
Sevgili günlük
Sevgili bloglu-blogsuz tüm dostlarım.
Dostunuz Tontini yani Dilek 4.Torunu Ata’sını beklediği şu günlerde bir çılgınlığa daha imza attı. Ne mi yaptı?
Büyük bir yabancı kuruluşun İzmir’de açacağı Mağaza Müdürlüğü mülakatına katıldı. Tabi önce CV gönderdi, yalan yanlış hiçbir bilgi olmadan ve doğum tarihinde hiçbir sapma yapmadan.
”29 Ağustos günü şu saatte sizi ……Otelinde mülakata bekliyoruz “dedi telefondaki o yumuşacık ses.Bu kadın, yani Tontini 27 ağustos gecesi apar-topar karnında dokuz aylık bebeğiyle gelinini ve oğluşunu İstanbul’da bırakıp gece vakti İzmir’e hareket ettiii.Oğluna sordu ama “istersen gitmeyeyim “diye. “Hayır, git anne” diye cevap aldı. Yaşını ona kimse hatırlatmadı nedense. Onun da zaten haberi bile yok yaşından. Sanki 18 inde ve yeni işe giriyor zavallı. Ata’nın doğumuna 1–2 hafta daha var oluşu da tesellisi…..
Sonra üst üste yığılıyor düşünceler, ne giyeceğim? Ciddi görünmeliyim. İlk intiba ne de olsa gibi. Sonra başka bir ses “Kızım sen kendini bildin bileli yöneticilik yaptın, hem de en alasını” diyor.”Sağlığın da yerinde, daha ne isterler hıı”diyor başka bir ses. Henüz akıl defterimde yazan yaşımı fısıldayacak bir ses hiç duyulmuyor.
Yıllardır spor ayakkabı ve sandaletlere öyle alışmışım ki, yüksek topuk zarif ayakkabılar kutularında içlerine girecek ayak beklemekten yorulmuş. Neyse giyiniyorum bir dirhem bir çekirdek(bu hallerde aynada kendimi görmeyeli epey bir zaman olmuş) düşüyorum yollara. Otel lobisinde bekliyorum. Görevli “Saat 10.da yeterli sayıda aday gelmediği için bizlerin 11 e alındığını “söylüyor. Bekletiliyoruz… Vazgeçmenin kıyısından dönüyorum kendimce. Ben vazgeçilmez, aranılan bir adayım ya! Ojeli ayak tırnaklarım sanki bana göz kırpıyor.
“-Şu ayakkabıları ayağımdan çıkarıp şöyle bir mermerin üstünde çıplak ayak salınsam aday milleti acaba ne der?”diyorum. Sonra dakka bir, gol bir; üçüncü kez giydiğim yabancı marka ayakkabının sol teki göbeğinden ikiye bölünüyor. Buyurun cenaze namazına.
“-Kızım, sen istedin bunun böyle olmasını. Ayakkabılarını eline alır, özürler diler insanlardan “–Vallahi, otelin lobisinde oldu, olsun ben sizinle böyle de görüşebilirim.”dersin diyorum kendi kendime. O ses var ya o ses içteki, diyor ki:”Ne ciddiyetsiz firma, boş ver çalışma bunlarla. Baştan kaybettiler.10 da dediler 11 e ertelediler. Sor onlara bakalım “Ben bir saat işe geç gelsem anlayış gösterir misiniz” diye. Söz: namus kardeşim, bir dakikanın nelere mal olacağı kazındı senin beynine diyor sessizce o malum ses. Neysee vakit geliyor.
Mülakata davet ediliyoruz:3.KAT
10 çıtır fıstık bayan, ben içlerinde asırlık çınar.Kapı gibiyim maşallah.U masanın etrafında konuşlanıyoruz.Masalarımızda bir bardak su, bir şeker, bir dosya.Herkes birbirinden bakışlarını kaçırıyor nedense.Rakip miyiz ne?Ben de gülücükler dağıtıyorum.Hatta yol veriyorum arkamdakilere öne geçsinler diye.Özgüven rekor seviyede.O bana yaşımı hatırlatacak o sesten hiç ses yok yine.Ayakkabı da henüz ayağımda çok şükür.Tanışma seremonisi ardından,
Grup MÜLAKAT: Başlıyor, drama toplantısı gibi aynen. Sorular hepimizden genç, güzel, saçları dik dik jölelenmiş şık bir bayanın ağzından soruluyor. Bu cici kız o kadar çalıştığı firmayla özdeşleşmiş ki sanıyorsunuz o yabancı firma bedenleşmiş karşınızda oturuyor. Bu iyi bir izlenim benim için çalışan; işverenden memnunsa bu tür özümsenmiş bir davranış sergiler.
Seçici kurul ben ve adaylar karşımda sıralanmış heyecanlı.
1.Soru:
Firma hakkında ne biliyorsunuz?
Cevap; Muhtelif adayların ağızlarından muhtelif sözcükler olarak aynı anda dökülüveriyor.
Biri ikisi internetten öğrenmiş firma içeriğini, kimi hep alış-veriş ediyormuş zaten, çok beğeniyorlarmış ürünlerini vb. gibi cevaplar. Ben de hiç ses yok, seçici benim ya.
2.Soru:
Bize ne katabilirsiniz?
Elle tutulur bir cevap alamıyorum,”etim sizin kemiğim benim” kıvamında bir sessizlik ve teslimiyet söz konusu.
3.4.5. sorular: Başınıza şöyle bir olay geldi, ne yapar nasıl karar alırsınız babında.
1.Sarışın aday: Başına şu gelse çuvallar, panik atak kendisi.
2.Aday: Beyaz yırtmaçlı etekli mor bandanalı kendini öne çıkartma meyilli, Biz’lik ve yaratıcılık bilincinden uzak, insan kaynağını hiçe sayacak biri.
3.Aday: Yaratıcılığı teşvik edecek ve açık iletişim kurabilecek özelliklerden yoksun.
4.Aday: Organizasyonda sinerji yaratabilecek, tüm çalışanların yönetime katılımını sağlayacak özelliklerin tamamından habersiz.
Yani sizin anlayacağınız bence adayların hepsi: Odaklanma, bizlik bilinci, gelecek vizyonu, çağdaş rekabet prensiplerinin yerinde kullanımı, fark ettirmeden kontrol mekanizmasının kullanımından, karlılık arttırma yöntemlerinden habersizler. Empatinin semtine bile uğrayacaklarını sanmıyorum. Yani sizin anlayacağınız kimseye yöneticiliği layık göremedim.
O arada incecikten bir ses geldi kulağıma:
“_Siz güzel bayan, şişşşt sağlıklı enerjik, gerektiğinde bütün yaz 16 saat gençlere taş çıkartacak bir eforla çalışabilen, yorulmak bilmeyen bayan;Hıııı!Alooo...
SİZİN YAŞINIZ KAÇ?”
Ne önemi var ki yaşımın.Seçici kurulum ben.....
Devamı Buradan ...>>
31 Ağustos 2008 Pazar
BİR İŞ BAŞVURUSU ve BİR MÜLAKATTAN NOTLAR:
Gönderen
sufi
zaman:
14:54
12
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
SİYAH, SARI ve BEYAZ

Siyah, Sarı ve Beyaz
Aslında bu hem biraz geç kalmış bir protesto yazısı benim için hem de birkaç ayrı yönde ders aldığım bir olayın hikâyesi.
Öncelikle sahipsiz sokak köpeklerini zehirli yiyecek atarak yaşam haklarını ellerinden alan tüm belediyeleri protesto ediyorum. Attıkları zehirli yiyeceklerle sadece başıboş sokak köpeklerini değil aynı zamanda (kontrolsüz bir şekilde yaptıkları için ) evlerimizde ailenin bir ferdi durumuna gelmiş olan bizim dostlarımızı da katlediyorlar farkında olmadan.
Anlatacağım hikâye de Antalya’nın Belek beldesinde yaşanmış bir olay..
hala devam ediyorlar mı bilmem ama orada yaşadığım 3 sene boyunca bayağı bir hayvan katliamına sebep olmuşlardı. Dilerim artık katliam yapmak yerine aşılarını yaptırıp gerekirse kısırlaştırıp yaşadıkları doğal ortama bırakma yönteminin farkına varmışlardır.
Belek sahilinde bir arkadaşımın işlettiği bir restoranda ikamet eden hem renkleri, hem de isimleri Siyah, Beyaz ve Sarı olan anneleri ve babaları bir sene öncesi belediye tarafından
atılan zehirli yiyeceklerle öldürülmüş 3 köpek yavrusu vardı. Arkadaşım onları müşterilerden kalan yemeklerle beslerdi ve şirinlikleri ile oraya gelen turistlerin maskotu olmuştu 3 ü de. O günlerde İstanbul’da işleri olan arkadaşım: benimde hayvanları çok sevdiğimi bildiğinden onların bakımı konusunda bana rica ederek 1 haftalığına İstanbul’a gitti. Ben de orada müzik yapıp orada kaldığım için: hem akşamüzeri onlar için ayrılmış olan yemek artıklarını onlara verir, hem de onların birbirleriyle didişmelerini izlerdim. Arkadaşın gittiği 4. gündü sanırım sabah erkenden balık tutmak için kalkmıştım. Sahile baktığımda Siyah yerde kıvranıyor öldü ölecek bir durumdaydı. Hemen diğerlerini aramaya başladım baktım az ileride beyaz daha iyi durumda ama o da yalpalaya yalpalaya yürümeye çalışıyor, Sarı da ise hiçbir şey yok. Siyah çok kısa bir süre içinde öldü. Bu arada ben de restorana gidip bir kap içine yoğurt koydurdum ve yemek istememesine rağmen zorla Beyaz a yedirdim. Neyse 2–3 gün içinde o da kendisini toparlayıp eski haline döndü. Belediyeciler yine yapacaklarını yapmışlardı. O gün civarda bir sürü köpek ölüsü bulduk. Yalnız arkadaşım gelip de konuştuğumuzda ikimizin de garibine giden bir şey olmuştu! Neden sadece Siyah ölmüştü de; Beyaz az etkilenmiş, Sarıya ise hiç bir şey olmamıştı? Onları yemek yerken izlediğimde kendi aralarında bir hiyerarşi oluşturduklarını görmüştüm. Yemek verildiğinde önce Siyah sahipleniyor o doyduktan sonra sıra Beyaz a geliyor ve de en son olarak ta Sarı kalanları yiyordu. Anladık ki o sabah zehirli yiyecek verildiğinde siyah gene hepsinden önce sahiplenmiş, Beyaz'a az bir şey kalmış ve Sarı yiyemediği için zarar görmeden kurtulabilmişti.
Bu olay da yine yaşamın ayetlerinden birisiydi bence. Kendisine kardeşleri ile paylaşılmak üzere verilenleri, paylaşmak yerine sahiplenenlerin başına neler gelebileceğini, Dünyanın da yaşamı paylaşmak üzere tüm canlılara verilen bir yer olduğunu bunu paylaşmak istemeyen ve diğerlerinin hakkına tecavüz edenlerin kendi kuyularını nasıl kazdıklarının bir örneğiydi.
Bize ait hiçbir şey yok ve olmayacak, ama bize sahip olan bir şey var ki biz ona sahip olabileceğimizi düşünüp önümüze çıkan her şeyi yok etmeyi bile düşünebiliyoruz. Bize hayatımız boyunca yaşamamız için gerekli tüm besinleri, bedenimizi, sahip olduğumuzu sandığımız her şeyi veren asıl sahibimiz verdikleri ile beraber bizi de geri alacak. Ne güzel söylemiş Aşık Veysel ;''BENİM SADIK YARİM KARA TOPRAK’tır'' diye.Sevgi ile kalın.....
Devamı Buradan ...>>
28 Ağustos 2008 Perşembe
ALIŞ-KAN-LIK

Alış_KAN
Kanın_alışı.
Kanın almayışı bir şeyleri.
Nedensiz sevmek bir şeyleri=Kanın alışı.
Sevememek bir türlü=Kanın almayışı.
Beynimizin her iki lobunu çalıştırabilmek için alışkanlıklarımızın tersine bir uygulama gerektiği, gibi önerilerle karşılaşırız çoğu kez. Klişeleşmek bir nevi tek-düzeliğe mahkûm eder ya kişiyi: İşte amaç ve hedef o tekdüzelikten kurtulabilmek provaları.
Örneğin hep sağ elle mi yazıyoruz, sol elle de yazmaya çalışmak.
Hep konuşarak mı anlatıyoruz meramımızı, ara sıra susarak” konuşmama orucu “tutarak terbiyelemek öz benliğimizi.
Aynı yastık, hep aynı kafe, aynı yazarı okumak, şarkıları hep kendi makamında çığırmak, hep soluna yatmak vs. vs. vs Neden? Kanımın alışı böyle… Bilgeler için de söylenen bir söz vardır”Deryanın dalgası anlaşılır mı?”
Çünkü onların ne zaman ne yapacağı belli değildir aslında, hep sizi şaşırtıp düşündürmekle görevlidirler sanki. Kuran’ın Kehf suresindeki Musa ile Hızır’ın hikâyesini bilmeyeniniz yoktur sanırım.
Musa peygamberken Allah’ın hikmetli, bilgi verilen kullarından biriyle tanışmak ister...
Hızır çıkar karşısına. Hızır; Allah tarafından rahmet ve gizli bilgi verilen "o kul"dur. Hz. Musa "o kul"dan kendisini yanına alıp bildiklerini öğretmesini ister. Hızır’ın ise tek isteği vardır kendisi bilgi vermeden, Hz. Musa ona soru sormayacaktır, yargılamayacaktır. Yolculukları sırasında üç olay meydana gelir.
Birincisi, Hızır bindikleri bir gemiyi deler.
İkincisi, Hızır bir çocuğu öldürür
Üçüncüsü yıkık bir duvarı tamir eder. Üçüncü olaydan sonra Hz. Musa dayanamaz ve bunları neden yaptığını sorar. Hızır bu soruyla aralarındaki anlaşmanın bozulduğunu söyler. Ardından bu üç olayı neden yaptığını anlatır.
" Gemiyi deldim, çünkü gemi yoksul bir kimsenindi ve zalim bir kral gelecek ve tüm sağlam gemilere el koyacaktı. Deldim ki gemiyi işe yaramaz hale getireyim de içindekilerin hepsi kurtulsun.
Çocuğu öldürdüm, çünkü bu çocuğun anne ve babası mümin insanlardı. Çocuk büyüyünce Onları nankörlüğe ve azgınlığa sürükleyecekti.
Duvarı tamir ettim, çünkü duvarın altında bulunan hazine iki yetime aitti, eğer duvar yıkılsaydı hazineyi başkaları alırdı. O yetimler büyüyecek ve kavmi sapıklıktan kurtaracaktı. İşte ben bunları kendi irademle değil Allah'ın emriyle yaptım".dedi. Yolları böylece ayrıldı.
Milattan önceki yıllarda Zerdüşt “Sevdiğin şeylerden kaç, Sevmediğin şeylerin üstüne git .”demiyor muydu? Öyleyse; Alış_kanlıklarımızdan yavaş yavaş kendimizi ayıklayıp tercihsiz ve yargısızlıktaki erdeme doğru yol alalım birlikte el ele. Ne dersiniz? Belki her şeyin vardır bir hikmeti…....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:08
14
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
26 Ağustos 2008 Salı
Zeitgeist / Zamanın Ruhu (Son Sürüm-Türkçe Altyazılı)

Zeitgeist - The Movie
Öyle bir film ki:
İlk kez 2007 yılı Haziran ayında Google Video’da yayınlandı. Yayınlanır yayınlanmaz günde 70 bin,ayda yaklaşık 2 Milyon izleyenle internet tarihinin en çok izlenen ve toplamda dünyanın en çok indirilen filmi oldu.15 Mart 2008’de dünya genelinde gösterim günü ilan edildi ve 1800 noktada özel gösterimler düzenlendi. Aynı gün Türkiye’de Boğaziçi Üniversitesi’nde ve Atlas Pasajı Nefes Cafe’de gösterildi.IMDB’de 8.7 puan aldı. Oylamaya katılan 3,877 kişiden 2,450’i filme 10 tam puan verdi.Filmin içeriği dünya genelinde çok büyük tartışmalar yarattı. Hatta Zeitgeist’e karşı Hıristiyan çevreler iki alternatif film bile yayınladı.Bütün bu tartışmalara rağmen büyük yayın kuruluşları filmin adını ağızlarına dahi almadı. Bütün sansasyonel etkisini bağımsız internet siteleriyle sağladı.Korkularımızla yüzleşmemek adına.. “komplo teorisi” kelimesine dört elle sarılır olduk. Özellikle dönemimizde öyle insanlık dışı olaylarla karşılaşıyoruz ki bunların kökenini araştırmak, hatta düşünmek bile bizleri korkutuyor. Mesela “İnsan Hakları”. Batı medeniyeti merkezli olduğuna inandığımız bu kavramın tam da Batı Dünyası tarafından ayaklar altına alınması hayata karşı güvensizliğimizi zirvelere taşıyor. Toplu mezarlar, petrol için öldürülen bebekler, işkencenin ABD tarafından standartlarının belirlenmeye çalışılması bizlerin insani kriterlerini de bulanıklaştırıyor.Bütün bu saydıklarımız değerlerimizi kazandığımız geçmişimize götürüyor. Bize söylenenler, öğretilenler yalan olmalı ki bu insani kriterleri yaratanlar kendileri her türlü değeri alaşağı ediyor. ZeitGeist filmini seyredenler bu sorgulamayı daha yıkıcı yaşayacak. Ya uyanacak, ya olanlara şaşırmaya devam edecek.Film din, para, ve korku üçgeni içerisinde kıstırılan toplumların nasıl yönlendirildiğini ve büyük planın tekno-totaliter bir Dünya Devleti kurmak olduğunu ileri sürüyor.Zietgeist’de artık koplo teorisi sınıfından çıkmış ve herkesce doğru kabul edilen 11 Eylül Saldırılarının bizzat Amerika tarafından düzenlendiğini, kredi sistemini,savaş ekonomisini,merkez bankası ve Federal Reserve tarafından nasıl köle bir toplum yaratıldığını anlatıyor........
Devamı Buradan ...>>
25 Ağustos 2008 Pazartesi
SANA SIĞINIRIZ RABBİM

Karanlıktakiler; sağırdır, dilsizdir, kördür.
Karanlıktan aydınlığa çıkarılanlar var ya, işte onlar ne yaptığını bilen, yalan dünyanın cıngılına, aldatmacasına kanmayan, yönünü yordamını ayırt edebilenler!
Kuran’ın Fatır suresi 19–20–21.Ayetleri;
“Körle gören bir olmaz.
Karanlıklarla ışık da bir olmaz.
Gölge ile sıcaklık ta aynı değildir.”Der.
Nasıl körle gören bir olabilir? Düşünün: Yaptığınız işin nasıl başlayıp sonucunun nereye varacağını bilmiyorsanız, aklınızı teftişe alamıyorsanız, sonra pişman oluyorsanız karanlıklar içinde değil misiniz? Nefis insanı her zaman karanlıklara ve körlüğe mahkûm eder.
Çevrecilerin daniskası olduğunu, tüyü bitmemiş bir yetimin hakkını yedirmediğini sanan bir zihniyet, Antalya Zırlan kaya’da bir şirkete nasıl verdiği belli olmayan “taş ocağı ruhsatı” için yanan ormanlarının yanı sıra kesilmek istenen ağaçlara kendilerini zincirleyen köylüleri mahkûm eden zihniyet, baltanın ucunda kendini göremiyorsa kör karanlıklarda değil midir sizce?
O kandilin ışığı; karanlıkları aydınlığa çıkaracak bir gün.Güneş Samsun'dan doğacak.
Aydınlık ve ışık; karanlık örtüsünü sırtından sıyırıp attığında gözler görecek.Kuran 113.sure Felak'la bitirmek istiyorum bugünkü yazımı:
"Yarılan karanlıktan çıkan sabahın rabbine/yarılışlardan fışkıran oluşun Rabbine sığınırım.Yarattıklarının şerrinden, çöktüğü zaman karanlığın/gelip çattığı zaman göz perdelenmesinin/tutulduğu zaman ayın/battığı zaman güneşin/taştığı zaman şehvetin/soktuğu zaman yılanın/ümit kırdığı zaman musibetin şerrinden.Düğümlere üfleyip tüküren üfürükçülerin şerrinden.Kıskandığı zaman hasetçinin şerrinden."Sana sığınırız Rabbim.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:59
3
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
23 Ağustos 2008 Cumartesi
CAN ATİLLA /MEVLANA'DAN ÇAĞRI

Bu Haftaki Dinlenesi Albüm CAN ATİLLA'nın yeni albümü. tavsiyelerimiz'den
Devamı Buradan ...>>
22 Ağustos 2008 Cuma
SİHİRLİ DEĞNEK

Dünyada her şey olması gerektiği gibi oluyor diyoruz. Peki, ama her şey olması gerektiği gibi olunca aynı zamanda adil de oluyor mu? Her yanımızı saran kara bulutların, kötülüklerin, savaşların, bu dünya malı sevdasının bir nedeni var tamam da neden? Neden küçücük bedenler, suçsuz günahsız insanlar ödüyor bir kaç kişinin aralarında anlaşamadıkları neyse onun hesabını. Niçin sevgisiz kalanların yaşattıkları kötülük bütün dünyayı sarıyor ve herkes bunu seyrediyor?..
Bunu hak edenle etmeyenlerin arasındaki farkı, yaşanmışları, olanı biteni biz mi bilmiyoruz acaba. Gerçekten böyle mi olması gerekiyor yani. Herkes bunu mu hak ediyor yoksa? Çevrede olup bitenlere, her şeye duyarsızlar da onlarında mı başına geliyor bunlar? Sessiz sakin yaşayıp gideyim, sevip sevileyim azıcıkta param olsun yeter ki sağlığım yerinde olsun, ne etliye karışayım, ne sütlüye, demek yeterli değil mi? huzurlu yaşamak için acaba? Ne yapmak lazım peki?
Ne kadar derin bir konu değil mi? Belki de hiç sorgulamamak lazım “vardır bunda da bir hayır” deyip düşünmemek lazım bilmiyorum ama elimde değil işte. Her gün televizyonlarda, gazetelerde yitip giden hayatları, kana bulanmış, küçücük masum suratları görünce dayanamayıp içimden bu dünyayı terk etmek, dünya dışında sevgiyle her şeye yeniden başlamak geliyor içimden. Nasıl hayal ama?
Keşke âdemle Havva ‘ya verilen yepyeni bir dünyaya yeniden başlama, başlatma fırsatı tekrar verilse demeden geçemiyorum işte. Kimse bilmese kavga nedir savaş nedir. Yanı başımızda ölen, evlerini terk etmek zorunda bırakılan, tepelerinde bombalar patlayan yavruların geleceği olmak istiyorum. Hayal bu ya istiyorum işte. Neler yapmak geliyor içimden neler. Oysa benim de ellerim en az onların ki kadar küçük. Yetişmek, uzanmak, onları kollayıp korumak isteyen yüreğim kadar olsa ellerim, uzatmaz mıyım hiç. Yepyeni umutlar, güzel bir gelecek, yaşanılası bir dünya kurmaz mıyım onlara. Ama gelin görün ki sadece üzülüyorum, kahroluyorum işte. Dipsiz kuyularda merdivensiz kalmak, denizler ortasında yelkensiz bırakılmak böyle bir şey olsa gerek. Allah’ım ne kadar zor şey çaresiz olmak. Bir çözüm bulamamak bir şeyler yapamamak.
Sihirli bir değnek istiyorum şimdi. Kötülükleri bile iyilikle yok edebilecek. Bir de sihirli lamba 3 dilek dileyebileceğim;
herkes herkesi çıkarsızca sevsin...
Savaşlar bitsin...
Çocuklar ölmesin.......
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:53
4
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
21 Ağustos 2008 Perşembe
YAŞAM DENİZİ

Bu yaz adı bilinmez bir denizdeki sandalda bir o yana bir bu yana çekildi durdu küreklerimiz. Kâh dalgaların hışmına uğradık, kâh dalgalara üfleyen rüzgârın. Ayaklarımız ne suya değdi ne de başımız göğe… Değmesine değdi de kucağımıza taptaze bir dünya güzeli verildi aslında. Nankörlük etmemek lazım, işimizi kaybetmemizin ardındaki hayrı görmemiz lazım dedik, eyvallaha yattık hep. Her güzel şeyin bir bedeli var; aç mı kaldık susuz mu dedik teselli bulduk? Anladık ki bu oyunu biz yazmadık, ya da yazdık ta oynama faslında ya şundadır ya da bunda gibi hep suçlu aradık durduk. Teselli vermek, yol göstermek yazılarımızda “ok mu suçlu yay mı” gibi ahkâmlar kesmek kolay, gel de şimdi sen sana uygula bu önerileri ve o en güzel pembe ve ılık konuşmaları. Önce;
İşimizi kaybettik.
Miniklerimizin hastanelerde yattığını duyduk, gidemedik gözyaşlarımız göl oldu içimizde...
Anamızın hastalıkları ve doktorlarla uğraştık daha doğrusu doktorlar bizle.
Yeni iş bulduk, kendi işimiz gibi benimsedik yüreğimizdeki o küskünlüğümüzle. Kardeşlerimizdi iş sahipleri, 2 ay emek verdik baktık durumlar kötü tüm çalışanlar maaşlarını alamıyor, borçlar dağ gibi hiçbir ücret talep etmeden ufak ufak, bari iki kelle eksilir çalışan sayısından deyip İzmir’e evimize doğru ters-yüz olup sıyırttık usulca. Döndük ardımızda gözü yaşlı dostumuzu bırakarak.
Kaş-Fethiye/kabak-İzmir, tekrar Kaş derken şimdi de geldik yeni yolcunun karşılanması için Şehri İstanbul’a.
Başı sonu olmayan bu dünyaya gelmek ve getirilmek için can atanlara ne sözümüz olabilir ki! Çılgın bir paranoya halinde yok etmeye programlanmış umut tarlaları yerine mayın tarlalarıyla donatılmış bir yerküredeyiz. Sahilde inşa ettiğimiz kumdan kalelerimizi denizler yuttu çoktan. Ölümler, yaralanmalar, taarruzlar, kuşatmalar, gökten ebabil kuşlarının pençelerinden atılan damgalı taşlar, delinmiş ekin tanesine çevirirken dört bir yanı şaşkına döndük Gelen yolcularımıza eflatun ninnilerimizi nasıl söyleyeceğiz şimdi bilemiyorum.
Sizlere ılık güz rüzgârları vaat edemiyoruz çocuklar.
Coşkulu günler,
Huzurlu geceler.
Manşetlerde ve haberlerde ölümlerin ve acımasızlıkların olmayacağı müjdesini veremiyoruz.
Ben biliyorum karıncanın sivrisineğin bile üzerine inecek bir terliğe;
“-Hayııır” diye tepki verecek çocuklar olacaksınız. Sizlere nasıl anlatacağız düşürülen uçakların, öldürülen çocukların, şehitlerin arkasından feryat eden anaların hikâyesini.
Sen sevgili ve hassas torunum Eren’im,
Minik evliyam Yasemin’im
Mavi gözlü dev’im Ege’m
2 hafta içinde doğacak olan Ata’m,
Tüm yeni doğmuş ve doğacak yeni nesil kristal çocuklar: Size sesleniyorum. Size pembe masallar nasıl anlatacağız? Çileğin, kirazın tadını nasıl tarif edeceğiz? Paradan ve markadan daha önemli olan değerleri nasıl tarif edeceğiz bilmiyorum. Yüce Atatürk’ün
“-Bir Türk dünyaya bedel.” Dediği gibi bari sizler de;
Türklüğünüzle övünün çocuklarım. ÇÜNKÜ “Muhtaç olduğunuz kudret, damarlarınızdaki asil kanda mevcut.”zaten…..
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:15
4
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
18 Ağustos 2008 Pazartesi
AİDS E FARKLI BİR YORUM

ALLAH(C.C) 4 kitapta Âdemoğluna gönderdiği ilahi yasalar (ayetler) haricinde bütün bir evreni canlıları (ya da varlıkları) düşünen bir akıl için (ki bu insandır.)ayet olarak var etmiştir. Örneğin Araf suresi 58. ayette; ‘’Rabbinin izniyle güzel memleketin bitkisi güzel çıkar; kötü olandan ise faydasız bitkiden başka bir şey çıkmaz. İşte şükreden bir kavim için biz ayetleri böyle açıklıyoruz’’ der. Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (S.A.V) ilk gelen ayet ‘’OKU’’(ikra) dır.Ümmi olduğu söylenen (yani okuma yazması olmayan) birisi neyi okuyacaktır? Tabii ki EVREN’İ! Ya da evrenin dört bir yanına dağıtılmış olan ALLAH(C.C.)’in ayetlerini okuyacaktır.
Aynen Arşimet’in hamamda yıkanırken EUREKA, EUREKA (buldum, buldum) diye çırılçıplak fırladığı anda okuduğu ayetin benzerlerini okuyacaktır ve bütün bu ayetler zaten var olan şeylerdir ve bizden bu ayetlerin farkında lığında olmamız istenmektedir. YANİ.. onları okumamız. Evrenin var oluşundan sonuna (kıyamet) kadar (bizim zaman diye adlandırdığımız; ki o sadece bir AN dan ibarettir.) olmuş ve olacak her şey planlanmış ve LEVH-İ MAHFUZ’A (korunan levha ya da kitap) yazılmıştır ve bunu okumakta bize bırakılmıştır (okuyabildiğimiz kadarıyla).Basit bir örnekle anlatmak istersek bir bitkinin tohumu, o bitkiyi yeniden oluşturacak, gövdesi, dalları, vereceği meyvenin nasıl olacağı, ne kadar büyüyeceği gibi tüm bilgileri içeriyorsa; LEVH-İ MAHFUZ da Evrenin bütün bilgilerini içeren bir tohumdur.
Bana göre çağımızın en çarpıcı ayetlerinden birisi olduğunu düşündüğüm bir Ayetten bahsetmek istiyorum.
Günümüzde İngilizce küresel bir dil olarak bütün dünyada kullanılır bir dil haline gelmiştir ve bu dilde AİD kelimesi;’’ zor durumda olanlara gönderilen yardım’’ anlamına gelmektedir. Gelelim bu konuyla hiç ilgisi yokmuş gibi görünen bir başka konuya. Bu konumuz bir hastalık ve bu hastalığı tanımlayan kişiler ‘’elde edilmiş bağışıklık eksikliği sendromu’’ anlamına gelen ‘’ Acquired Immunodeficiency (or Immune Deficiency) Syndrome.’’ adını vermişlerdir ve kelimelerinin ilk harflerini alarak kısaca A.I.D.S demişlerdir.Bu da yukarıda söylediğimiz gibi AİD kelimesinin çoğulu olan YARDIMLAR anlamına gelmektedir. Kendi kendime sorduğumda bir hastalık neye yardım edebilir diye bir anda farkına vardım ki! O gerçekten insanlığa bir yardım dı. Nasıl mı? Günümüzün AŞK tan uzak sadece içgüdüsel ya da bedensel tatmin aracı olan, gerçek amacından uzaklaşmış cinsel yaşamını gözünüzün önüne getirdiğinizde bu hastalığın gerçekten insanlığa bir yardım (ayet) olarak gönderildiğini göreceksiniz.
Bizden istenen Âdem ile Havva’nın cennetten kovulmadan önceki (ki onlar o zaman bedenlerinin farkında bile değillerdi) AŞK larına geri dönebilmemizdir. BENCE!..
Devamı Buradan ...>>
14 Ağustos 2008 Perşembe
OK MU SUÇLU YAY MI? YOKSA?.............

Öyle yaşanılmışlıklar vardır ki zaman zaman sebep-sonuç yasalarını irdeleyip dururuz. Şöyle olmasaydı böyle olurdu, böyle olmasaydı şöyle olurdu gibi. Olayların sonuçlarından müsebbipler aranır suçları yükleyecek mihraklar ararız hep.” Ok mu suçlu yay mı suçlu” hiç düşünmeyiz. Siz ne düşünürsünüz bilmem;
Ok mu suçlu yay mı? Yoksaaaaa………….....
Adam dertlidir yuvarlamıştır şişeleri, arabasına biner kaza yapar ölür.
”-İçmeseydi ölmezdi” deriz.
Adam açtır, bütün açtığı kapılar yüzüne kapanmıştır, bir gün kolunu vitrine indirir çalar yiyecekleri, yakalanır karakola götürülür bir güzel sopa yer, doyurur bedenini hastalanır hapishanede ölür.
“-Eh işte o hırsızlığı yapmasaydı bu başına gelmezdi.” Denir.
Bir kadın çocuklu, kocası askerde, beş kuruş parasız kalır ve bir gün çocuklarını doyurmak adına evlere temizliğe gider evin sahibi bey tarafından tecavüze uğrar. Evin sahibi kadın yakalar, orospu muamelesi görür, adı çıkar tüm mahallede, aşağılanır. Kocası terk eder.
“-eh işte orospuluk yapmasaydı bunlar başına gelmezdi.” Denir.
Hep sonuca bakar not veririz. Olayların ruhuna inip hatayı yapanı oraya sürükleyen ön sabepleri hiç araştırıp değerlendirmeyiz.”-Suçlu işte, suçlu…
Ön sebep değil son sebeptir bizi ilgilendiren. Oysa” ne oktur ne de yay” gerçek sebep, ok eğriyse menzile ulaşmayabilir, yay iyi çekili değilse de aynı netice. Ama bir de Mevlana’nın dediği gibi oku ve yayı elinde tutana bakmak gerekmez mi sizce?
Yazımı Mevlana'nın Mesnevi'sinden bir hikaye ile bitirmek istiyorum.Yorumu artık siz
yapın.
Hz. Süleyman'ın sarayına kuşluk vakti saf bir adam telaşla girer. Nöbetçilere, hayati bir mesele için Hz. Süleyman'la görüşeceğini söyler ve hemen huzura alınır. Hz. Süleyman benzi sararmış, korkudan titreyen adama sorar:
"-Hayrola ne var? Neden böyle korku içindesin? Derdin nedir? Söyle bana..."
Adam telaş içinde:
"-Bu sabah karşıma Azrail (a.s) çıktı. Bana hışımla baktı ve hemen uzaklaştı. Anladım ki, benim canımı almaya kararlı..."
"-Peki ne yapmamı istiyorsun?"
Adam yalvarır:
"-Ey canlar koruyucusu, mazlumlar sığınağı Süleyman! Sen her şeye muktedirsin. Kurt, kuş, dağ, taş senin emrinde. Rüzgarına emret de beni buradan ta Hindistan'a iletsin. O zaman Azrail belki beni bulamaz. Böylece canımı kurtarmış olurum. Medet senden!"
Hz. Süleyman, adamın haline acır. Rüzgarı çağırır ve:
"-Bu adamı hemen al. Hindistan'a bırak!" emrini verir. Rüzgar bu... Bir eser, bir kükrer. Adamı alır ve bir anda Hindistan'da uzak bir adaya götürür.
Öğleye doğru Hz. Süleyman, divanı toplayarak gelenlerle görüşmeye başlar. Bir de ne görsün, Azrail (a.s.) da topluluğun içine karışmış, divanda oturmaktadır. Hemen yanına çağırır:
"-Ey Azrail! Bugün kuşluk vakti o adama neden hışımla baktın? Neden o zavallıyı korkuttun?" der. Azrail (a.s) cevap verir:
"-Ey dünyanın ulu sultanı! Ben, o adama öfkeyle,hışımla bakmadım. Hayretle baktım. O yanlış anladı. Vehme kapıldı. Onu, burada görünce şaşırdım. Çünkü Allah bana emretmişti ki:
"-Haydi git, bu akşam o adamın canını Hindistan'da al!"
"-Ben de bu adamın yüz kanadı olsa, bu akşam Hindistan'da olamaz. Bu nasıl iştir, diye hayretlere düştüm. İşte ona bakışımın sebebi bu idi."....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:39
7
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
13 Ağustos 2008 Çarşamba
ANASTASYA/ ÇINLAYAN SEDİR

Çınlayan sedir Dizisinin 1. kitabı olan "ANASTASYA" Sibirya'lı iş adamı Vladimir Megre tarafından kaleme alınmış yaşanmış gerçek bir hikaye.Kitabı okurken; kuş cıvıltılarını,ağaçlardaki yaprakların hışırtılarını,sincapların şakacı kahkahalarını,ormandaki ayıların sıcaklığını,kurtların dostluğunu yüreğinizde hissedeceksiniz.Enerji biriktiren sedir ağaçlarına dokunmak onlara sarılmak isteyeceksiniz inanın.
Sizinle Sibiryalı Şaman Anastasya’nın kendi ismini taşıyan ANASTASYA kitabından bir bölümü paylaşmak istiyorum.
Diktiğiniz her tohumun içinde muazzam bir evrensel bilgi saklıdır." Hem de insan yapımı hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar büyük bir bilgi. İşte bu bilgi sayesinde tohum, ne zaman canlanıp büyüyeceğine, topraktan hangi özsuları emeceğine, Güneş, Ay, yıldızlar gibi gökcisimlerinin ışınlarından nasıl yararlanacağına saniyenin on binde biri kadar kısa sürede, kesin olarak karar verir; nasıl gelişeceğini ve hangi meyveyi vereceğini gayet iyi bilir...
Meyveler, insanın yaşam destek ünitesi gibidir. Her tür hastalığa karşı vücudun direncini artırır, onlarla mücadele ederler; halihazırda var olan ve gelecekte üretilecek insan yapımı tüm ilaçlardan daha etkilidirler.
Ama tohum, bu mücadeleyi verebilmek için insanın durumunu bilmek zorundadır. Zira hasta ya da hastalığa meyilli bir insanı iyileştirebilmek için, olgunlaşma evresinde meyvesine hangi maddeleri yükleyeceğini önceden bilmesi gerekir.
Belli bir bahçede yetiştirilen bir salatalığın, domatesin ya da herhangi bir bitkinin tohumunun böyle bir bilgiye sahip olması için bazı şeyler yapılmalıdır:
1. Tohumu ekmeden önce, dilinizin altına bir ya da birkaç tohumu en az dokuz dakika boyunca tutun.
2. Tohumu ağzınızdan avucunuzun içine koyun ve 30 saniye kadar tutun. Bunu yaparken çıplak ayakla tohumu ekeceğiniz toprağın üzerinde durmanız önemli. (Bedensel hastalıklarla ilgili bilgileri içinde taşıyan toksinlerdeki bu bilgiler tohum tarafından alınıyor. Tohum, bilgileri daha sonra hastalığı engellemesi ya da iyileştirmesi için meyvesine aktarıyor.)
3. Sonra ellerinizi açın. Avucunuzun içindeki tohuma hafifçe üfleyerek (hohlayarak) tohumu nefesinizle ısıtın. Minik tohum artık sizinle ilgili tüm bilgiye sahip olacaktır.
4. Avucunuzdaki tohumu havaya kaldırıp 30 saniye günışığına tutun.
Bahçenize ektiğiniz bitkilerle bu şekilde bağlantı kurduğunuzda, bitkileriniz sizin doktorunuz olacaktır. Size en doğru teşhisi koyacak ve sizin bedeniniz için özel üretilmiş en uygun, en etkili ilacı size sunacaktır.
Bu metotla elde edilen meyve sebze, onun bilgisini taşıyan kişi tarafından yenildiğinde, sadece hastalıkları iyileştirmekle kalmıyor, yaşlanma sürecini de önemli ölçüde geciktiriyor. Ayrıca kişiyi zararlı alışkanlıklardan özgürleştiriyor, zihin kapasitesini arttırıyor ve iç huzuruna kavuşmasına yardımcı oluyor..
Yukarıdaki bilgiler kitabın bir bölümünden alınma, hadi gelin siz de bu kitabı okuyun isterseniz.Sevgilerimle.Dilek...
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
23:50
2
yorum
Etiketler: GELİŞİM, KİTAP, SAJA BAKIŞI
12 Ağustos 2008 Salı
BİR BAŞKA BEDENDE UYANMAK

Dün gece bir başka zamanda - bir başka yerde - bir başka bedende uyandım!
Tatlı mavi bir gökyüzünün altında, küçücük bir çimenli¬ğin ortasında yatıyordum. Çıplak bedenim ürperiyordu. Ne hoş bir özgürlük! Ayağa sıçradım, koşuyordum, hiç yorgunluk duy¬madan koşuyor, koşuyordum. Yine iki bacağım olduğunu fark edince gözlerim sevinç yaşlarıyla doldu. Dört yıl önce Vietnam' da yitirdiğim bacağım geri gelmişti. Bedenim sağlamdı, kusur¬suzdu, yara izlerim yok olmuştu! Düş mü görüyordum?
Bir patika boyunca koşuyordum, birden önümde ışıltı sa¬çan gerçek bir kadın belirdi. "Seni uzun süredir bekliyordum Jon Lake" dedi, "Adım Lea." Dile getiremediğim düşüncelerimi yanıtlayarak "İki Jon Lake var" diye açıkladı, "biri 1976'da uyuyor, diğeri burada M.S. 2150 yılı diyebileceğin bir zamanda bu kadar hoşlandığın bir bedenle -senin o eşsiz elektronik var¬lığını, yani gerçek 'sen'i barındıran astral ya da ruhsal bedenin¬le yanımda duruyor."
"Burada kalabilir miyim" diye sordum heyecanla, "yoksa o topal bedenime geri mi dönmek zorundayım?"
"Üst düzey Makro farkindalığa erişecek ölçüde özgürleşene kadar" diye yanıtladı, "yani, şu anda var olan, geçmişte var olmuş ve bundan böyle var olacak her şeyin makrokozmik 'bir'liğini fark edene kadar hep 1976'da uyanmak zorunda¬sın..."Kitabın Orijinal Adı: 2150 A.D.
AŞAĞIDAKİ LİNKTEN İNDİREBİLİRSİNİZ
M.S 2150 (Thea Alexander) Downloads: 151 times
Devamı Buradan ...>>
11 Ağustos 2008 Pazartesi
AHMAKLAR ÇABALAR

Bence hayattaki mutluluğumuz düşüncelerimizin yapısıyla birebir doğru orantılıdır. Kafamızın içinde bin bir tilkinin dolaşmasına izin verirsek, bağımlı kalırsak, takılırsak olup olmadık şeylere ne de kaygılı ve mutsuz oluruz düşünsenize. Hepimiz yaparız bunu yaşantımızda en az bir kere bile olsa sonuna kadar cehenneme dönüştürürüz hayatımızı. Daha yapmaya başlamadıklarımız için bile günler öncesinden endişelenmeye başlarız, başladıklarımız içinse bitiremem korkusu sarar içimizi. Oysa kıymetli zaman akıp gider biz kötü düşünürken. Farkına varıp endişeyle geçirdiğimiz günlerimizi özür dileyerek geri isteyebilir miyiz?. ..
Düşüncelerimiz neyse hayatımız da odur. Çoğu zaman mutluluğumuzu kafamızdaki endişeler mutsuzluğa çevirir. İşte bu noktada hemen durup mutlu ve huzurlu bir hayat istiyorsak eğer düşüncelerimizi değiştirmeliyiz diye düşünüyorum. Her şeyi akışına, doğasına bırakmalıyız. Zaten dünya üzerinde her şey olması gerektiği gibi olmuyor mu?
Bende zaman zaman düşerim bu gaflete. Olmadık şeyleri dert eder, değmeyecek şeyler için üzülürüm. Ta ki olay yaşanıp bitinceye, aslında düşündüğüm kadar zor olmadığını, boşuna dert ettiğimi anlayana kadar. Her seferinde kızarım kendime. Ama yine hayatla mücadele ederim işte. Direnirim zorlarım kafamı, yüreğimi, bütün bedenimi yorarım boş yere.
Söylenişte kolay ama uygulaması biraz daha emek ister -güzel düşünce-nin. Olumlu düşünüp yaşamanın gücünü ise gerçekten sonuçlarını görünce anlarım.
Sonuç olarak kötü ve olumsuz düşüncelerin kontrolü altına giriyorsak eğer, bu o düşüncelerle meşgul olduğumuz içindir. “Hayatı yaşamanın iki yolu vardır” demiş Albert Einstein “biri hiçbir şeyin mucize olmadığını düşünmek, diğeri; her şeyin bir mucize olduğunu düşünmek”
Bırakalım her şey olması gerektiği gibi olsun. Yargılamayalım, sorgulamayalım. Güzel düşünelim her şey çok güzel olsun. Unutmayalım ki ”felek işler, ahmaklar çabalar”
Güzellikle…...
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:02
1 yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
9 Ağustos 2008 Cumartesi
CEM ADRİAN DİNLENESİ

Bu hafta sonu dinlenesi albümler'den sizin için seçtiğimiz CEM ADRİAN Biraz tadına bakalım.
Devamı Buradan ...>>
7 Ağustos 2008 Perşembe
SU DAMLASI

Küçük bir yağmur damlasıydım gökteki anacığımın koynunda, bekliyordum yağacağım zamanı.. Bekliyordum ve istiyordum tüm damlalığımla yağmayı aşağılara, Bu öyle bir arzuydu ki sonunda gökteki anacığım kabul etti beni göndermeyi toprağa...
Ama "söz ver" dedi" hiç bir zaman unutmayacaksın damlalığını;her zaman hatırlayacaksın beni"."Tamam anacığım" dedim "her zaman kalbimdesin".O zaman dedi ki canım anam, "pekala gönderiyorum seni aşağıya ama laf olsun diye değil...Orada toprağın koynuna girdikten sonra ta derinlerde bir tohumcuk var uyanmayı bekleyen;onu uyandıracaksın.Onunla hemhal olup hücrelerine kadar gireceksin,proteinleriyle tanış olacak,onunla varolacaksın."
Tamam dedim,söz ettim.İniverdim aşağıya AŞAĞILARIN AŞAĞISINA!
Süzüldüm topraktan,süzüldükçe çamurum arttı çamurum arttıkça ben kayboldum;kaybettim kendimi.Artık sade bir su damlası değil bir çamur parçası olmuştum...Yokladığımda hafızamı canım anamla konuştuklarımızı hatırlayamıyordum bir türlü...Artık içimdeki çamur öyle boyutlara gelmişti ki düşünemiyordum bile saf su haline gelmeyi ,ayrıca bu çamur oldukça hoşuma gitmeye de başlamıştı hani.Sulayacağım tohum ise çok derinlerde çok uzaklardaydı benden...Birgün dolanırken bir gölün kenarında kirliliğimin bilgisi geldi gölden;
"Gel,gel de bende fan ol kurtul nefsaniyet çamurundan"
Kurtulmak istedim o anda tüm çamurumdan kirimden ,attım kendimi içine gölün, saf suyuyla bir oldum özümü hatırladım bir anda.Artık hazırdım tohumcukla kavuşmaya,BAŞKALARINI UYANDIRMAYA!
Süzüldüm derelerden,aktım şelalelerden, yapraklardan çiğ oldum kökteki suya vardım da tohumcukla fan oldum,canından can oldum,işledi beni aşk ile,büyüdü, serpildikçe de serpildi,bir ulu ağaç oldu da beni yaprağından uçurdu bir damla su buharı olarak.Birde baktım gökteki anacığım ile bir olmuşum bakmaktayım aşağıdaki eserimize; taze bir su damlası olarak... ....
ALINTI:Sonsuzluk ötesi.com
Devamı Buradan ...>>
6 Ağustos 2008 Çarşamba
GEÇMİŞTEN ESİNTİLER:

Nadasa bırakılan topraksa yüreğim
Belle de kabart ta seneye bırak
Bir yıl beş yıl beklersem belki,
Taş olur maden olur güçlenirim
Zımparalar pasını o zaman zembereği
yırtarım toprağı belki filizlenirim.
Dilek,"Tontini":1998
Denizlerimizin karışma vakti
Nardan buhar olmadan gel!
Ağacımın dalları meyve dolu
koparıp birilerine dağıtmadan gel!
Körler çarşısında ayna satmakta yüreğim,
Ama gözlerim aynayla karşılaşmadan gel!
Topladım dağların doruklarından kar sularını
Bağları bahçeleri sularım basmadan gel!
Arklar, kanallar oluştur ki sende akayım
Engin baraja varıp seninle o olayım.
İşte ben böyle şeylere hasretim
Geceyim gündüzü bekliyorum.
Ayım güneşi bekliyorum.
Ben bende beni bekliyorum bensiz.
"Her haliyle biz yaşayan sevgiyiz."
Dilek"Tontini":1998
Kendi kendime bir yalan uydurdum
Sonunda bu yalana ben de inandım.
Gitmedin ki sana gel diyeyim,
Ayrılmadık ki seni özleyeyim
Varken de hasretim zaten
Yoklukta seni neden bekleyeyim.
Dilek"Tontini"1998
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:57
2
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
5 Ağustos 2008 Salı
BİLGELİK: UYGULAMAYA KONMUŞ BİLGİDİR

Olgun insan güzel söz söylemesini bilen insan mıdır, yoksa söylediğini yapan insan mıdır?
Her gün her yerde boş vaatler veren insanlarla karşılaşırız hepimiz. Televizyonda insanları göz göre göre kandıran siyasetçiler, bahçelerde çocuklarına tutamayacakları sözler veren anne babalar, karısına seni seviyorum diyen ama bunu hissettirmeyen kocalar, kocalarına hiçbir emek vermeden sürekli karşılık isteyen kadınlar, çalışanlarına kıymet vermeyen patronlar vs…..
Her yerde çok kolay görülebilir bu insanlar. Doğruyu bilmek yeterli değil hiçbir zaman. Doğru bildiğini yapmakta her zaman iyi sonuçlar doğurmayabilir. Ama doğruyu bile bile yanlış yapmak, nasıl davranacağını bildiği halde gereksiz egolar yüzünden tam tersi davranışlarda bulunmak, gereksiz inatlar uğruna kalp kırma, en kötüsü bence.
İyi insan, olgun insan neyin nasıl yapılacağını bilen ve bunu aynen uygulayan insandır diye düşünüyorum. Çoğunuzun da böyle düşündüğünden eminim. Düşünceler icraata geçmedikçe söylenen her şey askıda kalır. Birine seni seviyorum diyorsanız her zaman her yerde her koşulda sevginizi göstermelisiniz, dibine kadar hissettirmelisiniz sevdiğinizi. Çocuğunuza verdiğiniz sözlerin tutulup tutulmaması zaten onun size geri dönüşleriyle belli edecektir kendini -tıpkı hayatın kendisi gibi- Birine gel diyorsanız ne yapsam da gitse diye diye düşünmemelisiniz. Tabi birde arada sırada yapılan HATALAR var ki onlara diyecek lafımız yok. Tabii tekrarlanmadıkça.
“Bilgelik; uygulamaya konmuş bilgidir.” Sözü ne kadarda güzel özetliyor düşüncelerimi. Her yerde her şeyi bildiğini söyleyen insanlardan uygulamalar bekliyoruz. Söylediklerinin aksini yapan değil, sonuna kadar sözünde duran insanlarla muhatap olmak istiyoruz. En azından ben bunu istiyorum. Doğruyu bilen değil doğruları uygulayan insanlarla yaşamak istiyorum.(z) DOĞRU olan da bu değil mi zaten?
Bunu isteyen insanlar adına bir nebze olsun bir şeyler anlatabildiysem ne mutlu bana…
....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:00
6
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
4 Ağustos 2008 Pazartesi
ŞEF SEATTLE'nin MEKTUBU:

Kızılderili reisi Seatle’ın, ‘Washington’daki büyük başkana’, Franklin’e 1853’te yazdığı mektuptur bu.
Asla gönderme tarihi değişmeyecek, asla anlamı bitmeyecek, asla eskimeyecek ve asla sararmayacak bir mektup.
İşte; Amerika’yı perişan eden doğal afetin hem habercisiydi bu mektup, hem de şimdi afeti en iyi anlatan makale...
Franklin’e yazılmış bile olsa, küresel ısınmayı, ormanların yok edilmesini, atmosferin kirletilmesini önlemek amaçlı Kyoto Anlaşması’nı imzalamayan Bush’a en iyi ders...Bu ders hepimize tabii ki.
*ŞEF SEATTLE’IN MEKTUBU:
Yüzyıllardır halkımın üzerine merhamet gözyaşları döken şu sonsuz gökyüzü bir gün değişebilir. Bugün açık gözüken gökyüzü yarın bulutlarla kaplanabilir. Sözlerim, asla yer değiştirmeyen yıldızlar gibidir. Şef Seattle her ne söylerse, Washington’daki büyük Şef ona, güneşin ya da mevsimlerin dönüşüne inandığı ölçüde inanabilir.
..
Washington’daki büyük Şef bize dostluk ve iyilik dilekleriyle birlikte bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildirmiş. Onun, bizim arkadaşlığımıza çok fazla ihtiyacı olmadığını biliyoruz. Merak ediyoruz ki; gökyüzünü ve toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilir ya da satabilirsiniz?
Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır. Çam ağaçlarının parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu; halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerin bir parçasıdır.
Ormandaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır; biz buna inanırız. Beyazlar için durum böyle değildir. Bir beyaz, öldükten sonra yıldızlar alemine göç ettiği zaman, doğduğu toprakları unutur. Bizim ölülerimiz ise bu toprakları unutmaz. Çünkü Kızılderili, gerçek anasının toprak olduğuna inanır.
Washington’daki Büyük Beyaz Reis bizden toprak almak istediğini yazıyor.
Bu bizim için büyük bir fedakarlık olur. Büyük Beyaz Reis, bize rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize babalık edeceğini, biz Kızılderililerin ise onun çocukları olacağımızı söylüyor. Bu önerinizi düşüneceğiz. Ama yine de bunun kolay olmayacağını itiraf ederim.
Çünkü bu topraklar bizim için kutsaldır. Nehirlerin ve ırmakların suyu, bizim için sadece akıp giden su değildir; atalarımızın kanıdır aynı zamanda. Bu toprakları size satarsak, bu suların ve toprakların kutsal olduğunu çocuklarınıza öğretmeniz gerekecek. Biz nehirleri ve ırmakları kardeşimiz gibi severiz. Siz de aynı sevgiyi gösterebilecek misiniz kardeşlerimize ?
Biliyorum, beyaz adam bizim gibi düşünmez. Beyazlar için bir parça toprağın diğerinden farkı yoktur. Beyaz adam topraktan istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder. Çünkü toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır. Beyaz adam topraktan istediğini alınca başka serüvenlere atılır..
Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. Onun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir.
Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz Kızılderililer.
Bu kentlerde huzur ve barış yoktur. Beyaz adamın kurduğu kentlerde, bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışları duyulmaz.
Belki bir vahşi olduğum için anlayamıyorum ama, benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka. İnsan bir su birikintisinin etrafına toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça, yaşamın ne değeri olur?
Bir Kızılderiliyim ve anlamıyorum. Biz Kızılderililer, bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgarın sesini ve kokusunu severiz. Çam ormanının kokusunu taşıyan ve yağmurlarla yıkanıp temizlenmiş meltemleri severiz.
Hava önemlidir bizim için. Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar.
Beyaz adam için bunun da önemi yoktur. Ancak size bu toprakları satacak olursak, havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir.
Çocuklarınıza havanın kutsal olduğunu öğretmeniz gerekir. Hem nasıl kutsal olmasın ki hava? Atalarımız doğdukları gün ilk nefeslerini onun sayesinde almışlardır. Ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar mı? Toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğiz. Eğer önerinizi kabul edecek olursak, bizim de bir koşulumuz var;
Beyaz adam bu topraklar üzerinde yaşayan bütün canlılara saygı göstersin.
Ben bir vahşiyim ve başka türlü düşünemiyorum. Yaylalarda cesetleri kokan binlerce buffala gördüm. Beyaz adam trenle geçerken vurup öldürüyor bu hayvanları sadece eğlenmek için. Dumanlar püskürten bu demir atın bir buffalodan daha değerli olduğuna aklım ermiyor.
Biz sadece yaşayabilmek için avlardık buffaloları. Bütün hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz? Canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan ölür gibi geliyor bize. Unutmayın, bugün diğer canlıların başına gelen yarın insanın başına gelir. Çünkü bütün hepsinin arasında bir bağ vardır.
Şu gerçeği iyi biliyoruz: Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki her şey, bir ailenin fertlerini birbirine bağlayan kan gibi, ortaktır ve birbirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır.
Bildiğimiz bir gerçek daha var; Sizin Tanrınız bizimkinden başka bir Tanrı değil. Aynı Tanrının yaratıklarıyız. Beyaz adam bir gün bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu fark edecektir. Siz Tanrınızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz.
Ama hepimizi yaratan Tanrı için Kızılderili ile beyazın farkı yoktur. Ve Kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer verir. Bu toprağa saygısızlık, Tanrının kendisine saygısızlıktır. Beyaz adamı bu topraklara getiren ve Kızılderili’yi boyunduruk altına alma gücünü veren Tanrının adaletini anlayamıyoruz.
Tıpkı buffaloların öldürülüşü, ormanların yakılışı, toprağın kirletilişini anlamadığımız gibi. Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş, yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş. İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı olacak.
Gündüz ve gece bir arada olamaz. Kızılderililer her zaman beyazlardan tıpkı sabah sislerinin güneşten kaçtığı gibi kaçmışlardır. Bütün bunlara rağmen, teklifinizi tartışacağız. Ve umuyorum ki, halkım bunu kabul edecek ve Büyük Beyaz Şefin vaat ettiği üzere beraber barış içinde yaşayacağız.
Böylece Ay birkaç kez daha doğacak, bir kaç kış daha geçecek. Bu geniş topraklara yerleşmiş ve mutluluk içinde yaşamış olan neslimiz, daha önce bizden daha güçlü ve daha umut dolu yaşamış insanlarımızın mezarları başında yas tutacaklar. Ama, niye insanlarımın kaderi için yas tutayım ki ?
Tıpkı deniz dalgaları gibi kabileler kabileleri, uluslar ulusları takip ediyor. Bu doğanın düzenidir ve teessüf gerekmez. Yok oluşumuz çok uzak olabilir ama kesinlikle bir gün gerçekleşecek; Son Kızılderili yok olup, kabilemin hatıraları beyazlar için bir tarih olduğunda, bu kıyılar kabilemin görünmez cesetleriyle kaynaşacak.
Çocuklarınızın çocukları kendilerini bir dükkanda, bir yolda, boş bir yerde yalnız olarak düşündüğünde aslında yalnız olmayacaklar. Dünyanın hiçbir yerinde tamamen ıssız bir yer yoktur.
Geceleri, şehir ve kasabalarınızın caddeleri boşalmış gibi görünse de, aslında, bir zamanlar oralarda yaşamış ve bu güzel toprakları gerçekten seven ruhlarla dolu olacaktır. Beyaz adam asla yalnız kalamayacaktır. Beyaz adamın, benim insanlarıma saygı göstermesini sağlamalısınız, çünkü; ölüler güçsüz değildir.
Ölüm mü dedim? !.. Ölüm diye bir şey yoktur ki, sadece dünya değiştirir insan…
Şef Seattle, 1854
Dipnot:
2-4 Temmuz 1999 tarihleri arasında Denizli’de yapılan “Yedinci Türk Dünyası Dostluk Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı”na katılan Onayda Kızılderili kabilesi reisi ve Amerika Yerlileri Sosyal İşler Daire Başkanı M. Franklin Keel’in konuşması kurultaya katılan delegeler üzerinde büyük bir etki yarattı. Kızılderililer hakkında geniş bilgi veren Keel, Kızılderililerin (atalarının) Baykal Gölü ve Yenisey-Tuva bölgelerinden Amerika kıtasına, Alaska üzerinden göç ettiklerini ifade etti. Kızılderililer ile Türklerin DNA testlerinin aynı olduğunu ve ayrıca Kızılderili genlerinin Türklerin genleriyle benzeştiğini belirtti. Amerika’da diğer bir Türk nüfusu da Kamçatka Yarımadası’ndan Alaska’ya göçen Saka Türkleridir. M.Ö. 1500 yıllarında Göktürk alfabesi ile yazılmış Saka Beyinin hikâyesini anlatan taş tablet, bu göçü kanıtlamaktadır. Fransız dil bilimcisi Dumesnil ise, Kızılderili dilinde 320 kadar Türkçe kelime tespit etmiştir.
Çin kayıtlarında da Türkler, kızıl saçlı, bronz tenli ve mavi gözlü olarak anlatılmaktadır. Kızılderililerin dini inancı da Orta Asya’da inanılan Şaman dininin bir uzantısıdır. Bu din; insanı doğanın bir parçası olarak kabul eder ve evrenin tümünün büyük ve tek bir ruh tarafından yönetildiğine inanırdı.
Büyük önder Atatürk’te Amerika’da yaşayan Maya uygarlığına ilgi duymuş ve Türk bilim adamlarına bu konu üzerinde araştırma yapmaları için talimat vermiştir. Nedense biz Türkler her zaman Kızılderililere karşı bir sempati duymuşuzdur. Çünkü onların karakter ve yaşama bakışları bizim karakterimize uygundur. Zaten Büyük Mevlana’nın tasavvuf düşüncesi de Kızılderililerin dünya ve din anlayışına yakın bir görüş değil mi?Sevgilerimizle.Derleyen:Dilek.
....
Devamı Buradan ...>>
ALTIN PORTAKAL=KUMKUAT

Bugün de şifalı bir bitkiden daha doğrusu meyveden bahsetmek istedik size;Bir avuca 5-10 tane sığabilen Minyatür portakal, ama o ne lezzet saatlerce damağınızda kalan tat, burnunuzda ve beyninizde kalan aromatik koku… Günlerce bozulmadan durabilen “altın portakal “işte bu olsa gerek Araştırdık ve gördük ki vitamin değeri ve şifalı bir meyve oluşu da cabası. Yani sadece süs olmadığı gerçeğini böylece biz de öğrenmiş olduk.Biz tadına baktık ve beğendik sizlere de tavsiye ederiz.Sevgilerimizle.
Faydaları:
* C vitamini bakımından zengin olan Kumkuat, kabuğu ile beraber yenildiğinde gribal enfeksiyonları önlemede önemli rol oynamaktadır.
* A,B1,B2,B3 ve Kalsiyum da ihtiva eden Kumkuat, Sinir sisteminin düzenli çalışmasını sağlar.
Nasıl ve Nerede Kullanacağız?
* Kumkuat genelde taze meyve olarak kabuğu ile birlikte yenilir.
* Reçel ve marmelatı yapılır.
* Çok değişik bir aroması vardır.
* Meyve suyu ve sos olarak kullanılır.
* Dünya restaurantlarında tatlı ve salatalarda en gözde yeri alır.
* Alkollü içki masalarının bulunmaz çok değerli mezesidir.Şifa olsun yiyene.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:42
1 yorum
Etiketler: SAJA BAKIŞI, ŞİFALI BİTKİLER
3 Ağustos 2008 Pazar
10 SENE EŞEKLİK YETER

Bu sefer de çocukluğumdan beri hiç unutmadığım bir fıkrayı (ya da meseli) sizlerle paylaşmak istiyorum. Üniversiteye yeni başladığım senelerdi. Derslerden fırsat buldukça sohbet etmek üzere gittiğim bir arkadaşımın dükkânına sürekli gelen 70 yaşlarındaki hoşsohbet bir büyüğümüzden duymuştum ve bugüne kadar da aklımdan silinmedi. Hatta yakın arkadaşlarım bilir:
"- Hep 10 sene eşeklik bana yeter demişimdir." Neyse gelelim mesele:..
Tanrı canlılara yaşam süresi verirken sırasıyla tüm canlıları çağırarak soruyormuş:
"- Sana 20 sene, 30 sene, 40 sene ömür veriyorum yeter mi?". Pek çoğu kendilerine verilen yaşam süresini kabul etmişler. Sıra eşeğe geldiğinde:
"-Sana 40 sene ömür veriyorum, yeter mi?" diye sormuş. Eşek düşünmüş taşınmış: "-Tanrım ben o kadar yük taşıyacağım, insanlara hizmet edeceğim, bu kadar süre bana fazla 20 sene bana yeter demiş." Yine birçok hayvan kendilerine verilen yaşam süresini olduğu gibi kabul etmişler ve sıra maymuna geldiğinde gene sormuş:
" Sana 40 sene yaşam süresi veriyorum yeter mi?."maymun da düşünmüş taşınmış ve:
"- Tanrım ben yaradılışım gereği insanları eğlendireceğim şaklabanlıklar yapacağım o kadar uzun süre nasıl dayanırım? 20 sene bana yeter."demiş. Yine birçok canlının yaşam süresi belirlendikten sonra en sonunda sıra insana gelmiş.
İnsana da ;
"- Sana 40 sene ömür veriyorum yeter mi? " diye sorduğunda Tanrı, insan hemen itiraz etmiş:
"- Olur mu ya rabbi! Bana akıl veriyorsun, halifen olarak dünyaya gönderiyorsun, bu kadar sürede ne yapabilirim ki ? "demiş. Peki, o zaman demiş Tanrı:
"-20 sene eşekten kaldı onu da sana vereyim yeter mi?" İnsan gene düşünmüş ve:
"-Ben bu kadar icadı buluşu 60 seneye mi sığdıracağım o da yetmez bana " diye cevaplamış. Bunun üzerine Tanrı;
"- Son olarak maymundan da 20 sene kaldı ama başka yok." demiş ve böylece tüm canlıların yaşam süreleri belirlenmiş olmuş.
Bu noktada en son söz de bizim 70 yaşlarındaki büyüğümüzden gelmişti. Dedi ki: "-İnsanların 40 yaşına kadarki süreleri insanlık çağlarıdır. 40 tan 60 a kadar dünyayı sırtlarında taşırlar ki o da eşeklik çağlarıdır. 60 tan sonra da benim gibi, çoluk çocuğun maskarası olurlar, o da maymunluk çağlarıdır." O zamandan beri hep düşünmüşümdür en fazla 10 SENE EŞEKLİK YETER diye. ....
Devamı Buradan ...>>
ETE KEMİĞE BÜRÜNDÜM İNSAN DİYE GÖRÜNDÜM

Doğrulup kalkmak gerek
Gerçeğe bakmak gerek
O bütünün parçasıyım ben
Gerçek; ben oyum, o da ben.
Ben ondan o benden ayrı değil ki demem gerek. Ne istiyorsak canı gönülden istediğimiz kaçar hep bizden. Neden kaçarsak da takipteyizdir bilmeden. Düşünüyorum öyleyse varım demek boş. Sanıyorum ben düşünüyorum, düşünüyor ben düşünmeden evvel o düşünen. Yayılıp o bütünde kaybolmak gerek, hiç olup hepliğe kavuşmak gerek.
Yol uzun ve engebeli rüzgârlı selli ve yağmurlu. Et giydirilmiş kemiklerimiz, huy giydirilmiş hallerimiz var. Giydirile giydirile yamalı bohça olmuşuz o saf arı özümüzü unutmuşuz. Kirlenmişiz velhasıl! Yargılarla, tercihlerle, kaprislerle, tutkularla, para, mal mülk, giyim kuşam, övünmeyle, övülmeyle kardeş olmuşuz. Unutmuşuz bizdeki bizi, cıngıllaşıp durmuşuz. Bu yalan dünyaya “ cıngıllı fahişeye” kanmışız işte bir kez. Bir yerden başlamak lazım. Senden sana bu yolculuk. Devenin iğne deliğinden geçmesi ne mümkün! Yüklerimizden, vesvese, keşke, amalarımızdan şüphelerimizden tek tek kurtulmamız gerek. Hörgüçlerimizi hele bir güzelce törpüleyelim, sonrası Allah kerim.Sevgilerimle Dilek.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
20:35
0
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
2 Ağustos 2008 Cumartesi
OSURUKTAN PARA KAZANAN ADAM

İşsiz misiniz? Yeni bir iş mi arıyorsunuz? Elimdeki tam size göre bir iş olabilir!
Öykümüze başlayalım.
Küçük Joey, l Haziran 1857 tarihinde, Fransa'nın Marsilya şehrinde doğmuştu. Gizli yeteneğini keşfetmesi uzun sürmedi. Genç bir çocukken, ailesiyle deniz kıyısına giderlerdi. Bir gün, yüzerken, nefesini tutup suya dalmaya karar verdi.
Bu dalış tarihe geçmeli. Birdenbire, buz gibi soğuk suyun içine işlediğini ve bağırsaklarına dolduğunu hissetti. Kulağa eğlenceli geliyor! Çok korkan küçük Joey denizden çıkıp annesinin yanına koştu. Aniden, suyun vücudundan dışarı çıkıp sahile boşaldığını hissetti. Oh, ne utanç verici!
Pujol büyüdüğünde askere çağrıldı. Burada, erkeklerin tipik iğrençlik muhabbetlerinden biri sırasında, çocukken yaşadığı deneyimden bahsetti ve elbette, göstermesini istediler. ..
Bir sonraki çarşı izinlerinde, Pujol denize gidip tekrar denedi. İşe yaramıştı!
Pujol bu yeteneğini geliştirmeye başladı. Bir leğen su ile gizlice provalar yaptı. Anal ve karın kaslarını gererek içine aldığı ve dışarıya bıraktığı su miktarını kontrol edebilir hale geldi. Suyu dört beş metreye kadar püskürtebiliyordu.
Kısa sürede bir sonraki aşamaya geçmek için hazırdı: Su yerine hava kullanmak. Osuruk sanatı işte böyle doğmuştu!
Pujol, terhis olduktan sonra, aile fırınında çalışmaya başladı. Geceleri ise mahalle barlarında şarkı söylüyor, trombon çalıyor ve komedyenlik yapıyordu.
Diğer üflemeli enstrümanındaki ustalığını, özel arkadaş gruplarında sergiliyordu. Herkes bu numarayı da şovuna eklemesi için ısrar ediyordu.
Gösterisini mükemmelleştirdikten sonra Marsilya'da bir yer tuttu, büyük bir tanıtım kampanyası yaptı ve sonuçta her gece kapalı gişe oynadı.
Pujol sahneye ipek ve kolalanmış beyaz keten giysiler içinde çıkıyordu. Açılış konuşmasını tamamladıktan sonra öne eğiliyor, dizlerinin üstüne çöküyor ve kıçı seyirciye dönük olarak bir dizi taklide başlıyordu. Surat ifadesi hiç değişmiyordu. Ama aynı şeyi seyirci için söylemek mümkün değildi. O kadar çok gülüyorlardı ki korsesi sıkan bazı kadınlar baygınlık geçiriyordu. Salonda her gösteri için sağlık ekibi bulundurulması zorunluluğu getirilmişti.
Küçük, zarif bir osuruk salarak küçük bir kızı taklit ediyordu. Kayınvalidesini taklit etmek içinse uzunca osuruyordu. Top atışını, makineli tüfekleri ve gök gürültüsünü de unutmayalım. Müzik bile çalabiliyordu. Gösterisi bir buçuk saat sürüyordu.
Oldukça yetenekli bir adam!
Gösterinin finalinde, seyirciyi de kendisine eşlik etmeye çağırıyordu. Büyük bir osuruk orkestrası. Müthiş kokuyor olmalı!
Elbette, kuşkucu davrananlar da vardı. Pujol, sahtekâr olmadığını ispatlamak için tıbbi testlerden geçmek zorunda kalmıştı.
Pujol, Fransa'da o günlerin en çok para kazanan şovmeniydi. Ancak, sonunda emekli oldu ve fırıncılığa geri döndü. Ailesine baktı ve 1945 yılında, 88 yaşındayken öldü. Sorbonne'daki tıp fakültesi, vücudunu incelemek için 25 bin frank önerdi ama ailesi bu teklifi geri çevirdi.
Ve böylece dünyanın en büyük osurukçusunun yaşamı sona erdi. Her şey havaya karıştı.
Alıntı;Steve Silverman..
Devamı Buradan ...>>
1 Ağustos 2008 Cuma
KAÇAK KURAN KURSLARI

Efendim zamanın birinde Bağdat çarşısında dükkânı olan Hüsamettin Bey sıcak yaz gününde öğle zamanı dükkânını kapatıp herkes gibi evine dinlenmeye gitmiş. Neden sonra adamın biri koşarak gelmiş heyecanla
“-beyim beyim Bağdat çarşısı yanıyooor koş yetiş” diye. Bizimki apar topar geçiriyor tumanını eğnine heyecanla kapıdan çıkıyor. Tam o sırada başka bir esnaf
“-aman beyim meraklanma senin dükkânına bir şey yok ateş değmemiş oralara “diyor. Bizimki;
“-Elhamdülillahhh, çok şükür benim dükkânımda bir zarar yok” diyor.
Gelin bakın ki bu kişi tasavvuf adamı Allah yolcusu yani, bu tarihten sonra tam 40 yıl tövbe ediyor.”Ben ne yaptım” diye diye…
Gelelim dün gece tam sabaha karşı 03.45 civarında Konya’nın Taşkent ilçesi Balcılar beldesinde çöken 3 katlı kız kuran kursu hakkında Devlet Bakanı Sait Yazıcıoğlu’nun “Kuran kursunun Diyanet İşleri Başkanlığı ile hiçbir organik ilgisinin olmadığını açıklaması düşündürüyor. Konya müftüsü Mehmet Ak’ın:
"Çöken binanın hemen yanında kendilerine bağlı, resmi Boğaziçi Özel Öğrenci Yurdu'nun bulunduğunu, çöken binadaki yurtta, ne eğitimi verildiği hakkında bir bilgisi bulunmadığını”açıklaması daha birçok düşündürmüyor mu sizleri?
Soruyorum
”-Elhamdülillah benim okullarımda bir hasar yok demek değil mi bu?
Ya bu çocuklar; kimin çocukları?
Dileriz "Allah hepsine rahmet eyler."Sufi saja ekibi olarak da acılı ailelerine baş sağlığı dileriz.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:11
3
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...

