya ona ulaşma ve bilme yolunda geçilen yollarda neler yoktur ki yerlere serilen… Milyonlarca insanın kanı, acılar, adaklar, savaşlar, kinler, bölünmeler, parçalanmalar… Ve sonuçta ortaya çıkan bugünkü dünyamız… Bir yanı (güya) aydınlık, güllük gülistanlık, bir yanı açlık, susuzluk ve karanlık…
Tanrıcılık yani Teizmin tarihçesine baktığımızda önceleri her olağanüstü olayın kahramanı olan farklı tanrılar üretildiğini görürüz… (Politeizm)
Güneş, ay, rüzgar, gökyüzü, yeryüzü, adalet, zafer, bahar, şimşek, deniz gibi isimler alan tanrılar var edilmiş tapınmak ve inanmak için. Çözülemeyen olay ve nesneler korkudan tanrısallaştırıp tapınılmış. Gazaplarından korunmak ve ödüllendirilmek için hayvan, eşya, çiçek ve hatta insanlardan kurbanlar sunulmuş. Sırları çözülüp korkular bittikçe hepsine ayrı ayrı inanmak terk edilip her şeyin sahibi ve yaratıcısı diye düşünülüp tek tanrı ( Monoteizm) inancına dönülmüş. Bu sefer de tek tanrıya inanmayanları inanmaya ikna etmek için inanılmaz kanlar akıtılmış yüzyıllarca. Bilinen ve kabul gören ilk yaygın tek tanrılı din olarak Musa’nın dini kabul edilir. (Kadim uygarlıklardan, MU kıtasında tek tanrı inancı olduğu iddia ediliyor olsa da kıtanın varlığı henüz bilimsel olarak ispat edilmiş sayılmıyor.) Tek tanrının kurallarıyla insanoğlunu doğru davranmaya yönlendiren bu ilk din olan Museviliğin ardından İsa’nın dini Hıristiyanlık, onun ardından da Muhammed’in dini Müslümanlık sıralanır.
Dünya nüfus çoğunluğunun inandığı bu üç büyük dinin inandığı tek Tanrı, bütün kainatın yaratıcısı, maddenin ve ruhun hâkimi olarak kabul edilir. Özellikle son din olan Müslümanlıkta, Allahın bir olma ve her şeye kadir olma özelliği son derece belirgin olarak vurgulanmıştır. Allahın özellikleri olarak tanımlanan Esma-ül Hüsna’da doksan dokuz isimle; tanrının varlık, birlik ve teklik olgusu zirvededir.Esirgeyen, bağışlayan, koruyan, yaratan, doğmayan, doğurmayan, ezeli, ebedi, her yerde, her şeyde var olan, cezalandıran, ödüllendiren, cennetin ve cehennemin sahibi, evrenin, canlının, insanın yaratıcısı ve koruyucusu gibi doksan dokuz özelliğin tanımlanması gerçek anlamda düşünüldüğünde her beyinde farklı anlamlara bürünür Tanrı aslında. Çoğunlukla bu yüzden dinler kendi içlerinde bile bölünmeler yaşamış ve mezhepler ortaya çıkmıştır. Farklı din kavgaları yetmezmiş gibi, dinler içi mezhep kavgaları yüzünden yanan canların acısını en iyi ülkemiz bilir.
Teistlerin hepsinin tek tanrıya inanma olguları ortak olmasına rağmen, aralarında güya kendi “ tek tanrı”larını diğerlerine kabul ettirmek için yaptıkları savaşların ganimetleri ise; inanç değişikliklerini sağlamaktan çok “ madde” kazanımı olmuştur nedense!Baskın gelen tarafın silahları altında din değiştirmiş görünen pek çok topluluk, ellerindeki eşya, hazine ve toprak gibi maddeleri teslim etseler de ruhlarındaki kendi tanrılarının inancını teslim etmemişlerdir kolayca. Dünya tarihi bunun değişik örnekleriyle doludur. Başka dinin ve milletlerin hakimiyeti altında olsa da kendi din ve inanışını korumak için türlü hileye ve yönteme başvurmuştur pek çok insan…
Maddenin de asıl sahibi olduğu söylenen Tanrı, manada arandığı kadar maddede de gizlidir aslında. Bütün büyük dinler insandan madde ve malın bağımlısı olmamasını ister ama tatlıdır madde denilen şey, kolay vazgeçilmez ondan…
Ona sahip olmak bazen bir ibadet gibi huzur verir insana nedense. Kolay değildir mal’dan vazgeçmek, canın yongasıdır çoğunlukla… Sanki tanrısal bir büyüsü vardır maddenin. Belki de asla “madde” olmadığı iddia edilen Tanrının sırrı yine maddede çözülecek bir gün… “Dünyaya in, maddeye yani vücuda bürün ama maddenin kölesi olmaktan kurtulup, beni manada bul ve sonunda bana dön” diyen Allah ne demek istedi acaba bize?
Maddenin manyetik alanından çıkıp kölesi olmaktan kolay kurtulamayan insan, maddenin oluşumunun sırrını çözme yolunda ilginç bir noktaya geldi ve bir zerrecik madde yaratıp bir an bile olsa ya Tanrının kimliğine bürünecek, ya da kendi kendini yok edecek…İnsan, tanrıcılık oyununu başaracak mı?
Dünya üzerinde var olan ve tanrının yarattığına inanılan maddeler bir insandan diğer insana el değiştirerek savaşlara, acılara neden oluyor binlerce ve hatta milyonlarca yıldır. Madde, elinde olana aslında geçici mutluluk yaşatırken, bir zerrecik yeni madde yaratabilmek ve “ tanrıcılık” oynamak için dünyanın bir köşesinde uzun yıllardır ilginç bir çalışma yapılıyor ve beklenen sonuca az kaldı artık.
Bütün maddelerin yapı taşı olan atom çekirdeklerinde elektrondan daha küçük maddeler vardır. Bunlar çekirdek içerisinde bazen var, bazen yok olabiliyor ; başka boyuta geçiş yapabiliyor, maddeden çıkıp kayboluyor ve tekrar maddeye dönebiliyor. Bir takım titreşimler, ışık hızının üç dört katını aşıyor. Işık hızı aşıldığında da, maddeden çıkıp madde ötesine geçiliyor. İnsan; en, boy, zaman, mekan gibi dört boyutu aşıp beşinci boyuta (manyetik eylem boyutuna) geçerse zamana tabi olmadığını görecek yüksek ihtimalle. Atom altı parçacıklar denilen bu küçük partiküllerle ilgili hesaplamalarda anti-madde denilen bir olguya ulaşıldı kırk yıl önce.
Sırrı henüz çözülmeyen, hatta var olup olmadığı kesinleşmeyen,evrenin ve fizik biliminin en gizemli sorunlarından biri olan anti-madde'nin İsviçre`in atom altı parçacık hızlandırıcı laboratuarında elde edilmesi için çalışmalar son hızla sürüyor.
CERN Laboratuarları
Kısa adı CERN (Conseil Europeen pour la Recherche Nucleaire: Avrupa Nükleer Araştırma Kurumu) olan, Cenevre`deki Avrupa Atom altı Parçacık Fiziği Laboratuarında bilim adamları, anti-madde gizemini çözmek için büyük uğraş veriyorlar. Fizikçilerle astrofizikçiler, anti-maddenin evrendeki geleneksel maddenin karşıtı olmanın yanı sıra aynası olduğunu düşünüyorlar.Evrenin doğum anına ilişkin kuram olan Büyük Patlama ile birlikte eşit oranda madde ve anti-maddenin boşluğa (uzaya) bir noktadan yayıldığını düşünen bilim adamları, yalnız maddeden oluşmuş görünen bugünkü evrende kayıp anti-maddenin nereye gittiğini araştırıyorlar. Modern fizikte ilke olarak madde ve anti-maddenin birbirini yok etmiş olması gerektiği de düşünülüyor. Büyük Patlamadan sonra evrenin yapımı için yeterli madde kalmıştı diyen astrofizikçiler, kaybolan anti-maddeye ait izlerin bugün sadece evrenin derinliklerinden gelen kozmik ışınlarda ve yeryüzündeki parçacık hızlandırıcılarında görülebileceğini hesaplıyorlar.Tam 27 kilometre uzunluğunda çevresi olan dev laboratuar aygıtı atom altı parçacık hızlandırıcısıyla ünlü CERN`de, anti-maddenin inceleme kaydı için uzun süreli anti-madde elde edilmesi amacıyla çalışıyor. CERN yetkilileri; bir amacımız, Evren sırf anti-maddeden yaratılmış olsaydı bugünkü evrenle aynı olur muydu sorusunun yanıtını da almaktır diyor ve şunu ekliyor: Anti-madde, maddeden yüz milyarda bir oranında bile değişik çıkarsa, bu evrenin neden maddeden yapıldığını, anti-maddenin niçin yok olduğunu açıklayabilecektir.
Tanrının zerrecikleri ya da tozu da denilen, bilimsel adı Higgs Boson zerreciği olan bu anti-madde partikülleri deneyle bulunursa, bilim belki de uygarlığın en önemli keşfini yapacak; evrenin ve maddenin temel yapı taşı saptanacak Son teknoloji ürünü süper iletkenlerin bulunduğu 27 km’lik bir tünelde, eksi 271 derecede yapılan çalışmalarda elementin atom altı parçacıkları ışık hızına çıkarılarak, tünelin ortasında kafa kafaya çarpıştırılacak. Uzun borular içinden geçirilen hızlandırılmış partiküllerin çarpışması, tıpkı evrenin oluşmasına yol açan Big Bang (Büyük Patlama) gibi bir durum yaratacak.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
21:38
0
yorum
Etiketler: SAJA BAKIŞI
22 Ocak 2008 Salı
AŞK

-Her odunun kokusu dumanından meydana çıkar. İnlemesinden anlaşılır ki, Aşık gönül hastasıdır. Vücudu afiyettedir ama o, gönüle tutulmuştur. Aşıklık gönül iniltisinden belli olur, hiçbir hastalık gönül hastalığı gibi değildir. Aşığın hastalığı bütün hastalıklardan ayrıdır. Aşk, İlahi sırlardan bir sırdır. Aşkı açıklamak ve anlatmak için ne söylersem söyleyeyim, asıl aşka gelince o sözlerden mahcup olurum. Dil söylerse aydınlanırız , fakat dile düşmeyen aşk daha aydındır. Çünkü kalem, yazmada koşup durmaktadır, ama aşk bahsine gelince; çatlar, aciz kalır. Aşkı açıklamada akıl yetersiz kalır. Aşkı , aşıklığı yine aşk izah eder ..MESNEVİ'den
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:02
0
yorum
Etiketler: SAJA BAKIŞI
21 Ocak 2008 Pazartesi
DİLEK'ten mektuplar:5

YOKLUĞUN YOKEDEMEDİĞİ
Doğdum...İlk önce annemin beyaz yüzünü tanımaya başladım..Şefkat aradım gözbebeklerinde..
Çok şeyler anlattı o gözler bana...Seni anlattı ATAM..Senin yüce olduğunu anlattı birbir...Babam anlattı seni bana..Gözlerin varmış gökyüzünün mavilikleri kadar engin...En mavi denizler kadar derin...
Öğretmenim anlattı ilkokulda seni bana:Kurtuluş savaşındaki ordunla birlikte kahramanlıklarını.Karatahtanın üstünde asılıydı resmin..
Şimdi;kalbimdesin en büyük haşmetinle ve kıyaslanamaz tekliğinle...Yine atının yeleleri dalgalanıyor rüzgarda...Yine güneşin ışınları oldu saçının herbir teli..
Selanik'te yine güneş doğuyor atam...Sen doğuyorsun karabulutları yararak...Yeryüzü aydınlanıyor..Yokluğun yokedemediği kutsal insan..İsterse desinler Dolmabahçe'
de saat dokuzu beş geçti..isterse on kasım oldu o artık öldü desinler...Kapkara bulutlar isterse beyaz kasım çiçeklerinin üstüne dökülsün...
Adınla sembolleşti Türk milleti..
Can evimizde açılan yaralar yine senin sinende sarıldı .
Düsturumuz:Kanun oldu.
İlmeğimiz:İdeal aşkı.
İlacımız:Vatan ve millet sevgisi.
Müsterih ol.Rahat uyu..Milyonlarca sen doğdu senin vatanında...İçimizdeki o kudretin gücüyle ideallerini yaşatmaya devam edeceğiz...
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
18:29
0
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
REİKİ

Reiki şifa ve ruhsal çalışmalara dayanan binlerce yıllık ve enerji aktarımı ile şifa vermeye dayalı bir tekniktir. Batıya yayılmaya başladığında "Evrensel Yaşam Enerjisi " olarak tercüme edilmiştir.
Ancak ezoterik olarak "yüce kaynağın bilincini taşıyan, ruhsal amaçla çalışan yaşam gücü enerjisi "açıklaması anlamını daha iyi ortaya koyar.
Yani; Reiki bir Ruhsal Şifa Tekniğidir.
Kaynağının Tibet olduğu sanılan Reiki, 19.YY.da Japon Budusti olan Dr. Mikao Usui tarafından yeniden ortaya çıkarılmış ve bir şifa tekniği halinde sunulmuştur.
Reiki, bedende meydana gelen enerji dengesizliklerini ve negatif enerji blokajlarını çözebilmek için yetersiz veya eksik kalan kendi enerji bedenimizi dengeleyip, tamamlayarak ve temelde bilinç değişikliği gerçekleştirerek ruhsal, dolayısıyla da fiziksel iyileşme sürecini başlatmamız yolunu açar.
Reiki fiziksel, zihinsel, duygusal sorunların tümünde kullanılabilir.
Reiki bir din değildir ve hiçbir inanca bağlı tutulmaz.burdan
Japonya, Amerika ve Avrupa'nın bazı bölgelerinde Reiki klinikleri bulunmaktadır.
Reiki Türkiye'de de son yıllarda yaygın bir şekilde kullanılmaktadır.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:05
0
yorum
Etiketler: ALTERNATİF TIP
19 Ocak 2008 Cumartesi
MANTIKUT TAYR / KUŞ DİLİ

Mantıkut Tayr/ Kuş Dili
Feridüddin Attar Nişabur’da 1120’da dogmuş ve muhtemelen 1194’da
vefat etmiş ünlü bir şair ve mutasavvıftır. Hekim ve eczacı
olmasından dolayi Attar olarak anılmaktadır. Tac’ül Ârifin Necmettin
Kübrevi’ye bagli olmakla birlikte; benimsediğı tasavvuf anlayışı bir sistemden ziyade İsrâki’dir. Hz.Mevlâna, şeyh Galip ve diğer
mutasavvıflar tarafindan yüceltilen Attar, çogu günümüze kadar
ulaşan pek çok eser bırakmiştır.
Bunlarin arasinda en ünlüsü 1187’de yazmis olduğu Tuyûrnâme
(Mantiku't-tayr veya Mantik Al-Tayr) adli 4931 beyitten oluşan eseridir.
Attar, Kuşdili veya Kuşlar Meclisi olarak da bilinen bu mesnevî
tarzi eserinde, tasavvufun Vahdet-i Vücûd anlayişini anlatır.Eserde
çok zengin bir sembolik dil kullanilmiş ve Hakikât’i arayanlar, yani
Hakikât Yolunun Yolculari kuşlarla simgelenmiştir..... Hüthüt adli kuş
onlarin önderleri, kılavuzları, yani mürşitleridir. Aradiklari
Simurg adli efsanevî kuş, Allah’in görünümü ve ruhudur .
Ancak,Vahdet-i Vücut’a, yani Varlik Birliği’ne ulaşanlar, “halkın
Hakk’in zuhuru; Hakk’ın halkın bütünü olduğunu” idrak edebilirler.
Kuşdili aşağida özetlenmeye çalişilacaktir:
“… Günlerden bir gün, dünyadaki bütün kuşlar bir araya gelirler.
Toplanan kuşlarin arasinda hüthüt, kumru, dudu, keklik, bülbül,
sülün, üveyk, şahin ve diğerleri vardir. Amaçlari, padişahsiz hiç
bir ülke olmadiği düsüncesiyle, kendilerini yönetmek üzere bir
padişah seçmektir.
Hüthüt söze başlar ve Hz.Süleyman’in postacisi oldugunu
belirttikten sonra; kuslarin Simurg adinda bir padişahlari olduğunu
söyler. Ama, hiç bir kuşun haberlerinin olmadiğini, herkesin
padişahinin daima Simurg oldugunu belirtir. Ancak, binlerce nur ve
zulmet perdelerinin arkasinda gizli olduğu için bilinmediğini ve
onun “bize bizden yakın, bizimse uzak” oldugumuzu anlatir. Simurg’u
arayip bulmalari için kendilerine kilavuzluk edeceğini
ilave edince; kuşlarin hepsi de hüthütün peşine takilip onu aramak
için yollara düşerler. Kuşlarin hepsi de Simurg’un sözü üzerine yola
revan olurlar…
Ama, yol çok uzun ve menzil uzak olduğundan; kuşlar yorulup
hastalanirlar. Hepsi de, Simurg’u görmek istemelerine rağmen,
hüthütün yanina varinca “kendilerince geçerli çesitli mazeretler
söylemeye” başlarlar. Çünkü, kuşlarin gönüllerinde yatan asıl
hedefleri çok daha basit ve dünyevî’dir (!)
Örnek olarak, bülbülün
isteği gül; dudu kuşunun arzuladiği abıhayat;
tavuskuşunun amacı cennet; kazın mazereti su; kekliğin aradığı
mücevher; hümânin nefsi kibir ve gurur; doğanin sevdasi mevki ve
iktidar; üveyiğin ihtirası deniz; puhu kuşunun aradiğı viranelerdeki
define; kuyruksalanin mazereti zaafiyeti dolayisiyla aradiğı
kuyudaki Yûsuf; bütün diğerlerinin de başka başka özür ve
bahanelerdir.
Bu mazeretleri dinleyen hüthüt, hepsine ayri ayri, dogru,
inandirici ve ikna edici cevaplar verir. Simurg’un olağanüstü
özelliklerini ve güzelliklerini anlatir.
Hüthüt söz alır ve şunlari söyler. Söyledikleri, ayna ve gönül
açısından ilginçtir:
Simurg, apaçık meydanda olmasaydi hiç gölgesi olur muydu?
Simurg gizli olsaydi hiç âleme gölgesi vurur muydu?Burada gölgesi
görünen her şey, önce orada meydana çikar görünür.Simurg’u görecek
gözün yoksa, gönlün ayna gibi aydın değil demektir.Kimsede o
güzelliği görecek göz yok; güzelliğinden sabrımız, takatımız
kalmadı.Onun güzelliğiyle aşk oyununa girişmek mümkün değil.O, yüce
lûtfuyla bir ayna icad etti.O ayna gönüldür; gönüle bak da, onun
yüzünü gönülde gör!
Hüthütün bu söylediklerine ikna olan kuşlar, yine onun rehberliğinde
Simurg’u aramak için yola koyulurlar.Ama, yol, yine uzun ve
zahmetli, menzil uzaktır…Yolda hastalanan veya bitkin düsen kuslar
çesitli bahaneler, mazeretler ileri sürerler. Bunlarin arasinda,
nefsanî arzular, servet istekleri,ayrildiği köşkünü özlemesi, geride
biraktiği sevgilisinin hasretine
dayanamamak, ölüm korkusu, ümitsizlik, şeriat korkusu, pislik
endişesi,himmet,vefa, küskünlük, kibir, ferahlik arzusu,
kararsizlik, hediye götürmek dileği gibi hususlarla; bir kuşun
sorduğu “daha ne kadar yol gidileceği” sorusu vardir.
Hüthüt hepsine, bıkıp usanmadan tatminkâr cevaplar verir ve daha
önlerinde aşmaları gereken “yedi vadi” bulunduğunu söyler. Ancak,
bu “yedi vadi”yi aştıktan sonra Simurg’a ulaşabileceklerdir.
Hüthütün söylediği, “yedi vadi” şunlardır.
VADİLER
1.Vadi :istek vadisi
2.Vadi ;aşk vadisi
3.Vadi: marifet vadisi
4.Vadi:istiğna vadisi
5.Vadi:vahdet birlik vadisi
6.Vadi:hayret vadisi
7.Vadi:yokluk fena vadisi
BEKÂ
Kuşlar gayrete gelip tekrar yola düşerler…
Ama, pek çoğu, ya yem isteği ile bir yerlere dalip kaybolur, ya aç
susuz can verir, ya yollarda kaybolur, ya denizlerde boğulur, ya
yüce dağlarin tepesinde can verir, ya güneşten kavrulur, ya vahşi
hayvanlara yem olur, ya
ağir hastaliklarla geride kalir, ya kendisini
bir eglenceye kaptirip kafileden ayrilir.
Bu sayilan engellerin hepsi de Hakikât yolundaki zulmet ve nur
hicaplaridir.Bu hicaplardan sadece otuz kus geçer.Bütün vadileri
aşarak menzil-i maksudlarina yorgun ve bitkin bir halde
uzanan bu kuşlar, rastladiklari kişiye kendilerine padişah yapmak
için aradiklari Simurg’u sorarlar.
Simurg tarafindan bir görevli gelir…Görevli, otuz kuşun ayri ayri
hepsine birer yazi verip okumalarını ister.Yazilarda, otuz kuşun
yolculuk sırasında birer birer başlarina gelenler
Ve bütün yaptiklari yazilidir.
Bu sirada, Simurg tecelli eder…
Fakat, otuz kuş, tecelli edenin (!) bizzat kendileri olduğunu; yani,
Simurg’un mânâ bakımından otuz kuştan ibaret olduklarini görüp
şaşirirlar.Çünkü, kendilerini Simurg olarak görmüşlerdir.Kuşlar
Simurg, Simurg da kuşlardir.Bu sirada Simurg’dan ses gelir:
“Siz buraya otuz kuş geldiniz, otuz kuş göründünüz. Daha fazla veya
daha az gelseydiniz o kadar görünürdünüz. Çünkü, burasi bir aynadir!”
Hasılı, otuz kuş, Simurg’un kendileri olduğunu anlayinca; artik,
ortada, ne yolcu kalir, ne yol, ne de kilavuz...
Çünkü, hepsi BİR’dir.
Aynı, aşıkla, maşukun aşkta; habible, mahbubun muhabbette; sacidle,
mescudun secdede; bir olmasi gibi...Aradan zaman geçer, “fenâda
kaybolan kuşlar yeniden bekâya dönüp”,yokluktan
varlığa ererler…”
Kuşdili sembolizmasi yukarida özetlenmiştir.
Attar, “ölümden sonraki ölümsüzlüğün sırrına” lâyık olacaklarin
bilinciyle;ancak, bunlari yazabilir Kusdili olarak; sembolik lisanla!
Tabiî ki, okuyup da anlayanlara (!)...
Kuşdili, mesnevî anlam ve kapsam olarak zengin bir
sembolizmadir.Kuslar, “Hakikât Yolunun Yolculari” ;
Simurg, “Hakikât” olarak tanımlanır.İnsan ömrünün engebelerine
eşdeğer merdiven basamaklarını çikabilmek ve sonunda ancak çok az
kişinin hedefine ulaşabilmesi şeklinde düşünülebilir.Bunlar, tekamül
merdiveninin, İstek’ten Fenâ’ya dogru çıkan
basamaklarıdır.Açiklandiği gibi, kuşlarin bazıları, Fenâ’dan daha
ileri giderek
Fenânin da Fenâsını, yani Bekâ'yi idrak eder.Sembolik evrende terk
etme , yegâne kemalât yoludur. Bu sembolizmada, kuşlar sâlikleri,
kılavuz Hüdhüd kuşu mürşidi temsil eder.Sîmurg (otuz kuş), yani Anka
ise, Allah'ın zuhûr ve taayyünüdür.Tûyurname, bir vadiden öteki
vadiye sırayla geçilerek olgunlaşmak şeklinde kuşlarla temsil edilen
ilginç bir örneğidir.Ves-selâm…....
Devamı Buradan ...>>
ST.NİKOLAUS MYRA DEMRE

Noel Baba'nın "Kale"si, Demre
İlk ismi; "Demre" idi. Sonraları "Kale" oldu. Son yıllarda ise yine Demre olarak anılıyor. Antalya'nın bu şirin ilçesi, yaz mevsiminde olduğu kadar yıl sonu yaklaşırken de ziyaretçi akınına uğruyor. Bunun nedeni ise; ilçedeki tarihi St. Nikolaus Kilisesi ve bahçesindeki Noel Baba heykeli.
Türkiye'nin doğal güzellikleri, tarihi eserleri, pırıl pırıl denizi ve seracılığın odak noktası Demre, Kekova Körfezi'ne en yakın çıkış kapısı konumunda. Toros dağları eteklerinde vedenizi arasında yer alan Demre, bahar aylarında limon ve portakal çiçeklerinin mis gibi kokularıyla, yerli yabancı tüm turistleri büyülüyor. Likya medeniyetinin izlerini taşıyan kentte; çocukların, denizlerin ve gezginlerin koruyucusu sayılan St. Nikolaus Kilisesi, en önemli ziyaret yeri olarak kabul ediliyor. Bu nedenle de yurt dışından gelen katılımcılarla her yıl çeşitli etkinliklere sahne oluyor..... Ağaçlarla ve çiçeklerle kaplı bahçede heykeli olan Noel Baba ve St. Nikolaus Kilisesi, dış etkilere karşı yapılan özel bir çatı altında korunuyor. Yer mozaikleri, kemerli salon ve odaları, lahitleriyle binlerce turistin ziyaret ettiği kilise, ilginç ve oldukça başarılı bir akustik ses düzenine sahip. Sahne altındaki ses tüneli kapısında duranlar, tünelin diğer ağzında konuşulanları çok şaşırtıcı bir şekilde, ekolu bir efektle duyabiliyorlar.
Antik kentlere meraklı olanlar, Çayağzı yolundaki Andriake ören yerinde bir gezi yapabilirler. Demre'nin sahili ve Çayağzı'nın (Demre-Myrus) denize döküldüğü deltanın 1 km uzunluğundaki kumsalı caretta carettalara evsahipliği yaparken; Andriake, antik çağda Myra'nın Akdeniz'e açılan önemli bir liman kenti olarak ziyaretçileri konuk ediyor. Yöredeki bir başka gezi yeri de, Likyalılar'ın önemli kenti olan Myra, M.Ö. 5.yüzyılda kurulan ve bugünkü kent merkezine 1.5 kilometre uzaklıkta olan Myra, antik tiyatro ve kaya mezarlarıyla ünlü.
Antik kentin kapısında turistler için deve turları düzenleniyor. Sağlı-sollu işporta tezgahları, halılar, hediyelik eşyalar, biblo ve market satıcıları arasından girilen ören yerinde; sağınızda tiyatro, solunuzda ise kayalara oyulmuş çok katlı mezar odaları bulunuyor. Mezarlar arasındaki geçitlerle birinden diğerine geçen turistler, kayalara oyularak yapılmış kabartmaları ve yıllar önce devrilerek ters duran meduza başlarını da fotoğraflamayı da ihmal etmiyorlar. Andriake harabeleri, Çayağzı yolundaki kaplıcanın suyunun şifalı olduğuna ve birer haftalık kürlerle bazı mide hastalıklarına ve cilt yaralarına iyi geldiğine inanılıyor. Çevrede yürüyüşü sevenler için Kapaklı Köyü yakınlarında "İslada", Yavu Köyü'nden gidilen ve Yunanca'da mavi anlamına gelen "Kyenai", Demre'ye 5 km uzaklıkta antik çağda balık kehaneti ile ünlü Lykya kenti "Sura" bulunuyor. Efsaneye göre, kahinler Apollo Çeşmesi'nde üç kez boru öttürünce balıklar geliyor ve kehanette bulunuyorlarmış. Balıklar, kendilerine atılan etleri yerelerse iyi sayılır, kuyruklarıyla iterlerse kötüye işaret kabul edilirmiş. ....
Devamı Buradan ...>>
AY TAŞI

Aytasi :Ay'in pariltisini yansittigi soylentilerinden dolayi bu ismi alan Aytasi, lenfotik sistemdeki bozukluklari ortadan kaldirir.Duygusal dengeleyici vasiflara sahiptir. Tutumlarda esneklik yaratir. Bu tas hakkinda en cok rivayeti ortaya cikartan yerlerden biri de Hindistan'dir. Hindistan da kutsal bir tas olarak kabul goren Aytasi'nin sevgilileri daha ihtirasli yaptigi da soylenir. Aytasi, kadinlar tarafindan kisirliga iyi geldigi ve ureme organlarinin sorunlarini cozmesi ve de kolay dogum yapmaya yaradigi icin tasinir.Kisilerdeki egoizmi giderdigi ve fazla yemek yeme durtulerini ortadan kaldirdigi da bilinir.Aytasi uzerine yapilan rivayetlerin en carpicisi da, onu tilsim olarak tasiyan kisiyi sohretli ve gorunmez yaptigidir.Burclar kusagina yengec, terazi, akrep, kova ve balik burcunun tasidir.TAŞLAR
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:47
0
yorum
Etiketler: DEĞERLİ TAŞLAR
18 Ocak 2008 Cuma
ALTERNATİF SAĞLIK

ALEXANDER TEKNİĞİ
Duruş eğitimi olarak tarif edilse de bu basit kavramın ötesinde vücudun ve zihnin uyum içinde olmasının sağlandığı bir teknik olarak görülmelidir. Alexander tekniği hastaya, vücudunu öğrenilmiş, sonradan eklenmiş hareketlerden kurtarıp, kendi temel, doğal duruşu ve hareket biçimlerini kazanmayı öğretir.
Tekniğe kendi ismini veren F. Matthias Alexander , 1869 yılında Tasmanya'da doğdu. Şiir ve şarkılar söyleyen Alexander, sesini yavaş yavaş yitirmeye başlayınca bunun nedenlerini araştırdı. Ayna önünde şiir okurken kendini incelediğinde vücudunu yanlış kullandığının farkına vardı. Her söyleyişe başlarken kafasını geriye itip boğazını kalınlaştırdığını gözlemledi. Bu garip duruş biçimi kendisine normal görünse de, düzeltmenin iyi olacağına kanaat getirdi ve böylece bu garip hareketleri yapmayıp, gerilim yaratmadan konuşabilinceye kadar egzersiz yaptı. Sonunda sesi düzeldi ve bundan sonra sesini konuşurken hiç kaybetmedi....
****YAZININ devamı****
Alexander, nefes alma ve daha düzgün durma alıştırmaları yapmaya devam etti. Bunun sonucunda kendini daha sağlıklı hissetti ve kendine olan güveninin arttığını gördü. Daha sonra başkalarına da değerli bulgularını öğretti ve onları bu konuda cesaretlendirdi, alınan sonuçlar çok iyiydi. Bundan sonra kendini ve diğer insanları gözlemleyerek, insanları en azından faydalı olmayan, günlük hayatta alışık oldukları hareketlerden kurtulmaya ve onları garip, doğal olmayan duruş ve hareketleri bırakmaya cesaretlendirici bir sistem yarattı. Avustralya ve Yeni Zelanda'da on yıl öğretmenlik yaptıktan sonra 1904 yılında Londra'ya gitti. Çalışmaları ve fikirleri yavaş yavaş tanınmaya başladı. Daha sonra New York'ta 1943'e kadar çalıştı. Küçük kardeşi A.R.Alexander'ı metotlarını geliştirmesi için ABD'de bıraktı. "Kendini Kullanma" adlı kitabını 1932'de yayınladı ve o tarihten itibaren de öğretileri Batı dünyasında hızla yayıldı. 1955'te öldüğünde 87 yaşındaydı. Arkasında kendi çalışmalarını devam ettirecek az sayıda öğretmen bırakmıştı. Günümüzde dünyanın her yanında okulları mevcuttur ama bunların en önemlileri Londra'da bulunmaktadır. İsrail, Zürih, Londra, San Francisco, Chicago'da da önemli okulları vardır.
Nasıl Uygulanır?
Doğru oturuş şekli
Diğer alternatif tıp terapilerine benzemeyen Alexander tekniği yalnızca birinin diğerine birşeyler yaptığı bir tedavi değildir. Daha çok, bir uzmanın denetlediği ve cesaretlendirdiği bir kendi kendini eğitme sürecidir. Alexander tekniği hastaya, vücudunu öğrenilmiş, sonradan eklenmiş hareketlerden kurtarıp kendi temel, doğal duruşu ve hareket biçimlerini kazanmayı öğretir.
Olgunluk yaşına eriştiğimizde bir çoğumuz zihni ve fiziki gerilim yaratan zararlı duruş alışkanlıkları kazanmış oluruz. Alexander prensibi kendini organize etmenin yeni bir yoludur ve ciddiye alınması gerekir. Bütün diğer faydalı terapilerde olduğu gibi ilk önce bir tür teşhis yapılması gerekir. Alexander öğretmenleri - ki, onların büyük bir çoğunluğu tıp doktoru değildir- kişideki hatalı duruş alışkanlıklarını ortaya çıkartırlar. Öğretmenlerinin kullandığı metotlar kişilere, günlük hayatın normal hareketlerinden sonra en uygun duruş haline gerilimsiz olarak dönebilmeleri için yardım etmektedir.
Her şeyden öte, hepimiz bazı şeyler yüzünden gergin duruyoruz, bir çoğumuz ofis masalarında eğik oturuyor, direksiyon başında kamburlaşıyor ve televizyon karşısında uygunsuz pozisyonlarda uyuyoruz. Bu gibi yanlış hareketler Alexander tekniğini bilmeyenlerde iyice alışkanlık yaratıyor ve de fiziksel hastalıklara yol açıyor.
Yanlış oturuş şekli
Gerçekten stresli yaşam koşullarımıza ek olarak bir çok kişi yürürken, otururken ve dururken tembellik yapmakta ve bunun sonucunda da yıllar geçtikçe vücutları, bezgin oturuşlarını, çökmüş omuz başlarını, çökmüş sırtlarını ve düşen başlarını düzelteyim derken dengesizleştirmektedir. Bu bezgince eğri oturuş göğüs kafesinin genişleme kapasitesini etkilemekte, bu da solunumu zorlaştırmaktadır.
Ne için kullanılır?
Alexander tekniği vücuda duruş dengesini yeniden kazandırmayı amaçladığından özellikle aktörler, müzisyenler ve danscılar gibi eğitimden büyük oranda faydalananlar için çok değerlidir. Bununla beraber, kişinin kendini iyi hisettemesini sağladığı ve kimi zaman da sağlığı yerinde olmayanları iyileştirdiği için bir alternatif tedavi türü olarak gittikçe daha popüler olmaktadır. Önemle üzerinde durulması gereken odur ki, her ne kadar bazı doktorlar bilinen tedavi yöntemlerine ek olarak kullanıyorlarsa da, Alexander tekniği ilk elde belli hastalıkları iyileştirmenin bir yolu değildir.
Alexander tekniği özel duruş problemleri, soluma güçlükleri ve konuşma bozuklukları olan kişilerde etkin olmaktadır. Alexander'in kendisi de metodunun, hiçbir zaman tıbbî bir tedavi yöntemi olduğunu ima etmemiş, bir tür kendi kendine yardım metodu oluğunu belirtmiştir.
AROMA TERAPİ
Aromaterapi:
Aromalı kokan bitkilerin kulanımı çok eskilere dayanır. Kurutulmuş çiçek, odun, reçine, meyve veya kabukların yakılarak tütsülenmesi ile hastalar tedavide, temizlikte veya bazı ilkel kabilelerde batıl inançların tapınmalarında kulanılmıştır. Çiçekler ezildikten sonra sabun, kozmetik madde yapımında ve tedavi maksadıyla kulanılmıştır.
Bitkilerin çiçek, kök, gövde, reçine veya kabuklarından özel metotlarla damıtılarak esanslar eldeedilmiştir. Tarihte ilk defa su buharı ile damıtmayı (destilasyon) İbn-i Sina MS: 1000 yılında gerçekleştirmiştir. Büyük bir Türk alimi olan İbn-i Sina batılılar tarafından ya iranlı veya arap olark bilinmeke, fakat asla Türk olduğından baksedilmemektedir.
Arkolojik kayılardan destilasyonun MÖ: 3000 yıllarında şimdiki pakistanda kulanıldığı bilinmektedir. Sedir, tarçın ve çam terpeninin MÖ:1400'lü yıllarda Mısırda subuharı ile damıtılarak ve hatta eteryağı sabityağ içinde çözerek, bundan fitil, krem, yakı, ve tozlar imaletikleri tesbitedilmiştir. Filistin, Sümer, Asur, Rom, eski Hint ve eski Çinlerinde bitki esanslarını kulandıkları bilinmektedir.
İbn-i Sinanın (980-1037) su buharı ile damıtma (destilasyon) metodunu geliştirmiş ve tarihte ilk efa saf eter yağı (ucucu yağ, eterik yağ veya esans) eldeedilmiştir. Bu buluş tek başına İbn-i Sinaya ayit olmayıp kendinden önce bu alanda islam alimlerinin yüzlerce yillık bir çalışmasınıa son noktayı komuştur. İbn-i Sinanın yazdığı yüzlerce eserden malesef istifade edemiyoruz. Milli Eğitim ve Kültür Bkalıkları ne işe yarıyor.
İngiliz asıllı doktor ve astrolog Nicholas Culpeper (1614-16549) aromalı bitkiler üyerine araştırmalar yapmış ve eserler yayınlamıştır. Bir çok alim onu takipetmiştir. Aromaterapinin asıl kurucusu frasız asıllı kimyacı Rene’ ‚Maurice Gattefosse’ olup 1936 yıllında ‚Aromaterapi’isimli eserini yazmış ve o günden beri bu ilim dalı Aromaterapi diye anılmnıştır.
1-) Aroma yağı:
Kişi çok sevdiği eter yağından 8-10 damla aroma lambasının üstündeki suya ilave edilir ve suyun altındaki mum yakılır. Suyun ısdınması ile birlikte içindeki eter yağıda buharlaşır ve odaya yayılarak güzel bir koku verir. Limon ve gül yağından 8-10 damla yeterli gelirken, laden ve topalak yağı çok ağır olduğundan ancak 1-2 damla yeterlidir.
2-) Masaj yağı:
Bazı eter yağılarının ise masaj yağı olarak kulanılmasının çok güzel etkileri olur. Eter yağlarından 1 ml alınır ve 49 ml ana yağ ile karıştırılır. Ana yağı zeytin yağı, badem yağı ve jojoba yağı olabilir. Ana yağın seçimi eter yağına göre farklı olabilir. Ana yağdan 49 ml ve eter yağından 1 ml ile karıştırılark masaj yağı eldeedilr.
3-) Enhelesyon yağı:
Genelikle nefes yollerı rahatızlıklarına etkili olan eter yağları secilir ve bunların özel karışımı ile iksirler elde edilir. Eter yağından 10 ml 90 ml %96’lık alkolle (etil alkol) karıştırılır ve buna 200 ml damıtılmış su ilave edilerek %32’lük inceltilmiş eter yağı eldeedilir. Bu şekilde inceltilen eteryağı enhelasyonda veya dezodorizan (fena kokuları yok edici) olarak kulanılır.
Bu alanda oldukça çok natürel ilaçı eczanelerden teminetmek mümkündür. Mesela: 10 ml nane yağı (Eter yağı) ve 5 ml okaliptus yağı 85 ml alkollü (Etanol) (Fahrenberg, Selg ve ekibi) karıştırıldıktan sonra eldeedilen bu iksirle başağrısı ve migren rahatsızlığı olan hastaların şakaklarına 2-3 damlama günde 3-4 defa sürülmesi ile hastaların rahatladığı tesbitedilmiştir.
Eter yağlarını özelikleri: Burada adı geçen hiç bir bitkinin eter yağının etkisi Aloe Vera, Noni ve Aloxi’nin etkisi ile karşılaştırmak mümkün değildir. Örneğin limon tansiyon düşürücü, fakat tansiyonun sebep olan etkenleri ortadan kaldırıcı özeliği yoktur. Budan dolayı etkisi kalıcı değil geçicidir. Oysa Aloe vera, Tahitian Noni veya Aloxi sebebi ortadan kaldırıcı vede vücudun bütün hücrelerini yenileyici (rejenerasyon) özeliğe sahiptirler.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:29
0
yorum
Etiketler: ALTERNATİF TIP
17 Ocak 2008 Perşembe
NEYZEN'DEN
(Atatürk'e dil uzatanlara)
Ne ararsın tanrı ile aramda
Sen kimsin ki orucumu sorarsın?
Hakikaten gözün yoksa haramda
Başı açığa neden türban sorarsın?
Rakı, şarap içiyorsam sana ne,
Yoksa sana bir zararım, içerim.
İkimiz de gelsek kıldan köprüye
Ben dürüstsem, sarhoşkende geçerim.
Esir iken mümkünmüdür ibadet.
Yatıp kalkıp Atatürk’e dua et.
Senin gibi dürzülerin yüzünden,
Dininden de soğuyacak bu millet.
İşgaldeki hali sakın unutma,
Atatürk’e dil uzatma sebepsiz.
Sen anandan yine çıkardın amma,
Baban kimdi bilmezdin şerefsiz…
Neyzen Tevfik
17 ocak 2008 tarihinde çeşitli kaynaklarca Neyzen Tevfik'e ait olduğu belirtilen yukarıdaki şiirin, Mutlu Çelik'e ait olduğunu şairin; 1997 yılında Ankara 5. Asliye Hukuk Mahkemesi'nden aldığı kararla kanıtlamış olduğunu araştırıp öğrendik.Bize yorum bırakan "aliturka.blogspot.com'"a nazik uyarılarından dolayı teşekkürlerimizi borç biliriz.Bilgilerinize arzolunur.
Devamı Buradan ...>>
KARANLIĞA İZİN VERME

Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir.
Atatürkün ışığına sahip çık......!
M.KEMAL ATATÜRK
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
16:55
0
yorum
Etiketler: SAJA BAKIŞI
BİR GECECİK

bir gececik uyuma,ne olur.
ayrılık kapısını çalma bir gececik.
bir gececik dostların gönlü olsun,
ne olur sabahı et bir gececik.
bir gececik gözlerimiz seninle aydın olsun,
kör olsun şeytan bir gececik.
dünyayı güzel kokular sarsın bütün.
karanlıklardan ışıklar aksın ovalara,
sofrandakiler dirilsin bir gececik.
bir gececik uyuma,ne olur,
ayrılık kapısını çalma bir gececik.
bir gececik ata bin,meydana gel.
gönüller bir gececik rahat olsun,
göğüsler meydana dönsün bir gececik…
yeniler giyinelim biz kulların,
Musa gibi sen bir sopa al eline.
sopa bir anda elinde yılan olsun.
Süleyman gibi sen karıncaların yanına var
karıncalar bir anda Süleyman olsun…
ne olur, bir gececik kapısını çalma ayrılığın…
MEVLANA
CANANIN'DAN Ayrı olan DOSTLARIMIZA......
Devamı Buradan ...>>
NEYZEN TEVFİK-HİÇ

24 Mart 1879’da Bodrum’da doğan Neyzen Tevfik’in asıl adı Tevfik Kolaylı’dır. Babasının memleketi Bafra'nın Kolay nahiyesi olduğu için soyadı kanunuyla "Kolaylı" soyadını almış. Babası Rüştiye Mektebi muallimi Hasan Fehmi Bey, Annesi Emine Hanım’dır.
Kendine özgü yergileri ve yaşam biçimiyle adını duyuran Neyzen Tevfik, babasının görevli bulunduğu Urla kasabasında, usta bir neyzen olan Berber Kâzım'la tanıştı ve ondan ney dersleri almaya başladı. Aynı günlerde de, ilk sar'a nöbetini geçirdi.
....’
Bu arada okulu bırakan Neyzan Tevfik’i babası yatılı olarak “İzmir İdadisi”ne yazdırdı. Ancak sar’a nöbetlerinin yeniden başlaması üzerine duyduğu derin sevgiyle İzmir Mevlevihanesi’ne girdi. Neyzen Tevfik, burada Tokadizade Şekip, Tevfik Nevzat, Ruhi Baba, ve Şair Eşref gibi pek çok ünlü isimle ile tanıştı ve onlardan Türkçe'nin yanı sıra Arapça ve Farsça dersleri aldı. Şair Eşref, yalnızca dostu ve hocası olarak kalmayarak ona hicvin kapılarını da açtı. İlk şiiri bu günlerde, 13 Mart 1898'de “Muktebes” dergisinde yayımlandı.
1898 yılında, babası medrese öğrenimi için Neyzen’i İstanbul'a gönderdi ve Fethiye Medresesi'ne yerleştirdi. Ama Neyzen Tevfik, zamanını daha çok Galata ve Yenikapı Mevlevihanelerinde geçirdi. Bu arada Mehmet Akif Ersoy'la tanıştı ve Mehmet Akif, dönemin seçkin müzisyen ve edebiyatçıları ile tanışmasını sağladı. 1901 yılında, medrese giyimi olan cüppe ve şalvar yerine Akif'in verdiği setre pantolonu giymesi, akşamları medrese dışında kalması ileri-geri konuşmalara yol açınca, Fethiye Medresesi'nden ayrıldı. Önce Fatih'teki Şekerci Hanı'na, sonra da Çukurçeşme'deki Ali Bey Hanı'na yerleşti. Bu arada babasını tanıyan ve daha sonra Şeyhülislam da olan Musa Kazım Efendi onu kendi derslerine kabul etti.
Onun sayesinde Neyzen Tevfik, Ahmet Mithat Efendi, Muallim Naci, Şair Şeyh Vasfi gibi edebiyatçılarla tanıştı. Mehmet Akif'le dostluğu süren Neyzen, Mehmet Akif'e ney öğretti; Mehmet Akif de Neyzen'e Arapça, Farsça ve Fransızca öğretti. Dost çevresi içinde artık İbnülemin Mahmut Kemal, Tevfik Fikret, Uşakizade Halit Ziya, Ahmet Rasim, Tanburi Cemil, Hacı Arif Bey, Yunus Nadi de vardı.
1900 yılında, gramofon ticaretini ilk yapanlardan Gülistan Plâk Mağazası sahibi Hâfız Âşir Bey'le bir plâk doldurma girişimi oldu. Neyzen aşırı içkili olduğu için güçlükle doldurulan plâklar yine de basılıp piyasaya verildi. 1949'da yayımlanan Azâb-ı Mukaddes'e yazdığı önsözde belirttiğine göre, "yüze yakın plâk" doldurmuştur.
Öte yandan istibdata karşı olan gençlerle Sirkecideki İstasyon Gazinosu ve Güneş Kıraathanesi'nde bir araya gelir; yurt sorunlarına ilişkin ve istibdat karşıtı konuşmalar yaparlardı. Güneş Kıraathanesi'ne gelip gidenlerden Ziya Şakir, bir gün, sözü Eşref'ten açıp Jön Türk hareketinin önderlerinden Ahmet Rıza'ya getirerek Neyzen Tevfik'i konuşturdu ve tüm düşüncelerini öğrendi, ardından da ihbar etti. Gözaltına alınan Neyzen, sıkıntı dolu bir sorgulamadan geçirildi. Bu arada, daha önce tam otuz beş kez jurnal edilmiş olduğunu öğrendi. On beş gün sonra da serbest bırakıldı.
Serbest kaldıktan sonra kendisini Beyoğlu meyhanelerine attı. Bu esnada Sütlüce Bektaşi Tekkesi'ne devam ederek Şeyh Mümin Baba'dan nasip aldı. Siyasi baskının artmasından sonra yurt dışına gitmeye karar verdi ve 1902 yılında Mısır'a gitti.
Neyzen Tevfik'in Mısır'da geçen yıllarına ilişkin olarak gerçekle gerçek olmayanı birbirinden ayırmak neredeyse imkansız. Ama geçimini neyi ile sağladığını ve hicvetmeye devam ettiği biliniyor. Mısır’da bir arkadaşı ile Neyzenler Kahvehanesi açıp işletti. Özbekiye Saz Bahçesi'nde çalarken plâk da doldurdu. Jön Türklerle ilişkili, bir dost toplantısında sarhoşlukla tabancasını ateşlediği ve duruşmada yargıca "haksızlık yapıyorsunuz" dediği için altı ay hapse mahkûm edildi. Ancak yaptığı itiraz kabul edildiği için bir buçuk ay yattıktan sonra özgürlüğüne kavuştu. Bu arada Feride adlı Lübnanlı bir kadınla iki ay birlikte yaşadı.
II. Abdülhamit için yazdığı "Abdülhamid'in Ağzından Bir Nutk-ı Hümâyun" adlı hicvini İstanbul Kıraathanesi'nde okuyunca tutuklanmak istendi fakat çevrenin işe karışması ile kurtuldu. "Türk Aydınlarının Mısır Hidivi Hakkındaki Düşünceleridir" başlığı ile gazetelerde yayımlanan yazı nedeniyle hakkında tutuklama kararı verildi. Kurtulmak için de "Kaygusuz Sultan" adlı bektaşi tekkesine sığındı.
II. Meşrutiyet'in ilânıyla Mısır'dan ayrıldı ve İzmir'e döndü. Daha sonra da İstanbul’a geçti. Çemberlitaş'ta bir han odasına yerleşen Neyzen Tevfik, seyretmek için gittiği ve Ferah Tiyatrosu'nda sergilenen "Sabah-ı Hürriyet" adlı oyunun İttihat ve Terakki'ce yasaklanması üzerine yaptığı konuşma yüzünden tutuklandı. Ardından kısa bir süre sonra da serbest bırakıldı.
Neyzen Tevfik 1910 yılında "sarıklı bir zâtın kızı olan Cemile hanımla", kardeşinin ve babasının karşı çıkmasına karşın, annesinin ısrarı ile evlendi ve bir kızı oldu. Ancak yürümeyen evliliği, kızı Leman henüz üç aylıkken kayınbabasının eşini alıp götürmesiyle son buldu.
I. Dünya Savaşı yıllarında, Askeri Müze'nin kurucusu Muhtar Paşa'nın emrinde ve Mehterbaşı olarak askerlik yaptı. Düzenle başı hoş olmayan Neyzen Tevfik, herhangi bir meseleden dolayı Muhtar Paşa ile kavga etti ve askerden çıkarıldı. Daha sonra, dönemin Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın yalısında Mehter takımının verdiği konseri izleyen Almanya'nın Romanya'daki Kuvvet komutanının ilgisini çekti. Bazı kaynaklarda da onun çağrılısı olarak Romanya'ya gittiği yazılır. Romanya'da piyano eşliğinde konser verdi.
1919 yılında, ilk kitabı “Hiç”i yayınlandı.
1923 yılında Ankara'ya gitti ve kardeşi Şefik Kolaylı'nın yanında 4-5 ay kaldı. Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı ve Mustafa Kemal'i yücelten şiirler yazdı bu sırada. 1924 yılında, arkadaşı Hasan Sâit Çelebi'nin de yardımları ile yazdıklarını “Azâb-ı Mukaddes” adı altında forma forma yayımlamaya kalkıştı ancak girişim başarılı olmadı ve iki formadan sonra noktalandı.
1926 yılında Atatürk'le tanışan Neyzen Tevfik, 1927 yılında sa'ra nöbetleri ve alkol yüzünden artık sık sık gideceği Toptaşı Tımarhanesi ve Zeynep Kâmil Hastanesi'nde tedavi görmeye başladı. 1928 yılında, ski dostu Mehmet Akif'i görmek için tekrar Mısır'a gitti ve bir yıla yakın bir süre yanında kaldı.
1930’lu yıllarda, ekonomik destek olsun diye, Vali ve Belediye Reisi Muhiddin Üstündağ'ın girişimi ile Konservatuvar'da görevlendirildi. 1940’lı yıllarda doktoru olduğu kadar dostları da olan Mazhar Osman ve Rahmi Duman'ın aracılığı ve Valiliğin oluru ile Bakırköy Akıl Hastahanesi'nin 21 nolu koğuşu ona ayrıldı. İstediği zaman gelir, yatar, dinlenir ve çıkar giderdi. Rahmi Duman, Neyzen Tevfik'le ilgili şunları yazmış; "Onu yakinen tanımak mazhariyetine 1932’de erdim. O tarihte genç bir asistan olarak Bakırköy Akıl Hastahanesi'ndeki 18 numaralı serviste (ehline) açmış olduğu şiir ve felsefe kürsüsünün hevesli ve usanmak, yılmak bilmeyen bir talebesi olmuştum."
9 Mart 1946'da, basın yararına düzenlenen bir konserde ney çaldı ve yaptığı taksimlerle izleyicileri büyüledi. 1949 yılında, dostlarından İhsan Ada, Neyzen Tevfik'in eserlerini, onun gözetimi altında, “Azâb-ı Mukaddes” adı ile kitaplaştırdı. 1951 yılında “Onu Affettim” adlı bir filmde önemli bir rolde gözüken Neyzen Tevfik, “Ağlayan Şarkı” adlı bir başka filmde ise, Suzan Yakar'la oynadı.
1952 yılında, arkadaşlarının ısrarı ile Şehir Komedi Tiyatrosu'nda jübilesini yaptı. 1930'larda İstanbul Belediye'sinin bağladığı yardım aylığını saymazsak Neyzen'in düzenli bir geliri hiç olmadı. Neyzen Tevfik'in söylenceleşen yaşamı 28 Ocak 1953'de son buldu. Cenaze namazı Beşiktaş'ta Sinan Paşa Camii'nde kılındı. Caminin avlusundan taşan kalabalık; ana caddeleri, kahveleri, yolun karşısında ki Barbaros Bulvarını doldurdu. Memurların, profesörlerin, ileri gelenlerin yanı sıra kılıklarına çeki düzen vermeye çalışmış sarhoşlar, sokak serserileri ve bin bir çeşit insan bir arada uğurladılar Neyzen'i bilinmeyene. Kim bilir belki de hiçlikten hepliğe…
Ne hayatı, ne dünyayı, ne de kendisini "hiç" kavramıyla ifade etmek değildi onun yaptığı. O, karşıtlıkların birbirini var ettiği algılayışımızda, var oluş derinliğinin sarhoşluğu içinde arayışını sürdürürken “Hiç” olanı fark etmişti. Para-pul, mal-mülk, şan-şöhret elinin tersiyle ittiği şeylerdendi. Adaletsizliğe, çıkarcılığa, kör inançlara, baskıya, otoriteye, din istismarına sert ve etkili bir üslupla hicivlerinde ve hayatında baş kaldırdı. Boynunda eski yazıyla “Hiç” yazardı
Devamı Buradan ...>>
NİYAZİ MISRİ
ANKA
Ta ezelden biz bu aşk içinde rüsva olmuşuz
İsmimizdir söylenen manada Anka olmuşuz
Gerçi suret aleminde sandılar kesretteyiz
Kesret içre bilmediler ferd ü tenha olmuşuz
Şol izafet ü taayyün sofların giysek ne var
Çünkü ondan soyunup manen muarra olmuşuz
Mantıku’t-Tayr’ın lugat-ı mutlakından söyleriz
Herkes anlamaz bizi bizler muamma olmuşuz
Lafz u suret u cism ile anlamak isterler bizi
Biz ne elfazız ne suret cümle mana olmuşuz
Katreler ırmağa ırmağ erdi bahre cem olup
Kavuşup birbirine hala o derya olmuşuz
Zahidin zikr ettiği şol harf ü savtın resmidir
Zakir ü mezkur u zikre biz müsemma olmuşuz
Sofinin şol hay u hu’yu narasından almayız
Vasıl-ı deryayız biz ol sesten Müberra olmuşuz
Alleme’l-Esma’ya mazhar ister isen gel beri
Adem ü hem O’na talim olan Esma olmuşuz
Ten gözüyle Mısri’yi surette görsem deme kim
Zira biz ol Kaf u suret içre Anka olmuşuz…
Devamı Buradan ...>>
16 Ocak 2008 Çarşamba
MEVLANA'DAN

Zamanın birinde bir padişah vardı. Padişah bir gün adamlarıyla ava giderken yolda güzel bir cariye görüp ona aşık oldu.
Onu alıp sarayına getirdi. Fakat bir müddet sonra o güzel cariye hastalandı. Günden güne eriyip tükenmeye başladı. Memleketin en iyi hekimleri cariyenin hastalığına bir çare bulamadılar. Padişah bunu görünce çok üzüldü, günlerce çareler aradı, sağa koştu, sola gitti olmadı. Sonunda bir mescide gidip el açarak dua etti, secdeye kapanarak ağladı. Cariyenin iyileşmesi için yalvardı. Bu sırada uykuya daldı. Rüyasında bir pir gördü; pir ona :
- "Artık üzülme duan kabul oldu. Yarın şehrinize bir yabancı gelecek o bizdendir. Onun yapacağı tedaviyle cariyen iyileşecek." dedi.
Sabah olup güneş doğunca padişah pencereye koşup rüyasında gördüğü piri beklemeye başladı. Uzaktan onun geldiğini görünce kendisi sarayın kapısına koşarak kapıyı açıp piri içeriye aldı. Konuşup görüştükten sonra, padişah pire hastanın hastalığını anlattı. Daha sonra onu hastanın yanına götürdüler...
Hekim önce hastanın yüzüne baktı sonra nabzını saydı. Hastalığın belirtilerini sorup sebeplerini dinledi...
- "Diğer hekimlerin tedavileri iyileştirmek yerine büsbütün harap etmiş hastayı." dedi. Sonra şöyle devam etti.
- "Onların içerden haberleri yok, onun için de hepsinin aklı fikri işin dış yüzünde." dedi.
Hekim hastalığın ne olduğunu anlamıştı, fakat bunu padişaha söylemedi....’
***hikayenin devamı***
Hastanın halinden inlemesinden onun gönül hastası olduğunu hemencecik anlayıverdi. Çünkü hiçbir hastalık gönül derdi gibi değildir.
Hekim durumu anlayınca : "Padişahım, dedi. Herkesi uzaklaştır köşede bucakta kimseler kalmasın ki ben hastayla baş başa kalıp rahat rahat çalışayım, hastanın hastalığını anlayıp ona göre bir tedbir düşüneyim."
Padişah emretti oda boşaltıldı, hastayla hekimden başka kimse kalmadı.
Hekim yaklaşıp hastanın başucuna geldi yumuşak ve tatlı bir sesle :
- "Memleketin neresi, nerelisin? Bana söyle , çünkü her memleketin halkının ilacı başka başkadır. Memleketinde yakın akrabandan kimler var, kime yakınsın? diye sordu.
Hekim elini kızın nabzına koymuştu. Hem soruyor hem de nabzını kontrol ediyordu.
Kız yavaş yavaş hekime bütün olanları anlatıyor, başından ne geçtiyse söylüyordu.
Hekim kızın nabzını tutmuştu ve :
- "Bu kız kimin adını söylediğinde eğer heyecanlanır, nabzı hızlanırsa demekki sevdiği, uğruna hasta olup yataklara düşerek mum gibi eridiği odur." diye düşünüyordu.
Kız önce doğup büyüdüğü memleketi ve oradaki dostlarını sayıp döktü. Fakat nabzında bir değişiklik olmadı.
Hekim : "Doğduğun yerlerden ayrılınca hangi memlekete gittin?" diye sordu.
Bunun üzerine kız bir şehir ismi söyleyip geçti ama ne yüzünün rengi ne de nabzının atışı değişti. Daha sonra sırasıyla götürüldüğü yerleri, şehirleri , görüşüp tanıştığı insanları birer birer sayıp döktü. Lakin halinde bir değişiklik olmadı. Ta ki hekim Semerkant şehrini soruncaya kadar...
Semerkant'ın adı geçince kızın nabzı hızlandı, yüzü ve yanakları kızardı. Çünkü o Semerkant'ta bir kuyuncuya aşıktı ve ondan ayrılmış olmanın ızdırabıyla yanıp tutuşuyordu.
Bunu öğrenen hekim kuyumcunun Semerkant'ın hangi semtinde ve hangi mahallesinde olduğunu sorup öğrendi. Sonra kıza :
- "Ben senin hastalığını ve bu derdin çaresinin ne olduğunu çok iyi anladım. Fakat sen bu bana anlattıklarını sakin başkasına söyleme, hele hele padişaha hiç anlatma..." diyerek tembih etti.
Hastanın yanından ayrılan hekim doğruca padişaha gelip durumu anlattı : "Bu kızcağızın iyileşmesi için o kuyumcuyu getirmekten başka çare yok." dedi.
Bunu duyan padişah hekimin nasihatini canu gönülden kabul etti. Hiç zaman geçirmeden kuyumcuyu davet etmek üzere bir elçi gönderdi... Elçi Semerkand'a varınca doğruca gidip kuyumcuyu buldu. Padişahın gönderdiği hediyeleri takdim eti ve padişahın onu davet ettiğini, eğer gelirse padişahın en yakın adamlarından olacağını çok büyük ihsanlara ve iltifatlara mazhar olacağını söyleyince, kuyumcu zaman kaybetmeden yola koyulup padişahın sarayına en kısa zamanda ulaştı.
Saraya gelen kuyumcuyu hekim alıp padişahın huzuruna götürdü. Padişah kuyumcuya iltifatlar yağdırıp ihsanlarda bulundu. Hazinesini ona teslim etti :
Hekim bunun üzerine : "Ey padişah o cariyeyi bu kuyumcuya ver ki hastalıktan tamamen kurtulup iyileşsin." dedi...
Padişah o ay yüzlü güzeli kendi eliyle kuyumcuya verdi, altı ay murat alıp murat verdiler. Böylece kız tamamen iyileşmiş oldu.
Ondan sonra hekim kuyumcuya bir ilaç hazırladı. İlacı içen kuyumcu hastalanarak günden güne çirkinleşip erimeye başladı. Eski güzelliğinden eser kalmadı.
Kuyumcu böyle günden güne eriyip çirkinleşince kızın gönlü de ondan soğudu, aşkı günden güne azaldı. Bir müddet sonra kuyumcu öldü. Ölünce de kızın aşkı tamamen sona erdi. Böylece o güzeller güzeli o aşktan ve hastalıktan arınıp tertemiz oldu...
Devamı Buradan ...>>
GÜL LÜTFUNDAN ŞU SİNEME HAR DÜŞER

avuçlarımdan yere inci inci zâr düşer
kudretle alnıma bir uzun intizar düşer
hüsnünün karşısında bülbül olamadım da
yine de gül lütfundan şu sineme hâr düşer
ben hâlâ yanıyorum, gönül unutmadı ki
nitekim nisyanın kalktığı yere nar düşer
pay etmiş adaletle güya canan zamanı
bilmem neden hep bana uzun sonbahar düşer
vuslat ümidi bile gençleşmeme yeterken,
bir lahzalık firakla gönlüm ihtiyar düşer
kelime yarla başlar,hece müdamdır yarla
ve cümlenin sonuna nokta gibi,yar düşer
bir baktın ki sevgili parçaladın kalbimi
sanırsın sinem üstüne şak-ı Zülfikar düşer
ey kalkanı hâr, ölme ne olur başka yerde,
sinem kabristanında sana da mezar düşer
çarhı almış figanım, ay utanıp saklanır
derdime sema ağlar,tek tek yıldızlar düşer
çözdüğün zaman hani zülfün dudak büker ya
kalbimin en sıcak noktasına kar düşer
sual ederler benden “seviyor musun hâlâ”
dudağımdan cevaben sükûtla ikrar düşer
Mustafa TANRIKULU
Devamı Buradan ...>>
15 Ocak 2008 Salı
ALEVİLİK / BEKTAŞİLİK

HACI BEKTAŞ VELİ
Hacı Bektaş-i Veli Anadoluda Aleviliğe yeni bir içerik kazandırmış ve örgütlemiştir. Anadolunun çok sesliliği içerisinde toplumculuğu, laikliği, hoş görü ve insan sevgisini temel alan bir çığır yaratmıştır. Halkla bütünleşmiş, zaman zaman Selçuklu Aristokrasisine, daha sonraları ise Moğol yönetimine karşı savaşım yürütmüştür.
Bizim;
Marifet: Sermayemizdir.
Hakikat: Durumlarımızdır.
Erdemlilik (Fazilet): Yaşamımızdır.
Sevgi-Muhabbet: Esasımızdır.
İstek- Şevk: Hareket Aracımızdır.
Saygı: Arkadaşımızdır.
Bilim: Silahımızdır.
Kanaat: Hazinemizdir.
Doğruluk: Karargâhımızdır.
Yakınlık (Kuşkudan uzak inanç): Yerimizdir.
Yoksulluğumuz (fakr): Övüncümüzdür.
Hararet nardadır sacda değildir.
Keramet baştadır tacda değildir.
Her ne arar isen kendinde ara .
Kudüs te Mekke de Hac da değildır.
PİR HACI BEKTAŞİ VELİ�DEN
* İnsan için belirletici olan sözü değil davranışlarıdır.
* Biz dile, söze bakmayız; Biz içe duruma bakarız.
* Marifet bilimin meyvesidir. Anlayışlı olmak (aşnalık) ise sevginin, muhabbetin meyvesidir....’
*** yazının devamı***
* Zamanından önce yüksek görevlere geçmekte acele eden, kesinlikle sonu gelmeyecek şeyle uğraşmış olur. Yani her kim ki zamanından önce başa geçmek isterse, her ne için çalışsa, kendi aşağılanmasına çalışmış olur.
* Özgür (Azad) odurki: Kimsenin incitmesinden incinmez. Yiğit odurki hakedeni de incitmez.
* Birlik giysisi, Bilgi giysisi, Sevgi giysisi,
* Geçmişi anma ve gelecek için bekleyişte bulunma. Zaman ve durumun gereği her ne ise ona önem ver.
* Akmayan su bozulur;!!!Niçin deniz olmuyorsunuz ki, hem akmaz hemde bozulmazsınız.
* Büyüklük odur ki onun görünen durumu -gerçeğe ermemiş- halkın görünür durumu gibi: içi (batını) ise nitelikli/ermiş insanların içi (batını) gibi ola.
* Görünen huy güzelliği, iç (batını) huy güzelliğinin ünvanıdır.
* Yararsız ve zorunlu olmayan (nafile) işlerle uğraşmak insanı bitirip tüketen şeylerdendir.
* İnsanın yüz güzelliği (cemali), sözünün güzelliğidir. Olgunluğu (kemâli) işlerinin doğruluğundadır.
* (Yani insanın süsü ve güzelliği, sözlerinin iyiliğindedir. Olgunluğu (kemâli) de işinin dürüstlüğündedir.) Sen doğru bak ve doğru görür ol, ta ki daha üstünü bulasın.
* Beş şey mutluluğun delilidir: Bunlar; doğru sözlülük, güzel hareket ve işler, olgunlaşma için gösterilen çaba, doyguyu emekle arama ve halden anlayan dervişlerle sohbet.
* Söylevin (nutkun) üç türlü etkisi vardır: Birincisi ululuk (büyüklük) mertebesinde, ikincisi yüz güzelliği mertebesinde, üçüncüsü olgunluk mertebesinde.
* (Bu yorumdan anlaşıldı ki ululuğun (celalin) görünenle, yüz güzelliğinin (cemalin) içle (batınla), olgunluğun kemâlin için içiyle (batının batınıyla) bağlantısı vardır.)
* Tanrıya karşı doğruluk, halka karşı insaf, büyüklere hizmet, el altındakilere sevecenlik, düşmanlara yumuşaklık, dostlara sevgi(vefa) nefsine düzen, dervişlere cömertlik, bilginlere alçakgönüllülük, cahillere suskunlukla görün.
* Ayağa kalkacaksan hizmet amacıyla kalk. Eğer konuşacak olursan bilgelikle (hikmetle) konuş. Oturacağın zaman saygı ile otur.
* Hamı pişiremezsen, bari pişmişi ham etme.
* Şurası gerçektirki yetenekli taş, güneş ışını ile yakut (lâl) olur.
* Görülmemiş işitilmemiş şey söyleme;
* Kendi ayıbını görür ol;
* Yanıt vermede ivedi davranma;
* Bağışlaki seni bağışlasınlar;
* Elinle koymadığı şeyi alma ;
* Hiç kimsenin ekmeğini yeme. Kendi ekmeğini hiç kimseden sakınma.
* Düşman önemsiz olsada aşağılama.
* Kendine ait azı, başkalarının çoğundan daha iyi bil.
* Kendini, kendi durumunu bilmez tutma
* Mutluluk yerini bilgeler (arif) söyleşisinde (sohbetin de) bil. Kötülerden sakın temizlere dostluk et.
* İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıtır.
* En yüksek iki nesne : ilim ve hilm (yumuşaklık-hoşgörü)
* Ara bul...her ne ararsan kendinde bulabilirsin.
* Kadınları okutunuz.
* İnsanın gerçek güzelliği, sözünün güzelliğidir.
* Yücelik; yol kardeşlerinin kusurlarını görmezlikten gelmektir.
* İbadetin yeri başka, işin yeri başkadır.
* Şu beş nesne, olanların en yazık olanıdır: güneşe karşı yanan ışık, görmeyen göze karşı güzel yüz,çorak tarlaya karşı bol yağmur, karnı tok olana karşı nefis bir yemek, ahmak adama karşı doğru söz.
* Yiğit odur ki, kırılmaya değer bir kimseyi bile kırmaz.
* Okunacak en büyük kitap insandır !...
* Kendisini temizleyemeyen başkasını hiç temizleyemez.
* Bilgelerin ibadetleri düşünceleridir.
* Çalışmadan geçinenler bizden değildir.
* Akıl, yer yüzünde tanrı'nın terazisidir.
* Gönüldeki hakikat yemişi, marifet suyu ile yetişir.
* Kişi, ilim büyüklerini, anadan !.. Atadan bile üstün tutmalıdır
* Hiçbir milleti ve insanı ayıplama
* Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu
* Sana güç geleni başkalarına söyleme
* Aydınlar hem arıdır, hem arıtıcı
* Eline, diline, beline, aşına, eşine, işine sahip ol.
HALLACI MANSUR
Anadolu Alevi-bektaşiliğin temel felsefesini oluşturan İnsan-Tanrı-Doğa iç içeciliğinin bir örneği de Hallacı Mansur’dur.
Bilindiği gibi Alevi -bektaşi düşüncesinde Tanrı görünüm kazanmak ister ve fışkırır;Evren adeta görünüm kazanan tanrının aynasıdır. Bu tür bir anlayış Hallacı Mansur’da da mevcuttur ki ona
“Enel Hak” dedirtmiştir. Anadolu Aleviliğinin özgürlükçü olmasının nedenlerinden biride bireyin Tanrının bir parçası olarak algılanmasıdır.
Tarih boyunca toplumlar, sayısızca düşünce akımları yaratmışlardır. Akımların birçoğu bulunduğu topluluğa, zamana ve döneme özge kalmış,bir süre sonrada hiçbir şey bırakmadan yok olup gitmiştir. Bu tip akımlara rağmen doğduğu toplumda kalmayıp kendini yenileyerek günümüze dek bir şey kaybetmeyip canlılığını koruyarak varlığını sürdüren düşünce akımları da vardır. İşte en kalıcı olan ve bugünlere gelen akımların başında Alevilik-bektaşilik vardır
Günümüze dek gelen bu akımın gerçek nedenlerini inceleyelim.
-Alevi-bektaşi,Bireyci değil,toplumcu ve paylaşımcıdır.
-Çıkarcı değil,özverilidir.
-Ayrılıkçı değil,bütünleştiricidir
-Etnikçi ve bölgeci değil evrenseldir.
-Muhafazakar değil,devrimci ve gelişmecidir.
-Uzlaşmacı ve güdümcü değil,bağımsızlıkçı ve özgürlükçüdür.
-Katı ve bağnaz değil,Hoşgörülü,insancıl ve insan sever.
-Katı kuralcı değil,akılcı.
-Şeriatçı değil,Laiktirler.
İşte bunlar Alevi-bektaşiliğin bir düşünce akımı ve toplumsal hareket olarak günümüze dek gelmesine ve canlılığını korumasına neden olmuşlardır. Bundan da anlaşılıyor ki bu ilkeler incelendiğinde Demokrat bir toplumun ve hareketin özellikleridir bu özellikler.
Bütün bu özellikleri Alevilikte yaşadığımıza göre Alevi toplumu demokrattır. Alevilik-Bektaşilik demokrasinin ta kendisi demektir.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
18:54
6
yorum
Etiketler: ALEVİLİK/BEKTAŞİLİK


