"Kader, güzel ölüm, Allah rahmet eylesin, müslüman katliam yapmaz söylemleriyle" kürsülere çık ve sonra da gel Hamasa arka çık...Olur iş değil...Onca evladımız vatan uğruna ülkemizde şehit düşerken yardımları önce elinin erdiğine değil de sırf çıkar politikan için bilmem nereye göndermeye kalk...Nispet yapmak, teşvik etmek değil de bu nedir?
"İnsani yardım" adı altında Türkiye Ortadoğu'nun belki de hiç bir zaman düzelmeyecek "kara deliğinin" tam ortasına sokuldu. Geçenlerde Sayın Kılıçdaroglu bir Arap ülkesinden gelen 1 Milyarın hesabını soruyordu!....Ve İsrail, yardım gemilerine saldırıyor, Suriye ve İran hariç arap ülkeler sessiz kalıyor!,neden?...Yoksa Araplar: “sana parayı verdik şovunu yap” mı demek istiyorlar? Aynı zamanda, hükümetin bilgisi teşviği ve desteği ile, yardım kisvesi altında düşüncesizce hareket eden grubun sorumsuzluğu, sadece insani yardımla açıklanamaz.Yoksa İsrail düşmanlığı ve hamasseverliğimiz ile bilinen grupları kışkırtarak ortadoğuda macera mı arıyoruz? Bakın askerlikte de şaşırtma harekatları vardır , İsrail; yardım gemilerinden (burayı atlamayın) sadece Türk bayraklı mavi marmara yardım gemisine müdahale ediyor.İsrail de şaşırtma yaparak önce Hatay'daki deniz birliğimizi mi hedef alıyor yoksa?
Dün gece İskenderun'da Deniz İkmal Komutanlığı'na karşı gerçekleşen terör saldırısında 6 askerimiz şehit düştü.Filistine insani yardım gemisinde 7 türk vatandaşımız can verdi.Ölüm Allah'ın emri de, teşvik eden bizlerin hiçmi suçu yoktu?
Devamı Buradan ...>>
31 Mayıs 2010 Pazartesi
SUÇU İŞLEYEN KADAR TEŞVİK EDEN DE SUÇLUDUR
Gönderen
sufi
zaman:
17:07
36
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
30 Mayıs 2010 Pazar
ELİN KULAĞI VAR YERİN GÖZÜ

"Yerin kulağı var" derler ama elin kulağı var, yerin de gözü var bence.Bedenimizin yüzde yetmişi su, geri kalanı topraksa toprak görür kendinden yaratılmışın hal-i ahvalini? Su ise dalgalanır titrer duyunca titreyişlerimizi.YÂR duyar, ağyar duymaz aşığın gönlünde bir yangın varsa. Aşığa ise; Bağdat sorulmaz gönlünde bir katre ateş yanıyorsa. İlk yaratılışta vaadedilmişti toprağa "Ademi yapmak için senden alınan bir avuç toprak, yine birgün sana döndürülecek" diye. Nasıl bilmez ve görmez toprak kendi malı olan insanın gittiği yer nere? Ayak sesleri gider elin kulağına duyar söylediklerini, el; ele nakleder böylece ekleyerek dediklerini.
"Kuran dışında benden birşey yazmayın" dedi Hz. Muhammed. Kim dinler, ardından uyduruldu birbuçuk milyon söz,HADİS, vaaz ve nasihat.Kime inanmalı, hangi yasaklara kanmalı? "DİN; işte budur" diye de kendi kendimizi kandırmamalı.Kuran'ın sözlerine önce kulak verip, sonra da iyice anlamalı.
Sevgilerimle.
Resim:Ben Goossens
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:30
5
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
28 Mayıs 2010 Cuma
İZMİR-ÇANAKKALE HATTINDAN BİR ZEYTİN AĞACININ SESLENİŞİ
Ben bir zeytin ağacıyım...Her türlü hoyrat rüzgara, kuraklığa, taşlara, kayalara,sessizlik ve yalnızlığıma rağmen yoktur sizden bir istediğim. Toprağımı bellemeseniz de ben yine her yıl meyvelerimi size sunarım.Ben bir zeytin ağacıyım: yaz kış kurumam yeşil dururum.Kuran’da, tevratta, kutsal kitaplarda geçer benim adım. Kuran Müminin suresinde:” Sina dağında yiyenlere yağ ve katık olan zeytin ağacını varettik.” Nahl suresi: “andolsun incire ve zeytine Sina dağına.”der sizin de benim de yaratıcım olan Allah’ım. Bu direncim, size direnç vermek içindir. Sizlere hayat güzellik ve sağlık vermektir görevim ve amacım.
Atanız Adem’in ölümünde cennetten bir meleğin,Adem oğlu Şit'e verdiği ve “ Bu 3 tohumu babanın ağzına göm“demesiyle Adem’in ağzında büyüdüğü söylenen 3 ağaçtan“zeytin sedir selvi “ den biriyim. Kutsallığım tartışılmaz benim..Efsaneviyim...
Bilgelik Tanrısı Athena’nın dokunduğu yamaçta fidan olarak ilk gün yüzüne çıkan insanlığa en yararlı ağaçlardan biriyken ben, sizlerin beni yoketmek için kurduğunuz tuzaklara karşı şimdi isyanlardayım. Soruyorum neden?. Helenistik çağlarda kutsal sayılmış ve bana zarar veren, kesen kişiler yargılanıp ölüme mahkum edilmişken, 2000 yıllık ömrüm olan ben, meyvelerimden yiyenlerin de ömürlerine ömür katılacağına inanmaları gerekirken; ölüm vakti zamanım gelmeden, insan eliyle kesilmek istenmem neden? Bir dalım bile Dostluk barış umut kurtuluş sembolü olarak kabul edilmişken siz insanoğlundaki bu duyarsızlık “bindiğiniz dalı kesme “ arzusu değil de peki “maden maden” diye bu telaşınız neden????Daha ne istiyorsunuz? Altın arayacağınız topraktan size Homeros’un dediği gibi: SIVI ALTIN veren bir ağacım ya ben...
Çokuluslu altın avcılarının çıkarmak istediği “yeni maden yasası” başta zeytincilik olmak üzere Türk Tarımına sekte vurmak darbe indirmek değil de ne? Madencilik adına, zeytincilik yasası alınmak isteniyor ayak altına.”Her bir kesilen zeytin dalımın; günah ve vebali onu kesenin boynuna “ demek geldi içimden.Bu “yıkım yasa tasarısını “ protesto eden , doğayı seven duyarlı çevreler yerel yönetimlerin de desteğiyle bu Pazar Burhaniye’de olacak “beni yaşatmaya çalışacaklar” haberiniz olsun istedim, bu sözler döküldü dilimden.
Sevgilerimle . Yazan: Tontini, sözler : “zeytin ağacı”ndan.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:17
12
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
27 Mayıs 2010 Perşembe
BİR LİDER BESTECİ GİBİ OLMALI
Farklı sesleri kulağa hoş gelen bir melodiye çevirebilen "besteci" gibi olmalı örnek bir LİDER yani kompozitör.7 nota, diyez bemol ve koma-larla topu topu 29 harfle yazılmış sözleri liderimiz ustalıkla ses kombinasyonuna döndürebilmeli . Unutulmaz eserler yaratabilmeli, "vatan bestesini" klasiklere katmalı .Sol,fa, do anahtarlarını yerinde kullanmalı 5 paralel çizgiye yerleştirdiği nota aralarına koyduğu sus-u gerektiği yerde işaretlemeli.Ritim ve ölçüyü asla kaçırmadan, sağır olsa da, gözü ve gönlü görebilmeli. Tüm telli ve üflemeli sazları susturup sadece vurmalı sazların notalarını dizmemeli ardısıra.Yoksa, güreş meydanından farksız olur meydan kanımca. Kulak yırtan çatlak sese dönüşür bu, dinleyenin kulaklarına pamuk tıkatır sonra. 7 notadan sadece birini seçip DO dışındaki diğer notaları hiçe sayarsa besteci yaptığına sanat değil, liderlik değil de, ben bilmem Kİ, ne denir? Yeni bir bestenin notaları yazılıyor ülkemde şu sıra...Dilerim bu beste; asırlar sonra bile klasikler kategorisine alınıp alemlere ibret bir ilahi, ya da gönüllere söz söyleyen hak kelâmı bir türkü gibi insanoğlunca dinlenir. Hepinize sevgilerimle.Tontini.
Resim:Peter Marcek
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:55
10
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
23 Mayıs 2010 Pazar
KOCAMAN AİLEME
İnsanlar kuş gibi derler ya, ben bu lafı yılda en az bir-iki kere doğruluyorum kendimce. Evet insanlar KUŞ gibiler....Ama bu sene o kadar çok gidip geldim ki yollarda, sanırım "leyleği havada görmek" deyimi de uygun bana....Yaklaşık 2,5 aydır kaldığımız caanım memleketim, EGE'nin gerçek incisi İzmir'den sadece 8 saat süren bir yolculuk sonrasında kuşlar gibi uçarak geldik evimize. Nasıl da özlemişiz içeriye girene kadar çok anlamamışız demekki. Evimin kokusunu içime çekmek ve bu sefer hayatımın en önemli iki erkeğiyle beraber olmak çok huzur vericiydi...
Ama çok kolay olmadı ayrılık. E kolay değil 2 yaşını orada bitiren oğlum, artık evimizin, Tontini'sinin evi olduğunu düşünmeye başlamıştı çoktan. Günü-birlik gittiğimiz yerlerde arar olmuştu alıştıklarını. Kapkaranlık mışıl mışıl uyuduğu Tontini odasını, kendi odası gibi bellemiş en çok orada rahat etmişti işte. Ne yalan söyliyim ben de zaman zaman onun bu düşüncesine katılmıştım :)) Tontini bana birşeylerin yerini sorduğunda, ona verdiğim cevap: olayı tamamen anlatıyordu aslında. "BİZİM odadadır canım :))" Evet bizim evimiz olmuştu orası...
Nasıl olmasın? Ama beraber uyandık, kahvaltılar ettik, sahile gittik, gezdik, tozduk, bazen neşeli, bazen hüzünlü, kimi zaman gergin tam da hayatın kendisi gibi...
Rahattık. Beraber ağladık, beraber güldük. Hep beraber aynı kişiyi özledik ve bekledik. Gidelim gitmeyelim derken 2,5 ayı devirdik işte.
Şimdi saydım tam 76 gün oradaydık. Kuzenlerim, teyzelerim, dayılarım, canım anneannem de bizimleydi tabii. Yani biz onlarlaydık :) Ve sizlerin duları, iyi dilekleri, yolladığınız harika enerji... Doğrusunu söylemek gerekirse hiç zorlanmadım, onlarla, sizlerle asker yolu beklemek hiç zor olmadı. Birlikte içilen damla sakızlı kahvelerin, yapılan hamur işlerinin, çay saatlerinin, keyifli akşam yemeklerinin, çok özlediğimiz kalabalıklar içinde olmak, oğlumun çocuklarla oynarken attığı şen kahkahalar...
Hepsi güzel ve unutulmazdı..
Hepiniz sağolun, var olun canlarım. Sayenizde herşey çok daha kolaydı.
Zor geçmedi derken, son bir haftayı kastetmiyorum ama. :)) Zira o zamana kadar bu tecrübeyi yaşamışlardan hep duyduğum birşeydi bu; "son günlerde hiç zaman geçmez ne sana, ne ona!" Bense; "yook canım, bu kadar ay ne kolay geçti baksanıza, 1 hafta niye geçmesin ki?" diye geçiriyordum içimden.
Amaaa takvimler 10 Mayısı gösterdiği günden itibareeeen; benim için yepyeni bir zaman dilimi icad edildi sanki. Bir gün 124 saat. Bir hafta 777 gün :))gibi.
Dışarıda EGE'nin peşinden koştururken geçen zamanı anlamam bahanesiyle kahvaltıdan sonra kendimi yollara mı vurmadım, o mağaza senin bu mağaza benim girip dolaşmadım mı, bütün parfümleri koklamadım mı parfümerilere girip çıkıp. Ne yaptıysam olmadııııı... Ve gerçekten son bir hafta geçmek bitmek bilmedi. Ve ben bir kere daha inandım tecrübeleri hiçe saymamayı:))
17 Mayıs 2010...Nihayet beklenen gün gelmişti işte. Sabah saat 07:00 de uyandım. hemen çayı koydum. Sevgilimin Ege'nin incisine ayak bastığını öğrendiğimdeyse kalbim kuş gibi uçuşmaya başlamıştı bile. Mutfağın içinde bir oraya bir buraya:)) "Yarım saat sonra evdeyim" dedi beklediğim ses. Al işte yarım saat daha. Allahımmm! Siz düşünün artık aradan geçen zaman bütün bir 5 aya bedel miydi değilmiydi? Gözlerim yollardaydı artık. Ve köşeyi dönüp, sırtına ayrılığın getirdiklerini yüklemiş, yüzündeki o şaşkın ifadeyle bakan, "ne oldu şimdi, bitti mi, bir daha gitmicek miyim?" yani der gibi içten-içe söylenen beklenen adam geliyordu.
Otomata bastım. Merdivenleri çıktı. Ve artık yanımdaydı, sağlıklıydı, iyiydi ve en önemlisi bizimleydi. Sarılırken ona kalbimden geçen tek şey şükretmekti tabii ki.
Sonra gelsin harika Tontini kahvaltıları, gitsin muhteşem akşam yemekleri... Tabii ki ertesi gün çıkılacak yolculuğun heyecanlı fakat hüzünlü telaşı...
Arkada bırakacaklarımızın bize ne kadar alıştığını düşünmek, geride kalacak olmanın şaşkınlığını çok iyi bilen birisi olarak kendimi onların yerine koymak, aslında gitmek istememek, içime saplanan iğneler. Midemi burkan gizli bir el...
Yolculuğun sabahında artık göz göze gelemeyişler, ayrılık hakkkında konuşamamalar, her an dolu dolu gözler...
O zamana kadar söylenmemiş sözlerin son 5 dakika içinde ardı ardına ipe dizilmiş inciler misali sıralanması. Gözyaşı... Birine kavuşmak, diğerlerinden ayrılmak....
Hiç bir sevdiğimden ayrılmadan yaşayacağım, güzel "gülen gözler çiftliği" hayalimin nasılda gerçek olmasını istediğimi bir kez daha fark ederek bindik servise. Hoşçakal İzmir... Ege'min incisi... Biz gelene kadar iyi bak sevdiklerime...
Maddi manevi her zaman arkamızda bir dağ gibi duran güzel insanlar, dualarıyla hep yanımızda olan sizler, benim kocaman güzel ailem iyi ki varsınız. Zor günlerimizde yanımızdaydınız, yükümüzü paylaştınız. Çoğu zaman hafiflettiniz. Ben size nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum şimdi. Ne yazsam çok anlamsız kalacak. "Allah size de bu kadar çok şükredecek, teşekkür edecek güzel insanlarla dolu kocaman bir aile nasip etsin" diyebilirim ancak. Ve bence en güzeli de bu olur.
Veeee canım sevgilim sende hoşgeldin evine. Allah bir daha ayırmasın bizi. Ailenden, oğlundan ve özgürlüğünden...
Kısa da olsa, ki bana hiç kısa gelmedi :) ödediğin vatan borcun için ayrıca teşekkürler sana. Hediye gibi geldin, hoşgeldin...
Bizler erdik muradımıza hadi bakalım siz de çıkın kerevetine:)
Hepinizi çok seviyorum.
Kocaman kocaman Sevgiler.
Ela.
Resim:Gabriela Matei
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
20
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
22 Mayıs 2010 Cumartesi
ELİMDEN NE GELİR Kİ KADER BÖYLE

Boş geliyor bugün bu alem bana
Arıyorum kendimi ben yana yana
Toprağa diri gömülenlere baktım da
Alışveriş aşk sevda da dedim boşuna.
İllüzyona döndü tüm acı sözcükler
Sevgi ve aşk başka diyara gittiler
İnsanlık bitti cambazlar kaldı geriye
Padişahın tahtına seni mi oturttular?
Bugün var yarın yoksun dostum gel kendine
Sende bu belagat, bu hırs hıyanet de ne?
"Elimden ne gelir ki, kader böyle" diyorsun
Azrail dikilse karşına hadi sen "eyvallah" de.
Sevgilerimle.
Resim:Daniele Manfredini
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
08:24
11
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
19 Mayıs 2010 Çarşamba
ZONGULDAK KARADON MADEN OCAĞI ve BİR ANANIN KEMAL'E MEKTUBU

Bir işçi televizyon kanallarında şunu söylüyordu; “Ben susuz çalışmam dedim, beni işten attılar” ‘Susuz’dan kasıt şudur: O galerinin açılmasında kullanılan delici makineler taşı delerken toz çıkarır. Tozun çıkmaması için su verilir. Su havada toz oluşumunu önlediğinden tozun işçilerin ciğerlerine gitmesi de böylece engellenmiş olur. Su kullanıldığında ilerleme zayıflar. İlerleme zayıflayınca da taşeron firmanın geliri düşmüş olur. Bunun için işçiye taşeron firmaca susuz çalışması dayatılmış. İşçi bunun kendisi için bir ölüm olduğunu bildiğinden “susuz çalışmam” demiş ve işten atılmış.
Bu 19 Mayısta Yine anaların,yine eşlerin, evlatların yüreği yanıyor.Sevgili Aysema arkadaşımın blogundan aldığım eşi benzeri bu cihana bir daha gelmeyen Mustafa Kemal'e yazılmış H.H.Korkmazgil'den hasret kokan, acı tüten bir ana mektubunu sizlerle paylaşmak istedim.Bizlerin de bu 19 mayıs'ta yüreğimiz yanıyor dostlarım, sevgilerimle.
YAŞLANMAYAN ANANIN YAŞLANMAYAN MEKTUBU
Sen hep Samsun' a mı çıkarsın ay oğul, ay KEMAL' im
Hele bir de buralara
Çık hele bir
Çık hele bir
Kemal'im.
Yol uzak
Hane viran
Dersen eğer Kemal'im
Dilediğin yere çık.
Çık hele bir
Çık hele bir
Kemal'im
Gör ki ne haldedir "Ey Türk Gençlik " in
Gör ki ne haldedir "Bu yurdun efendisi"
Gör ki ne haldedir " Bursa'da dediklerin "
Sen hep Samsun 'a mı çıkarsın ay oğul, ay Kemal'im
Hele bir de oralara
Çık hele bir
Çık hele bir
Kemal'im
Karadeniz derler bir kara derya
Abanmış üstüne Kozlu'da çocukların
Kömür müdür yürek midir ocaklardaki
Ağıt mıdır fiğan mıdır bacalardaki
Zonguldak Zonguldak vurur yüreğim
Zonguldak dertlerim günde beş öğün
Katarlarım al bayraklı cenazelerim
Kimi ağlar ekmek ekmek ne bilem
Kimi ağlar okul okul ne bilsin
Ne bilsin grizuyu, grevi, sendikayı Kemal'im
Ne bilsin yoksul, yetim.
Sen hep Samsun 'a mı çıkarsın ay oğul , ay Kemal'im
Hele bir de kömürlere
Çık hele bir
Çık hele bir
KEMAL'İM.
(H.H.Korkmazgil)
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:47
17
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
16 Mayıs 2010 Pazar
İLK FLÜT, İLK MÜZİK YARIŞMASI VE MİDASIN EŞEK KULAKLARI
Efsanelerin: ölümsüzdü tanrıları, tanrıçaları...Günü gelince ölürdü sıradan biz gibi insanları...Tanrılarla o zamanlar boy ölçüşmek ne mümkün? Hayvana ağaca çiçeğe o saat o gün döndürürlerdi ölümlüleri. Şimdiki ölümlü kanunlarıyla hapse girse de kişi, o zamanlar başkaldıranın derisinden ayrılırdı eti... Bir bahar Kelanai (Dinar) kentinde doğurdu anacığı, Marsyas’ı...Ana yüreği nazlandırıp Ninnilerle ilahilerle onu büyüttü. Marsyas saza açtı yedi delik, neyin flütün kavalın atası oldu... Şakımazdı Frigyanın orman kuşları içli içli çalarken o flütünü.... Kıskandırdı 3 telli LİR çalan güzel sanatlar tanrısı ölümsüz Apollo’nu....
“Tarihin ilk müzik yarışması” Kelanie de işte ilk böyle gerçekleşti. Çağrıldı yarışmaya oy kullanmaları için Midas ve 9 peri (mause) kızı... Çoban Marsyas ve ölümsüz Tanrı Apollon çaldılar en güzel bestelerini... Ölümlü Kral Midas yurttaşı Marsyas adına kullandı adaletle oyunu. Öfkeli Apollon, “iyi duyamıyorsun, iyi duyamıyorsun!” diye büyüttü Midasın kulaklarını... Çok kızmıştı Marsyas’a, onun da yüzüp astı bir köknar ağacının dalına derilerini...Bu duruma üzülüp öyle çok ağladı ki 9 peri, ırmak oldu gözyaşları. O zamanın Marsyas ırmağı,şimdiki zamanlarda Çine çayı adını aldı...
Eşek kulaklarından öyle utandı ki Midas, kafasında hep külahla dolaştı... Ne zaman “sırrımı sakla halktan” tembihiyle saçlarını berberine kestirdi; Berber dayanamadı birgün,“Midas'ın kulakları eşek kulağı” diye bir kuyuya seslendi... Gel zaman git zaman, gecikmeden rüzgar aldı bu sırrı, bütün Frigya’ya yaydı... Böylece "külah çıktı, kulak göründü" bu efsanede bu zamana böylece ulaştı...
Sevgi ve aşkla kalın, aman ha! "herşeyin en güzelini ben yaparım!" diye kimseye birşey demeyin...Gün gelir saklanılan her şey açığa çıkar kulak görünür, "Bu öğüt kendimedir" dostlarım, sakın ha alınmayın.Sevgilerimle, Tontini.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
07:47
18
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
15 Mayıs 2010 Cumartesi
TUTTUĞUN ALTIN OLSUN

Evvel zaman, zaman evvel içinde, Milat olmadan önce, sonraya ermemişti gece. Zengin mi zengin bir krallık vardı Anadolu'da Frigde.Şanı duyulmuştu dünyanın herbir köşesinde. Frigya denmişti Bu Krallığın , adına da... Kralları Gordios'tu önce,Ana tanrıça (Kybele ile Gordios'tan) doğma Midas geçti tahta babası ölünce.Yaşlı bilge Silenos birgün uyuyorken bir ağaç altında gül bahçesinde, uyandırdı saray görevlileri onu deli, divane, sarhoş sanınca. Götürdüler yaka-paça Kral Midas'a hertarafını güllerle bezeyip, "ülkenin sınırlarına bir yabancı girmiş dediler sarhoş bir hain olabilir zannımızca." Midas onun bir hain olmadığını onunla konuşunca anladı, bildi. Çünkü o yetiştirmişti sanat eğlence ve şarap tanrısı Diyonisos'u. Aldı Silenus'u Diyonisos'a götürdü... Sevindi sanat tanrısı ustasını görünce "Dile benden ne dilersen?" dedi Midas'a gönlünce." Hazırım şuanda sana ne istersen vermeye!" Midas bu, heyecanlandı; "her tuttuğum altın olsun" dedi düşünmeden. "tuttuğun altın olsun" sözü de işte taa o zamandan böylece geliverdi günümüze. Midasın niyazı o an kabul oldu olmasına da; ekmeği tutunca altın, yemeği altın, sarıp sarmaladığı güzel kızı altın olunca...Yakardı bu sefer duasının geri alınmasına. Dedi ki;"sevdiğim kızımın canı lazım, karnım altınla doymaz ekmeğimi geri ver yüce Diyonisos bana..." Paktalos ırmağında" 3 kez yıkan ( şimdiki Gediz'e akan Sart çayı)dileğin geri alınacak o zaman."dendi ona. Yıkandı yıkandıkça altın oldu ırmağın kumu çakılı. Sardes kenti işte o ırmağın kenarına kuruldu (şimdiki Salihli Sart köyü)Frigyalılar bastı böylece Dünyadaki ilk altın parayı, altın çengelli iğneyi. Bundan böyle ülkenin altın oldu taşı da toprağı da...Gordion'da kuruldu krallığın şanı-büyük sarayı. Onunla boy ölçüşecek krallık kalmadı o zamanlar yeryüzünde.Sevgilerimle.
İlk flütün yapılması,
İlk müzik yarışması,
Midas'ın kulaklarının eşek kulağı olması efsanesi az sonra dostlarım.
Derleyen ve şiirselleştiren: Tontini
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:50
12
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
13 Mayıs 2010 Perşembe
BAŞ OLMAK NE DEMEK?

İnsanın BAŞını taştan betondan yaptım bugün.Diktim bir büst gibi toprağa.BAŞ olmak ne demekmiş görsün istedim.Başa bu ceza mı ödül mü şimdi nereden bilecek? Asırlar geçse de üstünden yağmur kar fırtına güneş yaksa da günbegün daha bir taşlaşıp betonlaşacak.Bedeni ise etten kemikten bıraktım.Beden ayrı baş ayrı, ayaklar başa hasret kalsa da , baş ayaksız bedensiz yaramaz ki bir işe... Ne ayın gümüş ışıltısı, ne Huvarna kuşunun kanat çırpışı, ne mal mülk sevdası, ne yönetme ve ne de iktidar kavgası, ne arabın yağı, ne Şam'ın şekeri... "Umurunda mı dünya?" olacak. Dünyanın da O umurunda olmayacak. Arzı al kırmızıya, arşı griye de boyasam, al kırmızı güllerle de donatsam dibini, diyemeyecek "işte budur gülün kokusu!" Sultaniyegâh makamını değiştirip fistaniyegâh da yapsam dönmeyecek "atın bu haini içeri" diyen dilleri. Efsane bu ya; Eski Helende insanların kendi kendilerini idare etme sanatına politika denirmiş.HUVARNA adı verilen kuş da kimin başına konarsa sorgusuz sualsiz o hükümdar (baş) olurmuş .Başına "devlet kuşu" kondu sözü de işte taa ozamandan bugüne böylece söylenegelmiş.Milli piyango idaresinin de bugün simgesi o kuş olmuş nasılsa.Huvarna, Hüma,Uma, Umay eski yunanda da foniks denmiş bu kuşun adına.Bugün yine ters soludum galiba nefesimi...Bir baktım, ses yine ses olarak çıktı içimden. Kaldırıp satırlara usulca dökülenleri, başı betondan tekrar dönüştürdüm ete. "Başsan bil başlığını, ayaklar taşır başı unutma. Bedenin işlerken sen baş ol ama, sakın övünme ha!" dedim kendime. "Gönülden Selam edip Huvarna kuşuna, bereket dolsun sofralarınıza" deyip sözümü burada noktaladım.Sevgilerimle.
Resim:Glauco Dattini
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
16:58
15
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
12 Mayıs 2010 Çarşamba
DEĞERLİ KIZLARIMIZIN ANISINA/ PRECİOUS
ACI BİR HAYAT HİKAYESİ
Precious:Based on the Novel push bay sapphire-adı üstünde- Amerikalı yazar Sapphire’nin bir romanına dayanan, Geoffrey Fletcher’in senaryosunu yazdığı, Lee Daniels’in de yönettiği birçok dalda Oscar-a layık görülmüş bir yapıt. İnsan denen hayvanın en hayvani tarafını gösterirken, seyircisinin içini kanırta kanırta acıtan, hassas bünyeleri de allak bullak edecek olan bu senaryo, anlatılanların günümüzde de bolca yaşandığını hatırlamak ve konuyu irdelemek, değerli kızlarımıza sahip çıkmamız adına mutlaka izlenilmesi gereken psikolojik, seyir önceliği tanıyabileceğiniz kalitede mükemmel bir film bizce.
Kimisi; “hadi canım ordan, bu kadar da olmaz!” dese de, toplumumuzda çokça yaşanan ama üstü örtülen gerçekleri seyrettikten sonra oldukça uzun bir süre etkisinden kurtulamayıp yaşlı gözlerle boş boş ekrana bakmaktan da kendinizi alamayacaksınız belki de. Her açıdan farklı ve kusursuz kotarılmış bir film olarak bütün tacize uğramış değerli kızlarımızın anısına "PRECİOUS"u izlemenizi tavsiye ederiz. sevgilerimizle.
Devamı Buradan ...>>
9 Mayıs 2010 Pazar
EREN'den ANNE'ler günü ARMAĞANIMI ALDIM

Sevgili dostlar en büyük Torunum 5 yaşındaki güzel yürekli, hayal dünyası geniş,"karpuz ağaçta yetişir" deyip de gerçeği öğrenince kendine gülen, sünger Bop'a kötülük yapıldığında için için ağlayan, 1.5 yaşında gölgelerin ışığın altına gidince kaybolduğunu keşfeden,duygusal Eren 'imden anneler günü armağanımı aldım ve sizlerle paylaşmak istedim. Çok teşekkür ederim cankuşum SÇS (seni çok seviyorum) Tontini.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:57
26
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
8 Mayıs 2010 Cumartesi
TANRI OKULU
Olaylar sonsuz bir çölde başlar. Tanrı ile Narada adlı bilge yan yana yürürlerken gözleri engin boşluğa dalar. Bir süre sonra Narada Tanrı’ya dönüp sorar: "Ey yüce Tanrım, bu dünyanın ve orada yaşayan bütün yaratılmışların hayatının görünümlerinin ardındaki sır nedir?"Tanrı gülümser ve susar.Yola devam ederler. "Evladım," der bir süre sonra Tanrı ve ufka bakar, "Güneşin sıcağı beni susattı. Bu yoldan biraz daha gidersen bir ırmak bulacaksın. Irmağı takip et, bir kasabaya geleceksin. Oradaki evlerden birine git ve bana bir bardak soğuk su getir." "Hemen," der Narada ve yola koyulur.
Bomboş arazide dakikalarca yürüdükten sonra gerçekten bir ırmağa gelir.
Irmağın öte yanında bir yerleşim alanı vardır. Narada derli toplu görünen bir çiftlik evine yaklaşır ve eski tahta kapıyı çalar.Kapı genç, güzel bir kız
tarafından açılır. Gözleri ışıklar saçmakta ve Narada’nın gördüğü diğer kadınların gözlerine hiç benzememektedir. Kızın gözleri ona Yüce Tanrı’sının gözlerini
hatırlatır. Narada bu gözlerin içine baktığı anda Tanrı’nın talimatını ve oraya geliş amacını unutur. Kız onu içeri davet eder ve ikramda bulunmak ister. İçeride, kızın annesiyle babası bu bilge kişinin gelişini bekliyor gibidirler. Narada için en nadide yiyecekler hazırlanmıştır. Hiç kimse oraya neden geldiğini ve ne
istediğini sormaz. Uzun yıllar önce aralarından ayrılıp uzaklara gitmiş eski bir dost, sanki şimdi geri dönmüş gibidir.
Narada bu dost canlısı ailenin evinde birkaç gün kalır. Kendisine gösterilen konukseverlikten çok memnundur ve genç kızın güzelliğine gizli bir hayranlık beslemektedir. Bir hafta böylece geçip gider, ardından iki hafta daha geçer. Narada çiftlikteki günlük işlere katılmaya başlar ve kısa bir zaman sonra aile, orada sürekli bir misafir olarak kalmasını ister. Narada bunu sevinçle kabul eder ve
bir zaman daha geçer. Nihayet, rüya gibi geçen günlerin sonunda Narada evin kızı ile evlenme arzusunu dile getirir. Baba çok memnundur. Dediğine göre herkes bunu ümit etmiştir. Narada ile genç kız mutluluk içinde evlenerek aynı eve yerleşirler.
Çok geçmeden bir erkek çocukları dünyaya gelir, ardından bir erkek çocuk daha doğar ve sonunda bir de kızları olur. Narada kasabada küçük bir dükkan açar ve kısa sürede işini büyütür. Eşinin annesi ve babası öldüğünde ailenin reisi artık o olmuştur. Zaman akar gider,kasaba halkı mali işlerde Narada’nın rehberliğine güven duymakta, hatta giderek kendisinden kişisel tavsiyeler de istemektedirler. Çok
geçmeden belediye meclisinde yüksek bir göreve getirilir. Hayatı,kaçınılmaz olarak, bir kasabada yaşamanın verdiği doğal sevinçler veüzüntülerle doludur. Böylece hayat anlamlı ve başarılı bir şekilde yıllarca sürüp gider.Derken muson yağmurları mevsiminde bir sabah gökyüzü kararır ve görülmemiş şiddette bir fırtına ile yağmur yağmaya başlar. Çok geçmeden ırmak taşar ve sular öyle yükselir ki, sel baskını
tehlikesi doğar. Evler olduğu gibi sulara kapılıp gitmektedir.Akşama doğru fırtınanın dinmeyeceği ve kasabayı kurtarmanın bir yolu olmadığı anlaşılmıştır. Narada, kasaba halkını uyardıktan sonra ailesini toplayarak gecenin karanlığında yollara düşer. Kendilerine daha yükseklerde güvenli bir yer bulmayı ümit etmektedir. Eşi ve iki oğlu kasırga şiddetiyle kükreyen rüzgara karşı direnirken ona
sımsıkı sarılmışlardır. Küçük kızını da göğsüne bastırmıştır. Rüzgar korkunç bir şekilde esmekte ve sel suları git gide yükselmektedir. Narada karşılarına bir duvar gibi dikilen yağmurda ilerlemeye çalışırken birden ayağı takılır. Azgın tabiat kuvvetleri oğullarından birini babasının kollarından koparıp alır. Onu
yakalayacağım derken diğer oğlunu da elinden kaçırır. Hemen ardından şiddetli bir rüzgar küçük kızını bağrından çekip alır ve sonunda sevgili karısı da sel sularına kapılarak uğuldayan karanlığa karışır.
NARADA çaresizlik içinde feryat eder ve ellerini göğe açıp, acıyla kıvranır. Ancak feryatları o korkunç gecenin derinliklerinden doğan dev gibi bir dalganın içinde duyulmaz olur. Dengesini kaybetmiş ve bayılmıştır. Bedeni azgın sularla oradan oraya çarparak ırmakla birlikte sürüklenir. Saatler geçer, hatta belki de günler. Narada acılar içinde yavaş yavaş kendine gelir, neredeyse çıplak ve yarı ölü bir vaziyette ırmağın çok daha aşağılarında bir kumsala sürüklenmiş olduğunu fark
eder. Şimdi gün aydınlanmış, fırtına dinmiştir. Ancak ortalıkta ailesinden en ufak bir iz olmadığı gibi, başka bir canlı da görünmemektedir. Narada kumların üstüne yüz üstü düşüp dakikalarca kımıldamadan yatar. Her yanı ağrımaktadır, tek başına kalmıştır, üzüntü ve terk edilmişlik duygusundan deliye dönmüştür. Irmakta önünden enkaz yığınları sürüklenmekte, havada ölümün kokusu duyulmaktadır. Artık her şeyi elinden alınmış, hiçbir şeyi kalmamıştır. Sevdiği ve değer verdiği ne varsa suların girdaplarında yitip gitmiştir. Ağlamaktan başka yapacak bir şey yok gibidir.
Derken, Narada aniden bir ses duyar: ådeta damarlarındaki kanı donduran bu ses, "Evladım, senden istediğim bir bardak soğuk su nerede?"
Narada döner ve hemen yanı başında duran Tanrı’yı görür. Irmak kaybolmuştur ve onlar yine sonsuz bir çölde yalnızdırlar. Tanrı bir daha sorar: "Suyum nerede? Tam beş dakikadır bekliyorum burada."
Bilge, Tanrı’sının ayaklarına kapanır ve kendisini affetmesi için yalvarır. "Ah, unuttum!" diye durup durup feryat eder. "Yüce Tanrım, unuttum! Beni bağışla!" Tanrı gülümser ve şöyle der: "Peki Narada, dünyanın ve üzerinde yaşayan bütün
yaratılmışların görünümlerinin ardındaki sırrı şimdi anlıyor musun?
Resim: Flicker'dan
Yazı: bütün dünya'dan alıntıdır.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:41
21
yorum
Etiketler: HİKAYELER, SAJA BAKIŞI
5 Mayıs 2010 Çarşamba
İYİ Kİ DOĞDUN EGE'M, HIDRELLEZ GÜLÜM
"İyi ki doğdun , iyi ki varsın" dediğim ilk yaşgününün üzerinden bir yıl daha geçti güzel oğlum. Ne çabuk geçti değil mi annecim? Evet sen de bir şey anlamadın biliyorum. Öyle önemli ve güzel şeyler başardın ki bu sene hangi birini anlatsam sana bilmiyorum. Ben çocukluğunu çok iyi hatırlayan bir insanım biliyor musun? Bazen hatırladıklarımı anlattığımda Anneannen şaşırır hatta: "4 yaşında bile değildin, nasıl hatırlıyorsun sen onları" diye. Hatırlamayı çok istesem de 2 yaşımı hiç hatırlayamıyorum ama. Ne zaman konuştum? Huyum, suyum sana ne kadar benziyordu acaba hiiiiiç bilmiyorum...
Kim daha çok oynuyordu benimle, kimler saçlarımı okşayıp şefkatini veriyordu sınırsızca, tahmin etsem de, maalesef hatırlamıyorum işte...
Büyük olasılıkla harika şeyler paylaştığımız, hep yanyana, koyun-koyuna geçirdiğimiz bu yılı sen de anımsayamayacaksın bebeğim. Korka korka tırmandığın koltuk kenarlarından tutunarak sadece bir günde nasıl yürümeye başladığını, suyla nasıl severek hatta kendinden geçerek oynadığını, futbol topuyla harikalar yarattığını, Tontini’nin trambolininde nasıl ustaca zıpladığını hatırlayamayacaksın! Bunun için çok üzgünüm aslında. Ve duam şudur ki; sana bunları uzun uzun anlatacak, nasıl özel bir çocuk olduğunu hep hatırlatacak kadar seninle birlikte olalım Ege’mm. Senin bütün güzel günlerini görecek ömrü versin bize Allah inşallah...
Şu anda öyle mutlusun ki... Ve sevgi dolu... Bu günlerini hatırlayabilmeni güzel gülücüklerini senin de görebilmeni nasıl isterdim bilsen. Sokakta yürürken erkek kız demeden insanlara nasıl dokunduğunu, masalarda oturanlara el sallayıp herkesten gülümsemene eş, sevgi almanı görebilmeni nasıl isterdim! Ama merak etme her fırsatta seni fotoğraflayan ve kameraya çeken annen sayesinde bir kısmını izleyip göreceksin sen de bir gün inşallah. Ve umarım biraz olsun hatırlarsın seni nasıl sevdiğimizi 2 yaşını nasıl sevinç ve eğlenceyle geçirdiğimizi...
3. yaşına girerken Allahtan dileyebileceğim tek şey hep böyle sağlıklı ve mutlu olabilmendir canımın içi. Ne olursa olsun hep güçlü olabilmendir. Kafanı demir kapıya, duvara, oraya, buraya vurup hiç ağlamıyorsun ya, hep böyle mukavemetli olabilmendir senin için bu sene yine dileğim. İçimde koskocaman bir dağ gibi duran, ve hiç azalmayacak sevgimi hep görebilmendir isteğim...
Ve tabii 5 aydır sabırla beklediğimiz babişkomuza 10 gün sonra sağ salim kavuşabilmemizdir...
Seninle geçen her yılıma bir isim koyacağım demiştim de, geçen seneye “UMUT” adını vermiştik ya beraberce. Bu senemizin adı da, “IŞIK” olsun güzelim. Bizi aydınlattığın için.
Ve yolların hiç kararmadan, gözlerindeki o inanılmaz aşkla büyü, sevgili sevgilim...
Mutlu yıllar. Nice nice yıllar sana.
Seni çok seven, önemseyen ve değer veren ELA ANNE-ciğin...
5 Mayıs gecesi herkes kırmızı torbalar içine bozuk paralar koyar, ufak kağıtlara niyetlerini yazar, ya da toprak ananın bağrına taştan ev yapar ya!.. Biz de senin hayırlısıyla doğman için niyetimizi Hızır’a yazıp Kaş’taki evinizin bahçesindeki o kırmızı gülün dalına asmıştık geceden. Balkonda gazete kağıtlarını ateşe verip üstünden atlamayı da ihmal etmedik maile.O gece rüyamda sen doğdun ve seni kucağıma verdiklerinde o masmavi gözlerine bakamamıştım ben. Annen “ah bir bebeğim olsun” diye umut edip Allah’a niyaz ettiği zamanlarda bir gün beni kapıdan uğurluyordu. İşte o gün yine sen annenin yanından bana el sallıyordun bebeğim.O gerçekti... ve sen 12 yaşındaydın ve yeşil gözlüydün o zamanki vizyonumda. Geri döndüm Ela ya “çok güzel bir çocuğun olacak biliyormusun?” dedim. Sen daha dünyaya gelmeden görüntünü göstermiştin bana canlı canlı. Belki de annenin karnındaydın ama henüz kimsenin haberi yoktu bundan.15 gün geçmeden annen hamile olduğunun müjdesini verdiğinde, gözlerim dolmuş heyecanlanmıştım yeniden.
6.Mayıs sabahı o mavi gözlü bebek halini gördüğüm rüyadan sonra, o gün doğacağını artık biliyordum ben.5 kat aşağıya koşarak inip bu yaşımda, gül dalından niyetlerimizi alıp 5 kat yukarı tekrar çıkıp annenin saçlarının arasına kırmızı gülleri iliştirdikten sonra hastaneye yollandık erkenden.Annen arabanın içinde o kadar masumdu ki...Hatta doğumhaneye bile başındaki o kırmızı güllerle girdi heyecandan...O gün herkesin yüzünde bir sevinç vardı, ama annenin yüzündeki o sevinçli hüznü, bir evlada sahip olmak adına ölümü bile göze alışını nasıl unuturum ben? Baban doktorun ameliyat önlüklerini giyip, o da senin doğumunda hazır ve nazırdı neler yaşayacağını bilmeden. O faslı şu anda asker olan babana sormak lazım! 5 kilo doğan senin, annenin 7 kat kesilen karnının içinden nasıl çıkarıldığını en iyi o bilir değil mi masmavi gözlü küçük dev adam? Önce masmavi, bir yaşından sonra yeşile dönen gözlerinden öper Tontini’n...Dilerim tüm dünya çocuklarının ve senin, hep böyle mutlu, neşeli ve kahkaha dolu geçer hayatınız ve Güzel annen ve Baba’cın (yani benim oğlum ) da hep seninle olur inşaallah, benim akıllı güzel EGE’m...Seni çok seviyorum TONTİNİ’”n.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
21:11
20
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., ELA'dan mektup
2 Mayıs 2010 Pazar
ALAYIM SAZIMI ELİME, ÇALAYIM EN İÇLİ DEYİŞLERİ SÜRÜME
Spor ayakkabılarım ayağımda zıplaya-zıplaya denize akan ırmak gibi coşkuyla, ok hızında evden sahile doğru giderkeeen, İyice gerilmiş yaydan havalanmış kısrak gibi bir hatun sollayıp geçti beni aniden.Saat sabahın 8:00'i ve günlerden Pazar..Trafik kuralları: "bir araba sinyal verip sizi sollamak istiyorsa, sağa çekilip yavaşlamanız gerekir" der. Ama her nasılsa her zaman bu kuralın tersi yapılır. Daha bir sağ ayak gaza basılıp uzun bir müddet atbaşı birlikte yolalalım" denilir.
Yürürken benim at-kuyruğu saçlarım salınıyordu sırtımda, genç hatunun uzun yeleleri su gibi dalgalanıyordu belinde. Son anda denize az kala topuklayıp geçti beni.Sürat kestim trafik kurallarını hatırlayıp, sağa çekildim az-buçuk, gençliğine verdim. "Yapar dedim!" önce..." "Gençtir ne de olsa!" Kısa sürdü bu olgunluğum, başladım kendi-kendimle konuşmaya. "Spor olsun diye yürüyorsun sen kızım,oysa fırından ekmek almak için benim bu koşar adım yürüyüşüm. Annen sana "fırından gevrek al" dese, mızmızlanır belki de üşenirsin. Benim gibi kemale ermiş birini koşar adım geçmekle nefsine kırmızı kurdela takıp, bir de bana yaşımı-başımı hatırlattığın, moralimi bozduğun için utanmadan da seviniyorsun!" demeden de edemedim.Sen istemesen de "oh işte seni geçtim, geçtim işte!" dediğini de sanma ki duymadım...
Böyle nifak sokucu, benlik kokan, dedi-kodu dolu, yargılayıcılığın batağına düştüğümüz anlarda Sufi-Cem'le aramızda şifreli bir konuşma geçer çoğu zaman. "Koyunların suya atladı bak!" der ve kırmızı ışık yakarız birbirimize.Hani koyunlardan biri atladı mı, tüm sürü peşinden suya bırakır ya kendini, "dikkat et batıyorsun!" demek içindir bu aramızdaki söz ve uyarı..
Söz sürüden ve çobandan açılmışken, hayatım boyunca imrendiğim çobanlık hayalimi sizlere de söyleyeyim de, "oh! şöyle bir rahatlayayım." Şehirlerarası yollarda dağlarda yayılan sürülere bakıp bakıp iç geçiren, ağılların önündeki pınarlardan su içmek isteyen, kıl çadırlarda oturup geceleri gönlümce yıldızları üstüme örtü yapmaya özenen biriyim ben işte. Bu özenti dünya hayatının belki de bana ağır gelmesindendir...Belki doğaya olan tutkumdandır, belki de ermiş çoban hikayeleri çok dinlememdendir bilinmez.Çobanlık özlemim bu sıralar yeniden depreşti galiba.Kiminin hayali yat-kat-denizkıyısı yalı, dünya turu, altın, mücevherken benim hayalim de işte bu türden.Nefsin gazına gelmemeyi,susmayı, fren yapmayı öğrenemediğimdendir belki de bu isteğim.insan insana yaşamayı, hakkın varlığının insanda olduğunu hazmedemememdendir belki de.Yargıladığım herşeyin benden yansıyan olduğunu göremememdendir.Kim bilebilir?
"Ay ayakta,ben yatakta
ay yatakta ben ayaktayım" aynı çobanlar gibi zaten.
"Alayım sazımı elime, çalayım en içli deyişleri sürüme" derkeeen, dağlarda da kurtların olduğu geçiverdi aklımdan...
Yoksa vaz mı geçmeli çoban olmaktan?
Not:Eğer çoban olursam, olur da beni merak ederseniz birgün, mekânımı dağ başında da kursam, yine de sürümü internetin olduğu yerlerde yayarım ben.Merak etmeyin, sevgilerimle Tontini.
Resim;Matthew Pasquarello
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:27
20
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
1 Mayıs 2010 Cumartesi
EMEĞİN BAYRAMI 1 MAYIS TÜM EMEKÇİLERE KUTLU OLSUN
Gönderen
sufi
zaman:
09:33
6
yorum
Etiketler: SAJA BAKIŞI


