.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

30 Aralık 2008 Salı

YAŞAYAN EFSANE: NOEL BABA


M.S. 245 yılında zengin bir ailenin oğlu olarak Antalya’ya bağlı Patara’da (Bugünkü
Demre) dünyaya gelmiştir. Dini eğitim alıp rahip olduktan sonra hayatini çocuklara ve denizcilere adamıştır. Hatta yaşadığı dönemde denizcilerin kurtarıcısı olarak da
ünlenmiştir. Babasından kalan bütün mirası yardım işlerine harcamış, ancak bunu
yaparken kimliğini hep saklamıştır.
Özellikle İsa’nın doğum yıldönümü olan 25 Aralık’ta yaşadığı Demre’deki fakir olan kişilerin kapılarının önüne gizlice altın, oyuncaklar ve çerez bırakmıştır. Gece bacadan hediye bırakma hikâyesine gelince…

İnanışa göre Patara’da önceleri çok zengin olan bir şahıs fakirleşmiş
ve kızlarının çeyizini yapamayacak duruma gelmiş. Çaresizlikten kızlarını satmayı bile düşündüğü bir anda Nicolas durumu görerek onlara yardım etmeye karar vermiş.
Kendini belli etmemek ve gururlarını kırmamak için kızların evine gece gidip, onlar uykudayken büyük kızın açık olan penceresinden çeyizine yetecek olan bir kese altını içeri atıvermiş… Daha sonra ortanca ve küçük kızın çeyiz paralarını da karşılamak isteyen Nikolas pencereleri kapalı olduğu için bacadan atmış. Böylece de bacadan hediye bırakma öyküsü doğmuş. Bu olay uzun sure halk tarafından anlaşılamamıştır.
Sonunda hayali bir kahramana dönüşen Noel Baba; bu yardımlarına devam ettiği bir gece; bekçi tarafından fark edilip, yakalanınca ve başlığı çıkarılınca, Aziz Nikolas olduğu görülmüştür. Bekçi elindeki çuvalda altınlar oyuncaklar ve çerezler bulunduğunu görünce hediyelerin sahibinin Aziz Nikolas olduğu ortaya çıkmış bu tarihten sonra herkes onu iyiliksever bilge insan (Verenin eli görünmüyor anlamında) Noel Baba olarak tanımlamıştır.
Kuran’da da “Bir elin verdiğini öbür elin görmeyecek.”demiyor muydu?

NO-EL=el yok. Coca cola Noel babaya kırmızı giydirmiş Hollandalılar altına kızak ve 8 geyik vermişler bende ismine mana verdim, hata mı ettim sizce?

Kayıtlarda Mezarı Demre’de olan NOEL babanın 6 Aralık 343 te vefat ettiği yazılmakta, ancak ben onun hala o görünmez yardımlarını yaptığına, kendi harçlıklarını fakir fukara çocukların karınlarını doyurarak, gizli hediyeler dağıtarak yaşamını sürdürdüğüne inananlardanım. Nerede mi yaşıyor? Şu anda İzmir’de yaşıyor ve adı; Neolitikçi, yani bloğumuzun yazarlarından.
Ustamı tanıdığım ama henüz Pirimin cemalini görmediğim bir dönemdi.
Rüyamda Noel baba sırtında bir çuval ve” hoo HO Hoo HO”diye bağırarak İzmir’de bir okula girdi ben de o sınıfın öğretmeniydim. Çocuklara dağlardan getirdiği kartoplarını dağıttı. Çocuklar çığlık çığlığa idi. Çünkü hiçbiri kar görmemişti.” Ertesi gün rüyamı ustama anlattım.”Kızım sen Dede’min oğlunu görmüşsün,” dedi. Zaman geçti Pirimi tanıdım, rüyamı unuttum gitti. Bir gün Sarnıç köyüne gitmiştim orada bir genç tanıdım uzun kıvırcık saçları köyün çocukları omuzlarında sırtında, kucağında… Onlara oyunlar oynatıyor… O an elim ayağım titredi inanın. Rüyamdaki Noel Baba oydu işte. Sessizce yanımdakilere sordum kim bu diye: “Dede’mizin oğlu” dediler.

Devamı Buradan ...>>

28 Aralık 2008 Pazar

KAMÇILANAN ÖFKE


Dünyanın her neresinde olursa olsun hangi dine mensup olduğunuza bakılmaksızın; İnsan olma yolunda doğruların değişmez bir öğreti biçimi vardır. Örneğin;
Öfkenizi kontrol altına alamıyorsanız…
Hırsınızın dizginleri elinizde değilse…
Kin, kibir, riya, kıskançlık, haset, fesat vb huylarımız benliğimizin kanatları altında kuluçkadaki yumurtalar gibi büyüyüp gelişiyorsa vay halimize! Bunlardan kurtulmanın yollarıyla ilgili öğütleri bu huyların hegemonyasında kıvrananlardan dinlemektense;
Bir BİLGEnin dilinden dinlemek ve

yaşayarak öğrenmek bizleri daha kesin sonuçlara götürüyor her nedense.
Örneğin ÖFKE; bulutların elektriklenmesi gibi bir şeydir, öfken doruktaysa kendini sımsıcak hissedersin, sıcaklık sürerse “sen de söyle yap böyle yap” diyen öfkenin sesine teslim oldun kandırıldın demektir. Fakat bu sese kulak vermeyip “sen uyma öfkeye, kölesi olma onun” sesi cılız bile gelse o sese uymayı prensip edinirsen o anda serinler ve durumu kavramaya yönelirsin bir anda.

Zen öğrencilerinden biri öğretmenleri Bankei’ye gelir;
“-Efendimiz, yönetilmez zapt edilmez bir bünyem var, çok öfkeliyim, kendimi nasıl düzeltebilirim?” der. Efendisi;
“-Bir göster bakalım, ne menem bir bünye bu, çok büyüleyici ve cazip bir şey olsa gerek” der.
“- Şimdi havamda değilim efendim, yani sözünü ettiğim şey şu an yanımda değil. Sürekli var olmuyor, zaman zaman gelip gidiyor. Bu nedenle şimdi gösteremem.
“- o halde ele geçirdiğin anda gel ve beraberinde getir ki, görebileyim” der hocası.
“- Ama kısa süreli bir olay bu hocam, hemen getiremem, beklenmedik bir anda fışkırıyor, doruğa tırmanıyor, size getirene kadar yok olup gidiyor “der hayıflanarak.
“- Öyleyse der hocası bu ÖFKE denen şey vazgeçilmez bir şey değil. Doğduğunda yoktu, kuşkusuz sana sonradan musallat oldu. Bundan böyle öfke yüreğini kapladığında kendini bir güzel kamışla kamçıla, ya da yedi tur at sonra git bir ağacın altında otur. Öfkeni kontrol altına almadığın, başkasının üzerine fırlatıp atmadığın halde tıpış tıpış gittiğini gözlerinle göreceksin sakın şaşırma.”der.

Öfkelerimizin kölesi değil onları, kölemiz yapacağımız günlere selamet ve sevgiyle.

Devamı Buradan ...>>

27 Aralık 2008 Cumartesi

THE SOUND OF TAXİM BEYOĞLU/ DİNLENESİ ALBÜM


Kulağınızda eskilerin tadını bırakacağına inandığım bir Albüm THE SOUND OF TAXİM BEYOĞLU, bu tadı iyi yansıtabilmek için iki parça birden yayınlıyorum. İçinizde mutlu bir tebessüm hissi yaratması dilekleri ile.

Devamı Buradan ...>>

26 Aralık 2008 Cuma

MUTLULUKTAN SÖZ AÇMA MUTLULUĞU



Mimlenmek ya da sobelenmek istemiyorum dediğim gecenin sabahı can dost Nilambara tarafından mutluluk konusunda sobelenmek mutluluğuna eriştim çok şükür. Hani istemediğim, sevmediğim, yargıladığım hiçbir şey yok dediğim anda:
“-Öyleee mi hadi bakalım görelim seni” diyen o muzip sesi duymak mutluluk. O’nun Beni sevdiği için benimle uğraştığını düşünmem mutluluk… Kahırda lütufu, kederde sevinci, nefretin içinde sevgiyi görebilmem mutluluk. Mutluluktan da, cennet istemekten de geçip,

Cemal görmeyi tercih etmem mutluluk.

Geçmiş bir günün sabahında;
Kapımız çaldığında, koşar adım kapıya varıp açmak istediğimizde gelen kimse dışarıdan kapıyı tutmaktaydı. Biz de kardeşim Tutsak geldi zannedip ona hitaben;
“- Canım sen istediğin kadar kapıyı tut… İçerisi sıcak, soğukta olan sensin… Hem biz SABIR EHLİYİZ beklerizzz…” gibi melodik seslenişimizin ardından açılan kapıda; gelenin Pirimiz yani ay yüzlümüz, Dedemiz olduğunu görünce mahcubiyetle karışık hissettiğimiz şeydi mutluluk. O sözümüzün hemen akabinde 2 sene kadar fason işlerle uğraşıp iğne ile kuyu kazdığımız günlerde edindiğimiz sabırdı mutluluk. Bir işin ehli olmak ne menem şeymiş onu öğrenebilmemdi mutluluk. Sevenlerin sevdiklerine kavuşmasını görmek, bir annenin bebeğini kucağına alması, babanın çocuğuna masal anlatması, torunlarımın Tontini diye seslenmelerini duymam, gelinlerim tarafından sevilmem mutluluk. Sahip olduklarımı sevdiklerim için de isteyebilmem mutluluk
Gönül tahtında bir sevgilinin oturduğunu bilmek, ona yakın olup hizmet edebilmek, huylarından arındığını fark edebilmek, yalnız olmadığını bilmek, her gün yeniden doğduğunu hissetmek, bir yağmur damlasıyken nisan ayında denizin yüzeyine çıkıp ağzını açan istiridyenin içine inci olmak için düştüğünü düşünmen mutluluk. Ateş, hava, su, toprakta, madde bitki hayvan ve insanın her cinsinde hakkın varlığı olduğu bilincine varmak mutluluk.
Kulağımın 7 notayı değişik versiyonlarda duyması, gözümün 7 rengi karmaşık sürümlerde görmesi, elimin çizip yazabilmesi hayallerimdekileri, pişirebilmesi, bahçe demirlerine sarılan sarmaşığın sarılışlarını okşayabilmesi, ağzımın kapısında bekleyen bekçinin kötü bir söz söylememem için beni uyarması mutluluk. Elime, belime, dilime hâkim olabilmem mutluluk. Eleştiren birinde kendimi görüp affedici olabilmem candan sarılabilmem, en çok sevdiğim bir küpemi hemen çıkarıp beğenene verebilmem… Yediğimi yutabilmem, üşüdükten sonra ısınabilmem, acıktıktan sonra doyabilmem uyuyabilmem uyanabilmem, o basamakları çıkabilmem, mutlu mutlu yaşayıp ÖLEBİLMEK de mutluluk.Çocuklarımı mutlu görmem de mutluluk….

Anladım ki geriye adı mutsuzluk olabilecek bir şey kalmamış….

Sevgili İncesaz’ım Nilambara mutlu olduğum tüm şeyler için şükür etmeme vesile olman da mutluluk. Senin vasıtanla ellerimi açıp insanların gönüllerine mutluluğun tohumlarını gönderiyorum ve bu yazıyı her okuyan canı sobeliyorum. Bu da dalgalarla karaya atılmış denizyıldızını denizin mavi sularına atmak gibi bir şey.

O da mutluluk.
Bugün “BLOĞUMUZUN 1. YAŞ GÜNÜ “Bugüne ulaşmamız da mutluluk. Bizleri biz yapan tüm dostlarımıza sevgilerimizi gönderebilmek te…

Devamı Buradan ...>>

25 Aralık 2008 Perşembe

23 Aralık 2008 Salı

ŞEKERCİ DEDE


Yıl 1993 idi sanıyorum.
Acılar, ayrılıklar, hasretlerle köz olmuş yüreğimden Allah zikrinin geldiği günlerdi o günler. Bütün davam ve sorum; Allah’a nasıl ulaşabilirim olmuştu artık. Gündüz ve gece hiç bıkmadan hiç usanmadan sorduğum soruların ilkiydi bu.”Allah’a kavuşmak için candan geçmek gerek.”diyen sese korkusuzca intihar etsem olur mu? Diye sorabildiğim bir dönemdi işte.

İzmir/ Nebioğlu iş hanında bir sigorta şirketinde seminerler düzenliyordum yeni işe alınacaklara. Grubumla gün içi etkili bir iş programı uyguluyordum başarılı da oluyordum kendimce. Her an işim Allah’la ama “hayat” satıyorum sözüm ona. Hem Allah’la ol, hem de Allah’mışsın gibi hayat sat olacak iş değildi!
İnanmıyordum çünkü sigortaya, 11 yıl sonra kim öle kim kala, çünkü ben ben olsam düşmem bu tongaya diye düşünüyordum. Kendine hoş gelmeyen bir şeyi başkasına hoş göstermeye çalışmak erdemli görünmüyordu çünkü bana. Hesaplaşıyordum kendimle.
Böyle huzursuz olduğum bir günün gecesinde rüyamda: Hz Süleyman beyazlar içinde bir ilkokula doğru yürüyor ve ben onun kim olduğunu biliyorum, ben de dersine girmek istiyorum. Bana işaret ediyor, bu işareti: “hayır giremezsin” anlıyorum ve derse alınmadığıma üzülüyorum. Ayağını basıp ta iz bıraktığı toprakları kokluyorum. O da ne? Yerde ben alayım diye bıraktığı bir paket var! Alıp açıyorum içinden şekerden yapılmış bir mühür çıkıyor. Hz Süleyman’ın mühürü imiş. Acıyla uyanıyorum. Ertesi gün beni iyi tanıyan bir arkadaşıma rüyamı anlatıyorum bana sen ŞEKERCİ DEDE’yi görmüşsün rüyanda diyor. Kim bu Hüseyin Ayçiçek yani şekerci dede, nerede bulabilirim, nasıl gidebilirim? Sorularım bitmiyor. Anlat diyorum heyecanla, nasıl biri? Neyse bir ramazan günü erken işten çıkıp atlıyoruz arabamıza Aliağa’da bir işimiz var, oradan kestirmeden Manisa’ya geçeriz diyorum. Yol haritasında kısacık bir yol. 4 saatte Manisa’ya varıyoruz. İzmir-Manisa arası 30 dakika oysaki hadi siz deyin 45 dakika. Tam iftar vakti şehre girer girmez birilerine sorup gösterilen adrese gidiyoruz, bulduğumuz zat
“-tam iftar vaktini mi buldunuz? “
Diye azarlayınca aradığımız kişinin böyle biri olmaması gerektiğini düşünüp özür diliyoruz. Allah adamı misafire böyle mi davranır? Yine sora sora çarşı içinde bir yere geliyoruz dükkânların neredeyse hepsinin kepenkleri kapalı. Açık adres yok ki elimizde. Adamın biri arabasını park ediyor arabamızın arkasına,
”-Şekerci Dede’yi tanıyor musunuz?” diye soruyorum.
“Tanımaz mıyım, çok severim kendilerini, buralarda bir yerde dükkânı var, isterseniz binin arabaya ben sizi götüreyim” diyor. Sevinçle doluşuyoruz arabaya en az bir yarım saat te pergelin bir ayağı gibi aynı mekânları tavaf ediyoruz. Arabamızı park ettiğimiz yere geliyoruz umutlarımız suya düşmüş bir halde. Adamcağız da yardımcı olamadığı için üzgün tam vedalaşacağız dükkânlardan birinde soluk bir ışık görüyoruz ve orasının mübareğin dükkânı olduğunu öğreniyoruz çok şükür.15–20 adım yürüyüp ulaştığımız dükkânın camından içeri baktığımızda; rüyamdaki o zat oturuyor içerde, beyazlar giyinmiş bir ışık kaynağı gibi sanki. Titremeye başlıyorum, dizlerimin bağı çözülüyor, başım dönüyor. İçerden sesi yükseliyor. 115 yaşındaki Şekerci Dede’mizin,
“- Buyruun, buyurun hoş geldiniz, sefalar getirdiniz....” diyor bizlere. Yardımcılarına da sofrayı açın misafirlerimiz var diye sesleniyor. Gazeteler seriliyor masanın üstüne yemekler getiriliyor. İsimlerimizi soruyor… Benim ismim dışında, diğer arkadaşlarımın ismini değiştiriyor. Benim de iki ismim var Zeynep Dilek sadece Zeynep’i söylüyorum onu beğeneceğini düşünerek, ilerlemiş zamanlarda telefon edip hatırını sorduğumda
“Zeynebim zeynebim allı zeynebimi “söylüyor o güzel sesiyle. Manisa halkına dükkânından parasız ekmek dağıtılıyor, şeker veriyor avuç avuç ziyaretine gelenlere. Her hafta ziyaretine gitmeye çalışıyorum. Dönüşüm yarı sarhoş, ayaklarım yere basmaz tarzında oluyor.
Neyse büyük oğlum Umut o yıl Atlanta’da yapılacak olan olimpiyatlarda meşale taşıyacak vize işlemleri için beş bin liraya ihtiyacımız var, ama ucu ucuna getirip bu parayı bulamıyorum. Dede’yi ziyaretimin birinde gazete serili masanın altına elini sokuyor ve bana avucunun içinde bir şey veriyor, avucumu açtığımda ne göreyim beş bin lira. Ağlamaya başlıyorum
”- Dedem sen onu, benden daha fakirler var onlara ver ne olur” diyorum, utanıyorum, sıkılıyorum, onuruma dokunuyor o zamanlar. Paraya ihtiyacım olduğunu kimseyle paylaşmıyorum çünkü. İzmir’e döndüğümde oğlum arıyor hala beş bini bulamadık değil mi diye? Ben de o gün olanları anlatıyorum. Ar ettiğime ve evliyanın verdiğini almadığıma pişman oluyorum.
Ertesi hafta gittiğimde yine veriyor ve parayı alıp ellerini yüzünü öpüyorum. On gün sonra Oğlumu Atlanta’ya uğurluyorum, Şekerci Dede’nin himmet ve yardımlarıyla.
” Prometheus’un Olimpos dağından alıp insanlığa armağan ettiği ateşi taşıyacaksın canım. Bu kutsal görevini en iyi şekilde yap ve sen de Aşk ateşi olarak tüm insanlığın yüreğine tohum gibi onu ektiğini imgele” yazan bir mektup koyuyorum oğlumun cebine.
Her hafta ziyaretlerimi aksatmamaya çalışıyorum. Gidemediğim haftalar telefondan sesini duyuyorum. Kokusunu duyuyorum ve ne zaman bu kokuyu duysam hastanede olduğunu duyuyorum. Soruyorum hangi hastanede olduğunu söylemiyorlar. İçime soruyorum, içimdeki Ona… Beni İzmir Özel Sağlık Hastanesi’ne götürüyor ayaklarım hiç sormadan 204 numaralı odaya giriyorum. Dedem orada, doktorlar sıraya girmiş hepsinin ellerini seviyor ve;
“-Bunlar Allah’ın elleri “diyor her an yanımda hissediyorum, ona naçizane hizmet etmek bana zevk veriyor.
1997 senesi Mayıs sonu Kaş’a çalışmaya gideceğiz Sufi Cem’le birlikte Şekerci Dedeyle vedalaşmaya gidiyoruz. Yanından ayrılırken “Pirinize selam söyleyin, yolunuz hayırlı olsun” diyor ve 3 kez “Eşşedü en la ilahe illallah ve eşşedü enne Muhammeden resulullah” deyip niyazlaşıyoruz. Ne demek istedi? Ne demek istedi?
Ertesi gün Kaş’ta görevimize başlıyoruz. İçimiz hala buruk acaba neden öyle söyledi diye. Haziran Babalar günü hatırını sormak sesini duymak için aradığımızda öğreniyoruz içten gelen sorumuzun cevabını.
Sen artık her yerdesin Güzel insan, Allah'ın nuru, sevgili DEDEM.

Devamı Buradan ...>>

22 Aralık 2008 Pazartesi

ÇABALARDIR İNSANIN KANATLARI


Bir gün, ipeğin kozasında küçük bir delik belirdi; bir adam oturup kelebeğin saatler boyunca bedenini bu küçük delikten çıkarmak için harcadığı çabayı izledi.
Ardından sanki ilerlemek için çaba harcamaktan vazgeçmiş gibi geldi ona.
Sanki elinden gelen her şeyi yapmış ve artık yapabileceği bir şey kalmamış gibiydi.
Böylece adam, kelebeğe yardım etmeye karar verdi. Eline küçük bir makas alıp

kozadaki deliği büyütmeye başladı.
Bunun üzerine kelebek kolayca dışarı çıkıverdi.
Fakat bedeni kuru ve küçücük, kanatları buruş buruştu.

Adam izlemeye devam etti. Çünkü her an kelebeğin kanatlarının açılıp genişleyeceğini ve bedenini taşıyacak kadar güçleneceğini umuyordu.
Ama bunlardan hiç biri olmadı! Kelebek, hayatının geri kalanını kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçirdi.

Ne kadar denese de asla uçamadı.

Adamın iyi niyeti ve yardım severliği ile anlayamadığı şey, kozanın kısıtlayıcılığının ve buna karşılık kelebeğin daracık bir delikten çıkmak için göstermesi gereken çabanın, Tanrının kelebeğin bedenindeki sıvıyı onun kanatlarına göndermek ve bu sayede de kozanın kısıtlayıcılığından kurtulduğu anda uçmasını sağlamak için seçtiği yol olduğuydu.

Bazen yaşamda tam olarak ihtiyaç duyduğumuz şey çabalardır.

Eğer Tanrı, yaşamda herhangi bir çaba olmadan ilerlememize izin verseydi, o zaman bir anlamda sakat kalırdık. O zaman olabileceğimiz kadar güçlenemezdik. Asla uçamazdık.

Güçlü olmak istedim:
Ve Tanrı beni güçlendirmek için zorluklar yolladı.
Bilgelik istedim.
Ve Tanrı çözmem için sorunlar yolladı.
Başarı istedim:
Ve Tanrı bana çalışmam için zekâ ve kas gücü verdi.
Cesaret istedim:
Ve Tanrı bana üstesinden gelmem gereken sorunlar verdi.
Sevgi istedim:
Ve Tanrı bana, yardımcı olmam için Sorunlu insanlar yolladı.
İyilik istedim:
Ve Tanrı bana fırsatlar yolladı.

İstediğim hiçbir şeyi elde edemedim...
Ama ihtiyaç duyduğum her şeyi elde ettim.Alıntı

Devamı Buradan ...>>

BRUNO BOZZETTO / LİFE


Devamı Buradan ...>>

19 Aralık 2008 Cuma

BİR DERDİM VAR BİN DERMANA DEĞİŞMEM













Kahrı lütuftan ayıramayacak kaç kişi vardır bilinmez ama kahrın içindeki lütufu görecek kişi parmakla sayacak kadar azdır sanırım.

Kahır; simsiyah elbiseleriyle gelir çöreklenip oturur yüreklerimize. Kalp spazmı, mide ağrısı gibi. Böğürtür, geğirtir, dilini büker, gözünü karartır.
Tansiyonlar düşer, tansiyonlar yükselir, bir yangın yeri gibi olur vücut şehri su bile döksen küllenmez daha bir çoğalır alevleri.

Lütuf ismi bile; bir esinti gibi çıkıyor bak ağızdan, şeffaf olmasa bile elbisesi, uzayan elleriyle nasıl da okşuyor yüreğimizi. Lütuf sanki Ravel’in bolerosu çölün tatlı sıcak esintisinde, deve sırtında
uzak diyarlara götürüyor bizleri....
Haydi; şimdi nasıl bulacağız kahrın içindeki lütfu, şerrin içindeki hayrı?

Mevlana’nın bir hikâyesinde:
Adamın biri bir gün, başı cascavlak bir adam görür. İçinden bu tas gibi kafaya bir sille aşk etmek gelir, şırak diye bir tokat indirir.
Tokatı yiyen adam ok gibi yerinden fırlar. Tokat atan:
“-Dur üzerime atılma. Sana dostça bir sualim var cevabını ver, ondan sonra beni istediğin gibi döv. Senin kafana vurunca şırak diye bir ses çıktı. Acaba bu şırak sesi benim elimden mi çıktı, yoksa senin kafandan mı? Bu sualimin cevabını ver” der.
Tokat yiyen adam, onun sorusunun cevabını vermeden tokadı iade eder ve
“-Dostum ben acıdan kurtulamadım ki, oturup düşünceye dalayım. Şimdi senin vaktin olacak, sen düşün “ der.

Burada kahrın içindeki lütuf, şerrin içindeki hayır nerede? Haydi, siz bulun.
Felaketler, musibetler, başa gelen dertler olmasaydı; Sabır, dayanıklılık, cesaret, soğukkanlılık nasıl kazanılmış meziyetler olabilirdi ki?

FUZULİ gibi büyük aşığın dizelerini daha lisedeyken okumuşuzdur hatırlarsınız;
"Aşk derdiyle hoşem el çek ilacından tabib
Kılma derman,kim helakım derdi dermanındadır."
dizelerinde hoşnuttur Fuzuli de birçok aşık gibi derdinden.
"Lokman hekim kendi gelse kanan değilim "der bir diğeri

Biz de deriz ki: Noktanın Sonsuzluğu'nun yazarı değerli insan Lütfü FİLİZ gibi "Kahır da lütuf da sendendir be ya HU."

Derman arardım derdime
Derdim bana derman imiş.
Burhan arardım kendime
Aslım bana burhan imiş.

Sağım solum gözler idim
Dost cemalin görsem deyi
Taşralarda arar idim
Ol can içinde can imiş.

Öyle sanırdım ayrıyım
Dost ayrıdır ben gayrıyım
Benden görüp işiteni
Bildim ki o canan imiş.

İşit Niyazi’nin sözün
Gizlemez asla Hak yüzün
Hak'tan ayrı bir nesne yok
Gözsüzlere pinhan imiş.

Niyazi MISRİ'nin bir deyişi ile bitirelim dedik yazımızı, sevgilerimizle.

Devamı Buradan ...>>

18 Aralık 2008 Perşembe

Esma Redzepova Çingenelerin Kraliçesi / DİNLENESİ


Dinlerken melodisinin yabancı gelmeyeceğine inandığım bir dinlenesi albüm yayınlamak istedim. Kulaklarınız da hoş bir iz bırakması dileklerim ile.

Kimdir bu Esma Redzepova? Bakalım

«Çingenelerin Kraliçesi» olarak kabul görmüş, Üsküp (Makedonya) doğumlu Roman divası ve şarkı yazarı.
Annesi Türk, babası ise bir Sırp Yahudisi olan Redzepova «Çingenelerin zülme uğradığı bu dünyada ben de bir Çingeneyim» diyerek insan hakları ve insani yardım amaçlı 30 ayrı ülkede 8000’i aşkın konser vermiş, Unicef tarafından ödüle layık bulunmuştur.Irkçılığa, etnik ve dinsel ayrımcılığa karşı sürdürdüğü mücadele ile 2002 Nobel Barış Ödülü’ ne aday gösterilmiştir.
«Müzik fakirlerin tek lüksüdür… Şarkı söylerken kötü düşüncelerden uzaklaşırsınız, ve dansederken açlığı unutursunuz…» diyen Esma Redzepova 5’i öz 47’si evlatlık 52 çocuk annesidir.
Devamı Buradan ...>>

BEDEN ve MEZAR
















Ben AŞK idim öldüm mezara kondum,
Korku, kuşku, hırsı mezarda buldum,
Mezarımı hep bunlarla doldurdum,
Yoktu mezarımda AŞK'a bir mekan.

Bu mezara münkir, nekir geldiler.
Benden AŞK’ı bu diyarda sordular.
Aradıkta bulamadık dediler.
Nerde mezarında AŞK a bir mekân?

Hapsedildim bu mezara unuttum.
Âdem oldum cennetten de kovuldum.
Tanısam şeytanı ben kurtulurdum.
Nerde mezarımda AŞK a bir mekân?

Şeytan dedi;"kuşku, vesvese benim.
Boş mezar bulunca hemen girenim.
Ben de bir şeylerden korkar giderim.
Varsa mezarında AŞK a bir mekân"

Tutsak Kamil der ki;"mezardan çıksam
Dünya benliğime bir kurşun sıksam
Yeniden dirilsem bana kavuşsam
Olsam da mezarsız AŞKla LA-MEKÂN."

Bugüne kadar öğrendiğimiz ya da bize dayatılan bazı dinsel kavramları tersinden düşünürsek ne olurdu acaba. Örneğin Ölüm, Cennet, Cehennem, Sorgu melekleri ve vs. vs. Ancak bütün bunu gene dinsel kitapların bize anlattıklarından yola çıkarak yapmaya çalışacağım.
Öncelikle yaratılış kavramını inceleyelim;...
‘’Yemin olsun ki biz insanı topraktan yarattık ruhumuzdan üfledik ‘’
Ancak bu yaratılış büyük bir ihtimalle cennetten kovulma sonrasındaki yaratılış olmalı, çünkü
- Dedik ki: "Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yiyin’’
- Bunun üzerine şeytan onları oradan kaydırdı, içinde bulunduklarından çıkardı. Biz de: "Birbirinize düşman olarak inin, orada belirli bir vakte kadar sizin için bir karar yeri ve bir nasip vardır." dedik.
Cennetten çıkarılan Âdem ile Havva yani insan nereye indi (Birbirinize düşman olarak inin) Dünya olabilir mi ya da başka bir bakış açısı ile maddesel yaşam. Burada başka bir boyut ortaya çıkıyor bence. Önce cennet kavramını bir inceleyelim isterseniz;
- Rab'leri, onları kendi katından bir rahmet, bir rıza ve bir cennetle müjdeler ki o cennette onlar için bitmez tükenmez nimetler vardır.
- Allah mümin erkeklere ve mümin kadınlara, altlarından ırmaklar akan cennetler vaad buyurdu. Orada ebedi kalacaklardır. Hem de Adn cennetlerinde hoş meskenler vaad etmiştir. Allah'ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte asıl büyük kurtuluş da budur.
- İşte onlara Adn cennetleri vardır; altlarından ırmaklar akar, orada altın bileziklerle süslenecekler, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyerek koltuklar üzerine dayanıp kurulacaklar. O ne güzel karşılık ve ne güzel kalma yeri!
Herhangi bir zorluk, herhangi bir deneme, herhangi bir sınav görünmüyor ortalıkta (ekmek elden su gölden misali). Sanırım bu ruhsal boyut (ya da enerji boyutu) diyebileceğimiz bir boyut olmalı. Bir de Dünyaya bakalım ya cehennemin tarifine bu konuda ne diyor Kur’an;
- Ödül ve ikram olarak, bu mu daha hayırlı yoksa zakkum ağacı mı? O ağaç ki, zalimler için onu bir fitne yaptık. Cehennemin ta dibinden çıkan bir ağaçtır o.(zakkum un nerede yetiştigini hepimiz biliyoruz.)
- Ayetlerimizi inkâr edenleri yakında bir ateşe yaslayacağız. Derileri piştikçe, azabı tatsınlar diye, derilerini öncekinden başka derilerle değiştireceğiz. Allah Azîz ve Hakîm'dir. (acaba tekâmül tamamlanıncaya kadar sınav ortamını; tekrar, tekrar dünyaya gelmeyi mi anlatıyor)
- İçinizden hiçbiri istisna edilmemek üzere mutlaka herkes cehenneme varacaktır. Bu, Rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür.
Ruh (enerji=ya da daha ötesinde bir şey) ve Madde
Cennet ve Cehennem
Bir de ara bir boyut var sanırım o da maddesel yaşamı deneyimleyip tekâmülünü tamamlayamamış olan ruhsal ve maddesel boyutu her ikisini de aynı anda görebilen bir boyut ki onu da Kur’an A’raf olarak adlandırıyor:
- Cennetliklerle cehennemlikler arasında bir perde vardır. A'raf üzerinde de, her iki taraftakileri simalarından tanıyan kişiler vardır. Bunlar cennetliklere: "selâm olsun size" diye seslenirler. Bunlar henüz cennete girmemiş, fakat girmeyi arzu eden kimselerdir.

Sınırsız, sonsuz, zamansız bir varlık olan ruhun kendi varlığını unutmuş olarak topraktan yapılmış bir bedende; kendisinin sadece bu bedenden ibaret olduğunu sanarak yaşaması onun ölüp mezara konmuş olması değil midir? Ve bizden istenen sadece bu bedenden ibaret olmadığımızın farkına varmamız mı acaba? Daha da ötesi: Dünya, A’raf, Cennet, Cehennem Hepsi varlık âlemi. Yunus Emre’nin dediği gibi; ‘’İsteyene ver onları,
bana seni gerek seni’’
daha da ötesi mi erişilmesi gereken yer? Mevlana’nın dediği gibi VUSLAT a ermek mi? BU ŞEB-i ARUZ gününde.

Devamı Buradan ...>>

16 Aralık 2008 Salı

TİSPE ile PİREMUS ve DUT AĞACI


Zamanın birinde bir küçük ülkede küçük bir kız yaşardı ailesiyle, adı: TİSPE.
Sevdalandı komşularının oğlu PİREMUS'a onun da aşkı ateşli olabildiğince.
Oyunlarında Tispe hep anneydi o zamanlar, Piremus ise hep baba.
Piremus; kıvırcık saçlarını çekerdi Tispe'nin, Tispe çiçer atardı ona karşılığında.
Büyüdüler, ayırmadılar gözlerini birbirlerinden.
Aileleri yasak koydu, ayrılmalarını istediklerinden.
AŞK engel tanırmı hiç, onları birbirinden ayırmak güç.
İki evin arasındaki çatlaktan konuşurlar,
Her gece el ayak çekilince gizlice buluşurlar.
Gel zaman git zaman günlerden bir gün, önce Tispe gider buluşma yerine.
O ağacın altı şahittir buluşmalarına.
Fakat ne görsün Tispe? Bir ASLAN!!!
Ağzı kanlar içinde avını yemekte...
Kaçtı sığındı bir mağaraya biçare.
Tispe eşarbını düşürür mağaraya sığınırken,
Ardından Piremus koşarak gelir aşk yerlerine,
Ne görsün bir ASLAN; ağzı kıpkırmızı kandan,
Sevgilisinin eşarbı aslanın yanı başında,
Piremus'un nasıl yandığını siz düşünün.
Çıkardı kuşağından hançerini Piremus,
Sevgilinin olmadığı cennet anlamsız,
Batırdı hançeri aşktan yanan kalbine
Yığıldı boylu boyunca ağacın dibine.
Neden sonra Tispe çıktı mağarasından bir cesaretle,
Sevgilisinin cansız bedenini gördü gözlerinle
Neden yaşasındı Tispe; Piremus'suz
Batırdı kanlı hançeri acıyan kalbine,
Yığıldı yârinin üstüne zavallı şuursuz.
Bu yüce aşkı ölümsüzleştirdiler,Tanrı'lar
Bu çiftin üstünde duran ağacı aşklarına adadılar.
Piremus'un kanını bu ağacın meyvelerine,
Tispe'nin gözyaşlarını ise yapraklara verdiler.
O günden beri karadut ağacının meyvesinin çıkmayan lekesini,
(Piremusun kan lekesini),
Dut ağacının yaprakları,(Tispenin gözyaşları) temizler…


Bilir misiniz dut ağacının meyvesinin lekesi çıkmaz ama elinize ağacın yaprağını alır ovuşturursanız lekenin gittiğine göreceksiniz.
Bir ağaç efsanesinden Düzenleyen:
Dilek yani Tontini
Devamı Buradan ...>>

15 Aralık 2008 Pazartesi

BELKİ BÖYLE TAMAMLARIM TEKAMÜLÜMÜ













Ben bir sokak köpeğiyim. Adım sanım yok benim. Duraklarda, garajlarda ne beklediğimi, kimi geçirdiğimi bilmeden dolanırım avare avare.
Ev köpeği olsaydım; boncuklu deri tasma boynumda günde iki kez çıkartılırdım gezmeye ihtiyaç gidermem amaç, gezme bahanesiyle. Güçlü enerjim, parlak tüylerim olurdu kendi halimce.
Sen bir ev köpeğisin, Ben sokak köpeği, dümdüz köpeğim işte. Uyuşamayız biz senle, koklayıp gerimi beni selamlasan bile. Bir adın var senin, seslenirken duydum sahibin, aynı cins değiliz biz sanki… Senin adın: Tekila, bir içki markası, Ben bir itim bir sokak çomarı… Sana TEkiLA gel derler, bana hoooşt pis köpek git geri! Tecavüzlerin, tekmelerin alasını gördüm ben dinlemezler ki söylemeli. Köpeklerin bile şanslısı var bir de şanssızı. Sen sıcacık evlerde nazlanır yaşarsın sanki bir insan gibi. Bense gözlerimi melül melül diker bakarım ciğer, et, balık yiyen insana bakan bir kedi gibi. Yok, yok vazgeç sevişip koklaşmaktan, senle ben ikimiz de bir anadan doğmuşuz ama uyuşamayız bir prensesle bir prens gibi. Sen bir kedi görsen istemezsin senden başka birini, benimse dostumdur sokaklarda yaşayan hayvanların her biri. Sen git kendi pofumduk yatağına arkadaş, ben mutluyum böyle yattığım çimenler olsa da yaş, belki böyle tamamlarım tekâmülümü.
Devamı Buradan ...>>

14 Aralık 2008 Pazar

MADALYONUN İKİ YANI



Güneş, aydınlattı mı karanlıkları; yıldızlar derleyip toplar ışıklarını,
Ay duvardaki resme dönüşür söz söylemez, varlık göstermez olur.
Güneş ısıttı mı ışıttı mı gönülleri, gönüller parlamaya başlar
Şavkını güneşten alan AY gibi.
Gece günün üstüne attı mı siyah örtüsünü,
Benlik gösteren beden; yakar gönlün lambalarını.
Elbiselerden kurtulmaya az kaldı, kendi kendine örülen
Benlik duvarlarının yıkılması an misali.
Güneş madalyonun yazı yanı, Ay ise tura…
Kandırır özün içindeki BEN’i…
Bir madalyon;
Yazı yanı,tura yanı, bir de ben,
Ve de sınırsız sonsuz evren…
Böylece çoğaltır kendi kendini.
Devamı Buradan ...>>

Maria Dolores Pradera / Dinlenesi Albüm



Bu güzel şarkının eşliğinde biraz dans ve Yahya Kemal Beyatlı'dan Endülüs'te raks şiiri pek güzel gitti.Bizden sizlere sevgiler.

Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı...
Şevk akşamında Endülüs üç def'a kırmızı...

Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir.
İspanya neşesiyle bu akşam bu zildedir.

Yelpâze çevrilir gibi birden dönüşleri,
İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri...

Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır;
İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır.

Alnında halka halkadır âşüfte kâkülü,
Göğsünde yosma Gırnata'nın en güzel gülü...

Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir;
İspanya varlığıyle bu akşam bu güldedir.

Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi;
Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi...

Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli...
Şeytan diyor ki sarmalı, yüz kerre öpmeli..

Gözler kamaştıran şala, meftûm eden güle,
Her kalbi dolduran zile, her sîneden: 'Ole!'
Devamı Buradan ...>>

12 Aralık 2008 Cuma

LEYLA'dan MEVLA'ya


Yaşam; düz bir yazıyken; harfler kelimeler tekdüze yazılıp geçer gider. Araya AŞK, KEDER, SIKINTI sözcükleri karışmaya görsün; O düz yazı kurt ya da aslan görmüşçesine ormanda kaçışan hayvanların paniğindeki kelimeler ve harfler gibi savrulur, sıkışır, tatlı bir hengâmeye dönüşür birden. Kül yığınına atılmış bir köz gibi gri ışıltılı dumanlar savrulur olur düz yazının içinde sağdan soldan…AŞK girdi mi kapıdan; form değiştirir BEDEN. Aşk girdi mi kulaktan, gözden, dilden; bir nefesle canlanır, bir bakışla çiçeklenir fidan…Gönle atılan bir tohumdur aşk:Beslersen, boy atar meyve verir aşkın can suyuyla Bu Fidan…
Şark edebiyatı klasiklerinde Leyla ve Mecnun’un hikâyesini bilmeyen yoktur. Mecnun’un Leyla’ya olan aşkı öyle dilden dile yayılır ki, zamanın Melikinin de kulağına gider. Melik emir verir ve Mecnun huzuruna getirilir. Onun pejmürdeliğini gören melik, yana yana çöllerde Leyla arayan Mecnun’un haline acır ve cariyelerinden en güzellerini sıraya dizer. Mecnun’a:
“-Leyla yerine bu cariyelerimden birini seç.”der Mecnun hiçbirini beğenmez… Bu sefer melik sinirlenir ve bütün ülkeye adamlarını salar
“- bana Mecnun’un âşık olduğu Leyla denen kızı tez bulup getirin” der. Leyla bulunur, melik bakar ki bu âşık olunan Leyla kara-kuru çirkin mi çirkin bir kız. Melik, Mecnun’a;
“-Leyla, Leylaa dediğin, aşkına yanıp çöllere düştüğün, uğruna üryan soyunduğun bu mudur?”diye sorar. Aldığı cevap:
“-Siz ONU bir de benim GÖZ’ümle görün…”olur.
Mecnun’un aşkı onu öyle bir hale getirmiştir ki, o ateşle perdeleri yanar, gözü açılır, Leyla’dan Mevla’ya işte böyle yol bulur.

Devamı Buradan ...>>

9 Aralık 2008 Salı

GERÇEK AŞIK,CAN DEVESİNE BİNENDİR


Leyla nın aşkıyla yanıp tutuşan mecnun'a bir gün bir haber ulaşır:
-leyla bu sabah şu köyden bu köye gidiyor.Mecnun vakit kaybetmeden peşine düşerse ona kavuşur,hemen hareket etsin...

Haberi alan Mecnun ,devesine atlar,mahmuzlayarak ileri sürer.Devenin yeni doğmuş bir daylağı (yavrusu)vardır. Anasına yetişemediği
için geri kalmaktadır.Mecnun mahmuzladıkça deve ileri gider,yuları gevşetince de deve geriler.Mecnun'un aklı fikri ileride yol alan Leyla'da ...Devenin aklı fikri de gerisindeki daylakta ...Mecnun kendisinden geçtiği ,hayallere daldığı an deve geri geri gidiyor,Mecnun,kendine geldiği zaman da ileriye...Böylece akşama kadar yol aldıkları halde ,Mecnun bir de arkasına dönüp bakar ki,bulundukları yerden bir fersah bile uzaklaşmamışlar.O zaman deveye şu sözlerle seslenir:
-A Deve ! İkimizde aşığız.Ben Leyla'ya ,sen daylağa... Aşklarımız aykırı bizim...Birbirimizin yolunu kesiyoruz.Biz bu yolda,yoldaşlık edemeyiz.Sen tene aşıksın ben cana...
Devamı Buradan ...>>

7 Aralık 2008 Pazar

ZEKİ MÜREN/ DİNLENESİ

Normalde bugün dinlenesi albümler yayınlardım, ancak bayramın içimizde sızı bırakacağını bildiğimden, bizlere de nostalji olsun diye ve bloğumuzun Yazarlarından Tontini'nin her dinlediğinde gözlerinin dolmasına ya da mutlu olmasına sebep olan Zeki Müren'in bir şarkısını ona bir bayram hediyesi olarak vermek istedim. Tabi ki sizlere de. Bayramınızın mutlu geçmesi dilekleri İle. (Aklıma gelmişken Tontini size bir gün Zeki Müren ile ilgili başımızdan geçen ilginç olayın hikâyesini yazacaktır diye düşünüyorum.)
Devamı Buradan ...>>

6 Aralık 2008 Cumartesi

KARAGÖZ GİTTİ, BAYRAM BİTTİ.


İnsanın kendi hikâyesini yazması gerçekten çok zormuş. Günlerdir neresinden başlasam, nasıl anlatsam, yaşadıklarımı nasıl yazarsam tam olarak anlatabilirim diye düşünüyorum. Konu aşk olunca takdir edersiniz ki kelimeler çok anlamsız kalıyor. Bu, belki 15. denemem ve çok çok uzun aşk hikâyemi sizlere anlatmayı biraz ertelemeye karar verdim. Sanırım derlemem biraz zaman alacak.
Onun yerine yaklaşan Kurban Bayramına istinaden, "Kurban Bayramı" denince aklıma ilk gelen anımı paylaşmak istedim.
Yine İzmir deydik ve yine ben çocuktum.:) Anneannemin tuvaleti bahçesinde, iki katlı, şirin mi şirin evindeydik. Onlara göre gurbette yaşamakta olduğumuzdan gittiğimiz her yere kalabalıklar götürüyorduk haliyle. Geldiğimizi duyan akrabalarımız, bütün sevdiklerimiz bir aradaydık yine...
O sabah yine büyük bir korkuyla tuvalete gitmek için, -tuvaleti bahçede olan evler beni hala korkutur- bahçeye adımımı atar atmaz karşımda hafiften büyük başa kaçan, gözlerinin etrafı panda misali karaya boyanmış, boynundan bahçedeki devasa dut ağacına bağlanmış, tatlılar tatlısı bir koyunla karşı karşıya kalmıştım. Onu görünce içimdeki derin hayvan sevgisiyle birazda ürkerek yanına yanaştım. Bir yandan da bu kadar büyük bir koyun olur mu diye düşünüyordum. Koç gibiydi maşallah:) Beni gördü ama önündeki yeşilliklere öyle bir dalmıştı ki dönüp bakmaya tenezzül bile etmedi. Hemen gidip kardeşimi uyandırdım.
"gel bak bahçede ne var"
Koşa koşa geldi meraklı Melahat. O her zaman benden daha cesurdu ve görür görmez üzerine atladı hayvancağızın. Sevdi, okşadı, hatta mıncıkladı. Bende ondan cesaret alıp biraz daha yaklaştım, tüylerine dokundum. Yumuşacıktı. Çok güzeldi... Şimdiye kadar gördüğüm en güzel, en sevimli koyundu...
O gün o güzel koça "Karagöz" adını koyduk. Sabahları korkarak çıktığım o bahçe benim için bir lunaparktan farksız hale gelmişti. Uyanır uyanmaz soluğu Karagözün yanında almaya, akşama kadar onunla oyunlar oynamaya doyamıyorduk. Hemen hemen 1 hafta kadar sürdü Karagözün bahçemizdeki saltanatı. Ona gizli gizli ne yemekler ne meyveler verdik. Yemekler arasında hiç bir seçim yapmaması kardeşim ve beni daha da şevklendiriyordu. Buzdolabında, masada ne bulursak çaktırmadan alıp, karagöze leziz öğünler hazırlıyorduk:) O sürede o iri dostumuz sanki daha da büyümüş serpilmişti. Canım karagözüm benim...
O akşam ertesi günün bayram olduğundan habersizce yattık. Sabah karagözün tepesine binme hayalleriyle uykuya daldım. Uyandığımda kardeşimde yanımda uyuyordu. Annem çoktan kalkmış olmalıydı. Sanırım kahvaltı hazırlıyorlardı. Dışarıda bir sürü insan konuşması birbirine karışmış bir uğultu halinde geliyordu kulağıma. Yine uyandırdım kardeşimi.
—hadi kalk karagözün kahvaltı vakti geldi.
Koşa koşa çıktım merdivenleri. Önce uzun bir koridor sonra oturma odası ve bahçeye gelmiştim nihayet. Adımımı bahçeye atar atmaz karagözün ağaç altındaki yerinde olmadığını fark ettim. Hemen etrafıma baktım, ilerideki kalabalığın arasında bir çift sevimli gözü aradı gözlerim. Biraz daha yaklaştım ve hala unutamadığım hepinizin az çok tahmin ettiği o manzarayla karşılaştım. Karagözümün o güzel kafası gövdesinden ayrılmış duvarın üzerinde duruyordu. Kırmızı rengin bu kadar kötü olduğu başka bir sahne daha olamaz herhalde. Önce ne olduğunu anlamaya çalıştım. Neden, kim yapmıştı bunu. O arada annemle göz göze geldik. Yanıma geldi beni kolumdan çekerek gel dedi. "Üzerimizi değiştirelim. Bugün bayram"...
Baya uzun bir süre anlayamadım, çözemedim nedenini. Kimse anlatmamıştı ki. Onu 1 hafta öncesinden eve getirenler bu durumu hiç düşünmemişlerdi ki.
O gün bugündür kurban bayramları benim için bayram olmaktan çıktı işte. Bir çocuk için yaşattıkları sarsıntı dan habersiz, dini vecibelerini yerine getirmiş olmanın verdiği huzurla belki de çok mutlu olan o insanlarla 1 haftadan uzun bir süre konuşmadım. O gün bayramlık giymeyi reddettim ve hiç kimsenin, para toplamak için bile olsa elini öpmedim...
Evet, işte Kurban Bayramı denilince aklıma gelen ilk şey bu acı hatıradır.
Yine bir bayram geldi çattı. Ne diyebilirim ki.
Etrafındaki yardıma muhtaçlara senede bir gün olsun doya doya et yedirebilmek için kurban kesenlerin, bunun için bütün yapılması gerekenlere sonuna kadar uyanların, derin dondurucu yerine yetimin, öksüzün karnını dolduranların ve o görüntüyü çocuklarından uzak yapanların, bu bayramın esas amacını unutmayanların bayramı kutlu olsun.
Hepinize sevgilerimi gönderiyorum... Ela

Devamı Buradan ...>>

5 Aralık 2008 Cuma

KURBAN GERÇEKTE NEFSİMİZDİR















Selam tüm dostlara
Kurban geleneği Hz. İbrahimle başlamış bir gelenektir ve aslı nefsi kurban etmektir.
Hz. İbrahim çok yaşlı olduğu halde rabbinden bir çocuk dileğinde bulunur. Dileği kabul edilir ancak bir şartla; belli bir yaşa geldiğinde çocuğunu Rabbine kurban etmesi gerekmektedir. Hz. İbrahim kabul eder ve bir çocuk sahibi olur. (sahip olduğumuzu düşündüğümüz hiçbir şey bizim değildir ve nefsimiz onu sahiplenmek için elinden geleni ardına koymaz) Aslında bu onun için bir sınavdır. (Nefsine mi yoksa HAK ka mı uyacağı konusunda). Oğlu belirlenmiş yaşa geldiğinde ''hadi artık zamanı geldi '' denir ve onu kurban etmesi istenir. Hz. İbrahim tereddütsüz bu isteği tam yerine getireceği zaman (ki o sınavı geçmiştir çünkü... onun nefsini temsil eden oğlunu Rabbi uğruna kurban etmekte biran bile düşünmemiştir) ona armağan olarak bir koç gönderilmiş ve KURAN da '' O dosdoğru bir Müslüman idi '' İfadesi onun için kullanılmıştır.
NEFSİMİZİ KURBAN ETMEK HEPİMİZE NASİP OLSUN İNŞAALAH
Peygamberimize ümmeti hakkında sorulduğunda; '' Davetini kabul edenler ve davet edilenler olarak tüm varlığın onun ümmeti'' olduğunu söyler.
Peygamberimizin ümmetine Hayırlı Bayramlar dilerim
SEVGİ İLE KALIN

Antalya Belek te yaşadığım dönemdebir kurban bayramında yazdığım bir şiirimi Sevgili Tontini (yani ablam Dilek) ile mesaj yolu ile paylaşımım sonucunda oluşan bir atışmayı da sizlerle paylaşmak isterim.

Bayram geldi kurbanını kestin mi?
Kurban bilip benliğinden geçtin mi?

Arayıp ta doğru yolu seçtin mi?
Yol ehlinden dolu bade içtin mi?

Bade içip bu dünyadan kaçtın mı?
Hüzne derde sen hiç neşe saçtın mı?

Kamil gibi ilden ile göçtün mü?
Kurban deyip kendi kanın içtin mi?

buna gelen cevap aşağıdaki gibi oldu

Baştan gövdeyi ayırdı kasap
Derimi incecik yüzdü kasap
Pişirip sofraya koydu kasap
Lokma olduk ağzına sağlık kasap
Bu bir gizli hesap

benim cevabım

Hesabı bildim de geldim
Derimi yüzdüm de geldim
Bütün derya ben olsam da
Derede yüzdüm de geldim

Son olarak karşıdan gelen cevap

Senin gibi aşıkları
İpe dizdim de geldim

Devamı Buradan ...>>