Çamaşırlarınızın üzerine dökülen meyve sularını, yemek yağlarını, efendime söyliyiiim çay, kahve, bilmem ne lekelerini çıkarmak iş değil de; İnsanların gönlündeki, beynindeki, ta içindeki geçmişten gelen "leke"lerini söküp atıveren, bir çırpıda bembeyaz yapıveren bir temizleyici bileniniz var mı aranızda?
Hayatının bir döneminde terk edilmiş birinin kafasında oluşan kocaman güvensizliği, yakınlarından birini kaybetmiş olanın iç yangınından kalan kül lekelerini, duman islerini, hastalıklar yaşamışların tam içine oturan hastalık hastası hallerini, dayak yemiş, şiddet görmüşün hep korkak, çekingen garipliğini, yaralarını, yaralardan kalan izleri, kabukları tam olarak temizleyecek bir şey olsaydı ne güzel olurdu değil mi?
Bunları düşününce hayat çok ağır gelir bana. Sadece bana mı? Hayır. Biliyorum hepinize. Bazen bütün yaşanılanlar toplandığında elinizde kalanları da kaybetmekten korkarken buluruz kendimizi ya da düşüncelerinizden korktuğumuz olur. Önceden böyle oldu yine olursa diye durduk yerde felaket senaryoları oluştururuz kafamızda...
Dinleyin bakın...
Geçen gece uykuya dalmak üzereyken yattığı yönün tam tersi yönüne dönerken, yatağı zangır zangır sallayan eşim sayesinde deprem oluyor zannettim ben.:) İşte o andan sonra kurduğum senaryoları size anlatamam. Bir anda içimi saran o korku. Olursa ne yaparım? Hayır, deprem değil yatak sallandı sadece düşüncesi bile rahatlatamadı beni. "Hemen Ege'yi alıp şuraya yatarım. Aaaa ama orası olmaz dolap üstümüze devrilebilir. Acaba en güvenli yer neresi?. Kollarımda Ege'yle merdivenleri inebilir miyim kii derkeeennn gümgümgümgüm diye atan, olayın heyecanına kendini kaptırmış zavallı kalbimin sesiyle toparlanıverdim birden.:) Dakika da 120 atıyodu garibim. Geçmişte hepimizin içini yaktı ya depremler ordan bir leke kalmış bende demek ki. Gözümde haberlerde gördüğüm o yıkıntılar bile belirdi. Tost gibi olmuş, o yeşil ev...
Yatağı sallayan belliydi de, peki o senaryoları yazıp, aynı anda yaşama lütfuna erişen kimdi peki:) O da belliydi caaanım!
Neyse, hemen Tontini den öğrendiğim metodla savdım başımdan "iptal iptal iptal" Evrene yolladığım negatif düşüncelerimin üstüne (kırmızı bir çarpı koyarak) yerine ulaşmadan iptal ettim yani.:)
Hep işe yaramıştı yine yaradı:) Rahatladım biraz ve düşünmemeye çalışarak uykuya daldım. Dalmışım yani.
Sonradan bununla ilgili okuduğum yazılarda diyor ki; bu bir çeşit hastalıkmış. Buyrun bakalım! Beyninizin zamanında lekelenmiş ve bir türlü temizlenememiş o bölümünün size cezası. Onu lekelediğiniz için tabii.
İşteeee size çözüm. İçinizde çıkmayan lekeleriniz mi var. Korkmaktan korktuklarınız... Toparlanın, gelinnn. Kâğıt kaleme gerek yok, not alınacak bir şey yok çünkü. Zira tek kelime bu:) İPTAL...;)
İster istemez kötü düşüncelerin ağına düşerseniz sizde ara sıra benim gibi, Mesela kendi cenazesini düşünüp ağlayanlar varsa aranızda tavsiye ediyorum size bu Tontini yöntemini.
İPTAL İPTAL İPTAL.
Bütün kötü düşüncelere İPTAL...
Kocaman kocaman sevgiler.
Resim:www.istockphoto.com'dan alıntı
Ela...
Devamı Buradan ...>>
31 Ekim 2009 Cumartesi
İPTAL İPTAL İPTAL
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
16
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
30 Ekim 2009 Cuma
ATATÜRK VE MİLLETİN EFENDİSİ HALİL AĞA
“
Gel yardım et bana Nuri… Kaçalım köşkten.”Onun bu içtenlikli isteğine karşı çıkmak, büyük haksızlık olacaktı. “Tamam, sen planı hazırla, ben uygulamasını yaparım…”Atatürk ve Nuri Conker, birinin hazırladığı ötekinin uyguladığı plan sonunda Florya Köşkünün tüm nöbetçilerini atlattılar ve köşkten kaçtılar. Altlarında, Nuri Conker in bir arkadaşının arabası vardı. Eylül sonu akşamı sonbaharın tadını çıkararak, Çekmece’ye doğru gidiyorlardı. Birden Atatürk ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir köylüye takıldı. Yaşlı bir adamdı bu. Sapanın sapına iyice yapışmış, toprakları yavaş yavaş deviriyordu. Fakat çiftin bir yanında öküz, bir yanında merkep vardı. Eşit güçlerle çekilmediği için sapan yalpa yapıyordu. Atatürk şoföre durmasını söyledi. İndiler. Köylüye seslendi:
“Kolay gelsin Ağa!..”
Köylü bu sese başını çevirmeden karşılık verdi:
“Kolay gelsin”
“İşler nasıl Ağa? Bu yıl mahsulden yüzünüz güldü mü?”
Köylü isteksiz konuştu:
“Tanrı’nın gücüne gitmesin bey, bu yıl yufkaydı mahsul. Kabahatin acığı bizde, acığı yukarda! Biz geç davrandık, yukarısı da rahmeti esirgedi.”
“Bakıyorum, sabanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok mu senin?”
“Var olmasına vardı ya, hıdrellezde vergi memurları sattılar.”
“Hiç vergi memurları köylünün üretim aracını satar mı?”
Olmaz böyle şey! Muhtara şikâyet etseydin…”
Köylü güldü:
“Muhtar başında deel miydi memurun, a bey?”
Atatürk dudaklarını dişleri arasında ezerek konuştu:
“Kaymakama gitseydin.”
Köylü iyice güldü.
“Sen de benle gönül mü eyleyon beyim?” dedi.
Atatürk konuşmayı sürdürdü.
“E peki, İstanbul şuracıkta geleydin valiye anlataydın derdini… Onun işi bu değil mi?”
Köylü Atatürk’ün saflığına inanmış iyiden iyiye gülüyordu. Konuşmanın tadını çıkardığı için keyiflenmişti de biraz. Kestirip attı:
“Bırak şu sağırı Allasen, biz onun buralardan gelip geçtiğini çok gördük. Yakasına yapışsak acep derdimizi duyurabilir miyiz?” Atatürk sordu:
“Adın ne senin Ağa?”
“Halil… Köylük yerde sorsan, Halil Ağa derler…” “Demek varlıklısın?.. Ağa dediklerine göre.”
“Acık çiftimiz- çubuğumuz varken adımız ağa ya çıkmış.”
“Peki, Halil Ağa, bu senin işin beni bayağı meraklandırdı. Benim bildiğime göre, bir çiftçinin üretim aracı elinden alınmaz. Sen aldılar diyorsun. Hadi kaymakam şöyle, vali böyle diyelim; e peki bir başvekil İsmet Paşa var bilir misin?”
“Bilmez olur muyum, beyim?”
“Tamam, öyleyse, hemen her hafta İstanbul’a geliyor. Florya Köşküne iniyor. Köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona… Herhalde çaresini bulurdu.” “Sen benim konuşmamdan hoşlaştın, gönül eyliyorsun. Ama bak şimci, tutalım gittim vardım, beni o kapıya koymazlar ya… Tutalım ki kodular, koskoca İsmet Paşamızı göstertmezler ya. Tut ki gösterdiler ya ona halimi nasıl yanacağım hele; o sağırın sağırı! Heç işitmez beni…” Nuri Conker, lafa karışmak istedi, Atatürk bir hareketiyle onu durdurdu.
“E peki, bakalım bu dediğime ne bulacaksın!” dedi “Atatürk koca yaz şuracıkta oturup duruyordu. Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya!..” Köylü iyice keyiflenmiş, gülüyordu.
“Sen ne diyorsun bey?” dedi. “Mustafa Kemal Paşa Atatürk’ümüzün yüzünü görmek için Peygamber gücü gerek… Hem, tut ki gördük. Yiyip içmekten, işinden gücünden başını kaldırıp bizim öküzün arkasından mı seyirecek?..” Halil Ağa, sigarasının son nefesini ciğerlerine doldururken, Atatürk’ ten yeni aldığı sigarayı da kulağının arkasına yerleştiriyor, çiftinin başına gitmeye hazırlanıyordu. Konuşacak bir şey de kalmamıştı. Atatürk köylünün omzuna elini koyarak,
“Senden hoşlandım Halil Ağa” dedi. “Bir gün köyüne de gelir, bir ayranını içerim. Açık yürekli bir vatandaşsın. Ama yine de sana söylüyorum, hakkını kimsede bırakma ara!..” Döndüler, arabaya bindiler. Halil Ağa, onları uğurladı.
“Meraklanma beyim, evelallah heç kimse bizim hakkımıza el değdiremez. Fakat bu, Devlet Baba ya borçtur. Ödenmesi gerek… Otomobil hareket etti. Atatürk’ün canı sıkılmıştı.
“Bir uygun yerden dönelim, tadı kaçtı bu işin!..” dedi. Dönüş yolunda Atatürk konuşmuyor, sigara üstüne sigara yakıyordu. Yüzünde ince bir keder vardı.
“Yahu çocuk, şu Halil Ağanın vergi borcundan öküzünü satmışız, merkeple çift sürüyor, hala da Devlet Baba diyor. Ne mübarek millet, bu millet!..” Köşke döndüklerinde Atatürk yaverine emretti:
“Şimdi” dedi: “İstanbul ‘da ne kadar bakan, milletvekili varsa hepsini telefonla bulacaksın!.. Bu akşam kendilerini yemeğe bekliyorum. Ayrıca Vali Muhittin Üstündağ ile İsmet Paşa’yı bul, onlara da haber ver.” Yaver odadan çıktı.. Atatürk, Nuri Conker e döndü:
“Şimdi sen de arabayla çıkıp o Halil Ağaya gideceksin. Ona benim kim olduğumu söyleme. Tüccar, zengin bir adam filan dersin. Seni sevdi, sana öküz alıverecek diye bir şeyler söyle,. Kuşkulandırmadan al getir buraya.” O akşam Atatürk’ ün sofrasında Başbakan İsmet İnönü, bakanlar, milletvekilleri ve İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ’dan oluşan yirmi beş konuk vardı. Atatürk,
“Bu akşam soframıza efendimiz gelecek” dedi. “Kendisine nasıl davranacağınızı çok merak ediyorum.” Bir süre sonra içeri başyaver girdi ve Atatürk’ ün kulağına bir şeyler söyledi. Atatürk;
“Buyursun!” dedi. Başyaver kapıyı açıp da Halil Ağa, gündüz konuştuğu beyin sofranın başında oturduğunu, yanı başında da İsmet Paşanın yer aldığını görünce, şaşkınlıktan dona kaldı. Dizlerinin bağı çözülmüştü. Atatürk onu görünce ayağa kalktı. Arkasından tüm konukları da ayağa kalktılar. Atatürk son konuğunu,
“Hoş geldin Halil Ağa” diye karşıladıktan sonra kendisini sofradaki konuklarına tanıttı:
“İşte beklediğimiz, Efendimiz” dedi. Nuri Conker, Halil Ağayı Atatürk’ün sağ başına oturttu, kendisi de yanındaki sandalyeye geçti. Atatürk, sofradakilere, o gün köşkten Conker’le birlikte nasıl kaçtığını, Halil Ağayı, bir yanında öküz, bir yanında merkeple çift sürerken nasıl gördüğünü, sigara yakmak bahanesiyle nasıl kendisi ile konuştuğunu ayrıntılı bir şekilde anlattıktan sonra şöyle dedi:
” Şimdi gerisini Halil Ağa ile birlikte yanınızda tekrarlayacağız. Ben sorduklarımı baştan soracağım Halil Ağa da orada bana söylediklerini olduğu gibi tekrarlayacak.” Halil Ağaya döndü:
“Bak beri, Halil Ağa” dedi. “Sen bu akşam benim başmisafirimsin. Senin açık sözlülüğünü pek çok beğendiğimi bugün söyledim. Konuşmamızdan sonra sana hiçbir zarar gelmeyecek. Öküzünü de alacağım. Ama şimdi ben tarlada sorduklarımı baştan soracağım, sen de orada söylediklerini aynen tekrarlayacaksın. İşte soruyorum:
“Bakıyorum sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok mu senin?” Halil Ağa dudakları titreyerek Atatürk’ün ayağına kapanacak oldu. Atatürk önledi:
“Yoo, bak böyle şey istemem. Soruyorum cevap ver.” Soru- cevap valiye kadar aynen tekrarlandı. Sofradakiler, soluk almadan konuşmayı izliyorlardı. Ürkütücü sorulara gelmişti sıra. Atatürk sordu:
“Peki, İstanbul şuracıkta, gideydin valiye, anlataydın derdini, onun işi bu değil mi?” Vali Muhittin Üstündağ, Halil Ağanın ancak iki metre ötesinden kendisine bakıyordu. Nasıl desin?
Ter basmıştı iyice, işi savuşturmanın yoluna kaçtı:
“Vali paşamızı biz görüp dururuz buralarda. Eteğine düşsek derdimizi duyurabilir miyiz ki?…” “Olmadı bu, Halil Ağa… Bana dediğin gibi, dosdoğru…”
“Böyle demedik mi beyim?..”
“Ya, ben mi yanlış anladım?.. Dur soralım bakalım Nuri’ye. Nuri, böyle mi dedi bize Halil Ağa?”
Nuri Conker karşılık verdi. “Hayır Paşam!..”
“Gördün mü?.. Demek aklında yanlış kalmış. Hani bir şey dediydin sen, vali neden duymazmış?.. Aynen bana söylediğin gibi söyle.” Halil Ağa kekeleyerek konuştu:
“Köylük yerinde bizim dilimiz sağır demeye alışmıştır, paşam” dedi. “Kusura kalma gayri…”
Atatürk gülmeye başladı:
“Diplomatsın ki, yaman diplomatsın, Halil Ağa… Ama şimdi diplomatlık sırası değil, doğruyu konuşacağız… Söyle bana, orada dediğin gibi…”
Halil Ağa gözünü yumup, başını yere eğdi:
“Şaşırmıştım, ağzımdan yanlışlıkla Bırak bu sağırı diye bir laf kaçırmışım…”
Sofrada gülüşmeler başlamıştı.
“Hadi buna da oldu diyelim. Geçelim gerisine:
“E, peki bir Başvekil İsmet Paşa var, bilir misin?”
Halil Ağa İsmet Paşanın yüzüne baktı ve gözlerini yere indirdi:
“Şanlı İsmet Paşamız bilinmez olur mu hiç? O bugüne bugün…”
Atatürk Halil Ağayı durdurdu.
“Bırak şimdi övgüleri” dedi. “Ben lafın gerisini getireyim: Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul’ a geliyor, Florya Köşkü ne iniyor, köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona. Herhalde bir çaresini bulurdu.”
Halil Ağa yine kaçamak yanıt verdi:
“Kapıya koymazlar ya bizi, koysalar da Şanlı paşamıza öküzümüzü mü yanacağız!..”
Atatürk ün sesi iyice sertleşti:
“Beni uğraştırma, Halil Ağa” dedi. “Erkek adam sözünü yalamaz. Ne dediysen, tıpkısını tekrarlayacaksın!..”
Halil Ağa ürktü, toparlandı. Başını yine yere gömüp konuştu:
“Şanlı Paşamıza da sağır dedikti ya…”
“Yalnız sağır değil, sağırın sağırı değil miydi?”
Halil Ağa yere eğik başını acıyla salladı:
“Öyle dedikti paşam, doğrusun!..” diyebildi.
Atatürk, İsmet Paşa konusunda daha fazla ısrar etmedi, sözü kendine getirdi.
“Son soruyu sorayım şimdi” dedi. “Bunun da karşılığını ver, öküzünü al git.”
“Koca yaz şuracıkta Atatürk oturmuyor mu? Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya?”
“Hiç bırakır mı Aslan Paşam benim!.. Erip erişir de tarlama dek gelir, halimi dinler.”
“Bırak bunları Halil Ağa, dediğini tekrarla.” Halil Ağa birden diklendi. Her şeyi göze almış insanların yiğitliği içinde doğruldu. Atatürk ün gözlerinin içlerine bakarak konuştu.
“İşte bunu demem Paşam” dedi. “Ağzıma ataş doldur, işte bunu demem!” Atatürk gülmeye başladı:
“Zorlatacak bizi bu Halil Ağa, laf anlamıyor.” dedi. “Mustafa Kemal Paşa Atatürk’ümüzün yüzünü görmek için, Peygamber gücü gerek demiştin, yanılmıyorsam. Görsem de, işinden gücünden, yiyip içmekten başını kaldıracak da bizim öküzün arkasından mı seğirtecek demiştin.” Halil Ağanın gözlerinden yaşlar inmeye başladı. Tam kesilmiş, duruyordu. Atatürk konuşmasını içtenlikle sürdürdü:
“Atatürk de işi içkiye vurmuş, sarhoşun biri demeye getirdin ya fazla üstelemeyeyim” dedi.
“Şimdi bak beni dinle, Halil Ağa… Seni şu kadar üzmemin sebebi, şunu anlatmak içindi: Şu gördüğün altı bay hükümet… Yani, biri Başbakan, ötekiler de Bakan! Memlekete göz kulak olacak, işleri evirip çevirecekler diye bu makama getirilmişler. Bir kanun gerekti mi, bu baylar hemen sıvanırlar, İsviçre’den mi olur, İtalya’dan mı olur, Fransa’dan mı, velhasıl neredense, bir kanun buluştururlar, Türkçeye çevirtirler, sonra basıp imzayı gönderirler Büyük Millet Meclisine… Bu Millet Meclisi dediğim, şu alt baştan senin yanına kadar olan beyler. Kanun bunlara gelir.
Bunlar da hükümet elbette incelemiş, gerekeni düşünmüştür, benim ayrıca zorlanmama gerek yok derler ve kaldırırlar parmaklarını, olur sana bir kanun!.. Ama sonra bir vergi memuru gelir, vergi borcundan Halil Ağanın öküzünü çeker, satar… Halil Ağa da tarlasını bir yanda merkep, bir yanda öküz, ırgalana ırgalana sürmeye çalışır. Ama üretim düşermiş, ekim zorlaşırmış, kimin umurunda… Sonra ben bunları görürüm, içim kan ağlar, işitirim, tasalanırım! E, hakça söyle bakalım şimdi Halil Ağa… Sen benim yerimde olsan, efkâr dağıtmak için, bunları bu beylerle konuşmak için içmez misin? Ama sonra da Halil Ağa tutar, sana sarhoş der…”
Halil Ağanın dili çözülmüştü:
“Öyle diyen yok haşa!.. Dinden çıkmak gibidir…
Buldun mu bunu, hacısı da içer, hocası da içer…”
Atatürk sordu:
“Peki sen de içer misin?”
“Hiç bulunur da içilmez olur mu, Paşam?.. İçeriz ki, tıpkı şerbet gibi!..”
Atatürk hizmet edenlere işaret etti, kadehleri doldurttu. Kendi kadehini Halil Ağaya uzattı:
“Hadi bakalım Halil Ağa” dedi. “Sağlığına içelim.”
Halil Ağa, “Koca Allah, benim ömrümden de sana pay düşürsün Paşam, sağlık düşürsün” dedikten sonra Halil Ağa, edeple başını kenara çevirdi, eline verilen kadehi bir yudumda boşaltıverdi. Yüzü kızarmış, gözleri parlıyordu. Ellerini dizlerinin üzerine koyarak
Atatürk’e döndü:
“Yunanı denize döktün Paşam, bayrağımızı başucumuza diktin. Benim gibi bir köylü parçasını sofrana alıp içirdin, sana duaya bilem dilim dönmez ki… Nideyim ben şimdi? Bırak ki oh paşam, ayağını öpem…”
Halil Ağa Atatürk ün ayağını öpmek için davranınca, Atatürk onu sıkıca tuttu ve bu hareketi yapmasını önledi. Halil Ağa bu kez, Atatürk’ün ellerine sarıldı, ellerini öpmeye başladı: “Bayrağımız gibi sen de başımızdan eksik olma inşallah! Sana her kim düşman ise, onun yeri senin ayağının altı olsun!.. Gayri bana izin, koca Paşam!..”
“Yemek yemedin!..”
“Yemek kolay… Meraklanır çocuklar, ben köyüme döneyim.”
Atatürk Nuri Conker’e işaret etti.
Conker kalkıp Halil Ağanın yanına geldi, kalktı Halil Ağa, önce Atatürk’ü, sonra sofradakileri selamlayıp kapıya doğru edeple geri geri çekildi. Kapı kapandığı zaman Atatürk sofradaki öteki konuklarına döndü:
“Efendimizin halini gördünüz mü beyler?” dedi. “Devlet size böyle davransa, siz ne yaparsınız? Mübarek millet bu, adam millet bu… Şimdi bu adam milletin karşısında adam olmak, bize düşüyor!..”
Sofrada kesin bir sessizlik vardı. Kimse gözlerini Atatürk’ten ayıramıyordu:
“Halil Ağanın öküzünü satıp, üretimini aksatan kanunu ya biz yaptık ya da bizim yaptığımız kanun yanlış yorumlanarak Halil Ağanın öküzünü satıyor. İkisi de bence birbirinden farksız… Böyle bir kanun yaptıksa, memleket çıkarlarına aykırıdır. Nasıl yaparız, nasıl yapmışız bunu? Eğer yaptığımız kanun doğru da, yorumlaması yanlış oluyorsa, o zaman sormak lazım. Hükümet nasıl bir yönetim içindedir? Sonra unutmayın ki, olay İstanbul’da geçiyor. Bunun Van’ı var, Bitlis’i var, kıyı bucak ilçesi var; acaba oralarda neler oluyor? Bu çark iyi dönmüyor beyefendiler!..”
DERLEYEN: Hanri Benazus - Bütün Dünya
KAYNAK: İsmet Bozdağ’ın “Atatürk ün Sofrası”
Devamı Buradan ...>>
29 Ekim 2009 Perşembe
İÇTİM ATA'M İÇTİM
Yıl:4 Haziran 1937
Fener yolu istasyonu o gün hınca-hınç dolu. Semaforu açıp makası indirdim. Eskişehir’e gitmek üzere Haydarpaşa’dan hareket eden ATA’mın treninin gelişini bekliyorum şimdi. Manyetolu telefondan aldım cemali- nur olan Mustafa Kemal’imin gelişini. İçimde bir heyecan, ilk kez göreceğim çünkü ulu önderimi. Kalbimde uçmaya hazırlanan bir kelebek var sanki. O titreşimler içimdeki gönül ateşimi körüklerken bir taraftan da çiseliyor üstüme üstüme yağmur taneleri.
Ben babamı hiç hatırlamıyorum, çünkü uzun yıllar olmuş bizi terk edip öbür âleme göçeli. Annemi de teneşirde yıkanırken gördüm en son, hareketsiz, çıplak upuzun bedeni, kaplamıştı bir masanın üstünü. Bahçe duvarının ardından gördüğüm bu manzara “annemin çevresinde bir yığın kadın” merakıma mucip olmuş, kadınların elinden onu kurtarmak adına atlayıvermiştim bahçeden içeri. Hafızamda sadece onun kokusu, çıplak yıkanan hali ve göğsüne ellerimi sokup uyuyuşum kaldı. Daha sonraki günlerim;
her sabah 6 da uyanıp gevrekçi fırınından aldığım gevrekleri satarak geçti. Bu rutin gevrek satışlarım liseyi bitirene kadar hüzün ve mücadele içinde sessiz sakindi. Evlerinde kaldığım Yakup ağabeyimin“Sabahattin; Yakında liseyi bitiriyorsun, ben senin bir an evvel hayata atılıp, kendi başının çaresine bakmanı istiyorum. Devlet Demiryolları sınav açmış, bu sınava gir ve ne yap ne et mutlaka kazan!” demesine kadar “harita mühendisi” olma hayalim; dizginlerinden kurtulmak isteyen atlılar gibi hep içimde bir yerlerdeydi. Ağabeyim 1. Dünya savaşında Galiçya’da savaşan kahramanlıklarıyla ünlü biriydi. Bana Mustafa Kemal’i o sevdirmiş, onun dilinden dinlemiştim onun yüce erdemlerini. Sınav ve kurslar sonrası başarı sertifikamı alıp Atatürk’ün Demir ağlarla ördürdüğü anayurdumun Feneryolu istasyonunda hareket memuru olarak buluvermiştim kendimi. 18 Yaşımda görevli olduğum istasyonda Atatürk’ün trenini karşılamam sanki hayatımda duyup duyacağım unutulmayacak tek ve en büyük gurur ve onur kaynağımdı.
Neyse, Ata’mın trenini çeken lokomotif, buharlarını puflaya puflaya ak duvağını ve tülünü rüzgâra savuran gelin kız gibi süzülüverdi istasyona. Ben, hazıroldayım, şapkam başımda, düdüğüm dudaklarımda kaldırıyorum işaret panelimi, şimendiferle göz-göze geliyorum o anda. Mutlu gülümsüyor, (nasıl gülümsemesin ki?) kömür atarken alevler içindeki kazana Ata’mı taşıyan aracına daha bir şefkatle bakıyor, sarılıyordu işine daha bir aşkla. Onun yerinde olmak istedim o anda.
O senenin sonunda “Atatürk’le ilgili anınızı yazın bize yollayın” diye bir yarışma açıldığında ben de yazdım. Yazarken inandım en unutulmaz anının benimkisi olduğuna. Oysa yazabileceğim kelimelere dökebileceğim çok bir şey yoktu; yerimde hareketsiz, hazır olda, bir heykel gibi gururlu ve onurlu kendimi ona göstermek onu yakından görmek istercesine ben orada ruhum benden ayrı durakalmışlığım dışında. Tren; sevgilisinin koynuna uzanıveren âşık gibi rayların üstünde çeliğin çeliğe sürtünmesinden çıkan o iç gıcıklayıcı sesle yavaşça durduğunda, durmuştu sanki zaman da. Kalabalıklar susmuş başlar otomatik olarak Ata’nın kompartımanının camına yönelmişti. Atam doğruldu yerinden kompartımanın camını yarıya kadar indirip iki dirseğini zarif bir özenle camın pervazına yaslamıştı. Can alıcı gülümsemesiyle halkı selamlayışı ve göz-göze gelişimiz anı benim hayatımın bir miladı olmuştu sanki. Hemen önümde dim-dik duran iriyarı gence hitaben;
”-senin adın ne evladım?” dediğinde,
“-Ali pehlivan, efendim” demişti pehlivan gür sesiyle.
“-Bize eşlik etmek ister misin, birlikte bir şeyler içer muhabbet ederiz.”
dediğinde,
“-İÇTİM ATA'M İÇTİM seni görünce içmiş gibi sarhoş oluverdim BEN” deyivermişti. Sanki benim durumuma tercüman olmuştu pehlivanın sözleri. Pehlivan; hazır-olda bir ANIT, ben hemen ardında, sanki aşkın akıl sır ermez heyecanında kalakalmıştık.
"Sevgili dostlarım; yukarıda anlatmaya çalıştığım Atatürk’le ilgili anı babamın bana gözyaşlarıyla aktardığı bir anısıydı.. Daha sonraları Atatürk “içtim Ata'm içtim" diyen pehlivanın kendini geliştirmesine destek vermiş ve Pehlivan o zamanın meşhur bir pehlivanı olmuşmuş. Ben sadece adını hatırlıyorum ayrıntıyı bilemiyorum. Babam 2000 yılında ölüm döşeğindeyken beni yanına çağırıp eliyle eğilmemi istemişti ve “Kızım 1919 da doğdum bu sene 2000 ben inanıyorum ki Atatürk’le benim bir bağlantım var. Ben gidersem sakın üzülme dolapta rakı var bir kadeh benim için bir kadeh de atam için iç dünya 81 de ona kavuştu ben de 81 yaşımda ona kavuşacağım” dedi günlerden 4 Hazirandı, yani babamın Ata’sını ilk görüşünün sene-yi devriyesi. Ve ertesi gün 5.6.2000 babam ruhunu sevinçle teslim etti. Hepinizin CUMHURİYET BAYRAMINI can-ı gönülden kutluyorum. Sevgilerimle."
Fotoğraf:Galeri.İstanbul’dan alıntı
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
08:05
16
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
28 Ekim 2009 Çarşamba
KINA KOKULU ÇOCUKLARIM
Mutluluk nedir?
Çok parası olan mutlu mudur ya da sevdiklerinle birlikte yaşayan mı? Mutluluk kimine göre paradır, kimine göre vicdan. Kimisi yalnızlıktan hoşlanır, kalabalıktan bazısı. Ailesinden kopamayanlar da vardır aramızda, başkalarını ailesi yerine koyan da. Ben yüzlerce çocuğu yüreğimde büyütmeyi seçtim kendime. Nasıl mı?
Küçük parmakları vardı hepsinin. Elimi sıkı sıkı tutarlarken sanki gitmemden korkuyorlardı. Soğuk kurutmuştu yanaklarını. Saçları kıvırcık, düz; taranmış ya da karışık… Ama kokuları; taze kına kokusundan farksızdı. Başka nasıl tarif edilebilir, bilinmez. Boyları üst baldırıma kadar gelen bu çocukları görebilseniz keşke! Kollarıyla biri bacağıma sarılırken bir diğeri merdivene çıkmış beni öpmeye çalışıyordu.
Kurak iklimin derisi kurumuş çocuklarıydılar sadece. Elleri sem-sert, yaşlarından 10 yaş büyüklerin elleri gibiyse de, yürekleri çok küçüktü daha. Onlar benim güzel Tulgalı’mın onurlu gelecekleriydiler. Şaşkınlığımı gizleyemedim o miniğin elimi sıkıca tuttuğu an. Gözlerim yaşardı. Güneşten gözlerimi alamadım. Işık ışıktı gözleri bana bakarken. Sonra bir diğeri geldi, sonra bir diğeri. Git gide çoğaldılar etrafımda. Hepsi AÇ-tı başlarının okşanmasına. Hiçbir ihtiyaçları yoktu, sevgi hariç. Bir değseniz saçlarına sanki dünyanın bütün şekerlemelerine sahip oluyorlardı. Çoğu ailesinin 10. çocuğu, en küçüğü ve sevgiye en çok ihtiyaç duydukları yaştaydılar. Oysa anneleri sabahın beşinde su taşımaya koyuluyordu. Onları sevmeye sıra geliyor muydu bilmiyorum. Kadın olarak burada doğmak başlı başına bir hikâye… Bu sevgiye aç, utangaç yüreklerin tutunacağı kaç kişi vardı kim bilebilir? Bilemediğimiz birçok hikâye olsa da evlerine götürdükleri bir avuç sevgi size daha da bağlanmalarını sağlıyor. Sizi bir lider ve hatta bir ebeveyn olarak gördüklerini hissedebiliyorsunuz. Sizi dinlerlerken o kadar çıplaklar ki. Hiçbir riya hiçbir yalan yok yüzlerinde yakalayabileceğiniz. En ASİsine bile tebessümle yaklaştığınızda size en içten şekilde yaşamının bütün kapılarını açıyor.
Kış mevsimi sizin kapınızı çalmak üzereyken, burada günden güne kendini hissettiriyor. Ama ben İzmirli biri olarak; artık Van’ın sert ve soğuk kışlarına, onların o sıcak elleriyle katlanabileceğimi biliyorum. Ve aslında küçücük elleriyle ahır temizleyen, 2 yaşındaki kardeşine annelik yapan, koyunlarını otlatmak için okula gelemeyen bu çocuklar için burada nefes almadığım için, çok ama çok mutluyum…
Fotoğraf: www. haccecanblogspot.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
11
yorum
Etiketler: AHU'dan mektuplar
27 Ekim 2009 Salı
JANDARCAM İŞTE!
En büyük oğlumun eşi Hülya’mın, arkadaşının Arda isimli oğlu enteresan bir çocuk. Zamane çocuğu işte. Ne derseniz tersini söyleyen, her söze muhalefet eden, her yap dediğinizi; yapmıCAAM, her yapma dediğinizi de; YAPCAAM diyen bir çocuk. Yeni çocukların çoğu bu tarz bir hareket tarzını benimsemişler ama!!!
Geçenlerde ana- oğul arabayla gezmeye giderlerken, ARDA ön koltuğa atlayıvermiş. Anne araba kullanırken telaş yapmış doğal olarak. Arabayı sağa çekip uzun uzun konuşmuş oğluyla. Ne fayda? Araba hareket eder etmez Arda tekrar öne atlama çalışmalarına başlamış. Anne ne yapsın “oğlum bak JANDARMA !” demiş korkutmak amacıyla. Arda’da bir feryat:
“-JANDAR-CAAAM… jandarcam İŞTE!”diye.
Biraz gülün istedim, sevgilerimle.
Resim:parent24.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:01
15
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
26 Ekim 2009 Pazartesi
YOLUNMUŞ TAVUĞA DÖNMEK
Neden kızlar genelde belli bir ergenliğe ulaştıklarında ilk iş olarak saçlarını sarıya boyamak isterler?
“Ben çocukluktan kurtuldum çok şükür” diye düşündükleri için mi?
“Ben artık genç ve güzel bir kadınım.”
“Eski görüntümden kurtulmam lazım.”
“Annemle aramdaki göbek kordonunu artık kesmem gerek.”
Yoksa” sarışın olursam daha bir güzel olurum, çevremdekiler beni daha çok beğenir” diye düşündükleri için mi tutarlar izinli izinsiz kuaförün yolunu? Ne için o hengâme, oryal ve boyanın saç diplerini kökten tırmalayışı?
20–22 yaşlarında ben de yaptım aynı hatayı. Bankacılık yanı sıra, ara sıra müdürümden aldığım izinle mankenlik de yapıyordum. Profesyonel mankenlik diplomam var ya, boşa mı gitsin o kâğıt parçası!O zamanlar mankenler de,
parmakla sayılacak kadar az Türkiye’de. Küçükken gözlerim yeşil olsa diye iç geçirirken “çok ağlarsan gözlerin yeşil olur” demişti birileri, çok ağladım ve gerçekten yeşil oldu gözlerim ister inanın ister inanmayın. Şimdi de saçlarımı sarı yapmak istiyorum ama ne mümkün babamın böyle bir şeye müsaade etmesi? Neyse saç defilesi falan filan bahanesine ikna ettim babacığımı. “Yolunmuş tavuğa dönmeden gel olur mu güzel kızım?” diye de tembihlendim üstelik. Olsun izin koparmıştım ya! Tuttum kuaförün yolunu, tam 8 saat ben o çileye nasıl katlandım bilmiyorum. Belime kadar uzanan kızıl ışıltılı su gibi fındıkkabuğu rengi güzelim saçlarım beni işte o gün terk etmişti. Defilelerde Türkiye’nin Jane Fondası diye takdim ediliyordum ya, şimdi tam benzemiştim zat-ı muhtereme. Ama olmuştum onun 40–50 yaş haliii. Daha o gün pişman olmuş aynalarda aramıştım kendi yansımamı. Ama ne mümkün? Kuaför;” artık bugün olmaz saçların elinde kalır yoksa kökü sende mevcut nasılsa, saç diplerin dinlensin sonra çeviririz eski rengine saçlarını“ demişti. Yani sizin anlayacağınız bir daha asla o güzelim saçlarıma kavuşamadım. Bu yaşımda saçlarım geçmişteki gibi uzun ve fındıkkabuğu renginde ama ne yazık ki boyalı kendileri.
Uzunsa; kısa saça özenirsin, kısaysa uzuna, kıvırcık saçlıysan düzleştirmek, düz saçlıysan kıvırtma hayali. Hep bir özenti sürüp gider ömür biter. Gençken giyersin zifiri karanlık elbiseleri, yaşlanınca açılır saçılır sarılar mavilere turunculara dönüşür biz bu kadınların tercihleri. Hep sahip olmadığımız şeylere özlem duymak, komşunun tavuğunun gözümüze kaz görünmesinden ötürü. İlkokul kitaplarımızda “altın pencereli ev” diye bir hikâye vardı hatırlarsınız. Çocuk vadinin öbür yakasındaki pencereleri yaldır yaldır yanan evi merak edip gider ne görsün (ev eski mi eski) tozlu camları. Bir de döner bakar ki karşı tarafta kendi evinin camları parlamakta altın gibi.
Bütün bunları düşündüğüm sırada güneşin turuncu tepsisi yarı beline kadar denize gömülmüşken, ince bir sis perdesi şehrin üstüne hafif bir esintiyle serildi. Yeşil hırkamı omuzlarıma çekip susuz dede sırtlarına doğru adım atmaktayım şimdi. Başımı tepeye çevirdiğimde yüce simyacının nasıl boyadığını görüyorum evlerin pencerelerini. Sanki teyid ediyor biraz önceki düşüncelerimi. Önümde 20–25 yaşlarında 3 kız yürüyor. Üçünün de saçları sarı, üçünün de kapkara pantolon ve tişörtleri. Adımlarımı hızlandırıp yanlarına varıyorum, damdan düşer gibi tepedeki altın pencereli evleri gösterip, “ne de güzel parlıyorlar değil mi çocuklar?” diyorum. Gençliklerinin o cıvıldayan enerjisiyle “Ayy gerÇEKteen, keşke bizim pencerelerimiz de öyle altın gibi parıldasa!” deyip kıkırdaşıyorlar.”Sizin pencereleriniz zaten altın gibi parıldıyor” diyorum ve yanlarından uzaklaşıyorum, işte bugünümün kısa özeti.
Sevgilerimle.
Resim:www.ewav.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
20
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
24 Ekim 2009 Cumartesi
BAKLANIN AĞIZDAN ÇIKARILMASINA AZ KALDI
Efendim zamanın birinde küfürbaz mı küfürbaz bir adam varmış. Bir gün bu huyundan nasılsa kurtulmak isteyip bir bilgeye gitmiş.”Ey sultanım ben ettim sen eyleme şu derdime bir çare bul, şu dilimi küfürden kurtar sana canlar kurban edeyim, senin büyüklüğüne inanayım.”demiş. Bilge okuyup üfleyip derviş adayına bir avuç bakla vermiş.
"-Şimdi bu bakla tanelerini al. Birini dilinin altına, diğerlerini
cebine koy. Konuşmak istediğin vakit bakla diline takılacak, sende küfür etmeme isteğini hatırlayıp o an da söyleyeceğin küfürden geçeceksin. Bakla ağzında ıslanıp da erimeye başlayacak olursa cebinden yeni bir baklayı dilinin altına yerleştirirsin.”demiş.Derviş baklaları almış birini ağzına diğerlerini cebine koymuş gel zaman git zaman bu huyundan vazgeçebilmek için bilgenin eteğinden ayrılamaz olmuş.Yağmurlu bir günde bilge ile derviş bir sokaktan geçiyorlarken bir evin penceresi hızla açılmış ve gençten bir kız başını uzatarak,
“- Bilge efendi, biraz durur musunuz?” Deyip pencereyi kapatmış. Bilgemiz niçin durdurulduğunu bilmeden yağan yağmurun altında beklemiş. Bir ara evin kapısına varıp ne istediğini sormak geçmiş içinden, ama tam kapıya yönelecekken kız tekrar pencerede görünmüş ve “-ulu pirim birkaç dakika daha bekleseniz” demiş. Pir içinden “lahavle” çekse de haktan gelen hitaptır diye beklemeyi göze almış.. O sıra da küfürbaz derviş kendi kendine çoktan söylenmeye başlamışmış. Yağmurun şiddeti gittikçe artmakta, bizimkiler de iliklerine kadar ıslanmaktaymışlar. Nihayet pencere üçüncü kez açılmış ve aynı kız bizimkilere seslenmiş:
“- Gidebilirsiniz artık!.. “diye
Pir merak edip sormuş:
“- İyi de evladım bir şey yok ise, bizi niye beklettin?”
“— Efendim,” demiş kız,” elbette bir şey var, sizi sebepsiz bekletmiş değiliz. Tavuklarımızı kuluçkaya yatırıyorduk. Yumurtaları tavuğun altına koyarken bir kavuklunun tepesine bakılırsa piliçler de tepeli olur, horoz çıkarmış. Annem sizi geçerken gördü de yumurtaları kuluçkaya koydu.”
Münasebetsizliğin bu derecesi üzerine efendi,
“- Ulan derviş,” demiş,” çıkar ağzından şu baklayı!.”
İşte bu söz de böyle doğmuş. Ağzımızda baklalarla dolaştığımız bu günlerde bizlere: ” çıkar ağzından şu baklayı!.” Diyebilecek bir babayiğide ne kadar ihtiyacımız var değil mi?
Sevgilerimizle.
resim: deviantart.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
21:40
18
yorum
Etiketler: HİKAYELER, SAJA BAKIŞI
23 Ekim 2009 Cuma
KAHRAMAN SOĞAN
Kahraman soğan mı?
“Nereden çıktı şimdi bu?” diyecek bizi takip eden okuyucularımız. Malum bu günlerde grip ile yatıyor, grip ile kalkıyoruz, bir garipleştik anlayacağınız. Evimizde her sonbahar; kış hastalıklarına karşı direnç arttırmak için soğan sarımsak vs gibi yiyecekleri daha fazla tüketmeye çalışıyoruz. Domuz gribi vakalarının git gide arttığı bu günlerde kahraman soğanın ve sarımsağın gribin oluşmasını engelleme yönünde güçlü ve yenilmek bilmeyen savaşçılar olduğunu düşünüyoruz çünkü. Hatta bu günlerde internet üzerinde soğanla ilgili bir efsane de dolaşmaya başlamış. Sizleri de bu efsaneden böylece haberdar etmek istedik. Efsane bu ya;
“1919 yılında, dünyada 40 milyon kişi ‘grip’ten öldüğünde, bir doktor, birçok çiftçiyi griple mücadelede yardım amacıyla ziyaret eder. Birçok çiftçi ve ailesi grip kapmıştır ve birçoğu ölür. Doktor ziyaretlerine devam eder ve bir sürprizle karşılaşır, ziyaret ettiği bir çiftçi ve ailesi çok sağlıklıdır.
Doktor böyle olabilmesi için aileye herkesten farklı ne yaptıklarını sorar ve cevaben çiftçinin hanımı “odalarına, bir tabak içinde soyulmamış bir soğan koyduklarını” (muhtemelen diğer odalara da koymuşlardır) söyler. Doktor buna inanamaz ve bu soğanlardan birini alarak laboratuarda mikroskop altına koyarak inceler ve soğanın içinde grip virüsünü görür. Soğan açıkça grip bakterisini absorbe etmiş, emmiştir ve bu sayede de aile sağlıklı kalmıştır.”
Ne demişler efsaneye inanma efsanesiz de kalma. İşin şakası bir yana soğanın faydasının günümüzde kanıtlanmış birçok gerçekliği vardır. Neler mi, sıralayalım.
# Grip ve soğuk algınlığında faydalıdır.Öksürük söktürür, bronşları temizler.
# Vücutta biriken zararlı maddeleri ve suyu atar.İdrar söktürür.
# Romatizma, mafsal iltihabı, idrar tutukluğu, damar sertliğinde faydalıdır.
# Böbreklerdeki kum ve taşların dökülmesine yardımcı olur.
# Zayıflamayı sağlar.
# Böbrek ağrısını dindirir.
# Zihin yorgunluğunu dindirir.
# Baygınlığı geçirir.
# Prostat bezinin hastalanmasını önler.
# İktidarsızlıkta faydalıdır.
# Cinsel gücü artırır.
# Egzama ve diğer cilt hastalıklarında faydalıdır.
# Astım nöbeti, akciğer hastalıkları,
# Kandaki şeker seviyesini düşürür.
# Şeker hastalarında faydalıdır.
# Kolera ve veremde bağırsak solucanlarının düşürülmesine yardımcı olur.
# İhtiyarlamayı geciktirir.
# İştah açar.
# Kalbi kuvvetlendirir.
# Koroner damarları genişletir.
# Cerahatlerin boşalmasına yardımcı olur.
# Dolama ve arpacıkta da faydalıdır.
Resim:www.robinsomes.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
16:00
14
yorum
Etiketler: SAJA BAKIŞI, ŞİFALI BİTKİLER
22 Ekim 2009 Perşembe
AÇILIM -MAÇILIM
Aslında bugün size başka bir yazı hazırlamıştım. Ufacık aralarda, dar zamanlarımda ama keyifle hazırlamıştım yine de. Komikti çünkü. Yazarken yüzümde kocaman bir tebessümle yazmıştım. Belki hep beraber gülecektik. Ama ne yapalım, bir dahaki sefere artık...
Dün akşamdan beri kendimi yine başka hallere soktum ve buraya içimi dökebilirim belki diye yeni bir şeyler yazmak istedim. Sabaha güzel başlamıştım. Yorgun ama neşeliydim. Her gün yaptıklarımızı yaptık ve akşamı ettik. Yemeğimizi hazırlarken arka fonda televizyonda haberler vardı. Ahhh o haberler.!!! Bütün gün kaçırılan çocuklar, annesi, babası öldürülen ve katillerini arayan insanlar, ne yazık ki katillerin bulunmasına bile deliler gibi sevinen insanların haberlerini yüreğim dayanmadığı için izleyemeyen ben, haberleri es geçemedim dün akşam.
Yine ağlayan anneler vardı. Ağlayan gaziler,
feryat eden gözü yaşlı insanlar...
Bir yandan da bir yerlerde sevinen, kutlamalar yapan, davullarla zurnalarla sanki bir şeyler başarmışta, olmayanı oldurmuşçasına, inatla gülen gözler...
Olduğum yerde kalakaldım. Duymak istemedim, onların yerine kendimi koymak istemedim bile ama başaramadım. Bir baba:
"- Oğlumun cenazesinde ağlamadım, vatan sağ olsun dedim ama bugün ağladım işte" diyordu. İçinin yangınını kendi içimde hissettim. Diğer tarafta bir anne:
"-Keşke benim oğlumda onlardan olsaydı, hiç değilse şimdi yanıma gelirdi, bende mezar taşına sarılmazdım, şimdi yavrumu kucaklardım" diye ağıt yakıyordu. Bütün televizyon kanalları o yersiz, alakasız kutlamaları günlerdir, saatlerce gösterince insanların o kapanmayacak yaraları yeniden kanamıştı tabii. Dibine kadar da haklılardı. Bitene kadar izledim...
Artık ben de oğlum gibi sadece reklamları ve baby tv'yi izlemek istiyorum.
Bence olmadı bu. Bu "açılım" beni hiiiçç açmadı. Yıllardır ağlayan analara, eşlere, babalara, kardeşlere haksızlık oldu bu.
Olmadı!!!
Dün geceden beri, ağlayan şehit anneleriyim ben. Gözyaşını içine akıtan babalarım, isyan eden, artık güvenmeyen, yalnız, ortada kalakalmış eşlerim. Çok üzüldüm çook. Sadece izliyor olmak, bu kadar da olmaz diyebilmek sadece, daha çok büyütüyor içimdeki karmaşayı. Bir türlü içime sindiremiyorum işte.
Bu zamana kadar yaşanan bu gereksiz savaşın bir yerlerde, bir şekilde bitirilmesini, hepimiz istesek de bu böyle olmamalıydı. Yaşanan o kutlamalar nispet yapar gibi gözümüze sokula sokula her dakika gösterilmemeliydi. Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmamalıydık...
Daha çok şey yazmak istiyorum aslında. Yine de kararında ve tadında! Bırakmak istiyorum. Günaha girmek istemiyorum.!
Daha güzel günlere birlik ve beraberlik içinde ilerleyebilmek dileğiyle diyorum ve bitiriyorum.
Resim:sayhadergi.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
19:14
8
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
21 Ekim 2009 Çarşamba
ZAMAN GEZGİNİ ZİHİNLE IŞINLANMA (Transportation)
Zihinsel trafik sıkışıklığı yaşayan kişiler yaşamın trafik lambasız ve işaretsiz yollarında zaman dilimlerine çarpa çarpa hız sınırı olmaksızın yol alıyor. Otomatiğe bağlanmış görünmez araçları; olmadık yerde kurulmadık bir zamanda ani bir frenle senaryosu fi tarihinde yazılmış bir zaman diliminde duruveriyor. Zihin; bir koku, bir ses ya da bir görüntüyle sizi, sersemlemiş bir haldeyken alıp atıveriyor geçmişin siyah beyaz bir karesine. Platform kuruluyor, dekor, set işçileri, kameraman ve oyuncular hazır, oyuna “başla” deniyor sadece. Siz seyirci koltuğundan, ne alkışlarınızı ne yuhalamalarınızı duyuramadan suspus olmuş seyrediyorsunuz sizin başrol oyuncusu olduğunuz senaryonun bilmem kaçıncı perdesini. O arada;
“-Ne alırdınız?” Diyen bir garsonun sesine uykudan uyanır gibi yorgun (uzun yoldan geldiniz ya!)
“-Efendim, anlamadım ne? Neyi alır mıydım? Diyorsunuz.
Bu arada size eşlik eden, yakınıp duruyor ve bir isim koyamıyor sizin dalıp dalıp gitmelerinize. Bu tür göçmeleri tuvalette, otobüste, birinin derin gözlerinin uçurumunda, bir otelin aynalarında hep yaşıyor da yaşıyorsunuz işte. Zihinsel trafik sıkışıklığınız var ya! Bu bir hastalık mıdır yoksa ruhsal bir özellik mi orasını bilmem. “Ben hiç böyle bir şey yaşamıyorum” diyen varsa da inanmam doğrusu. Zaman gezgini zihnimiz aynı bir konargöçer gibi. Çünkü keşiş gibi üstü örtülü yosun tutmuş kayaların altını bile aralayıp cevher arıyor sanki kendine. Engel tanımaz, sınırsız sonsuz özgür mü özgür kendileri… Kâh burada kâh kapı arkasında, kâh dünde kâh öbür günde gezip duruyor aynı göçmen kuşlar gibi… Torununuza bir kaşık patates püresini yedirirken 30 yıl önceye gidip oğlunuza “aç ağzını güzelim” diyebiliyorsunuz. Bir dostunuzun beden elbisesini ait olduğu toprağa verip de bir avuç da üstüne siz ıslak toprak attığınızda zihniniz yine görünmez aracıyla sizin cenazenize katılıp sizin üstünüze de bir avuç ıslak (kokusu zihninizin en gizli köşelerinde saklı) toprağı size attırabiliyor bu arada. Elinizde kenarı oyalı bir mendil hem kendinize hem dostunuza ağlar buluveriyorsunuz kendinizi o anda. Kolunuza giren bir dostun el temasıyla perdeleri aralayıp yeniden bu cıngıllı hayatın gerçek mi hayal mi olduğu belirsiz yaşantısına buruk ve gözü yaşlı geri dönüyorsunuz.
Tüm zaman gezgini zihinlerin; en mutlu olduğumuz anlarımıza seyahat etmeleri nasip olur bundan böyle inşallah. Sevgilerimle.
Resim:www.thesituationist.com'dan alıntı
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
16:09
11
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
20 Ekim 2009 Salı
KULAĞIN İÇİNE SÖZ SÖYLEMEK
Bilgisayara henüz geçilmediği zamanlarda, bankalarda şubeler arası işlemler telefonla –provizyon-alınarak halledilirdi. Ödenmesi istenilen miktar, isim soyadı ve şube kodu üzerinden şifrelenir örneğin: 0-afsun–345 gibi, provizyonu alan şube yetkilisi kara şifre klasörünü alır, şifrenin doğruluğunu teyit eden parafını dekontun üstüne atar ve ödeme yapılsın diye gişe görevlisine verirdi. Müşterinin nüfus cüzdanı v.s dökümü yapıldıktan sonra parası bizzat kendisine ödenirdi.
Provizyon almakla yükümlü şube yetkilisi; banka içindeki birikmiş müşteri topluluğuna işlemin içeriğini duyurmayacak şekilde konuşurdu telefonda. Karda yürür ama izini belirtmezdi. Yanında oturan bile anlamamalıydı kimin ne kadar nakit çektiğini.
“Kulağın içine söz söylemek”, kimsenin sırrını kimseye vermemek bankacılığın neredeyse ilk düsturuydu. Ancak dudak okumayı bilmeniz gerekirdi yetkilinin ne konuştuğunu anlamanız için. Anlasanız da
işin içine sokulan şifreyi çözmeniz asla mümkün olmadığından yine de amacınıza ulaşamazdınız. Bir istisna ile soruşturması yapılan kişilerin mevduat araştırmasını isteyen “Savcılık mektuplarına” ise doğru yanıt vermek zorunluluğu dışında, Bankacılık; SIR saklamayı bilmek demekti yani.”Adı geçen şahsın şubemiz nezdinde herhangi bir mevduatına rastlanılamamıştır, ya da şu… Hesabına rastlanılmıştır” şeklinde Savcılık mektuplarına doğru yanıt vermek şarttı. Yoksa eksik ve yanlış beyandan dolayı mektuba imza atan yetkiliye 6 aydan başlayan cezayı müeyyide uygulanabilirliği söz konusuydu.
Bankada çalıştığım o dönemlerde Savcılıktan; yer altı dünyasından adı bende saklı bir zatın mevduat araştırılması istenmişti. Şubemize yeni atanan kurye görevlisi arkadaşım ilgili mektuba, adı geçen zatın şubemizde birçok hesabı mevcutken, “…. mevduatına rastlanılamamıştır” mektubunu yazmış ve kurye içinde bana imzaya getirmişti. Malum kişinin bir değil birçok hesabının olduğunu bildiğim ve arkadaşın gözünden kaçabilirliğini düşündüğüm ve bundan böyle daha dikkatli davranması gerekliliğini hatırlatmak için arkadaşımı yanıma çağırmıştım. Fihristten hesapları gösterip o numaraların bildirilmesini mektubun bu şekilde yeniden yazılmasını istemiştim güzellikle ve sessizce. Bir adım önümde bankonun ardında kuyrukta bir yığın müşteri sırasını beklerken kurye görevlisinden beklenilmedik bir feryat kopmuştu o an; “Bu işi ben bilmiyorum, bundan böyle bu tür işleri bir bilene verin” diye. Müşterilerin ve çalışanların otomatik başları dönmüş hayretle bana bakarken olay ayyuka çıkmasın diye o an susmuş ve arkadaşa sessizce “seninle sonra konuşuruz “ demiştim. Bu kişi 7 senedir bankamın elemanıydı ve birçok şeyi bu güne kadar öğrenmiş olması gerekirdi. Ancak neredeyse her gün benden izin istiyor “15 dakika geç kalabilir miyim” diyor şube içinde kimseyle de iletişim kurmuyor, geç kaldığı günler şube telefonundan bir yerleri arayıp geldiğini rapor ediyordu. Bu gizemli davranışlarına bu son olay da eklenince Personel müdürlüğünü arayıp kişinin gizli teşkilattan falan mı olduğunu sorup son olayı anlattım ve “rica ediyorum benim şubemden bu kişiyi alın” dedim. Ertesi gün arkadaşın tayini başka bir şubeye çıktı ve bir hışımla çıkıp gitti.
Ancaaak bir ertesi gün şubemiz şehrin emniyet müdürü, valisi ve üst düzey devlet erkânının uğrak yeri olmuştu sanki. Şube müdürü odası ikinci katta ve şubemize gelen benim önümden geçip üst kata çıkıyor, müdürümün malum zatları şube kapısından geçirirken alı-al moru-mor renkten renge geçişi olağanüstü hallerin içinde olduğumuz mesajını veriyordu her bir çalışanımıza. 7 senedir bu bankanın elemanı olan bu kişinin emniyet müdürünün kızı olduğu ve bu şubeden onu kimin sürdüğü soruşturması yapılıyormuş o sıralar meğerse. Sevgili müdürüm de daha önce” genel müdürlükte arkadaşların var bu kızı yolla bu şubeden, bu işi yaparsan sen yaparsın, beni muhatap etme” gibi sözlerle beni uyardığı için ve “biraz da suçu kendinde bulduğundan”, benim adımı vermemek konusunda bayağı diretiyormuş o sıralar doğrusu. Onun için öyle alı-al moru-mormuş. Şube müdürüm adımı sır gibi saklasa da, tam bir hafta sonra 23 senesini doldurmuş müdürlüğü ve emekliliği kazanmış olan kıdemli servis şefi benim tayinim başka bir şubeye çıkmış, malum kız Emniyet Müdürünün kızı olduğu için tayini geriye çekilmişti. Tayin olduğum şube şehrin en büyük şubesi ve sanki bana verilmiş ödül gibiydi. Tayinimden dolayı müteessir olan şube müdürüm genel müdürlüğe gözdağı vermek için istifa dilekçesini götürmüş, müşterilerimin çoğu mevduatlarını yeni tayin olduğum şubeye kaydırmıştı. Yeni şubede sultanlar gibi karşılanmıştım, çiçeklerle donatılmıştı dört bir yanım, o şubenin müşterileri bile “kim bu kadın” diye sorular sormuşlardı çalışanlara. Ayrıldığım şubeye yerime 4 kd servis şefi atanmış fakat yine de müdürüm benim geri döndürülmem konusunda diretmişti. 23 senelik onurlu hizmetime karşılık 7 senelik bir memurun gazabına uğramak bana büyük bir haksızlık gibi görünmüştü. Kırılmıştım, emekliliğimi istemiştim, dilekçem önce kabul edilmedi. Bir daha yazdım, bu sefer tayinimin yine eski şubeme çıktığı haberi verildi. Ben Özal’ın “süper emeklilik” adı altında getirdiği uygulamayı bahane edip emekli oldum. Kırgınlığımın üstünü yapıştıramamıştım her nedense. Çünkü bankamda bizlere insan ayrımı, ayrıcalıklı insanların da olabileceği, bazı hata ve isyanlara boyun eğmemiz gerektiği öğretilmemişti. Doğru bildiğimiz her şeyi özgürce söyleyebilmemiz öğretilmişti tekrarlanan seminerlerde. Öğlen yemeklerimizi bile müstahdemi genel müdürü memuru ile aynı masalarda yemek yemeğe alışmıştık. İçimdeki bir yerleri tamir edememiştim, benim babam sıradan bir demiryolcuydu ve ben onunla gurur duyuyordum, daha önce bilseydim o kızcağızın babasının makamını yine aynı tarz davranırdım diye düşündüm ve… Arkamı döndüm bir elimde kalın bir kitap haline getirilmiş deneyimlerim, öbür elimde şemsiyem, döpiyeslerimi ve yüksek topuklu ayakkabılarımı çıkarıp ayaklarımdan, özgürlüklerin yağmurlu günlerine işte böylece adım attım.
Bütün bunları yazmak nereden mi geldi aklıma? Bu sabah denize yakın oturduğum bir kafe de insanların bağıra bağıra konuşmaları, çaycıya emirler yağdırmaları, telefonla yüksek sesle herkesin duyacağı şekilde konuşmalarının çevreyi rahatsız etmesinden esinlendim zannımca. Çok sevdiğim ve emeklisi olduğum bankamın “kulağın içine sessizce söz söylemek” sözü beni ta buralara getirdi işte.
Kalın sağlıcakla,
Bankama şükranlarımla,
Sizlere de sevgilerimle.
Resim:www.caring.com'dan alıntı
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:27
14
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
19 Ekim 2009 Pazartesi
ÇOCUK BU:
Adamın biri akşam camiye giderken.5 yaşındaki oğlu tutturmuş “ben de senle geleceğim” diye.”Oğlum sen evde otur Annenle ben namazımızı kılıp gelelim.” “ Hayır, da hayır” “fesüphanallah “demiş Adam, almış oğlanı da götürmüş camiye.
Önce sessiz sessiz izlemeye başlamış oğlancık namaz kılanları. Sonra dudaklarından hayal gücünü ortaya koyan şu cümleler dökülmüş:
“-YATın kölelerim……. Kal-KıN kölelerim
—YAtın kölelerim…. KALkın kölelerim.
Cemaat 2.nci secdelerinden gülmekten kalkamamış.
Devamı Buradan ...>>
17 Ekim 2009 Cumartesi
PÜF NOKTASI
“Güne başlamanın, geceyi karşılamanın, yemek yapmanın, plan-proje çizmenin, yazı yazmanın, genç kalmanın, sağlıklı olabilmenin, sevgiliyi elde tutabilmenin bile bir püf noktası vardır” diye söylenir durur da, nedir bu PÜF noktası? Nereden çıkmıştır bilenimiz yok denecek kadar azdır.
Zamanın birinde topraktan testi ve çanak-çömlek imal edilen kasabalardan birinde, uzun yıllar bu meslekte çalışan bir çırak, kalfa olup artık kendi başına bir dükkân açmayı arzu eder dururmuş. Ne yazık ki her defasında ustası ona:
“- Sen daha bu işin püf noktasını bilmiyorsunnn, biraz daha emek vermen gerek.”dermiş.
Ustanın bu sonu gelmez nasihatlerinden sıkılan kalfa, artık dayanamayıp gidip bir dükkân açmış. Açmış açmasına da yeni dükkânında güzel güzel yaptığı testiler, küpler, vazolar, sürahiler onca titizliğe ve emeğe rağmen orasından burasından yarılmaya, yer yer çatlamaya başlamış. Kalfa bir türlü bu çatlamaların önüne geçememiş. Nihayet ustasına gidip durumunu anlatmış. Usta;
“- Sana demedim mi evladım; sen bu işin püf noktasını henüz öğrenmemiştin. Aldın başını gittin, olacağı buydu!” deyip, tezgâha bir miktar çamur koymuş ve,
“- Haydi,” demiş, “geç bakalım tezgâhın başına da bir testi çıkar. Ben de sana püf noktasını göstereyim.”
Eski çırak ayağıyla merdaneyi döndürüp çamura şekil vermeye başladığında usta önünde dönen çanağa arada sırada "PÜF!" diye üfleyerek zamanla testiyi çatlatacak olan bazı küçük hava kabarcıklarını patlatıp gideriyormuş. Böylece çırak da bu sanatın püf denilen noktasını öğrenmiş olmuş.
Dilimize pelesenk olan “PÜF NOKTASI” sözü de bizlere bu olaydan sonra miras kalmış.
Sevgilerimle.
Resim:.imageshack'den alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
18:03
14
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., HİKAYELER, SAJA BAKIŞI
16 Ekim 2009 Cuma
KESTANE KEBAP YEMESİ SEVAP
Doğanın bize sunduğu besinlere dikkat edersek eğer; her mevsim meyvesi o mevsimin olası hastalıklarının şifası olarak manavların tezgâhlarına dizilir bir bir. Manav bi-haber, alıcı bi-haber olsa da bu durumdan o her şeyden haberdar CANımız var ya işte o bizleri dürtükler ta içimizden.”-Canım çekti dedirtir!” dilimize… Kış zamanı: İki kilo portakal, yazın sıcağında karpuz, şeftali, kayısı üzüm vb seçtiriverir manavda elimize. Durduk yerde insanın canı muşmula çeker mi?
Çekiyorsa da vardır bir nedeni! Şimdi kestane zamanı galiba, kokusu buram buram tütüyor burnumuza. Potasyum, fosfor, magnezyum, kalsiyum, demir ve sodyum mineralleri ile C, B1 ve B2 vitaminleri içeren kestane: Ateş düşürücü, kasları güçlendirici, sinirleri yatıştırıp, kan dolaşımını düzenleyip, bedeni ve zihni yorgunluğu giderici, mideyi güçlendirici, kansızlığa bire-bir şifa olan kat kat kabukların içine saklanmış bu besin sanki gizlenmiş bir mücevher gibi.
Mevsim geçişlerinden dolayı ateşli hastalıkların prim yaptığı, domuz gribi söylentilerinin ayyuka çıktığı, sıcaktan soğuğa geçişte kaslarımızın ve sinirlerimizin dengelerinin bozulduğu, kansızlıktan dolayı üşümelerimizin arttığı şu döneme ne de yakışıyor KESTANE değil mi? Soba ya da kuzinelerle özdeşleştirdiğimiz, sinema ya da stadyum girişlerinde dumanları tüten tezgâhlardan kesekâğıtlarının içine doldurtup aldığımız cana şifa olan şey. Yeme de yanında yat istersen….Sevabı da cabası!
Sevgilerimle.
Fotoğraf:kirlangiçlacivert.blogspot.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:50
18
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
15 Ekim 2009 Perşembe
UĞUR BÖCEĞİ ve KARGA
Annesine heyecanla koşuyordu Aze, kırmızı üstüne siyah benekli kanatlı canlıyı incitmemek için özenle avucunun içinde tutarak….
”-Anneee!” Diye bağırdı. Sesimi ne kadar çabuk annemin kulağına ulaştırırsam “elimde tuttuğumun adının ne olduğunu çabucak öğrenir hem de ona zarar vermiş olmam” diye düşünüyordu.
“-Efendimm!” dedi annesi.
“-Annecim nedir bu canlının adı?” Kadın kızının elindekini gördüğünde çok şaşırmadı. Kendi kuşağına ait belki de ondan öncekilerin de yaşadıkları zaman diliminde “umudu, mutluluğu, sevgiyi” simgesel olarak “kanatlanıp uçmasına” atfettikleri ufak bir böcekti sadece O.
UĞUR BÖCEĞİ’ydi.
Bahar yağmurları sonrası, yaz aylarının ve onu bulan ve gören kişinin dileklerinin olacağının müjdeleyicisi gibi algılanırdı varlığı. Yani elinde tutup onu uçuran kişiye uğur getireceğine inanılırdı her nedense!
“-Uğur böceği, kızım bunun adı, sana uğur getirecek “dedi. Aze çok mutlu oldu. Annesi tekerlemesi olduğunu onu söyleyerek uğur böceğini uçurması gerektiğini de sözlerine ekledi. Anne-kız;
“Uç uç böceği…
Annen sana terlik pabuç alacak.”der demez böcek kanatlarını gövdesinden titreterek kaldırıp havalanıp uçtu ve gittii.
Geçenlerde okuduğum bir gazetenin gülmece köşesinde Sokrat’a arkadaşı; “tatile gittim ama hiç dinlenemedim” diyor,Sokrat’ın yanıtı da; “Kafanı da yanında götürdüysen, dinlenemezsin.”yazıyordu. Hayatımızı kendi algılarımız doğrultusunda kendimiz yaratıyoruz diye düşündüm. Uğur böceğine “uğur, güzel şans” simgesini yükleyen aklın; ŞANS ve UĞUR’a kapı araladığını biliyordum.Karga’ya da aynı şansı tanısam belki onu da her gördüğümde “Mutluluğun ve sevginin” müjdesini alacağıma inanacak ve MUTLULUK çağrıldığı yere kuzu kuzu gelecekti, ama NERDeee! Aklım ve zihnim karganın varlığına UĞURSUZDUR imgesini yüklemişti bir kere.
Resim:www.İStockphoto.com dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
17
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., SUFİ
14 Ekim 2009 Çarşamba
RUHLAR BUTİĞİ
Gri-maviydi o gün ruhların rengi… Ani bir emirle yerlerinden doğrulmuşlar ve baş dönmesine benzer bir silkinişle silkelenmişlerdi. O an kendilerinden kopan parçalarla yine kendilerinden bir karışım oluşuvermişti sanki oracıkta. Eflatun-morun kutsal titreşimleri mekânsız ve benliksiz seslenişlerin izdüşümünde o ilahi sesin komutuyla geçmişi ve geleceği olmayan Anın içine iteleyivermişti hepsini. Gri-maviye dönüşmüş bu ruhlar bölünüp, parçalandılar, büyüklü, küçüklü, dişili, erkekli formlara girdiler. Birbirinden ayrı, fakat birbirinin aynı denizin dalgaları gibiydiler şimdi. İlahi ses;
“-Doğru ruhlar butiğine gidiyorsunuz, üzerlerinize etten elbise giyinmek için”
“Her elbiseden genelde 1 adet var. Ara sıra da 2.ve3. Kopyası olanları seçmek isterseniz, hesap özetlerinizin tutması gerekecek birbirini.” Diyordu.
Rüzgârın boşluklara doluşu gibi doldurduk butiğin tüm stantlarını, koridorlarını.
Bir ses yine seslendi sesimizin içindeki sesin derinine.
”-Karmaşaya gerek yok, karmaşaya gerek yok!”diye. Sırayla aldık askılarından elbiselerimizi kimimize dar kimimize bol gelse de, İKİ KİŞİ giydirdi gri-mavi eğnimizi. O ara bizlerden kopan ortak parçalara da kimimizin 2,3. kopyalarını giymek nasip oldu işte. Butiğin duvarlarında;
“Müessesemizce giydiğiniz ürünlerin değişimi söz konusu değildir.”
“Elbisenizi eskimeden kendi isteğinizle iade ettiğinizde hakkınızda gerekli işlemler yapılacaktır.
”Defolu elbiseler hakkında şikâyetleriniz değerlendirilmeyecektir.”
şeklinde çerçevelenmiş matbu yazılar asılıydı. Kimimizin şansına güzeller güzeli elbise, kimimize eksikli kusurlu, kimimize çirkin mi çirkin model elbiseler düşmüştü. Her birimiz etlenmiş, bedenlenmiştik ve bir feryatla indirilmiştik dünya tarlasına, kimimiz şefkat dolu kimimiz istenmediğimiz kucaklara. BİR-ken şimdi çok olmuştuk. Aynalardan önce etten bedenlerimize şaşkın şaşkın bakan gözlerle karşılaşmıştık.
“-Bak Annesi Bana benziyOOr!"
"-Bak babası sana benziyOOr” seslerine cevap vermek isteyip, dilimizi oynatmış ses çıkaramamıştık agularımızın ve ağlamalarımızın dışında. Buğday rengi, esmer, beyaz renkli elbiselerimizin ipliğini üreten: “Dünya şirketi” çok büyük bir firma: Terzisi, kalıpçısı, makinecisi, fasoncusuyla. Toprağa ait elbiselerimizin kendimizin olduğunu, ÇOK olduğumuzu sandık BİZ hep oysa. Bizi yaratan sihirli ve ilahi kudretin bizde ve bize bizden yakın TEK olduğunun bilincine varacağımız güne dek de, gerçeği hiç bilemedik,zaman zaman "Ruhlar butiğine" gönderilmeden önceki ANlarımızı özlesek de...
Resim:www.Abstractdigitalartgallery.com dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:17
7
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
13 Ekim 2009 Salı
SÜRGÜN EDİLEN BOYNUZLUGİLLER

Boynuzlu hayvanlardan biri
Aslanı yaralamış nasılsa,
Birkaç yerinden.
Küplere binmiş haşmetli:
Canı yanmasın diye bir daha
Yemek yerken,
Sürgün ettirmiş hemen
Bütün boynuzlugilleri.
Boğalar, koçlar, keçiler,
Hep yurtdışı edilmişler:
Boynuzlu hayvan ara da bul,
Ne geyik kalmış ne gazel.
Bir tavşan, bu korkulu günlerde,
Kendi gölgesini görmüş yerde:
Bakmış dimdik iki kulak, tıpkı boynuz.
“-Yandık,” demiş tavşan;
Ya savcının biri çıkar,
“Böyle uzun kulak olmaz,
Boynuz bunlar “diye tutturursa?
Hemen gitmiş cırcır böceğine;
“-Komşu” demiş;”Hakkını helal et!
Bana haram gayrı bu memleket:
Kulaklarıma boynuz denmeden
Gitmeliyim buralardan;
Fazla uzun mübarekler!
Hem kısa da olsalar,
Bu zamanda korkulur;
Kuzu kulağı bile boynuz olur.”
“-Ne boynuzu” demiş cırcır böceği;
“Aptal yerine koyma beni.
Seninkisi boş kuruntu:
Allah’ın yarattığı kulak
Hiç boynuz olur mu?”
“-İsterlerse oluuur,”demiş tavşan;
Boynuzun dik âlâsı olur hem de.
Ağzınla kuş tutsan
Laf anlatamazsın o zaman.
Hikaye:La Fontaine'den
Resim:rlv.zcache.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
12 Ekim 2009 Pazartesi
PARANIN MİKROPLARINI TEMİZLEMEK
En küçük oğlum; yıllar önce bayramlarda harçlık olarak topladığı kâğıt paraları ütü ile ütülerdi.”Ne yapıyorsun?” dediğimde de “paranın mikroplarını temizliyorum” derdi. O zamanlarda bile bu söz düşündürmüştü beni. Emeklilik sonrası bir butikte yöneticilik yapıyordum ve kasanın kenarındaki kolonda asılı duran bir çerçeveye, Efe'yi hayran hayran bakarken yakaladım. “Oğlum, nereye bakıyorsun öyle? “ dediğimde, mağazanın açılışında çerçevelenmiş ilk siftah parasını gösterip “işte bu tabloya bakıyorum anne, keşke benim de böyle bir tablom olsaydı diye düşünüyordum!” dedi. O zaman “duygu sömürüsü yapma bana” deyip gülüp geçmiştim tabii de kova burcunun tüm insancıl sıfatlarını bünyesinde barındıran paraya hiç değer vermese de, oluşturmayı iyi beceren Efe'nin para ile hesaplaşmaları hiç bitmemişti.
Bir sabah erkenden kalkmış “Anne bana acil 50 lira lazım” demişti.”Oğlum ay sonu birkaç gün sonra ancak verebilirim hem ne yapacaksın 50 lirayı?" deyince “bir pantolon ve tişort beğendim kendime onları bugün mutlaka almam lazım “demiş, ben de “aybaşını bekle güzelim” demiştim. Efe’de aniden yürekten bir sesle, “Nil bana bu gün 50 lira yolluyorsun, tamam mı?” diye boşluğa yakarmıştı. Ben de o gün Nil arkadaşıma ziyarete gidecektim zaten, ondan haberi de yoktu Efe’nin. Neyse ziyaretimin başlarında namaza durmuştu arkadaşım, ikinci rekâtı daha tamamlamadan selamsız sabahsız seccadeden doğrulup “Efe’me 50 lira vermem lazım, bana çocuğa bu parayı hemen ver” dediler dedi. Benim gözlerim yaşarmıştı, nasıl iletişim kurduklarına, Efenin duasının nasıl yerine ulaştığına, arkadaşımın temiz gönlüne hayran olmuştum.
"Ey GÖNÜL; sen nelere kadirsin!" demiştim o gün.
Shakespeare: “Atinalı Timon” unda PARA için şöyle der:
Bağlar, çözer dinleri; günahkârı kutsar;
Cüzamlıya bile taptırır insanı;
alır hırsızı,Unvan verir, nişan verir, şan verir,
Oturtur senatörle yan yana: budur
Kocamış dulu yeniden gelin eden;
Çekil karşımdan, kahrolası çamur ,
İnsanlığın orta malı orospu, sen,
Ulusları birbirine düşüren."
Eğer cebinizde paranız yoksa huzurunuzda yoktur. Eğer paranız yoksa belki dostunuz da, hatta eviniz, barkınız, bankada hesabınız, ekecek tohumunuz, hastaysanız şifanız ayağınızda sizi ısıtacak ayakkabınız bile yoktur. Paranız yoksa hayalleriniz… Paranız varsa; yaşadığınız gerçekleriniz vardır… Gitmek isteyin yeter ki, sadece bastırırsınız paranızı gezebilirsiniz şehir şehir, ülke ülke. Paranız varsa; “akşama ne pişireceğim?” derdiniz yoktur… Hiç olmadı yersiniz yemeğinizi bir restoranda. Çocuğunuzun isteklerini yapamamanızın sıkıntısı, ev kirası ödeyememenin, elektrik su telefon faturalarınızın toplam tutarının kabarıklığı fırlatmaz yuvalarından göz bebeklerinizi. Para yoksa: Dert var, sıkıntı, huzursuzluk, mutsuzluk, hatta hastalık var bunca olumsuzluğun getirisi. Paranız varsa: ayaklarınız bile ağrısa size gitmek istediğiniz yere taşıyan arabanız var. Derdiniz var ama sorunlarınızı çözecek psikiyatristiniz, yaşam koçunuz var. Böbreklerinizden hastaysanız bile önünüz ardınız koşturup size böbrek nakli yapmak isteyen doktorlarınız var. Size şefkat gösteren dostlarınız, sizi yaşatmaya çalışan yakınlarınız, hatta gözünüzün içine bakıp size,"NE OLUR, DUR GİTME!" diye yalvaran sevgiliniz bile var.
Ey PARA; sen nelere kadirsin!
Kiminin gözünde; Açgözlülük, sefalet ve hırsla kirlenmiş kâğıt simgeler.
Kiminin gözünde; Güç, kuvvet, iktidar bunlar.
Kimi zaman bir hayatı silmeye muktedir,
kimi zaman yeni bir hayata başlamanın sebebi ve sonucu simgeler.
Kiminin kör gözünü görür yapar, kimi yaşlıyı genç…
Kimi mazluma zalim damgası vurdurur, kimi zalimin adını mazluma çevirir.
Kimi namusluyu düşürür kötü yola, kimini çıkarır çamurdan oturtur altın tahtına.
Ey PARA; Sen çok şeye kadirsin de, yine de tapmıyorum işte ben sana!
Efe'min dediği gibi: Önce mikroplarını temizlemek gerek senin.Sonra girmelisin masum insanların cüzdanına.
Sevgilerimle, Tontini.
Resim:www.allsposters.com’dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:05
11
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
11 Ekim 2009 Pazar
BİR HAYALİN PEŞİNDEN KOŞMAK
Zaman; insanları kendi kuyusunda büyütürken, bir sürü sınava tabi tutarmış. Yaptığımız her eylem, aldığımız her nefes aslında bir imtihan olarak getirilirmiş önümüze. Yağmur kokan toprağa hayıflanmak yerine ciğerimize çekip şükretmek, ülkemin sınırlarının en uç noktasındayken susuzluğumuza acımak yerine, köydeki Ayşe’nin gözlerine dalabilmek ve gülümseyebilmek…
Ayşe o kadar güzel bakıyor ki, Tevrat ya da Samet... İnsana Van Gölü’nün ortasında bütünüyle vücudunun suya daldığını hissettiriyor. Bu kente ilk geldiğimde ellerimde 7 bavul ailemle dışarıda yağmurun altında ıslanarak kalmış olmak dahi, hevesimi kırmama sebep olmadı. En azından içimden bir ses asla bu kentte yaşayamayacağımı, söylemedi. O da içtenlikle onayladı ücra bir köy bile olsa birçok günahsız canda bulabileceğimi İzmir’de sahip olduklarımı.
Yaşadığımız her saniyenin kendimizce bir anlamı olmasa da aslında bir başkasını ne kadar çok etkileyeceğini düşünmeden nefes alıyoruz.
Şimdilerde farklı bir hevesin eşiğini mekân tuttum. Burada yaşayan birçok öğrencim o kadar yetenekli ve zeki ki… “Neden, biz batı kıyısında yaşayan insanlardan, farklı yaşasınlar?” diyerek hayıflanır oldum. Aşağı Tulgalı Köyü’nün zehir gibi beyinlerine sahip bu temiz yürekli bedenler neden ahırlarını temizlemek için ya da su taşımak için el arabalarıyla, okullarını bırakmak zorunda kalsınlar? Hayalperest bir köy öğretmeniyim çoğu kişiye göre. Ben de henüz düşüncelerimin birer ütopya olup olmadığından şüpheliyim. Ama inanın dünyada şuan sahip olduğumuz her gelişme gerçekleşmesi zor olduğu düşünülen hayaller sayesinde tasarlanmadı mı?
Elleri kınalı Keje’nin memleketine, avuçlarının minik kardeşininkileri sardığını gördüğüm anda bu eşsiz kente “hoş geldiğimi” anladım. Kendi boyu kadar olan çantasını takıp sabahın 7’sinde öğretmenini soran bu çocuklar için burada nefes alacağımı bilmek gerçekten mutluluk verici. Umarım sizlerle bu kirli yüzlü, yeşil gözlü, elleri nasırlı çocukların hikâyelerini paylaşırken okuyacaklarınız sizde de merak uyandırır...
Sevgilerle.AHU
Resim:haccecan.blogspot.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:27
10
yorum
Etiketler: AHU'dan mektuplar
10 Ekim 2009 Cumartesi
İLK KARŞILAMA
Hayatımın dönüm kararını bir salı gecesi ağzımdan çıkan bir kelimeyle vereceğimi nereden bilecektim? İnsanın Tanrı’sından dilediği şeyleri dimağından süzüp istemesi gerektiğini daha iyi öğreniyorum bu aralar. Pişman mıyım yaşadıklarım adına? Hayır! Yaşamamız gereken şeyleri yaşıyoruz hepimiz. Görmemiz gerekenleri görüyor, yememiz gerekenleri yiyoruz...
İzmir’de hayatımın 25 senesini geçirdikten sonra yiyecek ekmeğimin Türkiye'min diğer ucu olan Van’da olduğunu bilmeden, ısrarla "Van'a gideceğim!" diyerek etrafımdakileri hayıflandırmaktı sadece niyetim. Tayinimin İran sınırında bir köy okuluna çıktığını duyduğumda şaşkınlıkla, karışık “İzmir kumrusu” misali, sevinçle kaygıyı bir anda yaşadım. Tuhaf. İnsan bir yere hem kendini ait, hem de yabancı hissedebiliyormuş.
Ailemin ve sevdiğimin korkunç bir şekilde çöktüklerini görmek gerçekten üzücüydü
fakat içimdeki inatçı çocuk o köye gitmemi haykırıyordu. Veeee her zamanki gibi o inatçının sözünü dinleyecektim. Bavullarımı elbirlik "10 kişi", panik halinde:) toparladık(özellikle anneannem, annemlere veee Ayşe teyzeme çoook teşekkürler yardımları için). Herkesle vedalaşıldı. Artık yola çıkma vakti gelmişti. Saat sabahın 5'i; canım dedeciğimle anneanneciğim olmak üzere bütün aile eşrafı kahvaltıdan sonra arabalara bindi. Tekerleklerin arkasından boşaltılan bir bardak su ve İzmir’imi son kez göreceğimi düşündüren tuhaf bir duyguyla gelişen etrafa hayran hayran bakma isteği...
Her şehrin bir dili vardır kendince. İnsanların yüzlerine bakarsanız okursunuz yabancı kelimelerini gözlerinden. Bunun heyecanıyla Ferit Melen Havalimanı'na yaklaşırken Van Gölü'nün eşsiz güzelliğiyle karşılaştık. Yanımda ailemin olması bana hem güven veriyordu, hem de tuhaf bir ayrılık korkusu. Uçağın kanadı göle değdi değecek derken iniş yaptık. Ayaklarım toprağına değdi ve ben "Merhaba!" dedim içimden... Suskun, sisli ve serindi O da. VAN’ın Beni ilk karşılayışı böyle oldu işte.
AHU
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:50
10
yorum
Etiketler: AHU'dan mektuplar
8 Ekim 2009 Perşembe
İÇİMİZDEKİ MEVSİMLER... Mustafa BALBAY
Cumhuriyet Gazetesi yazarlarından Mustafa BALBAY 216 gündür tutuklu olduğundan gazetedeki sütununda yazamıyordu biliyorsunuz. Suçunun ne olduğunu “O ve onun gibiler gibi biz de” bilmediğimizden gazetenin o köşesini her gün boş görmek bizim de içimizi acıtıyordu. Aslında onun siyasi kimliğiyle değil, İNSAN olma sıfatıyla ilgileniyorduk biz. Neydi suçu? Hükümeti düşürmeye teşebbüs mü, vatanı kendi çıkarları doğrultusunda alıp-satmak mı, adam öldürme, gasp, silahlı soygun, tecavüz mü? Bilmiyorduk… Hipokrat yemini etmiş bir doktorun hastasının hastalığıyla ilgilenmesi ve onu tedavi etmekle yükümlü oluşu gibi BİZ de Müslüman yemini etmiş gibi, suçu ispatlanmadıkça onu tutuklu görmek istemiyorduk o kadar. 7 Ekim 2009 Tarihli Cumhuriyet gazetesinde M. BALBAY’ın sütununu dün sabah dolu görünce, hakkındaki haksız isnatlardan temize çıktığını düşünüp insan olarak sevindik (ama yanılmışız)ve İÇİMİZDEKİ MEVSİMLER yazısını sizlerle paylaşmak istedik.
İşte bir tutuklunun cezaevinde yaşadığı mevsimler:
"İNSAN mevsimleri, mevsim değişikliklerini en çok hava sıcaklığıyla yaşar, hisseder. Ben ağaç dallarında yaşarım mevsimlerin geçişini… Baharda tomurcukların kıpırdanışı… Yazda yapraklarla meyvelerin üretim dansına duruşu…
Sonbaharın sarısı… Kışın çıplaklığı… Silivri’de mevsim değişikliklerinin havalardan sonraki habercisi kantin-manav listesi… Haftalık satılacak ürün listesini yapanlar 2 ya da 3 mevsim meyvesi seçiyorlar. Martta portakal vardı. Son haftasında dişleri kamaştıran, sert yeşil erik baharı müjdeledi. Bir kiloluk hazır plastik kapların içinde satılan eriklerin arasında bir yaprak kalmış. Günler sonra ilk kez bir yaprak görünce şaşırmıştım. Ayırıp ayrı bir köşeye koydum.
Mayısta çilekle yaz başladı. Çabuk bozuluyordu ama olsun. Ara ara muz da satılıyordu ama mevsimi anlatmıyordu. Haziran bizi karpuzla karşıladı. Haftalarca beşer kiloluk karpuzlar beyaz plastik masaların yaz rengiydi. Sanırım yaşamımda en çok karpuz yediğim yaz, bu yazdır. Kirazı da unutmamalıyım. Birkaç hafta kirazla doldu soframız. Temmuzda taze beyaz üzümler yaz mevsiminin meyve bahçelerinin tümüne ulaştığını gösteriyordu. Çünkü hemen ardından 2 haftalığına da olsa şeftali geldi kantine…
***
Ağustos en zengin ayımızdı desem yeridir.
Üzüm, incir, kavun…
Hangisini istersen onunla avun…
Koğuşa tüm meyveleriyle yaz geldi. İncir gelmez sanıyordum. Sürpriz oldu. Tam mevsiminde 2 hafta siyah incirlerin tadına vardık. Sebzeleri anlatmıştım. Marul ve maydanozun soframıza kattığı yeşillik bir yana, onları suyla buluştururken musluğun altında yeşeren orman, doğa hasretine dermandı.
***
Bir de içimizdeki mevsimler var.
Ayları, günleri dinlemeyen…
İnsan vücudu tüm fizik, kimya deneylerini altüst edecek kadar kuralsız değişkenlik gösterebilen ya da tüm karışımlara direnebilen varlıkların başında gelse gerek. Bazen bir mevsim meyvesi insanın içinde kocaman bir ağaç olabiliyor. Özgür günlerde sık kullandığım sözlerden biri şuydu:
—Kendimi arıyorum, meşgul çalıyor!
Arayamadığım dostların sitemlerini şakayla karışık bu sözlerle göğüslemeye çalışıyordum. Şimdi bol bol kendimi arıyorum. Tabii kolayca ulaşıyorum ama bu kez bambaşka bir yoğunluk. Üstelik bütün mevsimler bir arada. Sabahları genellikle kış, insan kendine bile soğuk davranabiliyor. Elinin ucundaki bir fotoğraf, duvardan usul usul inmeye başlayan güneş, bıçak gibi kesiyor kışı; şubattan ağustosa… Gazeteler dışarısının her şeyini önüne katıp koğuşa getiren bir rüzgâr. Gelir gelmez kaplıyor ortalığı…Akşamsa birkaç mevsim birden yarışır insanın bedeninde…Kalbinde ılık bir rüzgar, beyninde fırtınalar…İnsan kendi içinde derin bir yolculuğa çıkınca, magma tabakası ne ki!..
Fotoğraf:www.cumhuriyet.com’dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
8
yorum
Etiketler: SAJA BAKIŞI
7 Ekim 2009 Çarşamba
ELA’dan BLOG DOSTLARINA MEKTUP:
17 yaşında, bizimkiler boşanmaya karar verdiğinde çalışmaya başladım ben. Biraz mecburi oldu ama böylece er ya da geç bir yerlerden başlanılacak olan o "hayata atılma" devresi kendiliğinden gerçekleşmiş oldu. Okulda öğrendiklerimin büyük bir kısmının hiç bir işe yaramadığını, hatta zaman zaman çalışmak için öğrendiklerimin çoğunu unutmam gerektiğini ilerleyen senelerde öğrendim. Hayat, okul kadar kolay olsaydı keşke...
İlk işim bir giyim mağazasında tezgâhtarlıktı. Aman Allah’ım tam bir facia. Bütün gün özenle dizdiğin rafları sadece bir kişinin, evet tek bir kişinin altına üstüne getirmesi ve onları tekrar dağıtılmak üzere toplamak zorunda olmak benim açımdan tatsız hatta acı bir tecrübe oldu:)
Bütün gün ayakta durmaktan zonk zonk zonklayan ayaklarım içinde tabii. Sanırım 10 gün dayanabildim. Allah bu işi yapmak zorunda olanlara sabırlar ihsan eylesin diyerek, eş dost vasıtasıyla bir şirkette bulduğum sekreterlik işine başladımmm. Önceden sekreterlik deyince aklıma ilk gelen Hülya Avşar'dı.:)) Neden mi? Çünkü onun bir filmi vardı ve patronu çok iyi bir adamdı. Seyredenler hatırlar belki adam elinden gelen her türlü yardımı yaptı işe ihtiyacı olan güzel mi güzel sekreterine. Hem de hiç asılmadan. Hıh hayatın tamda bu yerinde ben filmlerin baya bi atmasyon olduğunu da yaşayarak öğrendim:) Ne yalan ama... Gıcık mı gıcık, iki asker emeklisi patronum vardı. Kendileri gerçeğin dışında, hala ordudaydılar. Bende askerlik yapan ilk kız çocuğu olarak şafak saymaktaydım:)) Neyse, kendi kendimi aşarak inanılmaz bir sabır örneği gösterdim ve 5–6 ay kadar dayandım kendilerine. İşten ayrıldığım gün çektiğim ohhhhhh'u siz düşünün. Kuş gibiydim. :)
Yine bir yerlerden başladım. Kursa gidip bilgisayar kullanmayı öğrendim. Göstermiş olduğum üstün başarımın sonucu olarak ;) aynı dershanenin muhasebe bölümünden iş teklifi alınca düşünmeden zıpladım. Klavyemi geliştirdim, hatta bir iki derse girip hocalık bile yaptım :) Uzatmayım daha bir sürü iş. Çalıştım da çalıştım. Çoğu insandan çok çok az, çoğundan da çok fazla. İçlerinde en çok şarkıları sevdim. Hala da seviyorum şarkı söylemeyi:) Şu aralar en çok ninni söylüyorum:)
Ne olursa olsun şimdi çok daha iyi anlıyorum ki, severek yapmadığım işlerden bile çok fazla şey öğrenmişim ben. En azından neleri isteyip, neleri istemediğimi anlatmışlar bana. Sabrımı pekiştirmişler, insanlara nasıl davranmam gerektiğini göstermişler. Hepsi amaca ilerlerken önümden gelip geçen araçlarmış. Yüklendikleri görevleri yapmış meğerse gıcık patronlar, haldur huldur raf kurcalayan kadınlar:) Sağ olsunlar...
Şimdilerdeyse, dünyanın en zor ama enn güzel işini yapmaktayım. Oğlum ve ben birbirimize çalışıyoruz 18 aydır. Yeri geliyor öğretmenlik yapıyoruz, bazen patronluk, bazen ressam oluyoruz bazen aşçı. Aklınıza ne gelirse.:) Ama maaş falan veren yok o ayrı:)) Şimdiye kadar en çok sevdiğim iş bu oldu benim. Bundan sonra işten ayrılmak gibi bir lüksüm olmadığını bile bile hem de...
Amma velâkin yeni bir şeyler üretmenin vakti de geldi. Kafamda şu an düşünme aşamasında olan projelerim de var. Sizlerle daha sonra daha ayrıntılı paylaşabilirim. Destek ve fikirlerinizi bekleyebilirim. Bir ip ucu vermemi isterseniz içimde sakladığım kocaman Derya Baykal'ı artık dışarı çıkarmak, eskilerden yeniler yaratmak, yenileri özelleştirmek düşüncesindeyim.:) Çookk çalışmam lazımm çookkkk :) Hadi bakalım. Allah hepimizin işini gücünü rast getirsin. Kucak dolusu sevgiler...
Ela...
Resim:alexandrakitly.com'dan alıntı
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:19
10
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
6 Ekim 2009 Salı
"DOĞA İÇİN ÇAL" a destek
sufi-saja ekibi olarak; manâ kelimelerimizi görünmeyen denizin, görünmeyen sularına şişe içerisinde bırakmaya başladığımızdan bu güne dek tercihimizi hep özden yana kullandık. Karşıt olduğumuz şeyler ise; hep insan doğasını tehdit eden unsurlar oldu, GDO'lu ürünler, suyun ticaretleştirilmesi, plastik poşetler, acımasız savaş vs gibi. Zaman içerisinde doğa'yı hoyrat bir bilinçsizlikte kullanan insanoğlu; artık öğrenilmiş yalan gerçekliğin farkındalığına varmaya başladı. Artık "ses yakına değil uzaklara da duyurulması gerekiyor" diyen farkındalıklı bilinç; uyarı vazifesini anlayan gönüllere ekmeye başladı. İşte biz de bu ekim aşamasındaki görevimizi yerine getirerek ses verenlerin sesinin duyulmasına yardımcı olmak, 45 sanatçıyı biraraya getirerek Doğa için çal projesi çerçevesinde başlatılan bu çalışmaya emeği geçenlere destek olmak istedik. "Ağaçlar.net'e" çok teşekkür ediyoruz.Saygılarımızla.
Doga icin cal ! / Divane Asik Gibi - Official Video from Doga icin cal on Vimeo.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
07:05
5
yorum
Etiketler: MÜZİK, SAJA BAKIŞI
5 Ekim 2009 Pazartesi
FAKİR-İ FUKARA
Satırlara dökülen kelimelerin nasıl ki tek başlarına varlık göstermeleri mümkün değilse, esas olan ASILdan yansıyan bizlerin de kendimizi tek başına var sayması olanaksız bence. Külli bilinçten saçılan manâlarız bizler aslında. Tek başına şeklimiz dışında bireysel bir varlığı olmayan, varız iddeasında olan aynı harflerin kaderini paylaşan zavallı varlıklar gibi. Düşünün ki; Ben, Z yim. Sizler; A-B-C-D-E-F…Sesli harf ya da sessiz harf oluşumuz dışında ne gibi bir sıfatımız kalır ki geriye? Ancak harfler uygun bir düzende birleşerek kelimelere, daha birçok kelimeyle birleşerek de hikâyeye nesre, şiire dönüşürüz.Z olarak evrende bir tek ben olsaydım ,
Z liğimin ne bir deneyimi ne de diğer harflerle birleşimimden doğan sınırsız sonsuz manalarım oluşabilirdi.A-L-İ-M harfleri ile buluşup, Z-alim.., A-M-A-N la buluşup Z-aman oluşum gibi.E-N-G-İ-N harfleriyle birleşip ancak Z-engin olabilirim ben.Sıfatların işleyişinde ise yine yüce planın parmağı gerekli.
Zamanımızda bu kadar teknoloji ilerlemişken Allah’a kafa tutmaya başlamış ya insanoğlu. “artık biz de senin yaptıklarını yapabiliyoruz” diye.”Oluurrr “ demiş Allah “Bir insan yapın da görelim bakalım” Bilim adamları toplanmış biraz toprak, biraz su almışlar sözüm ona insan yapacaklarmış kendilerince, Allah’tan bir nida gelmiş “Hop HOOp” diye “kendi malzemenizi kullanın.”
“Sadece Allah var idi ve onunla birlikte başka hiçbir şey mevcut değildi” yazıyor kitabın birinde. O halde hakikatler değişmezse ve onun dışındaki her şey yavaş veya hızlı sürekli bir dönüşüm içindeyse hakkın dışındaki her şeyin de bir hayal ve yok olucu bir gölge olduğu sonucu çıkıyordu ortaya.Güneşe çevirdim yüzümü gölgemi görenler onu ben sandılar.Bense varlığımda o olmadan sadece bir Z yim , bir fakir-i fukara.
Sevgilerim bendeki O-ndan okuyana...
Resim;Flicker'den alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:09
4
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
4 Ekim 2009 Pazar
İKİ DİRHEM BİR ÇEKİRDEK
Çok şık ve özenli giyinmiş birini gördüğümüzde genelde hepimiz “iki dirhem bir çekirdek” deriz. Deriz de çoğu kez (iki dirhem ne? Bir çekirdek ne?) bilmeyiz. A-B-E vitamini fosfor ve çinko içeren radyasyon önleyici olarak bilinen Keçiboynuzunun yunanca adı; keration, İngilizcede; carob, Arapçada kırıttır. Keçiboynuzunun çekirdeği eskiden elmas ölçmekte kullanılır elmasın ağırlığı bu çekirdeklerin ağırlığıyla tartılırmış. Bu nedenle keçiboynuzu çekirdeği; kuyumculukta kırat ya da karat tabir edilen ölçü birimine isim babalığı yapmış.
Doğada ağırlığı değişmeyen en sert tohumlardan biri olması ve sudan kısa sürede etkilenmediği için Araplar, Selçuklular ve Osmanlılar uzun yıllar bu çekirdekleri ağırlık ölçüsü birimi olarak kullanmışlar.4 tane çekirdek; 1 dirhem, bir dirhem de; 3 gram ağırlığa eş kabul edilirmiş. Eğer satıcı iki dirhemlik bir şey satarken terazinin kefesine 8 çekirdek koyar ve bir tane çekirdek de fazladan atarsa bu müşterinin “saygın ve itibarlı bir kişi” olduğunu gösterirmiş. İşte bunun için çok şık ve özenli giyinen kişilere “iki dirhem bir çekirdek” yakıştırması ta o günlerden bu günlere böylece söylene söylene dilimize gelip yerleşmiş.
Haydi kalın "iki dirhem bir çekirdek" ve sağlıcakla, Size bir çekirdek de bizden, Sevgilerimizle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:00
6
yorum
Etiketler: HİKAYELER, ŞİFALI BİTKİLER
3 Ekim 2009 Cumartesi
KIZILCIK
Sonbaharın iyice yüzünü göstermeye başladığı bu günlerde kışa hazırlık amaçlı biraz da şifalı bitkiler bölümümüzün boşluğundan da yararlanarak, kendisini özleten meyvalarımızdan tam da mevsimi olan KIZILCIĞI yazmak istedim. Bizim zamanımızın çocuklarının üzerinde kötü bir etkisi olan bu meyva ( Çocuklar eskiden yaramazlık yaptıklarında "kızılcık sopamı alıyorum elime! " tehditleri ile karşılaşırlardı, bilmiyorum muhatap olanınız varmı?)İnternet üzerinde yaptığım ve karıştırdığım birkaç kitapta yazılanlara göre tam bir C vitamini deposuymuş. Hatta c vitamini deposu olduğunu düşündüğümüz portakalın iki katı c vitamini yüklü olduğu ve hücrelerin kansere karşı bağışıklılığını arttırdığı yazıyor.Bunun yanında bilinen temel özellikleri ise şöyle: Mideye kuvvet vermesi ve vücudun direncini arttırması, ağız yaraları,İltihaplanmaları önleyici,Böbrek taşlarını giderici olarak sıralanabilir. Reçeli de güzel olur doğrusu. Pazarda ya da manavda raslarsanız işte şimdi tam mevsimi, satın almadan geçmeyin sakın.Şifa olsun, sevgilerimizle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
16:12
8
yorum
Etiketler: ŞİFALI BİTKİLER
1 Ekim 2009 Perşembe
SEZGİSEL BULUŞMA
Uzak doğuda bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul eden bir Budist tapınağının;oraya kabul edilebilmek için geçerli olan tek bir kuralı vardı;anlatmak istediklerini konuşmadan sözsüz açıklayabilmek.
Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı gelir ve kapıda öylece durur ve bekler. Kapıda herhangi bir tokmak, zil veya çan yoktur. Çünkü burada sezgisel buluşmaya inanılmaktadır. Bir müddet sonra kapı açılır ve dışarı çıkan bir Budist yabancıya öylece bakar. Neden sonra selamlaşırlar ve sözsüz konuşmaları başlar. Yabancı tapınağa girmek ve orada kalıp öğreti almak istemektedir. Budist ne demek istediğini yürekten anlar ve bir süreliğine gözden kaybolur. Sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döner ve kabı yabancıya uzatır. Bu yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar DOLUYUZ demektir. Yabancı tapınağın bahçesinden aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne usulca bırakır. Gül yaprağı suyun üstünde sakince yüzer ve su da hiç taşmaz. Su kabını taşıyan Budist saygıyla yabancının önünde eğilir ve kapıyı sonuna kadar açarak yabancıyı içeriye alır. Çünkü suyu taşırmayan bir gül yaprağına tapınakta her zaman yer vardır.
Devamı Buradan ...>>

