.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

29 Şubat 2008 Cuma

GÖNÜLE EKİLEN AYRILIK


Ayrılık, hani o şarkısını bile dinlediğimizde tüylerimizi diken diken eden.Gerçekleşmesini istemediğimiz ama akıbeti belli olan...

Zordur hep ayrılmalar bir iz bırakır kalbinin üstünde ciğerinin tam ortasında.Ellerini kalbine sokup sıksan da kanlanmaz ellerinin parmakları.Donar kanın
kalakalırsın..

Hep hissedersin onu aldığın her nefesde , duyduğun her kokuda, gittiğin her yerde yediklerinde, gördüklerinde kısacası her yaratılmış olan cismaniyette yaşarsın ayrılığı.
Aslında ayrılmamışsındır ondan o hep vardır o anın içinde, ama yinede bir şey istersin ayrılığı tattırana dair bir tutuş, bir dokunuş gibi.
Gözlerin dolar ağlarsın yaşlar içine akar göz pınarların kan olur içine doğru süzülen.
Söyleyen dillerin söylemez olur, susarsın sessiz çığlıklar atarsın bir dakikasına hissedişin.
Neleri vermezsin zamanın geri dönüşü uğruna neleri. Zaman akmasa bakan gözlerim baktığı yerden hiç ayrılmasa hiç konuşmasam hep o konuşsa acısı tatlısı yok olsa ,sadece o kalsa kelimeler kifayetsiz kalsa dersin.
Ama o yoktur artık.
Aslında hep vardır da.
Sen de gitmek istersin onunla birlikte onun gittiği yere.
O yaşayacak daha dersin ,sen yaşadıkça seninle yaşayacak dersin.
Anlatırsın herkese söylersin onu, gönülden gönle ekersin bir tohum gibi ayrılığının acısını. Onlar da yaşasınlar anlasınlar dersin.
Sevgiye ve aşka dair her şey olduğunu ayrılık acısının.

Sende paylaş acını.. SUFİ'den
Devamı Buradan ...>>

26 Şubat 2008 Salı

DİLEK'ten mektuplar:12




MAZLUM MUSTAFA

İzmir'lilerin ve İzmir sokaklarının yakından tanıdığı bir divaneydi Mazlum Mustafa..
sırtında battaniyesi kış yaz çıplak dolanırdı sokaklarda.Kayıtsız ,Fütursuz tüm haşmetiyle bir komutan gibi .

Kudretli bir komutan gibiydi gerçekten.Gönlünün istediğiyle konuşur,istemediğine küfrederdi."-Al sen o paralarını biryerine sok diye.."Kim dertli ,sıkıntılı,borçlu onun kapısında oturur gelip geçene mesajlar verirdi.Tabii anlayana...

1995 yılından beri uzaktan tanıyordum kendisini.onunla konuşabilmek için can atıyordum herkes gibi.Bir gizemi vardı çünkü.Bir dilenci değildi..BİR DELİ ,bence hiç değildi.Bir misyon üstlenmişti kendince.Ben pezevengim diyordu.Anlayan ne anladıysa öyle yorumluyordu.Kimi pezevenk sözünden utanıyor uzak uzak kaçıyordu kendisinden.Bende önce tedirgin olmadığımı söyleyemem.Ne demek istiyorsun Mustafa'm dedim birgün.
Gözleri bir noktada takılı"-Öğretmenler pezevenk değil mi ?"Dedi.Bilgi pazarlıyor.Garson yiyecek pazarlıyor,tezgahtar mal pazarlıyor.Peki dedim"Ya sen ne pazarlıyorsun?" soruma cevabı "HAK" olmuştu.. Hak pezevengiydi Mazlum Mustafa.
İstanbul depreminden önce günlerce ağıt yaktı."İstanbul un-ufak olacaaak"diye.Bazen portakal kabuğunun içine bok doldurur başının üstüne koyardı.Neden insanın yüzüne bakmıyor acaba diye düşündüğümde ,gözlerini gözlerime dikip "neden yüzüme bakmıyor diyorsun al bakıyorum işte demişti.Gecelerden bir gece İzmir güzelyalı'da caddede oturuyordu ben de arkadaşımla müsaade isteyip yanına oturduk.Bizim gibi bir genç kız elinde bir şarap şişesiyle geldi yanımıza oturdu. Neler konuşuldu sırdan sırra.Belki ben anlamadım içimizdeki ben anladı..Gelip geçenler de ne anladıysa anladı işte..
Yıl 2005 bir öğle vakti Mustafa isyanlarda "Bu İzmir'i ben yaptım başka bir memlekete gitmek istiyorum artık" diye bağırıyordu.Mustafa'm"Çilesi dolmuşlardan olursun inşaallah " demiştim.. Son görüşmemiz işte o oldu. Bir daha Mustafa görünmez oldu.

Evet diğer semtleri bilmem ama bu semti Mazlum Mustafa yaptı eminim.vicdanı ekti,merhameti, verdiği mesajlarla iyi düşünmeyi,paraya tapılmaması gerektiğini,dış temizliğinden çok iç temizliğinin önemli olduğunu,bokun da bal kadar gerekli olduğunu bu semtin insanına o öğretti.Sana ve senin şahsından işleyen gerçeğe teşekkür ederiz MUSTAFA'm.
Devamı Buradan ...>>

DİLEK'ten mektuplar:11




ZARFSIZ MEKTUP

Noktadan harf oldum.Harfken,kelime.Kelimem cümleye dönüştü.Cümlem,Hikayeye mesele...
Gökten 5 elma düştü toprağa...Tohumdum fidan oldum.Sonra ağaç dalı-budağı olan.Meyvalarım koparıldı dalımdan.Tohumlar toprağa düştü,ikisi taze fidan,üçü toprakta fidan olma zamanını bekleyen.

Güneş aydınlatsın ısıtsın..Yağmurlar can evinizi ıslatsın.Serpilsin büyüsün fidanlarım.Harflerim cümleye,en güzel mutlu hikayelere,meyva veren ağaçlara dönüşsün dilerim.
Devamı Buradan ...>>

24 Şubat 2008 Pazar

ÖZGÜRLEŞTİRME YAFTASI ALTINDA GERÇEKLEŞTİRİLEN DEVRİMLER VE NETİCELERİ:

1-Birinci ülke:İRAN ,İngilizlerin müdahalesi ve getirilen ılımlı islam modeli örneği ile HÜMEYNİ rejimi...

2-İkinci ülke :AFGANİSTAN,Rusların müdahalesi ve getirilen islam modeli örneği ile TALİBAN rejimi...

3-Üçüncü ülke olmak hiçbir ülkeye nasip olmaz inşaallah...Aşağıdaki iki film "özgürlük ve demokrasi" adı altında özgür milletlerin nasıl bir uçuruma itildiklerinin çarpıcı örneklerini göstermekte.Bilgilerinize arzolunur ...
Devamı Buradan ...>>

THE KİTE RUNNER/UÇURTMA AVCISI






















THERE İS A WAY TO BE GOOD AGAİN

Taliban'dan önceki ve sonraki AFGANİSTAN'tan dramatik bir hikaye;

Afganistan’a Taliban rejiminin hakim olmasından sonra Amerika’ya göç eden Kabilli zengin bir tüccar ailenin oğlu olan Amir, Kabil’de geçen çocukluk yılları sırasında evin hizmetçisinin oğlu Hasan ile çok iyi dostluk bağları kurmuştur. Ancak bir uçurtma yarışı sonrasında Hasan’ın başına gelen trajik olayda, ona korktuğu için yardım etmez.

Aradan geçen uzun yıllar boyunca bu suçluluk duygusuyla yaşayan Amir, yıllar sonra Hasan ve karısının Taliban tarafından öldürüldüğü haberini alır. Bunun üzerine çocukluk arkadaşının başı dertte olan oğlunu bulmak ve onun hayatını kurtarmak için, çok tehlikeli olduğu halde Taliban yönetiminin kontrolündeki Afganistan’a geri döner.
Devamı Buradan ...>>

PERSEPOLİS;


Şah rıza pehlevi İran'da ATATÜRK devrimlerini gerçekleştirmek isterken,İngilizlerin devreye girmesiyle ülkede büyüyen anarşi ve sürgünden döndürülen Ayetullah Hümeyni'yle "İran islam cumhuriyetinin kuruluş "ve bu günlere geliş hikayesi...

İRAN'da ŞAH REJİMİ YIKILIP SÖZÜMONA ÖZGÜRLEŞTİRME YAFTASI ALTINDA GERÇEKLEŞTİRİLEN BİR DEVRİM'in HİKAYESİ:Küçük kız Marjane'nin gözünden ve yaşamından kesitlerle...
marjen satrapinin (filmin senaristi, çizgi romanın yazarı, filmin yönetmeni)gerçek hayat hikayesidir.
Bir çocuk,bir aile,bir ülke,bir rejim değişiyor...değişiyor da ne oluyor.Seyredin ve görün lütfen..

Devamı Buradan ...>>

22 Şubat 2008 Cuma

AHURAMAZDA:Böyle buyurdu


PERS DİNİ VE MİTOLOJİSİNDEKİ SEVGİ VE IŞIK TANRISINDAN Mesajlar; -1-
Kendini benim katıma çıkacak ve bana hitab edecek kadar büyük gördüğün halde,yalvarmasını bilecek kadar da küçülebiliyorsun.Bu;İnsanoğlunun başarı için kullandığı en ustalıklı bir yoldur.Oysa ki ben,dualara ve yalvarmalara karşı sağırım.Acıları ve sızlanmaları işitmekten iğrenirim.Canlıların keyif ve sevinç içinde beni unutmalarından hoşlanıyorum.Arslan avını parçalarken malik olduğu kuvvete ve tesadüflerle dolu talihine sevinir ve parçalanan ceylan,gafletinin ve zayıflığının pişmanlığı içinde duyduğu elemi kendine layık görür.Şikayet eden ve şükreden yalnız insanoğludur.O,daima başkalarına ait olana saldırdığı için,haksızlığın ne olduğunu çok iyi bilir.Saadetini başkalarının nimetlerini çalmakta bulduğu için,bu başarı devam etsin diye şükreder.Bu hırsızlığı yapacak kuvvet ve fırsatı bulamadığı,yahut yakayı ele verdiği zamanlarda da sızlanır ve yalvarır.
-2-
Ben sizin içinizdeki duygu,başınızdaki fikir,gönüllerinizdeki tutkuyum.Aşkım,kinim,arzuyum,bilgi,hata,kudret,acizlik ve mahrumiyetim.Zenginliğin,fakirliğin,ıstırap ve saadetin hepsi benim.Ben HEP'im ve ben HİÇ'im.Çünkü ben sizdeyim ve sizdenim.Böyle olmasaydı,beni nereden tanıyacak,bana nasıl yaklaşabilecektiniz?.Bilinmedik ve görülmedik bir şeyle,işitilmedik bir hakikatin gerçekten varlığına inanmak için,hayalin kanatları rüyadan,düşüncenin çarkları rüzgardan olmalıdır.Benim arkamdan gelmeye yeltenenler,beni geçtikten sonra,arkalarına düşeceğimden korkan günahkarlardır.Onlar kendi gölgeleri tarafından ısırılmış olduklarını bilselerdi,aksiyonlarının eşek arılarını ruhlarının kovanında tütsüleyip boğmaktan çekinmezlerdi...Zira insanın aklı başkalarının aklıyla uzlaşmak için değil,kendini başkalarına kabul ettirmek için yaratılmıştır.
-3-
Ben kanunum,kaza ve kaderim,düzensizlik ve anarşiyim,hayatım,ölümüm,evrim ve oluşumum.Ben evrenim,fanilerin dilleri ile ifade edilen ve edilemeyen her şeyim....Ve hiçbir şeyim.
Devamı Buradan ...>>

20 Şubat 2008 Çarşamba

BALIK BURCU



21-ŞUBAT/21-MART ARASINDA DOĞAN SEVGİLİ BALIK BURCU İNSANI:

Bu ay Venüs ve Jüpiter sizlere en büyük sevginin müjdesini veriyor.Ancak durumunuzu tüm şartlarıyla değerlendirip gelecekteki davranışlarınıza yön verecek kesin yargılara çağrılıyorsunuz.Artık kararsızlıklarınıza son vermeniz gerekiyor.Bu karar mesleğinizden ayrılmak yönünde olabileceği gibi,yeni bir mesleğin yeni bir projenin seçimi de olabilir.Ancak mutlaka bir yeniliği göstermeyebilir.Önyargılarımızdan kurtularak şimdi işinizi kayıtsız şartsız benimseyebileceğiniz anlamına da gelebilir.Cesur ve kararlı olun ve hiçbir krizin ve hayal kırıklığının niyetinizle ilgili kararlarınızı sarsamayacağını,aksine daha da güçlendireceğine inandığınızı gösterin.Kararlarınıza aşkınızı katın.........

sizler büyük fırtınalar döneminden dünyaya gelen insanlarsınız.
hayvanlar aleminde toteminiz:PUMA
Bitkiler alemindeki toteminiz:SİNİR OTU
Madenler aleminde:FİRUZE(turkuaz)Gökyıldızı
Kabileniz:KURBAĞA

Puma insanları taşları gibi birçok olağanüstü güce sahiptirler.Bu insanlarda bir tür doğal ilaç hazinesi saklıdır ve onun yardımıyla yaşamın ve evrenin çeşitli gizemlerini çözebilirler.Tıpkı firuze gibi onlar da birer gökyüzü insanı olabilir ve böylelikle yaşamın birçok alanında diğer insanların fark edemediği şeyleri görebilirler.Ama gerçek renklerini gösterebilmeleri için taşları gibi çok iyi işlenmiş olmalıdırlar.Yoksa melankolik insanlar haline gelirler.Midelerinden ve ayaklarından genelde rahatsızlık çekerler.Çünkü pekçok küçük şeyi büyük dert haline getirirler.Puma insanları gökyüzüne uzanmadan önce ayaklarını yani köklerini toprağa salmaları gerektiğini öğrenmelidirler.Maviyle yeşil karışımı bu puma insanlarına ruhla kişilik,yer ve gök arasında bir denge kurmak için gereklidir.Bu iki renk karışımını üstlerinde taşımaları fiziksel ve ruhsal huzura kavuşmalarını,ve neşelerini korumalarını sağlar.Onun için sevgili balık insanları pumalar gibi sinirlendimi diş gıcırdatır,tıslar ,köpük saçabilirler.Kedilere özgü merak içgüdüleri çok gelişmiştir.Bu insanlar çevrelerince anlaşılmadıkları duygusuna kapılarak kendi düşünce ve ruh dünyalarının doruklarına kolayca çekilirler.İnsan ruhunun yücelerine tırmanabilirler.İyi bir yönetim onları son derece üretici kişiler yapabilir.En derin duygularını gizlemeyi çok iyi bilirler.Kararsız ve kaprisli olmalarının nedeni kurbağa kabilesinden olmalarıdır .Düş güçleriyle yaratıcı güç balık insanında birlikte elele dolaştığından sanatın her bölümünde isterlerse başarılı olabilirler.Balık burcunun duygusal hassas sanatkar gizemli insanı sen bence tüm insanlık için gereklisin.Mutlu ol emi..TONTİNİ.
..
..
Devamı Buradan ...>>

BAKIŞ


Olumlu bakış;olumsuz ,çirkin ve hatta karanlık geceyi aydınlığa dönüştürebilendir.
Pollyanna örneği..Ya olumsuz negatif bakış ;pozitifi bile negatife dönüştürmeye gücü yeten değil mi.Herşey biz nasıl görmek istiyorsak öyle görünecektir bizlere.İyi düşünüp güzel şeylerin tohumlarını atmamız dileğiyle.
"
Bir Çinli,baltasını kaybetmişti.Onu,komşusunun oğlunun çaldığını sanıyordu.Bunda yanılmadığına inanıyordu.Çünkü onun yürüyüşü,bir balta hırsızının yürüyüşüne benziyordu.Yüzü bir balta hırsızının yüzü gibiydi.Konuşması da bir balta hırsızından farksızdı.Onun,bir balta hırsızına benzemeyen hiçbir yanı yoktu.Fakat bir gün adam,baltasını bahçesinin uzak bir köşesindeki bir hendeğin içinde buldu.Ertesi gün komşusunun oğluna baktı.Yürüyüşü,hiç de bir balta hırsızının yürüyüşü gibi değildi.Yüzü de bir balta hırsızının yüzüne benzemiyordu.Konuşmasının ise,bir balta hırsızının konuşmasıyla en küçük bir benzerliği bile yoktu.Onun,bir balta hırsızına benzeyen hiç bir yanı yoktu."
Devamı Buradan ...>>

RUHUN GIDASI


Beğeneceğinizi umarım çok güzel bir video burdan izle gece izlemenizi tavsiye ederim.
Devamı Buradan ...>>

DİLEK'ten mektuplar:10



NARCİSSUS=NERGİS=NARSİST

5000 yıl önce ırmak tanrıçası Nana İzmir Mordoğan Mimas dağı eteklerinde badem ağaçları altında çıplak yatarken uykuya dalmış.Efsane bu ya uyandığında hamile kaldığını anlamış.Dokuz ay on gün sonra kainat güzeli Narcissus'u dünyaya getirmiş.

Tanrı Zeus son derece çapkın bir tanrıdır. ancak aynı anda evlidir de. karısı Herayı meşgul etmek için bir peri olan Echoyu görevlendirir. Zeus ne zaman çapkınlık yapmaya çıksa, Echo Hera'yı lafa tutup, meşgul eder. ancak Hera bu olayı farkeder ve Echoyu cezalandırır. Echo artık sadece karşısındaki kişinin son sözlerini tekrar edebilecektir...Gel zaman git zaman:......


Narcissus büyümüş bütün kızların aşık olduğu, genç bir delikanlı olmuştur. Ancak güzel olduğu kadar da kalpsizdir. Karşısına eğer onu öpmezse kendisini öldüreceğini söyleyen bir kıza bir kılı uzatacak kadar kalpsiz...

Günlerden bir gün Echo ile Narcissus ormanda karşılaşırlar. Echo onu görür görmez aşık olur ama aşkını dile getiremez ve suskun suskun önüne bakar. Narcissus "merhaba"der, Echo tekrarlar "merhaba". Narcissus devam eder, "ne kadar da güzel bir gün değil mi?", Echo da devam eder, "...değil mi?". Narcissus duraksar, "iyi misin sen?" der. Echo yapabildiği tek şeyi yapar, "...misin sen?". Narcissus biraz sinirlenir tabi, "sen benimle dalga mı geçiyorsun?, Echo kendini durduramaz, "...dalga mı geçiyorsun?". Narcissus artık çok sinirlenmiştir, "git buradan!" diye bağırır, Echo'nun kalbi kırılmıştır. "git buradan!"'ın tekrar ederek kaçar onun yanından ve Mimas dağının eteğindeki bir mağaraya saklanır, ağlar, ağlar, eriyip gider. vücudu ve kemiklerinin yitmesine rağmen sesi mağarada kalır. ondandır ki dağlara bağrılındığında echonun sesi eskiden yaptığı gibi sizi taklit edermiş.

Echonun başına gelenler aşk tanrıçası afrodit için bardağı taşıran son damla olmuş. Yüzlerce kızın kalbini kıran bu adamı cezalandırma zamanı gelmiştir artık. "Aşk acısının ne olduğunu öğrenme vakti geldi..." der .Narcissus yine bir gün Mimas dağı eteklerindeki ormanda dolaşırken Başpınar'ın önündeki gölden su içmeye gider. Tam suya eğilirken kendisini görür ve tam anlamıyla büyülenir. Ellerini yansımasına uzatır ama elleri suya değer değmez görüntüsü kaybolur.

Narcissus önce üzülür ama suyun durulmasıyla görüntü tekrar oluşunca gölün kıyısına oturup bütün gün kendisini izler. Annesi Nana ve babası onu aramaya ve evine geri götürmeye gelirler ancak Narcissus "hayatının aşkından" ayrılmayı reddeder. Bir gün Narcissus yansımasına sarılmak için suya eğilir ancak göle düşer ve boğulur. Bunu duyan Afrodit pişmanlık duyar ve Narcissus'un ölü vücudunu gölden çıkartıp, bir çiçeğe dönüştürür.İşte Bahar ile birlikte İzmir/Mordoğan dağlarından toplanılıp gelen ve pazarlarda ,köşe başlarında ,çiçekçilerde satılan aşk kokulu NERGİS'in hikayesi bu.

Aynı zamanda Narsistin hikayesi de bu değil mi? Aynayı alır dizine "hey mirror mirror is there anybody in the world beautifull then me?" der.Hoşça kalın ve sevgiyle kalın.

..
..
Devamı Buradan ...>>

18 Şubat 2008 Pazartesi

DİLEK'ten mektuplar:9













"Satın alıp,satamayacağınız,hiçbir masraf ve efor gerektirmeyen ve onunla yoksul da düşmeyeceğiniz şey:"

GÜLÜMSEMEK

Haydi gelin; bugün sabah evden çıktıktan,ya da bu mesajı okuduktan sonra gözgöze geldiğiniz ilk insana gülümseyin..Artniyetsiz,sevgiyle..Karşınızdaki yani o kişi suratsız,öfkeli,çatık kaşlı,örtülü,örtüsüz,kadın,erkek ya da bir çocuk olsa bile...

Ve hatta bu karşınızdaki şey ;sizi duyması ya da gülümsemenizi görmesi imkansız gibi görünen bir kar tanesi,soğuk esen rüzgar , bir ağaç ,sudaki bulutların yansıması bile olabilir.
Gülümsemek ;esnemek gibi bulaşıcıdır çünkü.Yorgun ruhlarınıza bir ufacık gülümseme mutluluk getirecektir ..

Haydi mutlu uyanışlara kapı açın bugün.

Ektiğiniz gülümseme tohumları KARDELEN'ler gibi kötü hava şartlarına ve kötü hayat koşullarına rağmen rengarenk açacak yüzlerinizde ,kartanelerinin içinden..Bir masum gülümseme mutluluk ve esneme gibi bulaşacak İNANIN..Karlar eriyecek ve bahar gelecek...
Devamı Buradan ...>>

17 Şubat 2008 Pazar

ERMİŞLERDEN HİKAYELER:



SÜMBÜL EFENDİ Efsanesi:

Efsaneler, rivayetler hep insan üzerine değil. Koca Mustafa Paşa Camii'nin avlusundaki dev ve
yaşlı ağacın hikâyesi de bir hayli ilginç...
Cami avlusundaki bu yaşlı ağacın gövdesi zamanla yarılmaya, kabuklan dökülmeye başlamış.
Sümbül Efendi, ağacı zincirlerle sararak korumaya almış. Ancak, zincirin bir ucunu yere doğru
sarkık tutmuş ve demiş ki;
"Bu ağacın altında kim durur ve yalan söylerse, bu zincir yere doğru uzayacaktır."
Bir süre sonra, camiye gelen bir Müslüman, borç para verdiği Yahudi dostunun alacağını bir
türlü vermemesinden şikâyetçi olmuş. Yahudi'yi çağırmışlar ağacın altına. Borcunu ödemediği
söylenen Yahudi, elinde bastonuyla ağacın altına geldiğinde; Sümbül Efendi ağacın ve zincirin
özelliğin anlatmış kendisine. Anlatılanları dinleyen Yahudi, "Tut şu bastonumu" demiş
alacaklı olduğunu söyleyen adama ve zincirli ağacın altına girerek;
"Yemin ediyorum ki, bu dostuma aldığım parayı iade ettim" demiş.
Hayrettir, zincir uzamamış bir türlü. Adam doğru söylüyor diye söylenmiş oradakiler. Ama
alacaklı kuşkulanmış durumdan ve Yahudi'nin elindeki bastonu kaptığı gibi sapını
gövdesinden ayırmış. O da ne! Ortalık yere çil çil altınlar dökülmesin mi? Böylece Yahudi'nin
oynadığı oyun açığa çıkmış. Dostundan aldığı paraları içine sakladığı bastonu ona verince
parayı iade etmiş gibi olmuş, bizim ağaç da aldanmış tabii!
Devamı Buradan ...>>

AYASOFYA EFSANELERİ















IUSTİNİANOS'un rüyası

Doğu Roma ve Osmanlı imparatorluklarının, hem yükseliş hem de çöküş dönemlerine
tanıklık eden, tarihinin en önemli dini eserlerinden biri olan Ayasofya; gerek Bizans gerekse
Türk kaynaklı pek çok efsaneye konu olmuştu. Ancak günümüzdeki Ayasofya'nın, burada
yapılan ilk kilise olduğunu düşünmek bizi yanıltır.
Tarihçi Sokrates'e göre 15 Şubat 360 tarihinde burada inşa edilen ilk kilise bir bazilikaydı ve
eski bir Roma tapınağı üzerine kurulmuştu. M.S. 4O4'te yanan bazilikanın yerine yapılan
ikincisi, İmparator II. Theodosios döneminde 10 Ekim 415 yılında ibadete açıldı. 13 Ocak 532
yılındaki ünlü "Nika İsyanı"nda bütünüyle yanan kilisenin yerine, aynı yıl, İmparator I.
Iustinianos'un (Jüstin-yen) emriyle günümüze kadar ayakta kalan Ayasofya'nın inşası
başlatıldı.......


Tarihçi Prokopios'a göre, Miletoslu Isidoros ve Trallesli Anthemios'un mimarlığını yaptığı
kilisenin inşaatında; yüz ustabaşı, bin usta, on bin işçi çalışmış; Suriye, Mısır, Yunanistan ve
Küçük Asya'dan gelen gemiler dolusu malzemeyle Ayasofya'nın inşaatı 5 yıl 10 ay ve 24
günde bitirilmişti. 27 Aralık 537'deki açılış törenine patrik Menas'la birlikte gelen imparator,
yapının güzelliği karşısında şöyle demekten kendini alamamıştı: "Bana böyle bir kiliseyi
yaptırma şansı verdiği için Tann'ya şükürler olsun."
Ayasofya ile ilgili Bizans efsanelerinden birinde ise, bu ünlü mabedin doğuşu gelecek
kuşaklara şöyle aktarılıyordu:

"Iustinianos Ayasofya'yı yaptırmak için en ünlü mimarları İstanbul'a davet etti, yaptıracağı
kilise için birer taslak çizmelerini istedi. Ancak çizilen hiçbir taslak imparatoru tatmin etmedi.
Bir gece üzgün ve umutsuz uykuya dalan Iustinianos, bir rüya gördü. Ayasofya'nm kurulacağı
arsada beliren nur yüzlü bir ihtiyar, sağına soluna bakınıyor, sonra da her köşede biraz durup
bekliyordu. Nur yüzlü ihtiyarın yanına giden imparator, onun elindeki gümüş levhayı görünce
şaşkınlığa düştü. Levhanın üzerinde çizili olan kilise resmi, onun hayalini kurduğu mabet idi.
Hemen tanrıya dua etmeye başlayan Iustinianos'un yanına gelen garip ihtiyar, elindeki gümüş
levhayı imparatora uzattı ve dedi ki 'Al bu resmi Iustinianos, kiliseni bu örneğe göre yaptır!"
Bizans efsanesi burada bitmez doğal olarak. İmparator, sevinçle tapınağın adını ne koyması
gerektiğini sorunca, "Ayasofya" der nur yüzlü garip ihtiyar ve anında kaybolur. İmparator,
sabahleyin kalkınca mimarını çağırır ve rüyasındaki mabedin resmini tarif ederek çizmelerini
ister.

Efsane denilince sonu mu olurmuş? Mimarını şaşırtmak isteyen Iustinianos, onlardan aldığı
cevap karşısında kendisi şaşkınlığa düşer. Rüyasında gördüğü kilisenin tıpkı çizimini
kendisine uzatan mimar; o gece bir rüya gördüğünü ve rüyasında gördüğü kilisenin resmini,
unutmamak için sabaha kadar çalışıp kâğıda döktüğünü söyler. Ayasofya, işte bu rüyalardaki
kilisedir!
İstanbul'un Türkler tarafından fethinden sonra da pek çok efsaneye konu olmuştu bu yüce
mabet. Evliya Çelebi'nin anlatılarına göre, Hazreti Muhammed'in doğduğu gece İstanbul'da
büyük bir yersarsıntısı olmuş ve Ayasofya'nın kubbesi yıkılmıştı. Bir süre sonra, Buhayra adlı
rahibin aracılık etmesiyle, bir rahipler kurulu Mekke'ye gitmiş, o zaman henüz küçük bir
çocuk olan Hazreti Muhammed'in ağız suyundan alıp, zemzem suyu da katarak Mekke toprağı
ile bir harç yaparak İstanbul'a geri dönmüşlerdi. Yıkılan kubbenin tamiri, işte bu Mekke'den
getirilen harçla mümkün olmuştu.
..
..
Devamı Buradan ...>>

ŞEHR-İ İSTANBUL EFSANELERİ



















HAZRETİ SÜLEYMAN ve ALİNA'nın arzusu


Körler ülkesinin karşısına kurulan kent
Kentin kuruluşu üzerine rivayet muhtelif. En ünlüsü ve bilineni Megaralı göçmenlerin
yolculuğu. Bir de Evliya Çelebi'nin anlattığı var ki, tadına doyum olmuyor...
Efsaneye göre, Koressa'nın oğlu, Yunanistan'ın Megara kentinden genç Byzas, yandaşlarıyla
birlikte, bölgedeki baskılardan kurtulmak, yeni bir kent kurmak ve özgürlüğünü ilan etmek
için yola çıktı. Her şey iyiydi de, kent nerede kurulacaktı? O çağda, bilinmeyenleri bilinir kılan
birisine, Delfoi kentindeki kâhine danıştı genç adam. Delfoi kâhini gideceği yeri tarif etti;......



"Kentini kuracağın yer, körler ülkesinin tam karşısında olacak." Byzas yola çıktı, aradı taradı,
körler ülkesi diye bir yer yoktu. Sonunda, mola verdikleri bir deniz kıyısında, karşı sahile baktı
ve bağırdı: "Bu insanlar kör mü, burası varken orada oturulur mu?". Delfoi kâhinini hatırladı
genç adam; "Körler ülkesinin karşısında kuracaksın kentini." Körler ülkesi, günümüzün
Kadıköy'üdür!
İstanbul'dan çok yıllar önce kurulmuştur "Khalkedonia", yani Kadıköy. Byzas; ordusuyla gelip
soluklanmak için durduğu şimdiki Sarayburnu'nda, manzaranın muhteşem görüntüsünden
adeta büyülenmişti. Khalkedonia'nın neden "Körler Ülkesi" tanımlamasını hak ettiğini
anlamıştı artık. Çünkü, böyle cennet benzeri bir yer dururken, tam karşıda ve korumasız bir
yerde kent kuranlar, ancak kör olabilirlerdi! Ol hikâye böyle. Temelleri Sarayburnu sırtlarında
atılan kente, kurucusunun adı olan Byzas'tan dolayı, "Byzas'ın kenti" anlamında "Byzantion"
dendi...
Rüyasında gördüğü Hazreti Peygamber'e "Şefaat ya Resulallah" diyeceğine, heyecanla
"Seyahat ya Resulallah" dediğini anlatarak, yaşadığı zamana o güzel anlatımıyla tarih düşen
Evliya Çelebi'nin, İstanbul üzerine bir rivayet anlatmaması düşünülebilir mi hiç? Ünlü
"Seyahatname"sinin ilk cildinde şöyle anlatır gezgin Evliya Çelebi;
"Hazreti Süleyman, Peygamber Efendimizin doğumundan 1600 yıl önce Kaftan Kafa bütün
ins-ü cine, vahşi hayvanlara ve kuşlara hükmettiği, yeryüzünün her
dilden anlayan tek sultanı olduğu halde; okyanus denizinde Ferenduz denilen adada padişahlık
eden Saydun'a bir türlü söz geçirememiş. Bu gururlu adam Hz. Süleyman'ın önünde baş
eğmek istemezmiş. Bu hale canı sıkılan Hz. Süleyman, bir gün sayısız askeri ve her cinsten
hayvanlarla Saydun'un üzerine yürüdü, memleketini harap ve ahalisini esir ettikten sonra onu
huzuruna getirtti, ateş saçan kılıcı ile öldürüp adsız, nişansız bıraktı."
Evliya Çelebi'nin hikâyesi uzar da uzar. Özetlersek; Hz. Süleyman Saba Melikesi Belkıs'ın
ölümüyle dul kalınca, Saydun'un dünyalar güzeli kızı Alina ile evlenir. Alina'nın çok özel bir
saray istemesi üzerine, adamlarını dünyanın dört bir yanına gönderip, saray yapılacak eşsiz
güzellikte bir yer bulmalarını emreder. Adamları İstanbul'u söylerler. Hz. Süleyman,
Sarayburnu'nda geçirdiği bir gecenin sabahında kendini dinç ve gençleşmiş hissedince, buraya
büyük bir saray yaptırır, sonra da kıyamete kadar mamur kalsın diye İstanbul için hayır dua
eder. Anlıyor musunuz tüm bozulmalara, yangınlara, depremlere karşın İstanbul'un nasıl
dimdik ayakta kalmasının hikmetini?
..
...
Devamı Buradan ...>>

16 Şubat 2008 Cumartesi

NİYE,NEDEN,NİÇİN...?





















Günlük hayatlarımızda ,çoğu kez ayrıntılara alıcıgözle bakmayız,gördüğümüz yada algıladığımız şeyler farklı yapılanma içersinde olabilirler.İşte bakıp ta görmediğimiz,görüpte algılamadığımız yaşamdaki bazı ayrıntılardan örnekler ;

Bozuk paraların kenarları niçin tırtıklıdır?
Un niçin çok tehlikeli bir patlayıcıdır?
Yağmurda karıncalara niçin bir şey olmuyor?............





Bozuk paraların kenarları niçin tırtıklıdır?

Özellikle kağıt para devrinden önce, alışverişte kullanılan paralar altın ve gümüş içeriyorlardı. Her devirde olduğu gibi, o devirde de bulunan bazı düzenbazlar, bu
paraları kenarlarından kazıyarak, çok az miktarda da olsa, bu değerli madenleri biriktiriyor, parayı da tekrar kullanabiliyorlardı.

O devirlerde tüccarlar, parayı tartıyorlar ve ağırlığı eksikse kabul etmiyorlardı. Tabii, para da elinizde kalıyordu. Antik para kataloglarında dikkat ederseniz, paraların büyük bir kısmının tam yuvarlak olmadığını görürsünüz.
Bu sorunu çözmek ve halkı eksik paraya karşı korumak için bozuk paraların kenarları tırtıklı yapılmaya başlandı. Bu tırtıklar sayesinde paranın kenarının kazındığı hemen belli oluyordu ve kenarı kazınmış parayı kimse almıyordu.
Bu adet günümüze kadar devam etti. Artık içinde değerli bir maden bulunmamasına rağmen, bozuk paralarımızın kenarlarında ya tırtık ya da bir yazı vardır.
Günümüzde madeni paralar 'bozukluk' veya 'ufaklık' adı altında sadece küsuratları ödemede kullanılıyor. Bozuk paralar da para olma niteliklerini kanundan almalarına rağmen, kullanılmalarında bazı sınırlamalar vardır.
Gerek kağıt, gerekse madeni para olsun, her ikisiyle de yapılan ödemeleri kabul etmemek mümkün değildir. Buna 'Kanuni Tedavül Mecburiyeti' denilir ki, kağıt paralarda bu mecburiyet sınırsızdır. Ödenen miktar ne kadar büyük olursa olsun, bunu karşı taraf kabul etmek mecburiyetindedir.
Madeni paraların ise mecburiyeti sınırlıdır. En çok üzerlerinde yazan değerin 50 katını tamamen bozuk para ile ödeyebilirsiniz. Örneğin 50 bin liralıklarla, 2,5 milyona kadar ödemelerinizi yapabilirsiniz ama daha fazlasını da bozuk para ile ödeme isteğinizi karşı taraf kabul etmeyebilir.
Kağıt paraların Merkez Bankası tarafından basıldığı bilinir de, madeni paraları Maliye Bakanlığı'nın çıkardığı pek bilinmez. Madeni paraların toplam para stoku içindeki oranı da yaklaşık yüzde l civarındadır.
Hiç dikkat ettiniz mi? İnsan yüzleri kağıt paralarda önden, madeni paralarda ise yandandır. Madeni paralarda yer çok küçük olduğundan, kabartma tekniği ile bir yüzün tam detayını vermek mümkün olamamaktadır. Yandan bir profil kişiyi daha iyi tanınır kılmaktadır.


Un niçin çok tehlikeli bir patlayıcıdır?

Tarihte kayda geçen ilk un patlaması 1785 yılında İtalya'da Turiri'de bir ekmek fırınında, bir lambanın un tozunu tutuşturması sonucu oldu. Ölüme ve fazla zarara yol açmayan bu patlamadan sonra konu unutuldu gitti. Modern günlerimizin başlangıcında, insanlık tarihinin ana gıdası ekmeğimizin en önemli girdisi olan unun çok ciddi bir şekilde yanarak patlayabileceğini kime söyleseniz herhalde şaka kabul eder gülerdi. 1981'de ABD'de büyük bir hububat silosu infilak edip, 9 kişi ölüp, 30 kişi de yaralanınca gülmeler durdu. 1988'de hububat bulunan yerlere belirli bir emniyet standardı getiren kuralların uygulanmasına başlanılmasına rağmen 90'lı yıllarda sadece ABD'de undan kaynaklanan ortalama yılda 13 patlama oldu.

Peki nasıl oluyor da un bu kadar tehlikeli bir şekilde patlayabiliyor? Sebebi basit. Çünkü o bir karbonhidrat. Havada toz olarak asılı duran karbonhidratın miktarı, bir metreküpte 50 gramı aşınca herhangi bir şekilde tutuşturulduğunda patlar. Un tozları o kadar küçüktür ki, anında yanar ve bu yangın diğerlerine zincirleme yayılır. Bu da toz bulutunda, ortama da bağlı olarak, patlayıcı bir güç oluşturur. Benzer durum şeker, puding ve hatta çok ince testere talaşlarında bile oluşabilir.
Bir yangının çıkması için üç şeyin bir arada olması gerekir. Hava (içindeki oksijen), yanıcı madde (burada un oluyor) ve tutuşturucu. Silolarda insanların çalıştıkları yerlerde tutuşmak için gereken metreküpte en az 50 gram un tozu miktarına pek ulaşılamaz. Tabii burada unutulmaması gereken patlamaya sebep verenin yanıcı maddenin havada asılı duran toz miktarı olduğudur, yoksa yere serilen unda böyle bir tehlike yoktur.
Silolarda tutuşmaya sebep olan şeyler, bilinçsizce yapılan bir kaynak, bir kesme işlemi, sigara, asansörler ve konveyörlerin mekanizmalarından çıkan kıvılcımlar
olabilir. Şüphesiz ortamın da çok önemi vardır. Patlamanın yarattığı büyük basınç boşalacak yer bulamazsa binayı bile yıkabilir. Açık havada ise patlama olmaz ama yine de tehlikeli bir alevlenme olur.
Hanımlar, endişelenmeyin, kurabiye veya börek yapmak için aldığınız bir kilo undan 50 gramı havaya uçmaz. Bu olay için tonlarca un gerekir. Hamur yoğurmak için balkona çıkmanıza hiç gerek yok!


Yağmurda karıncalara niçin bir şey olmuyor?

Bir karıncayı alın, suyun içine batırın, saatlerce tutun ölmez. Sudan çıkardığınızda ölü gibi görünür ama birkaç saat içinde kendine gelir. Biz insanlar böyle suya batırılsak, nefes alamadığımız için oksijensizlikten ölürüz ama su karıncaların çok ince olan nefes tüplerinden içeri giremez. Karbondioksitten narkoz yemiş gibi olurlar. Tabii ki bu süre çok uzarsa onlar da ölürler ama dayanma süreleri inanılmazdır.
Ne var ki, karıncalar yağmur ve seller altında bu şekilde nefeslerini tutarak mücadele vermiyorlar. Yağmuru hissedince yuvalarına giriyorlar ve giriş yollarını tıkıyorlar. Ateş karıncası denilen bir türünde ise karıncalar birbirlerine tutunarak sel sularının üstünde yüzüyorlar. Bir yerde karaya vurup çıkıyorlar. Tabii kraliçe karınca ortada, yüksekte ve mümkün olduğunca kuru tutuluyor.

Karınca yuvaları inşaat tekniği olarak örnektirler. Yuvanın girişine bağlı ve buradaki suyu alıp başka tarafa verebilen birçok tünel daha inşa ederler. Bazıları ise yuvalarının üstünü öyle sağlam kapatırlar ki, sel sularının bir evin çatısının üstünden aşması gibi geçip giderler.
Yine de bir aksilik olur, yuva su ile dolarsa, karıncalar çöp ve yaprak parçalarına veya yukarıda belirtildiği gibi birbirlerine tutunup yüzebilirler. Çok şiddetli
yağmurdan sonra oluşan çamur tünellerini kapattığı zaman ise yuvalarını yeniden inşa etmek zorunda kalırlar.
Gündelik hayatta artık yaygın olarak kullanılan mikrodalga fırınların kapaklarında kaçak yapmamaları, insanlara zarar vermemeleri için özel tedbirler alınır. Ancak bir mikrodalga fırınına girmiş karıncaya, fırın çalıştığı sürece bir zarar gelmeyeceğini biliyor muydunuz?
Mikrodalga fırınlarında ışın yoğunluğu bir noktaya göre ayarlıdır. Bu nokta hemen hemen fırının ortasıdır. Bu nedenle yiyecek, her tarafı eşit pissin diye ortada dönen bir tabla üzerine konulur. Karıncalar fırında ışınların daha az yoğun olduğu bölgeleri hissederler. Zaten sıcak bölgelere girseler de, vücut yüzey alanlarının hacimlerine oranla yüksek olması nedeni ile ılık bölgeyi bulana kadar kendilerine zarar gelmez.
..

Devamı Buradan ...>>

DÜDÜĞÜ ÇALMASINI BİLECEKSİN:



AZİZ NESİN'den bir hikaye:
Sürte sürte bir oldum. Kısmetim bağlanmış demek. Kimse bana is vermiyor, hiçbir
yerde iş bulamıyorum. insan darda kaldı mı, en olmayacak şeyleri bile düşünüyor.
Maçka'dan Dolmabahçe'ye doğru, iste böyle en olmayacak şeyleri düşüne düşüne
gidiyordum. Stadyumun önüne geldim, bir ana baba günü. öyle kalabalık, caddeden
geçmenin imkânı yok. Bu adamlar stadyuma nasıl giriyorlar? insan anaforunun
içinde, bir o yana, bir bu yana fırfır dönüyordum. Bir dalga geliyor, elli metre aşağı
iniyoruz. önden itiyorlar, yirmi adım geri bas; arkadan dayanıyorlar, otuz adım öne
yürü. Dört yandan birden sıkıştırıyorlar, o zaman olduğum yerde fırıldak gibi
dönüyorum........


Bir yere geldim dayandım ki, söküp çıkmanın imkânı yok. Kendimi bu insan seline
bıraktığımı sanmayın. Ha babam zorluyorum. Ama nereye? Bir saat kadar
debelendim, çabaladım, çırpındım, o insan düğümünün içinden bir türlü kendimi
söküp çıkaramadım. Bana öyle geldi ki, içine düştüğüm bu insan anaforundan bir
daha ömrüm oldukça artık kurtulamayacağım. O yana itile, bu yana kakıla son
soluğumu şuracıkta verip güme gideceğim.
İşte tam o umutsuzluk sıramda, bir düdük öttü. Düdük ama, ne düdük... Anadan
doğma sağırın duyacağı bir düdük. Düdüğün ötmesiyle o birbirine kenetlenmiş insan
kalabalığı şak diye ikiye ayrıldı. Düdüklü adama yol verdiler. Bir de baktım: Aaa...
Bizim Musa değil mi?
— Musaaaa!... diye bağırdım.
«Ulan Musaaa!...» diye de bağırabilirdim. Ama düdüğe olan saygımdan olacak,
böyle diyemedim. Sesimi duyunca Musa elimden tuttu, beni o kalabalıktan çıkardı.
Yürümeye başladık. önümüz tıkandıkça, Musa düdüğüne asılıyordu. Düdüğü duyanlar
birbirlerini ezerek kaçışıyorlar, bize yol açıyorlardı. Musa önde, ben arkasında, böyle
ilerleyerek stadyumun kapısına geldik. Musa bir düdük de kapıda öttürdü. Kapıdaki
memur,
— Buyurun! diye bize yol verdi. Turnikeden geçtik içeri girdik. Geniş bir soluk
alınca,
• Ulan Musa, sen Beden Terbiyesi Genel Mü dürü mü oldun? Nedir bu, düdük
elinde fırfır öttürünce herkes sana yol veriyor? dedim
• Beni bırak da sen kendini anlat, ne iş yapıyorsun? dedi.
• Hiç bir iş yaptığım yok. Beş aydır iş arıyorum. Ama erkeklere iş yok. Şimdi
gelirken onu düşünüyordum. Bir iki makyaj yapıp kadın kılığına mı girsem? Ama
onları doğruluyorum. Ben de yanımda çalıştırmak için birisini arasam, kazık gibi bir
erkek alacağıma, güzel bir kadın seçerdim, içimde kötülük olduğundan değil. Nasıl
olsa ikisi de aynı işi yapmayacak mı, hiç olmazsa, karşında güzel bir kadın görürsün
de gönlün gözün açılır.
Musa,
• Anlaşılan, sen iyice bitiksin... dedi.
• Hem de nasıl! Beş ay işsizlik ne demek?
Ondan sonra maçın heyecanıyla konuşmadık.
Maçtan çıktık. Musa, fırfır düdüğü öttürüp bize yol açıyor. Düzlüğe çıkınca,
— Arabaya binelim, dedi.
Binelim binmesine, ama nasıl bineceğiz? Ben diyeyim beş yüz kişi, siz deyin bin
kişi araba, otobüs bekliyor. Bir bos araba geldi mi, yüz kişi birden koşuyor.
• Bize iki günde sıra gelmez
Musa,
• Sen dur! dedi.
Önümüzden bir taksi geçerken, cebinden düdüğü çıkarıp, fıır fııır öttürdü. Düdüğü
öttürmesiyle hızla giden taksi döndü; geldi önümüzde durdu. Biz taksiye bindik. İşin
şaşılacak yanı, boş arabaya başkaları saldırmadı. Arabada,
— Ulan Musa, yoksa sen Trafik Müdürü mü oldun? dedim.
Parmağını dudağına götürüp «sus!» işareti yaptı. Nişantaşı'nda taksiden indik.
Musa cüzdana davrandı. Şoför:
• Ayağını öpeyim âbi, para istemez kurban olayım... dedi. Para almadı.
• Şoför tanıdık mı? dedim.
• Yoo... dedi.
• Ulan Musa, yoksa sen Polis Müdürü mü oldun?
Yine bir «sus!» işareti verdi.
— Surdan öteberi alalım da eve gidelim, dedi.
Kasaba gittik. Kasap dükkânının önünde bir kuyruk var, sonu görünmüyor.
Kuyruktakiler sıra kavgası yapıyorlar, birbirlerine girmişler. Bizim Musa hemen
düdüğe sarıldı. Düdüğün ötmesiyle, herkes yerli yerine çekildi. Kasap da dışarı
uğrayıp, Musa'ya,
— Buyurun! dedi.
Biz kuyruğu yarıp içeri girdik.
• Bir kilo bonfile...
Kasap soruyor:
• Başka emriniz?
• Beyin var mı?
• On tane yeter mi?
Kasap paketi yaptı. Musa cüzdanı çıkardı. Kasap,
• Vallahi olmaz Beyefendi... diye parayı almadı. Ama biz etleri aldık, dışarı
çıktık.
• Ulan Musa, yoksa sen Belediye Müdürü mü oldun?
Benim sorularıma hep, sus, diyor.
— Bu aksam yemeği dışarıda yeriz. Bu aldıklarım yarına, dedi.
Ertesi gün pazar.
• Neler istersin? dedi.
• Hiç bir şey istemem, dedim.
Efendim oradan gittik manava. Oradan gittik bakkala. Bizim Musa, dükkândan
içeri girmeden önce bir kere düdüğe asılıyor. Ondan sonra içeri giriyor. Elimiz
kolumuz paket doldu. Hiç bir yere de on para verdiği yok.
Bir düdük daha öttürüp bir taksi çevirdi. Apartmanına gittik Şoföre:
— Bekle! dedi.
Musa bekâr. Apartımanında bir başına oturuyor. Elimizdekilerini bıraktık. Kapıda
bekleyen taksiye bindik. Bir gazinoya gittik. O şoför de para almadı.
Gazino tıklım tıklım dolu. Musa düdüğü fora etti. Daha ağzına götürmeye
kalmadan gazinonun önce garsonları, arkadan sahibi olacak, biri koştu.
Bize, sahnenin önünde, bir masa koydular. Biz bişey istemeden masayı donattılar.
— Ulan Musa, yoksa müfettiş misin?
Ben sordukça, sus, diyor, başka bir şey demiyor. Musa büyük bişey olmuş ama ne
olmuş? Bir türlü çıkaramıyorum. Sazlar, şarkılar başladı. Biz de kafaları çekiyoruz.
Garsonlar etrafımızda pervane olmuşlar. Derken arkada bir gürültü koptu. Sarhoşlar
birbirlerine girdiler. Onlar bıçakları fora ederken bizim Musa da düdüğe asıldı. O
aslan kesilmiş kavgacılar, düdüğün bir fıırt etmesiyle uyuz it gibi kuyruklarım kısıp
oturdular.
Bu bizim Musa ne olmuş? Düşünüyorum, düşünüyorum, bir türlü bulamıyorum.
Gazinodaki hesap şöyle böyle ikiyüz lirayı buldu. Gazinocu «para almam da almam»
diyor.
Bir arabaya bindik, eve geldik. Ertesi gün pazar. Musa kolları sıvayıp kendi eliyle
yemekler yaptı. Ben gidecek oldum.
— Olmaz, dedi, bir hafta misafirim ol da aklın başına gelsin.
Bir hafta Musa'nın evinde yan gelip yattım. Geziyoruz, tozuyoruz, eğleniyoruz.
Musa'nın hiç bir yere on para verdiği yok. O verse de almıyorlar.
— Ulan Musa, sen bir büyük adam olmuşsun ama ne? Söyle şunu! diyorum.
Söylemiyor. En sonunda,
— Söylerim, ama kimseye söylemeyeceksin, dedi.
• Söylemem,
• Dinine?
• Söylemem.
• imanına?
• Söylemem.
Yemin yemin üstüne. Kimseye söylemeyeceğime iyice inandıktan sonra, cebinden
düdüğü çıkardı, öptü, başına koydu.
• iste birader, dedi, bütün keramet bu mübarek düdükte. Bir gün Karaköy'de
dolmuş bekliyordum. Kuyrukta bekle bekle, sıra geleceği yok. Elimdeki zincire bağlı
düdüğü sallayıp dururken her nasılsa dalgınlıkla düdüğü ağzıma götürüp öttürmüşüm.
Oradan bir memur koşup geldi, selâmı çaktı. Sen olsan ne yaparsın?
• Bilmem!
• «intizamı temin edin oğlum!» dedim, yürüdüm;
Biraz gittim. Kalabalıktan, caddeden karşıya geçemiyorum. Düdüğü çıkarıp
öttürdüm. Bütün taşıtlar durdu. Karsıya geçtim, «Yahu bu ne iş?» dedim kendi
kendime. Düdüğü öttürdün mü, işler istediğin gibi yürüyor. Sonra anladım birader.
Bizde bütün işler düdükle yürümez mi? Vapur düdükle kalkar, tren düdükle kalkar.
Araba düdükle durur. Kavgacı düdükle barış görüş olur. Hattâ düdüğün sesini duyan
kaçar. Bak, şimdi şu meydanda bir düdük öttüreyim, çil yavrusu gibi herkes bir yana
dağılır... O zaman anladım, bizde bütün işler düdükle yürüyor. O gün bugün işte bu
düdüğün sayesinde geçinip gidiyorum. Bak, dinine, imanına başkasına söyleme.
Yoksa eline bir düdük geçiren fırlar ortaya. İşe kesat girer.
Söylemeyeceğime yemin ettim, ama, yazmam diye yemin etmedim ya... İşte
yazıyorum. Simdi benim de sizden bir ricam var. Su söyleyeceklerimi siz de sakın
başkasına söylemeyin. Musa'dan ayrılınca hemen bir düdük de ben satıh aldım. Taksim
meydanında bir düdük öttürdüm. Gelgelelim, hiç kimse düdüğe aldırış etmediği
gibi, ilk öttürüşte beni yakaladılar. Ertesi gün de gazeteler «Sahte müfettiş
yakalandı», «Kendine polis süsü veren biri tutuldu» gibi benim için yazmadık söz
bırakmadılar. Oysa, Tanrı bilir ya, düdük öttürmekten başkaca hiç bir suçum yoktu.
Ondan sonra anladım ki, bizde düdük geçiyor geçmesine ama, öttürmesini bileceksin.
Benim gibi, düdüğü öttürürken, elin ayağın titrer, öttürsem mi, öttürmesem mi diye
kuşkuya düşersen hapı yuttuğun gündür.
Benim de sizden ricam, düdüğün nasıl öttürüleceğini başkalarına söylememenizdir.
Yoksa düdük, öttürmesini bilen için çok işlere yarıyor.
..

Devamı Buradan ...>>

14 Şubat 2008 Perşembe

SÖZ YOK........GİDENLER İÇİN



Bugün yani "14 şubat 2008 " Sevgililer gününde cansız bedenini kahverengi toprağa verdiğimiz dostumuz kardeşimiz Ali'ye ithaf ediyoruz bu klibi ve şarkısını..
35 yıllık kısacık ömründe çevrende oluşturduğun sevgi çemberi, bugün seni sessiz gözyaşları ile uğurladı.Gözlerini seninle açan ,sevgiyi merhameti,aşkı,nazlandırılmayı senden öğrenen eşin Eda şimdi bu hayatı nasıl omuzlayacak yıldızları nasıl toplayacak gökyüzünden bilmiyoruz.Ya kardeşlerin,ikizin,ANNEN için güneş doğacakmı bu şehirde ?Ölmemeliydin Ali...Hadi çabuk dön gel istersen bekliyoruz seni..
sufi-saja
Devamı Buradan ...>>

13 Şubat 2008 Çarşamba

RUHİ SU



Ne kadar zaman oldu değil mi ,ne kadar zaman onun sesini duymayalı; bizi isyana, bizi aşka ,bizi bir zamanlar dostlukların samimi içten yaşandığı anlara götüren o tok sesini duymayalı.
Aslında herkes bilir onun samimi sesini. Herkes bilir Dadaloğlu’nu, Karacaoğlan’ı, Pir sultanı asıl onun sesinden dinlemek gerektiğini.unutturdu bize yaşamın dolambaçlı yolları aşk tınılarını, sevdayı, isyanı, başkaldırıyı.haydi unutamadığımıza dair bir ses yayalım kulaklarımızdan içeri. Neler canlanacak orada görün neler...


Devamı Buradan ...>>

12 Şubat 2008 Salı

NÖBETTEYİZ TÜRKİYE


NÖBETTEYİZ TÜRKİYE
Ben, “ Yurtta Barış Dünyada Barış Diyen ” Atatürk ve Silah Arkadaşlarının Kurmuş Olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin Vatandaşıyım. Bu Cumhuriyet Bana Atalarımızdan Miras, Çocuklarımızın ise Emaneti’dir.
Vatanımızı Vatan Yapan Değerlerimiz Vardır… Bütünlük ve Bölünmezlik Çok Önemli Değerimizdir.KATIL Bunu Simgeleyen Bayrağımız Namusumuz ve Şerefimizdir. Laik’lik, Cumhuriyetimizin Olmazsa Olmazıdır.
Ülkemizin Bağımsızlığı ve Bütünlüğünü Sarsacak, Bir “ Türban Zorlaması ” Yapılmaktadır. Başörtüsü Benim Ülkemin Bir Geleneği, Türban ise Siyasi Bir Simgedir. Üniversitelerde Çene Altı Bağlama Şekli Olarak Alınmak İstenen Karar Bir Aldatmacadır.
Siyasetçilerin Bugün Çoğunluk Bizde Anlayışı ile Türban Dayatması, Vatanımızın Bütünlüğünü Sarsmakta ve Toplumu Gererek Kutuplaştırmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti Bir Hukuk Devleti’dir.BURDAN Hukuk Devleti Kanunlarına Kayıtsız Şartsız Herkes Uymakla Zorunludur. Siyasetçilerimizin Oy Uğruna Hukuku Çiğnemelerine ve Çiğnetmelerine İzin Veremeyiz!...
Biz Düşünce Okuyamayız! Kişilerin Eylem ve Söylemlerine Bakarak, O Kişiler Hakkında Bir Fikre Sahip Olabiliriz. Son Bir Hafta İçinde İktidar Partisi Milletvekilleri ile Bazı Partililerin ve Bürokratların, Sadece Üniversitelerde Değil, Türban’ın Heryerde Serbest Olmasını Talep Eden Açıklamaları , Bizlerin Cumhuriyetin Kazanımlarına Olan Hassasiyetimizi Daha da Artırmaktadır.
Bu Ülkede Beş Yıl Öncesine Kadar Hergün Sözde Hak Arama Adı Altında, Asayişi ve Düzeni Bozmaya Yönelik “ Türban Eylemi ” Yapıldı. Bizler Bugün Bile Sokaklara Dökülmeyip, Asayişi ve Düzeni Bozmamak Adına Heryerde Eylem Yapmıyorsak, Sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin Hukuk Devleti Yapısına Olan İnancımızdandır.
Bu Mektup Herkesi , Türkiye Cumhuriyeti Değerlerine Sahip Çıkmaya Davet Etmektedir.
Bu Ülke Hepimizindir. Bu Ülkede Yaşayan Herkesin Kişisel Hak ve Özgürlükleri Vardır. Bu Hak ve Özgürlükler Hiçbir Zaman Türkiye Cumhuriyetimizin Kurallarının Önüne Geçemez.BURDAN
Bu Görüş ve Düşünceler Doğrultusunda Gereğinin Yapılmasını, Saygılarımla Arz Ederim.BURDAN
TÜRKİYE CUMHURİYETİ VATANDAŞI
Devamı Buradan ...>>

10 Şubat 2008 Pazar

DİLEK'ten mektuplar:8



GERÇEĞİN
ÖRTÜSÜNÜ GİYİNEN "YALAN"
OYSA ÇIPLAK GEZİYOR "GERÇEK "ŞU AN


Evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal iken ,pireler berber iken,Ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken:

Pembe GERÇEK; bir ırmak kenarında geziniyormuş,rengarenk çiçekleri okşayarak,kuşların melodilerini dinleyerek.Irmak dere tepe çağıldayarak akıyormuş vadide kayaların arasından.Açmış kollarını GERÇEK,dönmüş kelebekler gibi bir o yana bir bu yana:"Evrenin sonsuzluğunda bulunduğum şu anda herşey mükemmel bütün ve tam" diyerekten..
Sonraaaa ırmağın yeşil- mavi suları güneşin ışıklarıyla oynaşmaya sevişmeye başlamış sanki gözünde.Sihirli bir enstantene...Yavaşça elbiselerini çıkarmış GERÇEK bir kayanın üstüne bırakmış.Ayaklarıyla kırçiçeklerini incitmekten korkarak usul adımlarla ilerlemiiiş,dalmış ırmağın serin sularına...

IŞIK,SU ve GERÇEK bir bütün olmuşlar içiçe.

Bu dans devam ederken YALAN'ın ırmak kenarına geldiğini görememiş pembe gerçekçik.Karayalan ,taa ezelden beri kıskanırmış zaten gerçeği.Hiç çekemezmiş.YALAN,hızlıca almış gerçeğin elbiselerini,giyinmiş eynine ve çarçabuk uzaklaşmış ırmağın kenarindan.

VE GERÇEK böylece çıplak kalmış.Atalarımızın SU GİBİ GERÇEK
AYDINLIK GERÇEK
ÇIPLAK GERÇEK sözü işte taaa o zamanlardan beri söylenegelmiş dillerimizde.Onun için yalan hep gerçekmiş gibi görünmüş gözümüze ,hep kendisi gerçekmiş gibi konuşmuş bizim saf ve temiz yanımızla.Bizleri kandırmış..----Ve kandırmakta----
DUR. Diyelim örtülü gezen yalana.Çıkar gerçeğin elbiselerini, örtülerini artık saklayamazsın bizden kendi kendini.
GERÇEĞE VER ELBİSELERİNİ...
Devamı Buradan ...>>

KUTSAL SEVİŞME


kadim zamanlarda yaşayan varlıklar, bedenlerinde taşıdıkları erki ve “Gaia” ile bağlantılarını hatırlıyorlardı. “Medeniyetler Zinciri”nin vuku bulmaya başlamasıyla kendi bedenlerimizde deneyimlemeye başladığımız izolasyonlar, bizleri içsel gücümüzden, dengemizden uzaklaştırmaya başladı. En başta sevişmeyi unuttuk; tabularla duvarlar ördük ve sevgimizi kainatla BİR yaşayamaz olduk. Sevişmek, sevgiyi koşulsuz paylaşmak ve kainatın içine akmaktır,.......
ancak günümüz ilişkilerinde, “teknoloji” adı altında yaşamlarımıza sokulan “yenilenme”lerle birlikte özentilik, sürekli harcama ve tam anlamıyla bir tüketici yaratma amacı… İşte tüm bunlar insanoğlunun enerjisini dengesizleştirmeyi başladı. Cinsel enerjisi, insanı yükseltmektense alçaltmaya başladı ve hatta dişiyi istismara kadar geriledi. Bu, insanın kendi “başarısı”ydı. Eril enerjinin baskı kurması sonucu, bilgisizce harcanan erk kişiyi ve tabii ki doğrudan toplumları yıkmaya başladı. Jolan Chang, "Taocu Sevişme & Seks" kitabında şöyle diyor: “Taocu sevişmeyi uygulayan toplumda ömür uzar, yaşlılık, hastalık ve güçsüzlüğü yanında getirmez ve alışagelmiş kuralların o toplumda uygulanabilirliği de kalmaz.” Tabuların, kalıtsallaşmış kanı ve değişemeyen toplum bilincini köstekleyen her şeyin ortadan kalktığını düşünün: ekonomik problemler, politik sorunlar ve savaş! Sağlıklı, mutlu ve huzurlu bir toplumda kaotik ve hırçın davranışlar, cinayet, tecavüz gibi olaylarla karşılaşamazsınız. Ve seks… Günümüzde sevgiden ve içsellikten uzak, taktik ve tekniklerle donatılmış bir “kurgu”; yaşamlarımız gibi. Lakin gerçek huzur, aşk ve başarı, varlıkların tam denge sağlamalarıyla mümkündür. Bu durum bireyde vuku bulur ve tüm topluma yayılır. O vakit şöyle bir tablo çıkıyor: Sevişmeyi bilmeyen toplum, başarısızlığa, krizlere ve çöküşe mahkumdur. Sevişmeyi gerçekten de bilmiyor muyuz?

“Sevişmeyi bilmek” de ne demek şimdi?
“Sevişmeyi bilmek” de ne demek şimdi? Zor bir şey değil diye düşünüyoruz, değil mi? Eşimizle “doğal” süreçte yaşadığımız “birkaç dakikalık bir alışveriş” mi acaba? Yoksa bunun ötelerinde ölümsüzlüğe açılan kapı olabilir mi?
İnsan, sadece beden değildir, ve sadece bedende kaldığı sürece gerçek erkini kavrayamaz. Bütünsellik, tüm var oluşunu içerir, ki bu da bedenden fazlası var demektir. Sadece bedende seviştiğimiz sürece “et”te kalır ve ölümsüzlüğümüzü inkar etmiş oluruz. Bu içsel erk, yani cinsel enerji, Çinliler, Hintliler, Şamanlar (Chuluaqui Quodushka Amerikan Yerlileri tarafından da), Mısırlılar ve Grekler tarafından, yüksek mertebelerde kullanılan “üst düzey yaratım” enerjisi olarak biliniyordu. Tao, Tantra, Kamasutra olarak duyduk , ya da araştırdığımızda şamanik öğelerle karşımıza “Kutsal Sevişme” olarak çıktı.Daha fazlası burdan..
Kaynak:http://www.indigodergisi.com/
..
..
Devamı Buradan ...>>

LOTUS



Lotus bitkisi (beyaz nilüfer), çamurlu ve kirli ortamlarda yetişir.Buna rağmen bitkinin yaprakları sürekli temizdir. Çünkü bitki, üzerine en ufak bir toz zerresi geldiğinde hemen yapraklarını sallar ve toz taneciklerini belli noktalara doğru iter. Yaprağın üzerine düşen yağmur damlaları da bu noktalara doğru yönlendirilir ve buradaki tozları süpürmesi sağlanır.

Lotus bitkisinin bu özelliği, yeni bir bina yüzeyinin tasarımı için araştırmacılara ufuk açmıştır. Bunun üzerine araştırmacılar Lotusun yaprağı gibi, yağmur sularını kullanarak üzerindeki kiri temizleyen bina yüzeyleri üzerinde çalışmaya başlamışlardır. Bu çalışmalar sonunda ISPO isimli bir Alman şirketi, Lotusan adı verilen cephe kaplama malzemesini üretmiştir. Asya ve Avrupa'da bulunan satış noktalarında piyasaya sunulan bu ürün için 'deterjana gerek kalmadan 5 yıl boyunca kendini temiz tutacağı garantisi' bile verilmiştir.
Devamı Buradan ...>>

7 Şubat 2008 Perşembe

BEYİNDE TANRI NOKTASI


Soru şudur: Acaba beyinde bir tanrı noktası var mıdır?

Dinî araştırma insanlığın kendisi kadar eski olabilir, fakat şimdi araştırma yapmak için yeni bir yer var: Başlarımızın içerisi. Araştırmacılar; fMRI ve modern nörobilimin diğer araçlarını kullanarak, insanlar dua ederlerken veya meditasyon yaparlarken veya dinî şevkle ilhamlandıkları zamanlarda oluşan sözleri söylerlerken onların beyinlerinde neler olduğunu saptamaya teşebbüs ediyorlar."Nöroteoloji" ve " Dinî Nörobilim" başlıklı yeni bilim dalı gibi ilahî gücün nöral bağlantılarını ortaya çıkarmak için yapılan çabalar; din ve bilimi yalnızca uzlaştırmakla kalmayıp, zevk veren diğer dünyevî duygulara da sahip olmayan insanları ortaya çıkarma yollarını işaret edebilir veya bu duygulara sahip olmayan insanlara yardımcı olabilir.

Böyle deneyimlere sahip olan insanların üzerlerindeki pozitif etkiden dolayı; bazı araştırmacılar bu deneyimleri yapay olarak meydana getirme yeteneğinin insanları daha mutlu, daha sağlıklı ve daha iyi konsantre olan bir hale getirip, hayatlarını dönüştürebileceğini tahmin etmekteler. Her nasılsa, eninde sonunda nörobilimadamları bu soruyu çalışıyorlar; çünkü pek çok insanın hayatlarında oynayan merkezi rolün fenomeninin nöral temelini daha iyi anlamak istiyorlar. Beauregard, “Bu deneyimler, insanlığın doğuşundan beri varolmuştur. Onlar, bütün kültürlerde bildirilmiştir. Dinî deneyimin nöral temelini çalışmak; duygu, hafıza veya dilin nöral temelini çalışmak kadar önemlidir,”demektedir. Mistik Hedefe Ateşlemeler

Bilimadamları ve araştırma yapanlar, uzun zamandır dinî duygunun beyindeki belirli bir bölgeye bağlı olabileceği hakkında tahminlerde bulunuyorlardı........ 1892’de, zihinsel hastalık üzerine olan ders kitapları, ‘’dinî duygusallık’’ ve epilepsi arasında bir bağlantı olduğunu farkettiler. Bundan neredeyse bir asır sonra 1975’de, Boston Deneyimliler Yönetim Hastanesi’nden nörolojist Norman Geschwind, ilk olarak kulakların yukarısında oturan, beynin geniş kısımları olan temporal lobların içerisinde elektriksel olarak ateş alamayan alanı ve krize neden olan epilepsinin bir türünü kliniksel olarak tanımladı.

Bu tür hastalığa sahip epileptikler; Geschwind ve diğerlerine ve Vanderbilt Üniversitesi’nden nöropsikiyatrist David Bear’a rehberlik ederek, beynin temporal lobunda yerleşmiş olan elektriksel fırtınaların bazen dinî veya ahlakî konulardan gelen saplantının temelinde yattığının tahminini doğrulamak için yoğun dinî deneyimlerini bildiriyorlar.

Bu analizi keşfederek San Diego’daki California Üniversitesi’nden nörobilimadamı Vilayanur S. Ramachandran; temporal lobunda epilepsi olan birkaç hastasına cildin elektriksel direncinin dalgalanması olan ve galvanik cilt tepkisi olarak adlandırılan bir uyarma ölçüsünü kullanıp, onların duygusal reaksiyonlarının yoğunluğunu test ederken dinî, seksî ve nötr kelimeler karışımını dinlemelerini istedi.

1998’de, gazeteci Sandra Blakeslee ile beraber yazdığı Beyindeki Hayaletler (William Morrow) adlı kitabında, temporal lobunda epilepsiye sahip olan insanların hakikaten de dinî duyguya doğru daha fazla meyili olabileceğine işaret edip, ‘’tanrı’’ gibi olan dinî kelimelerin bu hastalarda alışılmışın dışında büyük duygusal tepkiye neden olduğu gerçeğini ortaya çıkardığını bildirdi. Ramachandran’ın tahmin ettiği gibi, anahtar; beynin iç bölgelerini içine kapsayan, onun duygu ve duygusal hafızasını (amigdala ve hipotalamus gibi) yöneten limbik sistem olabilirdi. Epileptik elektriksel aktivite, temporal lobu ve bu duygusal merkezler arasındaki bağlantıyı güçlendirip, dinî hissedişi harekete geçirebilir.

Temporal lobun ilişkisini onaylamak için, Kanada Ontario’daki Laurentian Üniversitesi’nden Michael Persinger, dinî duyguları yapay olarak yeniden yaratmak için beynin geniş altbölümünde bir elektriksel uyarıcı araştırdı. Böylece Persinger, beynin yüzeyindeki belirli bölgeler üzerinde odaklanan ve zayıf elektromanyetik alanlar üreten ‘’Tanrı miğferi’’ ni yarattı.Geçen birkaç onyıldan fazladır yürütülen çalışmalar dizisinde, Persinger ve takımı yüzlerce insanın temporal lobları üzerinde aygıtlarını çalıştırdılar. Araştırmacılar böyle yaparak, aslında pekçok insanda hissedilen bir kişinin veya bir ruhun kimse yokken odada olması, veya evrensel hakikati meydana çıkaran kozmik saf mutluluğun derin halinin deneyimine sebep oldular. Uyarmanın üç-dakikalık patlamasında, etkilenen denekler bu ilahî gücün algılanışını (Bunu ister Tanrı, Buda, cömert bir varlık veya evren harikası olarak adlandırın) kendi kültürel ve dinî dillerine çevirdiler.

Böylece, Persinger dinî deneyimin ve tanrı’ya olan inancın ancak insan beynindeki elektriksel kural dışı şeylerin sonuçları olduğunu ileri sürmektedir. En yüce kişilere olan dinî eğilimlerin bile (Örneğin Aziz Paul, Musa, Muhammed ve Buda) böyle nöral acayiplikten geldiğini düşünmektedir. Persinger böyle deneyimlerin iyi olmasının popüler fikrini ‘’Tanrı İnançlarının Nöropsikolojiksel Temelleri’’ isimli kitabında (Praeger Yayımevi, 1987) dinî ritüellerin (âdetlerin) eğlenceli deneyimlerle eşleştiği psikolojik hallerin büyümesi olduğunu belirterek tartışmaktadır. Örneğin, yemekten önce dua etmek; yemek yemenin keyfini duayla birleştirmektedir. İddiasına göre de, bundan daha mistik olan birşey daha yoktur.

Genişlemiş Ufuklar Persinger’ın Tanrı miğferi bulgularını kopyalama teşebbüsü, 2005 yılında İsveçli bilimadamları tarafından başarısızlığa uğrasa da; araştırmacılar, dinî deneyimin bazı hallerindeki temporal lobun rolünü henüz gözönünde bulundurmuyorlar. Neticede, buna benzer bütün deneyimler aynı değildir. Bazısı, belirli dinî geleneği takip etmekten ortaya çıkar, tıpkı sakin Katoliklerin tesbih çekerken dua okudukları zamanda olduğu gibi. Diğerleri ise ilahî güçle kontaktlarında algıladıkları kişiyi getiriyorlar. Fakat üçüncü kategori ise normal bilince şeffaf olmayan temel gerçekleri meydana çıkaran mistik hal olabilir.

Öyleyse, farklı dinî duyguların beyindeki ayrı yerlerden ortaya çıkması mümkündür. Kişisel farklılıklar da varolabilir. Bazı insanlarda, dinî duygunun nöral koltuğu, temporal lobda yeralabilir; oysa diğerlerininki ise başka bir yerde olabilir.

Hatta; Pennsylvania Üniversitesi nörobilimadamı Andrew Newberg ve onun son çalışma arkadaşı Eugene d’Aquili, bazı insanlarda bazı durumlarda oluşan diğer beyin bölgelerinin ilişkisine işaret etmişlerdir. Yapay dinî deneyimi meydana getirmektense, Newberg ve d’Aquili, geleneksel uygulamalar esnasında nöral makinada gizlice bakılan beyin imajlamayı kullandılar. Bu durumda, bilimadamları evrenle birlik olma gibi olan tanımlanmış dinî halleri başarmaya yönelip, set halindeki bir çeşit biçimlendirilmiş ayinler olan Budist meditasyonu üzerinde çalıştılar.

Budist denekler kişisel-rapor verdikleri meditasyonlarının zirvelerine, yani "ayrı bireyler olarak varolduklarının fikrini kaybetme haline ulaştıklarında", araştırmacılar kan tarafından aktif beyin alanlarına taşınan radyoaktif izotopları onlara enjekte ettiler. Araştırmacılar daha sonra izotopun dağılımını özel bir kamerayla, tek foton emisyonu hesaplanan tomografi denilen bir teknikle (SPECT) fotoğrafını çektiler.2001 tarihli yazıda da tanımlandığı gibi; derin düşüncelere dalma, kendinden geçme halinin zirvesi hem beynin üst arka kısmını kapsayan paryetal lobun bir kısmında yeralan aktivitedeki büyük düşüşle ve hem de alnın arkasında yeralan sağ prefrontal korteksdeki aktivitedeki artışla alakalıdır. Çünkü paryetal lobun etkilenmiş olan kısmı, normalde gezinim ve uzamsal yönlenme ile yardım almaktadır. Nörobilimadamları, meditasyon esnasındaki anormal sessizliğin, onun fiziksel sınırlarını algılanan ayrılma ve evrenle bir olma hissiyle altını çizdiğini tahmin ediyorlar. Diğer tarafta, prefrontal korteks, diğer görevlerin yanısıra dikkat ve planlamadan da sorumludur.

Onun algılama ve idrake ait görevlerinin yanısıra, meditasyonda zirve halinde olan takviyesi, bir kişinin derin bir düşünce veya bir nesne üzerine yoğun bir şekilde odaklanmasını gerektirdiği faktörünü de yansıtabilir.Wisconsin-Madison Üniversitesi’nden nörobilimadamı Richard J. Davidson ve çalışma arkadaşları, buna benzer birşeyi 2002’de dünyanın her yerinden olan birkaç yüz Budist’in beyinlerini onlar meditasyon yaparlarken fMRI’ı kullanıp, tarayarak yaptılar.

Fonksiyonel MRI, oksijeni-tükenen kandan farklı olan oksijenlenmiş akışın manyetik özellikleriyle izleri takip etmektedir. Çünkü oksijenlenmiş kan, yüksek istemdeki yere doğru tercihen akar. fMRI ise beynin alanlarının o andaki en aktif olanlarını ve hatta belirli görevde en meşgul olanlarının altını çizmektedir.Davidson’ın takımı, Budistlerin meditasyonlarının sol prefrontal korteksdeki aktivasyonla çakıştığını da bulmuştur. Belki de bu, meditasyonda uzman olan kişilerin dikkatlerinin dağılmasına rağmen, onların odaklanma yeteneklerini yansıtmaktadır. En deneyimli gönüllüler, daha az eğitimli olanlardan daha düşük bir aktivasyon düzeyi göstermişlerdir. Çünkü olası bir uygulama, görevi daha kolay hale getirmiştir.

Davidson, bu teorinin, ‘’efor harcanmadan olan’’ hale ulaştıklarını söyleyen Budist meditasyonunun tecrübelileri tarafından verilen raporlarla uyuştuğunu, söylemektedir.Daha da fazlası Newberg ve d’Aquili, 2003’te, birbiriyle uyuşan sonuçları Fransiskan mezhebine ait rahibeler dua ederlerken onların beyinlerini imajladıklarında bulmuşlardır. Bu durumda örnek, farklı bir dinî fenomenle alakalıdır: Beauregard’ın rahibelerinin tarif ettiği gibi, tanrı’yla yakın olma düşüncesi ve tanrı’ya karışma. Newberg, “Üzerinde daha çok çalıştıkça ve farklı dinî uygulamaların temelini oluşturduğumuzda, bu deneyimleri daha iyi anlayacağız’’, demektedir. “Biz bu çalışmamızı İslamî ve Musevî dualarıyla meşgul olan kişileri toplayarak ve diğer Budist ve Hristiyan uygulamalarını tekrar araştırarak genişletmek istiyoruz.’’Newberg ve onun çalışma arkadaşları, diğer aktivite örneklerini beş kadın dinî hararetin anlık ifadeleriyle konuşurlarken taradıklarında keşfettiler. Araştırmacılar 2006’da, deneklerden o beş dinî insana nazaran, sadece ilahî söyleyen bir kişinin frontal lobundaki (beynin bütün önyüzü) aktivitenin düştüğünü açıkladılar. Çünkü frontal loblar, kişisel-kontrol için engin bir şekilde kullanılmaktadır. Araştırma takımı, aktivitedeki düşüşün, hararetli konuşmalar patlak verdiğinde kontrol kaybına sebep olduğu sonucuna varmıştır. Dinî Ağ oluşturma

Ön lobun kontrolünün serbest bırakılması dinî deneyimle bağlantılıysa da; Beauregard böyle derin hallerin diğer çeşitli beyin fonksiyonlarını da davet ettiğine inanmaktadır. Böyle bir fenomenin temelinde neyin yattığını kesin belirlemek için, Kanada Quebec’li nörobilimadamı ve onun çalışma arkadaşları 15 rahibenin beyinlerinin üzerinde çalışmak için üç farklı zihinsel haldeyken fMRI kullandılar. Hallerin ikisi gözleri kapalı olarak yapılan dinlenme ve yoğun sosyal deneyimi tekrar toplama halleriydi.

Üçüncü kontrol hali ise, tanrı’yla olan etkili bir deneyimin anımsanması veya yeniden canlanmasıydı.Her bir rahibe, teknisyenin yeniden canlandırmasıyla bu haller arasında aktarıldıkça, MRI makinası her üç saniyede bir rahibelerin beyinlerinin çapraz kısımlarını ve her iki dakikada bir de beyinlerinin bütününü genel olarak yakalayıp, kaydetti. Nöral aktivite hesap edilip, kaydedildikten sonra; deneyciler iki kontrol halindeki aktivasyon örnekleriyle dinî deneyim esnasında daha enerjik hale gelmiş olan beyin bölgelerini açıklayıp karşılaştırdılar.

Beauregard rahibeler tarayıcıdayken mistik kavuşum yaşamalarını umut etti, yapabilecekleri en iyi şey, tanrı’yla birleşmelerinin kuvvetli duygusal hatırasını hayal etmekti. (Montreal’daki Karmel tarikatının başrahibesi rahibe Diane, ona “Tanrı emirle çağrılmayı arzulamaz,” demiştir.)

Araştırmacılar, rahibelerin yalnızca tanrı’yla konuştuklarını anımsadıkları anda canlanan 6 bölgeyi buldular. Örneğin, dinî hafıza bilimadamlarının öğrenme, hafıza, yakın zamanda da aşık olma rolünü verdiğini buldukları en küçük merkez beyin bölgesinde, kuyruklu çekirdek’te aktivite artışını beraberinde getirmişti. Nörobilimadamları bu ilişkinin rahibelerin ‘kayıtsız şartsız sevgi’ olarak bildirdikleri duyguyu verdiği ipucunu çıkarıyorlar. Bir diğer sıcak nokta da, beden duyularını monitörleyen ve sosyal duyguları yöneten, beynin en dıştaki katmanlarının içinde yeralan erik büyüklüğündeki bir doku olan insulaydı. Oradaki nöral canlılık, ilahî güce olan bağlantılarla ilgili iç organlara ait zevk verici duygularla bağlantılı olabilirdi ve uzamsal farkında olma rolüne sahip aşağı paryetal lobundaki artan aktivite, (Newberg ve Davidson’ın tanık olduklarının tam tersi) rahibelerin daha büyük birşeye doğru zihinlerini yönelttikleri duyguyu yansıtabilirdi. Bu bölgedeki çok fazla veya çok az olan bir aktivite; bazı bilimadamlarının da tahmin ettikleri gibi teoride böyle bir fenomenle sonuçlanabilir. Araştırmacıların Nörobilim Dergisi’nin 25 Eylül 2006 sayısında bildirdikleri gibi; altı çizilmiş olan bölgelerin kalanı da deneyimin memnuniyet verici oluşunu ölçen, bilinçli farkında olma duygusal halini yönetmeye yardımcı olan orta orbitofrontal korteksi de içine alır ve nihayet temporal lobun ortasını da kapsar. Rahibelerin dinî deneyiminde alakalı olan beyin bölgelerinin sayısı ve çeşitliliği, manevî fenomenin karmaşıklığına işaret etmektedir. Beauregard, “İnsan beyninin temporal lobunda yegane yerleşmiş tek bir tanrı noktası yoktur,’’ diye sonuca varmaktadır. “Bu haller, beynin başından sonuna kadar iyi şekilde dağılmış bir nöral ağla birbirine haber götürmektedir.”

Her nasılsa, beyin taramaları bu mistik hali tümüyle tek başına tanımlayamaz. Çünkü fMRI, birkaç saniyede oluşan kan akışına dayanmaktadır. fMRI imajları, milisaniyeler içerisinde oluşan nöronların ateşlenmesindeki gerçek-zaman değişimlerini yakalayamaz. Bu sebeple Beauregard; daha hızlı olan ve niceliğe bağlı, milyonlarca nörondan gelen toplam cevapların voltajını ölçen ve onun gerçek- zamandaki dalgalanmasının izlerini takip eden elektroensefalografi tekniğine (EEG) dönmüştür. Takımı rahibeleri, nöronlardan elektrik akımlarını alan, elektrodlarla çivili kırmızı banyo başlıklarıyla giydirmiştir. Bu akımlar değişik frekansların beyin dalgaları olarak birleşip, görünmektedir. Akımlar rahibeler bir diğer kişiyle yoğun deneyim ve tanrı’yla olan derin bağlantıyı anımsadıklarında değişmektedir.

Beauregard ve onun çalışma arkadaşları en sık rastlanan beyin dalgalarının uykuda üretilen uzun, yavaş alfa dalgaları olduğunu ve bu dalgaların rahibelerin rahatlamış hallerinde devamlı olduğunu keşfetmişlerdir. Daha henüz yayımlanmayan çalışmada, bilimadamları meditasyon ve kendinden geçme halleriyle bağlantılı olan daha da düşük frekanslı dalgaları prefrontal ve paryetal kortekslerde ve temporal lobda farketmişlerdir. Beauregard, “fMRI’ın gördüğü delta dalgalarını ve teta dalgalarını aynı beyin bölgelerinde görüyoruz,’’ demektedir.

Akılsızın İşi mi? Beyin; nefes almadan, tanrı’nın varlığını düşünmeye kadar her olan insan deneyimine aracılık eder. Nöral ağlardaki aktivite bu deneyimleri arttırdığına göre, nöroimajlama henüz böyle bir aktivitenin bireysel nöronlar düzeyinde yerini tam kesin olarak belirtememektedir. Bunun yerine o; genelde dinamik veya uyku halinde gözüken geniş alan beyin dokusunu vurgulayıp, daha kaba olan anatomik bilgiyi sağlamaktadır. Fakat insan duygularını ve davranışlarını böyle belirsiz yapısal ipuçlarını kullanarak açıklamak belki de bir akılsızın işidir.

Brown Üniversitesi’nden nöropsikolog Seth Horowitz, “Beyinde bir grup yeri, birşeyi isimlendirme anlamanıza müsaade edermiş gibi listelendirirsiniz’’, şeklinde fikir yürütmektedir. Beaureagard’la deneylerinde beraber çalışan Vincent Paquette; daha da ileri giderek beyin fonksiyonuyla ilgili ipuçlarını ve kafatasının şeklindeki düzensizliklerden olan karakter özelliklerini sezen nöroimajlamayı, Kraliçe Victoria devri bilimadamlarının deneyip, uyguladıkları ve sonunda da başarılı olamadıkları frenolojiye benzetmektedir. Dinî nörobilim çalışmaları, dilin derin meydan okumasıyla da karşılaşmaktadır. İki mistik insan, deneyimlerini aynı şekilde tasvir etmez. İster dinî olsun, ister geleneksel dinî olsun, dinî deneyimlerin çeşitli türlerini birbirinden ayırmak güçtür.

Buna belirsizliği de katarsak, bu şekilde olan duygular evrene veya doğaya duyulan haşyeti de kapsamaktadır. Beauregard, “Eğer bir ateistseniz ve belirli bir deneyim yaşıyorsanız, bunu evrenin ihtişamıyla ilişkilendireceksiniz. Eğer bir Hristiyansanız, bunu tanrı’yla ilişkilendireceksiniz. Kim bilir? Belki de ikisi de aynıdır,” şeklinde düşünmektedir.

Dinî deneyimi anlamayı tanımlamayı denemektense, bazıları, onun temel bileşenlerine kısaltılması gerektiğini söylemekteler. Davidson, “Bir fenomen hakkında dinî bir deneyimmiş gibi konuştuğumuzda ve dikkat, hafıza ve algılamadaki değişimlerden söz ettiğimizde daha kesin ve net olmaya ihtiyacımız var’’, demektedir. “Bizim tek umudumuz; aklın bilme ve idrak kabiliyeti ve duygu çalışmalarında da yapıldığı gibi, bu altsistemlerde neler olduğunu belirtmek.’’Diğer araştırma problemleri de çoktur.

Diğer tekniklerin hiçbirisi, belirli beyin bölgelerinin tam olarak şeklini çizebilir. Ve bu da esas itibarıyla, rahibelerin yakalamaya çalıştığı dinî deneyimle kıyaslayıp, aksini gerçekleştirip referans diye adlandırılan görevi bulmak adına imkansızdır.

Neticede hangi insan deneyimi, tanrı’nın huzurunda hissedilen haşyet ve sevgiden daha farklıdır? Huzura ErişmekRahibeler için huzur; beyinlerindeki tanrı düşüncesinden değil, onlarla birlikte olan dünyadaki tanrı bilincinden gelmektedir. Beauregard’ın yakalamak istediği hatta kopyalamak istediği bu huzur ve sakinlik, herşeyle birleşme düşüncesidir. ‘’

Eğer beyindeki elektriksel veya nörokimyasal fonksiyonları nasıl değiştirebileceğinizi bilirseniz; o halde prensipte insanlara, mistik bir şekilde değil; elektromanyetiksel veya ışıklarla ve seslerle beyni uyaran bir aleti kullanıp, dinî durumlarını ortaya çıkarmada yardımcı olabilirsiniz.

Gerçek mistik deneyimlere neden olmak, bir tür pozitif etkiye sahip olabilir. Yakın zamandaki bulgular, meditasyonun insanların dikkat etme yeteneğini geliştirebileceğini ileri sürmektedir.

Davidson ve çalışma arkadaşları, 3 aylık yoğun meditasyon eğitimine tabi olan 17 kişiye ve meditasyona yeni başlayan 23 kişiye bir harf serisinin arasına karıştırılmış iki rakamı seçmeleri gereken dikkat görevini başarıyla yapmaları istemiştir. Yeni başlayanlar çoğu insanın yaptığını yapmıştır. Araştırmacılar Haziran’da açıklamışlardır: Denekler ikinci rakamı kaçırmışlardı çünkü, onlar hâlâ birinci rakama- yani dikkatin göz kırpması denilen bir fenomene odaklanmışlardı.

Mukayese edildiğinde, bütün eğitiImiş meditatörler tutarlı bir şekilde iki rakamı da bulmuşlardır; bu da meditasyon yapmanın odaklanmayı geliştirebileceğine işaret etmektedir.Harvard Üniversitesi’nden Sara Lazar ve çalışma arkadaşlarına göre; meditasyon, beyindeki yaşlanmanın bazı işaretlerini bile geciktirebilir. Nöro Rapor’daki 2005 tarihli bir tez, 20 deneyimli meditatörün meditasyon yapmayan 15 kobaya nispeten bazı beyin bölgelerinde artan bir kalınlaşma görüldüğüne işaret etmiştir. Özellikle, prefrontal korteks (alın korteksi) ve sağ öndeki insula, meditatörlerde dörtle sekiz bin inç arası daha kalındı.

Kobayların en eskisi, olağan yaşlanma sürecinin tersine kalınlıkta en yüksek artışa sahip olmaktan gurur duydu. Newberg şimdi meditasyonun stresi ve kanser hastalarındaki üzüntüyü azaltıp azaltamayacağını veya erken hafıza kaybına uğramış insanların bilmeye veya kavramaya ait kapasitelerini genişletip genişletemeyeceğini araştırmaktadır.Yapay kopyalama, meditasyona hazırlık halleri, kendinden geçme halleri veya diğer dinî haller birbirine benzer bir şekilde zihne, beyine ve bedene faydalı olabilir.

Örneğin, Beauregard ve diğerleri böyle mistik hallerin bağışıklık sistemi fonksiyonunu geliştirebileceğini, depresyonu kesebileceğini veya kesinlikle hayata dair daha pozitif bir bakış açısı sağlayabileceğini iddia ediyorlar.

Değişiklikler uzun süreli ve dönüşebilir olabilir. Paquette, “Sağlıklı, optimal beyin şablonu oluşturabiliriz. Eğer birisi kötü bir beyne sahipse, iyi bir beyine nasıl sahip olabilir? Bu gerçekten de beynimize yeniden ağ döşemenin bir potansiyel yolu,’’ demektedir.

Tabii ki dinî inanç, doğasında dünyevî ödüllere de sahiptir. O; gönül rahatlığı, huzuru getirir ve böyle bir inançla motive edilmiş hayırseverlik işleri diğer insanlara da mutluluk getirir.

İnsanlar dinî uyanışa olan eğilimlerinde farklılık gösterebilirler. Sonuçta, herkes tanrı’yı ‘’Tanrı miğferiyle’’ bulmaz. Böylece, bilimadamlarının hastaya verdikleri tekniği uyarlamaya ihtiyaçları olabilir ve sonunda bazı insanların beyinleri o tanrısal, ilahî güce direnmekten vazgeçecektir.Üstelik, bilimadamları ne kadar nöral ilişkiler bulurlarsa bulsunlar, sonuçlar tanrı’nın varoluşunun doğru olduğunu veya olmadığını tespit edemez. Ateistler beyinde ruhaniliği bulmanın, dinin ilahî bir yanılgıdan öte bir şey olmadığına işaret etseler de; rahibeler, beyin taramalarının bunun kesinlikle aksini gösterdiğini öğrendiklerinde çok heyecanlanmışlardır: Tanrı’nın onlarla etkileşiminin teyidini sağlamış gibi gözüktüler.

Sonuçta dinî deneyimler için beyinsel bir kaynak bulmak, tanrı’nın insanlığa ulaştığı vasıtayı tespit etmeye hizmet edebilirdi. Böylece, rahibelerin boru şeklindeki beyin tarayıcısına girmeleri, onların inançlarını zayıflatmadı. Bilakis tam tersine, bilim onlara inanmak için daha büyük bir sebep verdi.

Yazan: David Biello (Scientific American Mind Dergisi, Ekim 2007)
Çeviren: Esin Tezer Kaynak:http://www.genbilim.com/
..

Devamı Buradan ...>>

YERGİ



AFFET GÜNAHIMI YALANCIMISIN?


Yeri göğü insi cinni yarattın
sen ey mimar başı eyvancı mısın?
Ayı burcu günü çarhı var ettin
Ey mekan sahibi rahşancı mısın ?
2
Denizleri yarattın sen kapaksız
Suları yürüttün elsiz ayaksız
Yerleri temelsiz göğü direksiz
Durdurursun acep iskancımısın?
3
Kullanırsın kanatsızca rüzgarı
Kürekle mi yaptın sen bu dağları?
Ne yapıp da öldürürsün sağları
Can verip alırsın sen cancı mısın?
.......
4
Sekiz cennet yaptın sen adem için
Adın büyük bağışla anın suçun
Ademi cennetten çıkardın niçin?
Buğday nene lazım harmancı mısın?
5
Bir iken bin ettin kendi adını
Görmedim sen gibi iş üstadını
Yeşertirsin kurutursun odunu
Sen bahçevan mısın ormancı mısın
6
Cibrile perde altında söylerdin
inip beytullaha kendin dinlerdin
Bu ateşi cehennemi neylerdin
Hamamın mı var külhancı mısın?
7
Havaya çekilip seyrana durdun
aklı ermezlerin aklını urdun
Kıldan ince köprü yaptın da kurdun
Akar suyun mu var bostancı mısın?
8
Bu kışlara bedel bu yazı yaptın
Evvel bahara karşı bu güzü yaptın
Mizanı iki göz terazi yaptın
Bakkal mısın yoksa dükkancı mısın?
9
Kazanlarda katranların kaynarmış
Yeraltında balıkların oynarmış
Onbin dünya kadar ejderhan varmış
Şerbet mi satarsın yılancı mısın?
10
Esirci misin koydun cehenneme arap
Hocamısın okur yazarsın kitap
Aslın katipmidir görürsün hesap
İhtisabın mı var sen hancımısın
11
Yüzbin tamun olsa korkmam birinden
Rahman ismi nazil değil mi senden
Guffar-üz-zünubum demedinmi sen
Affet günahımı yalancımısın?
12
Şanına düşer mi noksan görürsün?
Her gönülde oturursun yürürsün
Bunca canı alıp gene verirsin
Götürüp getiren kervancımısın?
13
Bilirsin ben kulum sen sultanımsın
Kalpte zikrim dilde tercümanımsın
Sen benim canımda can mihmanımsın
Gönlümün yarisin yabancımısın?
14
Beni affedersen düşen mi şandan
Şahlar bile geçer böyle isyandan
Ne dökülür ne eksilir haznenden
Affet günahımı yalancımısın?
15
Beni delil eyler kendin söylersin
İçerden AZMİ'yi pazar eylersin
Yücelerden yüce seyran eylersin
İşin seyran kendin seyrancı mısın?
..

Devamı Buradan ...>>

6 Şubat 2008 Çarşamba

HAFIZA TESTİ


Üç yaşlı adam hafıza testindedirler. Doktor ilk yaşlı adama sorar:
-Üç kere üç kaç eder?
-274..?
yanıtını alınca doktor üzgün bir şekilde ikinci yaşlı adama döner:
-Şimdi sizin sıranız. Üç kere üç kaç eder?
-Salı..?
Doktor artık iyice ümitsiz şekilde üçüncü yaşlı adama döner:
-Evet, şimdi de sizin sıranız üç kere üç kaç eder?
-Dokuz..?
cevabını sevinçle karşılayan doktor
-Bu harika, nasil buldunuz? der.
Üçüncü yaşlı adam sakince:
-Oh, çok kolaydı. Sadece “274” ten “Salı”yı çıkardım.?!!!
Devamı Buradan ...>>

DEPREM:


Türban protestolarında depremi ima ederek 7.4 yetmedimi diye pankart taşıyan türbanlı kıza

Gani MÜJDE'nin cevabı.Hiç yorum yapmaya lüzum bırakmamış
7,4 Yetmedi mi ????
Bir hafta önce türban protestoların sırasında "7.4 yetmedi mi?" pankartını açan sevgili kardeşime seslenmek istiyorum bugün...

20 bin insanın acısı ve cenazesi üzerine politika yapmaya kalkan "o güzel insana" bir çift sorum var. Ey mantosu uzun,aklı kısa kardeşim benim. 7.0 yetmedi mi? Senin okuduğun gazeteler yazdı mı bilmiyorum ama Amerika'nın,hani o gavur ve Hıristiyan Amerika Birleşik Devletleri'nin,hani o Siyonistlerle iş birliği yaptığı için her yerde bayrağını yaktığınız ABD'nin Los Angeles şehrinde 7.0 büyüklüğünde bir deprem oldu bacım...

Neredeyse bizimkine yakın bir deprem. Bizde ayni şiddetteki bir depremde 20 bin kişi ölüp 20 bin kişi sakat kalırken,gavur,Hıristiyan ve Siyonist dostu Amerika'da sadece 2 kişi yaralandı güzel ablam. Şimdi türbanlı başını ellerinin arasına alıp düşünüyor musun acaba? Sakarya gibi muhafazakar bir bölgede ,
Allah binlerce Muslumanı öldürerek cezalandırıyorsa eğer,Hıristiyanlara ve Siyonist dostlarına niye kıyak geçiyor? Seks shoplarıyla, porno filmleriyle tüm dünyaya "seks","uyuşturucu" ve "günah" ihraç eden bu ülkenin Allah katında ayrıcalığı ne olabilir ki güzel annem? Oysa adım gibi eminim Sakarya'da, Gölcük'te hayatlarını kaybedenlerin çoğu ölmeselerdi eğer sabah ezanı ile birlikte camilerin yolunu tutacaklardı.

Üç aylarda oruç tutacak,Ramazan'da devrilmeyen minarelerin ışıklarıyla birlikte senin ağzına adı bile yakışmayan Allah'ın adı ile birlikte oruçlarını açacaklardı.
E nooldu şimdi? 7.0 yetmedi mi güzel ninem? Eğer her coğrafya olayını,her doğal afeti bilimin ve aklın süzgecinden geçirmeden böyle yorumlarsan bu ülkenin yarısı her deprem felaketinden sonra dinsiz olur güzel hala kızım... Fay hattında 10 katlı binalara izin veren şapşal belediyecilik anlayışını, deniz kumundan inşaat yapan edebiyatçı muteahitleri,depreme dayanıklı konut üretme çabalarını,

hırsızları,uğursuzları bir kenara bırakıp her şey ilahi kudretin intikamı olarak açıklarsan bu deprem 10 yıl sonra gene aramızdan binlerce "dinsizi" alır gider güzel amca kızım... Beynin var mı bilmiyorum,betonların altında inleyerek can veren 20 bin insanı, kadını, çocuğu ve bebeği bir kalemde günahkar diye silip atan kuş beynini türbanın altında görmek mümkün olamıyor çünkü ama bence bu yazıyı oku ve bütün gece uyumadan düşün. Allah'ın kullarına böyle cezalar verebileceğini hala düşünüyorsan da git Hıristiyan ol...

Çünkü senin bu mantığına göre Allah onları daha çok seviyor. "Gavurlar" hem senden daha zengin,hem de evleri tepelerine yıkılmıyor.
Devamı Buradan ...>>

5 Şubat 2008 Salı

ULAK /Çağan IRMAK filmi






















VE:ULAK

Ne kadar oldu masal dinlemeyeli hayallere dalmayalı? Ne uzun zamanlar geçti gönülden ağlamayalı.! .Kötülüklere ve karanlıklara karşı başkaldırısız sürüden koyunlar gibi meleşmeden durup sadece otladığımız kaç zaman oldu ?Yaradanımızı unuttuğumuz,ruhumuzu arındırıp temizlemekten vazgeçtiğimiz kaç asır oldu?

Tebrikler Çağan IRMAK ve Çetin Tekindor Hümeyra ve tüm ekip..Ellerinize sağlık...Verdiğiniz mesajı anlamayanlar çıkabilir hatta eleştirenler onlara söylenecek çok söz var.izle

"Görmediler mi yoldan sapmış kavimlerin başlarına gelenleri..Hiç mi Allah'ın kitabından bu konuyla ilgili bir ayet bir metin okunmadı onlara..Denilebilir.."Yeterli yaşam olgusuna ulaşamayanların ,verilen mesajı alabilmeleri bence de mümkün değil.Çünki gözleri kör kulakları ve kalpleri mühürlü olabilir..ULAK geleceeek. Ve hepimiz göreceğiz...izle
ULAK'a yorum:DİLEK'ten
Devamı Buradan ...>>