30 Kasım 2008 Pazar
29 Kasım 2008 Cumartesi
KISKANÇ-LIĞA HAYIIIR

Kıskançlık... Çok sevdiğiniz, kaybetmekten hep korktuğunuz kişinin başkalarına kaptırılma korkusu...
Birçok insanın hayatını zehir eden bir duygu, bir karabasan. Bazılarının da aşkla cilveleştiği, sevgiden ayıramadığı bir parçası...
Psikiyatrislere göre aşırıya kaçılması durumunda tedavi edilmesi gereken bir hastalık. Yaşayana göre çok doğal karşılanan ruhsal bir yaşantı.
Peki neden kıskanır insan.? Ağlamak, gülmek, düşünmek, duygulanmak gibi doğal bir his mi bu? Doğuştan mı var olur içimiz de yoksa sonradan mı yerleşir. Mecbur muyuz katlanmaya, mecbur muyuz içimizi kemiren bu sıkıntılı düşünceyle uyanmaya???.
Seven insan gerçekten hep kıskanmak zorunda mıdır? Kıskanmayan sevmeyen midir yani? Kadın ve erkek her konuda olduğu gibi bu duyguyu da ayrı ayrı, farklı mı yaşarlar?
Kıskanç insan hasta mıdır? Nasıl iyileşir peki. Bütün dünyasını karartan,
ilişkisini doya doya yaşamasına bile engel olan bu kasınç duygudan kurtulabilir mi çok isterse.
Bu soruları hep merak eder ve düşünürüm.
İnsanın doğasında var olan bu duyguyla, başa çıkamayanlar, ilişkiyi hırpalayanlar, gizli gizli kin besleyenler, içi içini yiyenler sonunda korktuklarıyla karşı karşıya gelirler elbet. Yitirmekten çok korktuklarını, kıskanarak koruyabileceklerini sanırlar. Sonunda baş başa kalırlar kıskançlıklarıyla. Korkulan başa gelir ama onlar yine vazgeçmezler.
Başka bir taraftan kıskanılan insan kendini önemli, değerli hisseder. Hoşuna gider. Kıskanılmak onun için bir değer ölçüsüdür sanki. Kıskanıldığı kadar çekicidir. Kıskanıldıkça kendine güveni artar. Ama kıskanan için durum pekte iç açıcı değildir. Sürekli bir kuşkuyla, korkuyla yaşamak ne kadar yaşamaksa o kadar yaşar. Roller zaman zaman değişir. Kıskanılan bir anda kıskanan olur. Asıl o zaman anlar karşıdakinin neler yaşadığını, hissettiğini. Ne berbat bir duyguymuş yaşayıp öğrenir.
Tabii ki erkek ve kadın farklı yaşarlar kıskançlığı. Kadın hırpalar, takip eder, kendini yer bitirir. Daha çok kendine zarar verir. Erkeklerse, genelde tehdit ederler. Kaba kuvvete bile başvurabilirler. Osmanlı tokadını koydular mıydııı 2.80 uzatabilirler. Dikkat!:)) Kadının deliliği biraz daha masumdur anlayacağınız...;)
Aa unutmadan birde senaryocular vardır. ÖRK: Aranılan kişinin telefonu Kapalıdır. Eyvah ki eyvahhhh "Kesin Ayşe yanında. Ondan açmıyooooo. Aç şu telefonu aç aç.!!! Tamam, şimdi gidip yakalıycam ikisini. Emeklerimin karşılığı bu mu olmalıydı. Allah cezanızı vereeeee:)... Allah kimseyi ellerine düşürmesinn: ))
Nerden biliyor sun bunları derseniz hepsini direk ya da endirekt bende yaşadım da oradan biliyorum. Kıskanılan da oldum, kıskanan da. İkisi de hoş değil bence.
Her şeyin fazlası zarar ya dozunda yaşasak olmaz mı yani? Hem bakın, doğamızda var olan bu duygunun, aşırıya kaçılmadıkça ilişkileri kuvvetlendirdiği de kanıtlanmış bir gerçekmiş. İyi olmaz mı kuvvetlendirsek bağlarımızı. Hı?
Verilmesi gereken bir sınavdır aslında kıskançlık. Çünkü kıskandıkça kıskanılacak şeyler artar. . Ne zaman duygularınızı bastırırsınız, güvenirsiniz (hem kendinize, hem ona) o zaman azalmaya başlar. Üstünüze üstünüze gelmez. O zaman telefonlara gelen anlamsız mesajları, Kapalı telefonları, göz ucuyla atılan bakışları daha hoş karşılayabilirsiniz. Sınavı geçersiniz yani. İyi dersler herkese.)
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:03
22
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
27 Kasım 2008 Perşembe
TESADÜF ELBİSESİ GİYİNMİŞ TANRI BUYRUĞU

Bir gün yoluma tesadüfen biri çıktı. Işıkla kaplıydı çevresi, içim ne tesadüf, tanıyordu onu sanki ta ezelden beri. Ak saçları, derin bakışlarıyla, kızılderili büyük reisti kendisi sanki
Yürekten gelen sesi kulaklarıma ulaştığında; içimdeki ses: “İşte; Garcia’ya mektup taşıyan adam, Güvenç Abdal’ın bu, ta kendisi.”dedi…
HAYIR; o kişiyle karşılaşmam tesadüf değildi, planımda vardı. Ben dünya sahnesinde; Bazen oyuncu, sahne düzenleyici, ışıkçı, dekorcu, kostümcü, müzik yapıcı, dublör ya da çoğu kez figüran olarak yazılmış bir senaryoyu oynamaktaydım.
OYUN yazarı: Kuran’ın hadid suresi 20.Ayetinde:
” Bilin ki, şu iğreti dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden, bir süsten, aranızda bir övünmeden, mallarda ve evlatlarda çoğalma yarışından başka şey değildir.”diyordu.
Dünya âlemi; insanı, insana, insanca ve insanla anlatan bir sahne olmuştu artık benim için.
Bu sahnede figüran olduğum dönemlerde ağladım, isyan ettim, acı çektim, insanlara küstüm, kavga ettim çoğu kez rolüm gereği. Işıkçı olduğumda aydınlattım, gölgelendirdim, güzel şeyler ve çirkinlikleri. Benim amacım; Özün amacı olmuştu. Büyük usta,2. yönetmen hep bana ayna tutmuştu oyunlarımda.
”Melâmetten hırka giy, ipek atlas kumaş boş gelsin sana,
Lütufu kahrın içinde bul, dünya cefası hoş gelsin sana.”diye öğütlemişti.
”-Bak demişti, oyun yazarı bunu burada böyle yazmamış, sen kendi kendine oyuna doğaçlama sokuyorsun! Sen, senden ne isteniyorsa onu yap, tamam, mı?” Eyvallah! Diyordum ustama, ama bazen yine bildiğimi okuyordum. Seyircinin karşısına kendi sözlerimle çıktığımda yuhalanıyor, özün sözleriyle çıktığımda ayakta alkışlanıyordum. Ne zaman öğrendim alkışlar bendeki bana, canımın içindeki canana; and içtim, ölmeden önce ölüp oyunun yazarı olacağıma… Sevgilerim senden sana.
Not:26.11.2008 de Kızılderili ak saçlı ”Canının içinde cananı bulan” ustamızın kalıbını, ait olduğu toprağa gömdük. O canımızın içindeki canda aşkla yaşayacak…
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:35
18
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
25 Kasım 2008 Salı
ŞARLATAN

Azerice: Ağzı kalabalık
Türkçe: Çığırtkan
İtalyanca: ciarlatano, gürültülü ve çok konuşan.
Sözlüklerde ŞARLATAN'ın tam karşılığı bu. Şar-atıyor yani, ya da benim sözlüğüme göre: Şar=şehir, La=yok, Tan=güneş doğmadan önceki alaca karanlık fecir.
Şarlatan=koca şehri fecirde yok eden... Yok, olan şeyi var gibi gösteren... Böyle uzaar gider yorumlarım. Harf ilmini öğrenmek, bir de şarlatan tanımak gerek... Çevremizde ondan bol başka bir şey yok ama olsun insanoğlu kelimenin nereden gelip nereye gittiğini yine de bilmek istiyor. La fontaine ne güzel yorumlamış şarlatanı:
Şarlatanlar eksik olmaz dünyadan
Bu mesleğin, ne hikmetse,
Hacısı hocası boldur her zaman
Kimisi peygamberim diye çıkar ortaya,
Kimi Çiçeron geçinir köyde, koyakta
Bu sözde Çiçeronlardan biri
Öyle övüyormuş ki kendini,
Söz sanatının tanrısıymış sanki kendisi.
Bir hımbılı, bir mankafayı, bir hödüğü
Bülbül gibi konuştururmuş isterse
“_Evet, baylar, diyormuş kükreyerek;
Bir hödük, bir hayvan, bir eşek,
Bir eşşoğlueşek getirin bana,
Uğraşıp adam edeyim inanmayana,
Gelsin nutuk çeksin önümüzde,
Cüppe takke de giysin isterse!
Bu sözler kralın kulağına gitmiş;
Çağırtmış üstadı saraya, demiş:
“_Bir güzel boz eşek var ahırımda benim;
Bu eşeğin hatip olmasını isterdim.
_Başüstüne, demiş bizimki;.......
Siz istersiniz de ne olmaz ki?
Bir hayli para almış öncelik olarak
Tam on yıl sonra eşeği kürsüye çıkaracak.
_Yoksa demiş, asın beni razıyım;
Sırtımda bütün diplomalarım
Ve başımda iki uzun takma kulakla
Saraylılardan biri yanaşıp şarlatana,
Gizlice demiş ki kulağına;
Görmeye geleceğim seni asılırken,
Tam darağacına yakışacak adamsın.
Bize bir nutuk çekmeyi de unutma
Şöyle tumturaklı, dokunaklı cinsinden;
Kulağında küpe kalsın çiçeronların
_Sen hava alırsın, demiş şarlatan;
On yılda ya kral ölür, ya eşek ,ya ben.
Herif haklı
Asıl on yıl bekleyen deli
Bugünü gün etmek mesele
On yıl sonra kim kala kim öle!Kim bile akibetin ne olacağını!
Abbasi Halifelerinden Harun Reşit'in kardeşi Behlül'ün hikâyeleri çoktur. Ancak anlatacağım hikâyeyi Dedemizden duymuştum internette rastlayamadım onun için sizlerle paylaşmak istedim.
Harun Reşit bir padişah zengin mi zengin, kardeşi Behlül de fakir mi fakir pejmurde bir kılıkta çarşılarda deli divane gibi gezip durmakta. Bir gün halk padişaha gelir ve Behlül'ü şikâyet eder:
"-Efendim, kardeşiniz her gün halkın üstüne işiyor."diye. Harun Reşit vezirine emir verir:
"-git ve sor bakalım Behlül neden milletin üstüne işiyormuş?" Vezir gider bulur Behlül'ü ve sorar sorusunu. Behlül sinirlenir;
"-Kim demiş benim insanların üstüne işediğimi?" Vezir;"ee, herkes öyle söylüyor""Gel bak bakalım demiş Behlül ve iki parmağını vezirin gözüne sürme çeker gibi sürüvermiş.
"- hele bak bakalım gördüklerin insan mı?" demiş. Vezir hayretler içinde kendini sanki hayvanat bahçesinde sanmış. İştee demiş Behlül,
"- Bu şehirde 3 insan var, onlarda çok uzakta benim çişcağızım onlara ulaşmaz. Ben bu gördüklerinin üstüne işiyorum, insana değil." demiş.
Eğer insan kalıbında bu dünyada yaşıyorsak hayvan sıfatlarından soyunmamız ve insan gibi insan olmamız gerekiyor. Nasıl mı? Şarlatanlıktan uzak durarak, toplumun menfaatlerini ve yararını kendi arzu ve hedeflerimizden üstün görerek, yalansız, riyasız, üçkâğıtsız, dalaveresiz bir yaşam tarzını benimseyerek. Güneş gibi ayırt gözetmeden ışığını yayarak, nalıncı keseri gibi hep kendine yontmayarak... İnsan gibi insan olacağımız günlere kavuşmamız dileğiyle...Dilek
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:00
26
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., HİKAYELER
23 Kasım 2008 Pazar
DÜŞEN BİR YAPRAK GÖRÜRSEN
Mevsim güzbahar, hatta kış olunca; insanın aklına hep hüzün, ayrılık ve eski şarkılar gelir. Ancak baharların sonu gelmez, şarkıların da öyle, sürer gider yaşamlar boyu anılar, kitaplar arasında kurutulmuş kızıl sonbahar yaprakları gibi…
Suat Sayın'ın
“Düşen bir yaprak görürsen beni hatırla demiştin,
Biliyorsun seni ben sonbaharda sevmiştim.
Her sonbahar gelişinde, sarı sarı yapraklarla
Kuru dallar arasından sen gelirsin aklıma.”şarkısı dilimde.
Bir gün hafızanın sayfalarından kızıl bir yaprak düşüverir, o günlerin kokusuyla-şarkısıyla birlikte. Kırk ikindi yağmurlarının tam iş çıkışlarında bulutlardan yerküreye ritmik akışlarınla inişi, gökyüzüyle yeryüzünün zifaf gecesi gibi gelirdi bize. Kırk gün kırk gece toprağın düğününe eşlik eder, toprağın suya doymuş kısımlarında biriken sulara yansıyan sevgililerin gölgelerine bakar kalırdık uzun süre. Onlar da bizim gibi ıslandı derdik.
“Bu gece benim gecem, buuu gece benim gecem
“Cama vuran her damlada seni hatırlıyorum.
“Ve sana susuzluğumu!”
Beynin arşivinden tekerlenip dile gelen şarkıların ardından, koku mühendisleri iş başına geçer eskimiş laboratuarda sihirli formüllü kokuları burnumuza burnumuza sokarlar daima. Miss dior, cabotin, yasemin, lavanta, limon, kuzinede pişen patatesin, pancarın kokusu, hatta günlerin bile kendine has kokuları ince bir yılan gibi süzülüp geliverir aldığımız her nefese. Kokuların ve şarkıların belleğimizde canlandırdığı yaşanmışlıklar el ele gelirler bugünümüze yerleşiverirler.
“Hiçbir şeyde gözüm yok
Sen yanımda ol yeter
Kapkaranlık odama
Mehtap gibi doğ yeter.”
Geçmişin bilgilerini geri dönüşüm kutusuna atmak yerine, harici belleğe kaydetmek te fayda vermez USB kablosu olmadan bile AN-ın ekranında bir yolunu bulup görünüverirler tüm sevimlilikleriyle. Geçmişi anda yaşamak bu olsa gerek deriz.
İki sevgili kavga eder çekişir gözünün önünde, sen sarmaş dolaş oldukları günlerin heykelini dikmişsindir belleğine o çıkagelir anın ekranında görünür. Dilin lal olur diyemezsin “Siz şöyle âşıktınız, böyle deli divaneydiniz birbirinize “ diye. Sonra Annenle Babanın tartışmaları geçer sıraya, konuşur Annen “çan.çan.çannn” Baban: çocukların yanında tartışmak istemez
”-Süheylaa, BURNUN AKIYOR!” der. Annen elini burnuna götürüp bilinçsizce burnunun akmadığını hissedip güler, bu gülmeleri, kavgalarını unutmaları gelir aklına. Hep birlikte gülen bir aileye dönüşür manzara. Beden oturduğu yerde otururken; dalınıp gidilen bir kara delik vardır sanki, ya da geçmişten bugüne açılan bir big –bang…
Ruhun meseleleri için siyasi çözümler fayda etmez, ruhsal analizlere başvururuz çoğu kez. Ters esen rüzgârımızı doğrultup akışın ritmine ayak uydurabiliriz ancak.
Döngüsel yaşam; dönüşüm anlarındaki değişimin sürekliliğinin ne denli yaşamın kendisini anlattığını hatırlatır bize. Beynin kıvrımları arasından zaman tüneli bilinmez sürprizleriyle alıp başını gider, alıp başını gelir, her nasılsa. İpekböceğinin metamorfozu gibi… Acaba KUKLA’cıyı uyutup, iplerimizi elinden biran için bile olsa kurtarabilir miyiz ki?
HI, ne dersiniz?Sevgilerimle Dilek.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
16:15
25
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
22 Kasım 2008 Cumartesi
Gypsy-Caravan Dinlenesi
Kışın iyice kendini göstermeye başladığı ve Kriz naralarıyla içimizi karartan haber bültenlerinden sonra, Dinlenesi albümlerimizde size bugün Gypsy-Caravan'ı yayımlamak istedik. Biraz neşelenmek bizimde hakkımız değil mi?
Devamı Buradan ...>>
21 Kasım 2008 Cuma
İKİNCİ ÇOCUK

Bana, ikinci çocuğu düşünüyor musunuz diye soruyorlar bazen. "bakalım, hayırlısı, durumumuz bir çocuğa daha bakacak gibi olursa neden olmasın" diye cevap veriyorum bende. Ara sıra kendi kendime de soruyorum istiyor muyum diye. Cevabı tahmin ediyorsunuzdur. Sonu yok ki istemenin. Anneyiz sonuçta. Birde isteriz iki de, hatta üçü bile isteriz... Tabiiki istiyorum oğlumun bir kardeşi olmasını. Anne babası haricinde güvenebileceği bir desteği olmasını ama bir taraftan da geleceklerini, üzerimize düşen şimdiki zamanın ağır, maddi ve manevi sorumluluklarını düşünüyorum ister istemez.
Eski insanlar beş tane çocuk yapıp onlara gül gibi bakıyorlarmış. Öyle ya da böyle büyütüp ihtiyaçlarını karşılayabiliyorlarmış.
O zamanlar istekler ve ihtiyaçlar farklıymış. Daha doğrusu istekler, ihtiyaçlardan önemli değilmiş. Tamam işleri çok zormuş annelerin hem de çok zor. Çamaşır, bulaşık makinesi yokmuş, her şey elde hazırlanıyormuş, kaynatılıyormuş. (Laf aramızda hazır bezin olmadığını düşünemiyorum bile.) Zorluklarına hak vermemek mümkün değil ama o zamanın çocukları da pek bi mülayimmiş. Bilmiyorum belki de zamanın şartlarından dolayı bahçelerde, mahalle aralarında özgürce yetişip, çocukluklarını o kadar doya doya yaşıyorlarmış ki, anne ve babalarını istekleriyle boğmaya ihtiyaç duymuyorlarmış. Bu zamanda yaşayan akranları gibi hırsız, kapkaççı, ne biliyim kötülüğün her kolunu kendine iş edinmiş insanların korkusuyla evlere kapatılmıyorlarmış. Şanslı olanlar tek kanallı televizyonda renkli çizgi filmler seyredip mutlu oluyorlarmış ama yüz tane kanal içinde bütün gün istediğini izleyen, her şeyi olan ama mutlu olmayan çocuklar gibi değillermiş işte. Savaşlar, krizler, küresel ısınma. Vs dertleri de yokmuş ne güzel. Sebebini bende merak ediyorum. Çocuklar mı farlıymış, anneler mi çok sabırlıymış eskiden. Onlar kendine güveni tam çocuklar olmuşlar bir şekilde...
Şimdiki zamanda çocuk yetiştirmek daha zor gibi geliyor bana. Çok uzak geçmişten bahsetmiyorum benim çocukluğumda bile farklıydı her şey. Şimdiki zamanla arasında o kadar çok fark vardı ki...
Artık küçük çocuk yok sanki. Hepsi büyümüşte küçülmüş gibi. Bilmedikleri şey yok. Bilgisayar istiyorlar mesela. Özel bir oda, kendilerine ait eşyalar, oyuncaklar, play stationlar, örümcek adamlı, winx'li nevresimler istiyorlar. Artık ihtiyaçların yerini istekler aldı çünkü. Bir defteri arkalı önlü iki ders için kullanma devri kapandı. Kitaplar gazete, dergi kapaklarıyla değil, batmanlı, barbie bebekli özel kaplarla kaplanıyor şimdi. Ayakkabılar markalı. Yazlığı, kışlığı, sandaleti, sporu... Hava durumuna göre üst, baş. Bir ayakkabı, bir kabanla kışı geçirmekk çookk uzaklarda kaldı. İstiyorlar da istiyorlar. Onlarda zamana ayak uydurmak zorunda tabii ne yapsın garipler. İstemek serbest. Vay ananın-babanın haline...
Durum böyleyken gelinde düşünün ikinci çocuğu. Hatta bırakın ikinciyi, bir çocuğa bile bakmak isteklerini karşılamak bir mesele artık.
Başka bir açıdan bakarsak olaya, bizler az çok bilinçli, okuyan, araştıran, evlatlarına en iyisini sunmaya çalışan insanlar olarak fedakârlık yapıyoruz da, en doğal isteklerimizi bastırıyoruz da, dünyaya gelmiyor mu gelecek olan? Tabi ki geliyor. Ne yazık ki cahil bir nesil geliyor. Bundan sonrası için daha da endişeli olmamak elde değil. Çünkü kendine dahi bakamayan ya da zor bakan, yoksulluk içinde kıvranan insanlar bizim gibi düşünceli değiller. Yapıyorlar 5 tane sokaklarda büyüyor o çocuklar. O zaman da diyorum ki, "bilinçli bir nesil adına bizim gibi insanların en az üç çocuk yapması lazım!!!"
Bu sözüm size "birilerini" hatırlatsa da onun düşünceleriyle yakından uzaktan alakam olmadığını da belirtiyoooooor bu karmaşanın içinden çıkamayıp hepinize sevgilerimi sunuyorum:))
Umuyorum ki, şartlar biraz olsun düzelir ve bizde oğlumuza bir kardeş isteyebiliriz rahaaat rahaat. Tadını çıkara çıkaraa.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:18
10
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
20 Kasım 2008 Perşembe
TOPRAK OLDUM, TOHUM CAN BULDU BENDE

Selam, tüm dostlara. Eski bir yazım ama konu tasavvufa gelince.... özellikle çok sevdiğim şiirimi bir kez daha yayınlamak istedim. Dilerim bir gün birileri müziği ile birlikte dile getirir.
Allah meleklerine ;" Âdem’e secde edin" demişti. Kabul ettiler. Sadece biri hariç. Âdem topraktan yaratılmıştı, O ise ateşten. Dedi ki Şeytan;" Ben istersem toprağı şekilden şekil’e sokarım istersem seramik bir vazo, istersem camdan bir şişe." Ama unutmuştu ki; hava olmadan ateş yanmaz, Su ise ateşi söndürür. Ateş, Hava, Su, Toprak Âdemde hepsi mevcuttu.
Gelelim secde meselesine; apaçık diyor ki kuran ;
"Sen İnsan’a (Adem) secde eden misin? (yani melek mi?), yoksa müddet verilenlerden misin? (Şeytan mı?" Şeytana neden müddet verildi? Çünkü o BEN varım, BEN üstünüm, BEN kimseyi tanımam (ama bu arada hatırlatmak gerek ki Şeytan da bir melek ti ve Allah’a secde etmekteydi) yani BEN diyen Şeytan dı.
Allah İnsanı meleklerine;"halifem" diye
tanıttı. Yani ATEŞ, HAVA, SU, TOPRAK’ ı onun eline varlığına vermişti. Ondan istediği ise Toprak bedeninde var olan Su ve Hava ile kendisine isyan edebilen Ateşi dengede tutabilmesiydi. Öyle mükemmel (Adil) yasalar koymuştu ki evrenin her noktasında, şaşmasına imkân yoktu. Allah’ın iradesi mükemmel yasalarını koymuş bize ise, cüz-i bir irade bırakmıştı ve "sen yasalar çerçevesinde özgürsün" demişti. Toprak olmak, Su, Ateş ya da Hava olmak bize kalmıştı.
Ateş olursan eğer suyun buharlaşır, havan tükenir sonuçta kendin de sönersin ve sadece TOPRAK kalırsın. Tohum atılmadan, sulanmadan, havasız ve yeterli miktarda Ateş olmadan da asla Can bulamazsın. Tohum atılıp ta bunlardan birisi (Ateş, Hava, Su) az ya da çok olursa yine yaşayamazsın. Sen Toprak olduğunu kabul et ki Ateş, Hava, Su sana secde etsinler.
Ateş bende, hava bende su bende
Toprak oldum tohum can buldu bende
Zaman yokken bir güzele vuruldum
Aşk uğruna bu dünyaya kovuldum
Aşkım zincir, bense bir köle oldum
Tüm varlıkta Aşkın özünü buldum
Ateş bende, hava bende, su bende
Toprak oldum tohum can buldu bende
Ateş idim yana, yana kül oldum
Rüzgâr olup ese, ese yoruldum
Seller gibi çağlar idim duruldum
Günü geldi, Toprak oldum dürüldüm
Ateş bende, hava bende, su bende
Toprak oldum tohum can buldu bende
Tohum iken bitki oldum, ot oldum
Hayvan yedi bedeninde et oldum
Sonunda kendimi İnsanda buldum
Bedenimden sıyrıldım ben AŞK oldum
Ateş, Hava, Su, Toprak hepsi oldum
Gerçek Aşk’ı Yalnız HİÇLİKte buldum
Devamı Buradan ...>>
19 Kasım 2008 Çarşamba
İÇSEL YOLCULUK:
Tasavvufta YOL’a gitmek vardır. Allah’a giden YOL’ da yol ALMAK mesele… Ama en zoru ise YOL OLMAK eğilip sırtından atlatmaktır yola gidenleri. Çerini çöpünü toplayıp kurtarmaktır mesele, batağa batanları. Bunları yapabilenlere aşk olsun… Açmak 4 kapıyı sırasıyla, geçebilmek 4x10 caddeyi edebinle. Temizlemek lazımdır attığın her adımda, basılan her toprağı. Fark edip hataları kusurları bir bir ayıklamalı. 4 kapıda da vize gerek, pasaportun damgalanmalı.
“Bir kral halkı için geniş bir yol yaptırmaya karar verdi. Yapımı tamamlanan yolu halka açmadan önce, bir yarışma düzenlemeye karar verdi.
İsteyenin bu yarışmaya katılabileceğini ilan ettiren kral, yoldan en güzel geçecek kişiyi belirleyeceğini söyledi.
Yarışma günü, insanlar akın ettiler. Bazıları en güzel arabalarını, bazıları en güzel elbiselerini getirmişti: Kadınlardan kimileri saçlarını en güzel biçimde yaptırmıştı, kimi de yanlarında en güzel yiyecekleri getirmişti. Gençlerden bazıları spor kıyafetler içinde yol boyunca koşmaya hazırlanıyordu.
Nihayet, tüm gün insanlar yoldan geçtiler, fakat yolu kat edip tekrar kralın yanına döndüklerine hepsi aynı şikâyette bulundu: Yolun bir yerinde büyükçe bir taş ve moloz yığını vardı ve bu moloz yığını yolculuğu zorlaştırıyordu.
Günün sonunda yalnız bir yolcu da bitiş çizgisine yorgun argın ulaştı. Üstü başı toz toprak içindeydi, ama krala büyük bir saygıyla yönelerek elindeki altın kesesini uzattı:
“-Yolculuğum sırasında, yolu tıkayan taş ve moloz yığınını kaldırmak için durmuştum. Bu altın kesesini onun altında buldum. Bu altınlar size ait olmalı.
Kral gülümseyerek cevap verdi:
"-O altınlar sana ait delikanlı."
"-Hayır, benim değil. Benim hiçbir zaman o kadar çok param olmadı."
"-Evet" dedi kral. "Bu altınları sen kazandın, zira yarışmanın galibi sensin. Yoldan en güzel geçen kişi sensin."
Çünkü yoldan en güzel geçen kişi, ardından gelenler için yoldaki engelleri kaldıran kişidir.Sevgilerimizle.
Hikâye: Bütün dünya’dan
Resim:Dilek özmen
Devamı Buradan ...>>
17 Kasım 2008 Pazartesi
KONU: AŞK’sa,
Geri döndürmek akrep ve yelkovanı,
Yaratılmış zamanda çevirmek düğmeyi sonun başına doğru…
Son sürat giderken menzile;
Geri geri atmak adımlarını...
Kestiğini yapıştırmak,
Yapıştırdığını sökmek,
Boşalttığını doldurmak yeniden,
Geri döndürmek pınarlarına gözyaşlarını
Usulca…
Sorduklarını sormamış,
Söylememiş söylediklerini,
Çekilmiş acıları çekmemiş olsak da,
Hadi, zamanın elindeki törpüyü ve makası yok sayalım.
Ama yine de olacak; olacak zaten,
Alternatif geçmişlerde
Sen istesen de istemesen de…
Ama konu: AŞK’sa,
Evrendeki her şey geri dönüp aşka hizmet eder,
Sana yol verir belki.
Aşk’ın açmayacağı kapı, yürütmeyeceği dağ, tedavi edemeyeceği hastalık olmadığına,
İnananlardanım "Ölüm meleğinin" bile aşığın canını alamayacağına...
Sevgilerimle Tontini.
film:"Orange TV"
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:23
19
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
16 Kasım 2008 Pazar
CRASH/ GÖRÜNMEZ PELERİN

Mesleği: bozuk kilitleri değiştirmek olan bir adam, yine bozuk kilidiyle başı dertte olan bir dükkân sahibi tarafından çağırılır. Dükkân sahibi göçebedir ve yaşadığı yerin dilini çok iyi bilmemektedir. Kilitçi işini yapmış ama asıl problemin kapıda olduğunu ve kapının da değişmesi gerektiğini anlamıştır. Bunu dükkân sahibine anlatmak ve parasını almak için içeri girer ve durumu aynen anlatır. Anlatmaya çalışır daha doğrusu. Dili çok iyi değil ya, adam anlamaz ve onu kazıklamaya çalıştığını düşünür. "Kapı dükkânı olan bir arkadaşın mı var yoksa" diyerek iftira bile atar, anlamaz, anlayamaz bağırmaktan. Adamın bu tutumu kilitçiyi çok rahatsız eder ve elindeki fişi çöpe atıp, para istemediğini söyler ve dükkânı terk eder.
Bu dükkân sahibinin ilk olayı değildir zaten. Bir kaç gün önce silah almak için gittikleri mağazada yine bir olay çıkarmış, en sonunda adamın kızı araya girip silahı ve sadece rengini beğenip almaya karar verdiği bir kutu mermiyi de alıp babasını büyük bir kavgadan kıl payı kurtarmıştır.

Evinin yolunu tutar kilitçi. Huzuru bulduğu yuvasına gelir ve kızının odasına girer. Yatak boştur. Eğilir ve kızının yatağın altında yattığını görür. Ona
"Bir daha taşınmak ister misin?" diye sorar. Küçük kız babasına bakar korkuyla evet der gibi. Oysa zenci-beyaz çatışmalarının sık yaşandığı mahallelerinden daha yeni taşınmışlardır. Küçük kızın odasına giren kurşun bardağı taşıran son damladır çünkü. O gece kız yine bir silah sesi duyunca korkup yatağın altına girmiştir. Kilitçi baba;
"ben neden senin gibi korkmuyorum biliyor musun?" der
"anlatırım ama sen bana inanmazsın".
Anlat der gibi bakar kız. Adam devam eder.
—inanmayacağın için anlatmam
-tamam anlat bana baba
-Küçükken benim bir perim vardı,
-tabi (gülümser)
-bak inanmadın işte. Anlatmayacağım.
—Kanatları var mıydı peki.
—Evet, odamın içinde uçar dururdu. Bende senin gibi korkardım kurşunlardan o gelene kadar. Bana bir pelerin verdi. Görünmez bir pelerin."Seni her türlü kurşundan, kötülükten koruyacak bu pelerini sana veriyorum artık korkma ve bunu sakın üzerinden çıkarma. 5 yaşına geldiğinde sende bunu kızına verirsin" demişti ama ben unutmuşum. İstersen onu şimdi sana verebilirim...
Kız öyle güzel inanmıştır ki ister babasından pelerini. Adam görünmez pelerinin iplerini boynundan çözer ve kızının boynuna geçirip bağlar. Sonrada sorar "çok sıkmadı değil mi?"
Kafasını sallar kız. Yatağına yatar ve güzel uykusuna dalar.
Bu arada kilidini değiştirdiği ve bir türlü derdini anlatamadığı dükkâna hırsız girer. Dükkân sahibi çok sinirlenir ve bunun kilitçinin suçu olduğunu düşünür. Kendi kendine intikam planları yapmaya başlar. Sonunda kızının aldığı silahı alır, mermileri yerleştirir ve çöplerin arasından kilitçinin buruşturup attığı fişi arayıp bulur. Adamın adresini bulup evinin önüne çeker arabasını ve beklemeye başlar.
Kilitçi arabasını park edip iner arabadan. Kapısının önünde dükkân sahibiyle karşılaşır. Üzerine bir silah doğrultulmuştur.
"senin yüzünden her şeyim gitti. Mahvoldum. Her şeyin sorumlusu sensin."
O sırada küçük kız camdan bakar ve "baba baba" diye bağırmaya başlar babası da ona gelmemesi için bağırmaktadır. Kız huzursuzdur çünkü babası pelerinini ona vermiştir.
—Hayır, onun pelerini yok...
Annesi tutmaya çalışsa da kız fırlar kapıdan ve babasına sarılacağı anda silah patlar.
Bammmmmmmmm..
Kurtardım seni baba...
Adam donakalmıştır. Kilitçi ise kızına sıkı sıkı sarılıp yarasını görmeye çalışır. Sırtına, karnına, kafasına her yerine bakar ama bir damla kan bile yoktur. Kız sapasağlam kucağındadır.
Nasıl mı?
Çünkü adamın kızının silah mağazasında sırf rengine gözü takıldığı için, belki de aceleden, aldığı mermiler kurusıkıdır.
Hayat küçük ayrıntılarda saklıdır ya, işte bu ayrıntılar ikisinin de hayatlarını kurtarmış.
Çok büyük bir heyecanla izlediğim bir filmin bazı sahneleri bunlar. En çok etkilendiğim sahneler aslında. Kısaca paylaşmak istedim. Umarım izlerken yaşadığım heyecanı azıcık olsun yansıtabilmişimdir. Başlarda, bildiğimiz ırkçılık konulu filmlerden sanmıştım ama izlediğim en güzel filmler arasına koydum, bu aslında eski sayılacak filmi. İnsanların ayrıntılarla kesişen hayatlarını öyle güzel anlatmış ki. Sonuç olarak herkes birbirine muhtaç olabiliyor. Siyah ya da beyaz hiç fark etmiyor...
Paul Haggis’in yazıp yönettiği”CRASH” adlı film en iyi özgün senaryo, en iyi film, en iyi kurgu dallarında Oscar almış 2004 yapımı bir film. İç içe hikâyelerden oluşuyor. Brentwood’lu bir ev kadını ve savcı kocası... İranlı bir dükkân sahibi... Aynı zamanda sevgili olan iki polis memuru... Zenci bir televizyon yöneticisi ve karısı... Meksikalı bir anahtarcı… İki araba hırsızı... Acemi bir polis... Koreli orta yaşlı bir çift… Hepsi Los Angeles’ta yaşıyor ve önümüzdeki 36 saat içinde, hepsinin hayatları kesişiyor. Emmy ödüllü yazar-yapımcı Paul Haggis’in ilk sinema yönetmenliği denemesinde Sandra Bullock, Don Cheadle, Matt Dillon’dan oluşan ünlü oyuncularla kamera karşısına geçmiştir.
Sevgilerimle.....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:24
14
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup, FİLMLER
14 Kasım 2008 Cuma
BÜYÜKBABANIN ÖYKÜSÜ

Bir zamanlar oğlu gelini ve dört yaşındaki torunuyla birlikte yaşayan yaşlı bir adam vardı.Elleri titriyor gözleri eskisi denli iyi görmüyor ve yürürken sürekli sendeliyordu. Yemek zamanı geldiğinde tüm aile masaya birlikte otururdu. Fakat yaşlı büyükbabanın titreyen elleri ve bulanık gören gözleri yemeyi işkenceye dönüştürüyordu. Bezelyeler kaşığından yere yuvarlanıyor bardağı tuttuğunda masa örtüsüne süt sıçratıyordu. Oğlu ve gelini bu durumdan rahatsız olmaya başlamışlardı.
Böylece karı koca köşeye küçük bir masa yerleştirdiler. Ailenin geri kalanları yemeklerinin tadını çıkarırken büyükbaba bu küçük masada tek başına yiyordu. Zaman içinde bir iki tabak kırmasının ardından büyükbabaya yemekleri tahta tabakta verilmeye başlandı.Böyle yalnız başına yemek yerken yaşlı adama göz attıklarında onu sessizce ağlarken buldukları oluyordu. Yine de karı kocanın büyükbaba ile konuşmaları yalnızca düşürdüğü çatal döktüğü yemek için yapılan azarlamaların ötesine gitmiyordu.
Ailenin en küçük bireyi ise tüm bunları sessizce izliyordu.
Bir öğleden sonra babası küçük oğlunu tahta parçalarıyla uğraşırken buldu ve tatlı bir sesle ona ne yaptığını sordu. Oğlu ise ona aynı tatlılıkla "Sana ve anneme ben büyüdüğümde kullanmanız için küçük birer kase yapıyorum" diye yanıt verdi ve işine devam etti. Bu sözcükler anne babasını o denli etkiledi ki bir süre gözlerinden süzülen yaşlarla sessizliklerini korudular. Her ikisi de yapılması gerekeni biliyordu.
O akşamdan itibaren büyükbaba yeniden ailesiyle aynı masada yemeğini yedi ve ne oğlu ne gelini düşen bezelyeleri ıslanan masa örtüsünü dökülen sütü dert etti.
Alıntı:L.Tolstoy’dan...
Devamı Buradan ...>>
13 Kasım 2008 Perşembe
İPEK BÖCEĞİ Dostlarım.

5 Yaşlarındayken Adapazarı’nın Doğançay ilçesinde İpek böceği yetiştiren komşularımız vardı. Benim çocuk gözümde zengin ailelerdi. Elbiseleri yumuşacık, ellerimi okşuyordu çünkü ve evlerinde her zaman baklava ve mısır patlağı bulunabiliyordu. Evlerinin çatı aralarında dut yaprakları üstünde kafalarıyla sonsuzluk işareti yaparak yaprak yiyen bu sevimli böceklerin bakımını gönüllü olarak ben üstlenmiştim. Her gün erkenden kalkıp sanki bensiz yaprak yemezlermiş, benim onlara bir faydam varmış gibi koştururdum o çatı aralığına. Onlara şarkılar söylerdim en ufak sesimle, onların sihirli yaprak kemirme seslerini dinler, nemli bitki-hayvan karışımı havayı ciğerlerime çekerdim. Annem Babam aradığında, beni orada bulacağını bilirdi. Kendilerine tükürükleriyle ev yapmaları ve içine hapsolmaları oldum olası içimi hüzünle doldurmuştu. Zaman zaman bunca yıllık hayatımda kendimi eve hapsettiğim dönemlerde o sevimli böceklerle iletişime geçtiğimi sanmışımdır. Onlara benzetmişimdir kendimi. Hele kozayı delip kelebeğe dönüşmüş oldukları zamanı hatırlamam; eğer inzivaya çekilirsem “onlar gibi bir gün uçabilirim” hayalini de kurdurmuştur bana daima. Onları neden yetiştirdiklerini hiç sormamıştım uzun bir süre. Sonra bir gün babam uygun bir dille bana anlattı hikâyelerini. O bembeyaz yumuşacık evleri kumaş yapmak için üretiyor onlar dedi, sahiplerine kumaş dokuyorlar inandım ve sevindim. Bir gün duydum ki delinmemiş içinden kelebeği çıkmamış kozaları toplayıp kaynar suya atıyorlar. –O zengin komşularımız- için Baba’ma dedim ki” Ben onlarla ömür boyu konuşmayacağım, nasıl yaparlar benim kelebeklerime böyle bir şeyi?”Mısır patlaklarından da, baklavalarından da yemeyeceğim. Nerden bilecektim o zamanlar onların hikâyesini araştırıp blogda yayınlayacağımı? Kaynar suya atma faslını aşağıda da es geçtim dostlarım, sevgilerimle.
İPEK BÖCEĞİ EFSANELERİ
Çin efsanesine göre M.Ö.2600 yılında Çin İmparatorunun eşi sıcak çay içine ipek kozası düşürür ve kozanın çözülmesi sonucu İPEK keşfedilir. İpeğin tanrıçası Hsi-Ling-Shih mitolojik sarı imparatorun karısıdır. İpek böceği yetiştirmeyi ve dokuma tezgâhını keşfettiği de söylenir.
İpeğin Çin dışına çıkışı da ilginç bir hikâyeyle gerçekleşir. M.S.419 yılında Kotan eyaletine gelin giden bir Çin prensesi saçlarının arasına sakladığı ipek böceği ve dut tohumları sayesinde Kotan’da da ipek böceği yetiştirilmeye başlanır.
İpek böceğinin İSTANBUL’A gelişi: M.S.551–552 yıllarına rastlar. Zamanın Hükümdarı Justinyen ipek böceğini İstanbul’a getirebilmek için Çin’e iki papaz gönderir. Din kisvesi altında Çin’de 2 yıl kalan papazlar bastonlarının altına deldikleri deliklere dut ve ipek böceği tohumlarını saklayarak İstanbul’a getirirler. Böylece ipek Çin, Hindistan, Taşkent, Bağdat, Şam ve İstanbul’dan geçen ipek yolunu takiben Avrupa’ya taşınır. Altından daha değerli bir ürün olarak alıcı bulur.
Mucize ipek böceği gelişimini; Dünyanın her yerinde aynı program içinde tamamlar. Tohumdan, gözle görülmeyen böceğe 20–25 gün içinde bir tırtıla dönüşür. Dut yaprağıyla beslenir, sararıp yaprak yemez duruma geldiğinde ağzından su çıkarır ve bu su havayla temas ettiği zaman ipek ipliğine dönüşür.8 gün içinde kafasıyla Z ve S hareketleri yaparak kozasına kendisini hapseder..Uykuya dalar.Toplanıp işlenmezse metamorfoza uğrayarak yürüyen tırtıldan uçan bir kelebeğe dönüşür.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:09
14
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., EFSANELER
12 Kasım 2008 Çarşamba
BİR MUSİBET, BİN NASİHATTAN HAYIRLIYMIŞ

Sevgili dostlar yeniden merhaba.Ben TUTSAK olarak epey uzun zamandır sizlerin güzel yazılarınıza yorum yazmak dışında içimden pek bir şey yazmak gelmiyordu nedense, ama sevgili Ela’nın yazısı ve karga hikâyesi benim oğlum Ege ile yaşadığım bir anımızı aklıma getirdi ve faydalı olacağı düşüncesi ile sizlerle paylaşmak istedim.
O zamanlar Marmaris’te yaşıyoruz ve Ege daha henüz 3 yaşlarındaydı. Annesi ve ben her ikimizde birer sigara tiryakisi olduğumuzdan onun yanında da düşüncesizce (daha doğrusu düşünüyorduk ama kendimize engel olamıyorduk demek daha doğru sanırım) onun yanında da bu eylemimizi sürdürmeye devam ediyorduk.
Bir gün evin bahçesinde oturup ikimizde birer sigara tüttürdüğümüz bir anda meraklı ve arzulu bir çift gözün bizi izlediğini fark ettik. Ege 1 metre ötemizde bütün dikkatini bizim keyifle içtiğimizi düşündüğü sigaralara yoğunlaştırmış anlatamayacağım hoş bir ifadeyle bize bakıyordu.
Bir anda benim sigaraya başladığım dönemlere gitti düşüncelerim. Yasaklarla çocukların eğitilmeye çalışıldığı bir ortamda yaşıyorduk. Yasakların cazibesi, merak, büyüme isteği (ki büyükler sigara içerlerdi ) hepsi bir araya gelince, büyüklerimizin:’’evladım içki iç ama sigara içme içkiyi ancak paran olursa içersin ama sigara öyle bir illet ki paran olmasa da sokakta birisinden istesen verir’’ tavsiyelerinin o zamanlar benim için ne anlam ifade ettiğini hatırladım. O anda karar verdim ve cebimdeki paketten bir tane sigara çıkararak Ege’ye doğru uzattım:’’ içmek mi istiyorsun?’’ diye sordum. Evet, anlamında başını sallayışı ve gözlerinin içindeki parıltıyı hala unutamam. Neyse sigarayı ona uzattım ve bir müddet ne yapacağını izlemek istedim. O kadar dikkatle izlemiş ki, sigarayı iki parmağı arasına sıkıştırıp bizi taklit etmeye çalışması bir an için ikimizin de gülümsemesine sebep oldu. Ama ben devam etmeye kararlıydım ‘’Egecim bak o öyle olmaz’’ dedim ve ondan sigarayı alıp yaktım ‘’bak böyle içeceksin’’ diye derin bir nefes sigaradan çekerek ona ne yapması gerektiğini uygulamalı olarak gösterdim. Sigarayı tekrar eline verdiğimde hiç tereddüt etmeden ağzına götürüşü, derin bir nefes çekişi, gözlerinden yaşların akarak ve öksürerek ‘’KATİL SİGARA NEDEN İÇİYORSUNUZ BUNU ‘’ demesi sadece ve sadece 1 saniye bile sürmedi. Bugün Ege 20 yaşında ve ağzına sigara koymamış bir genç. Sanırım ve dilerim bundan sonra da asla içmeyecek. Üstelik annesine kız kardeşiyle birlikte baskı yaparak sigarayı bıraktırma başarısını göstermişti bir zamanlar. Atalarımız boşuna dememişler demek ki :’’ Bir musibet bin nasihatten hayırlıdır ‘’ diye…...
Devamı Buradan ...>>
11 Kasım 2008 Salı
Disney ve Pixar'in yeni filmi/ 29 Mayis 2009
BALON DOLU BİR EVDE YAŞAMA HAYALİM GERÇEK OLDU
Çocukluğumdan bu yana hemen hemen kimsenin bilmediği bir hayalim vardı. Rengarenk balonlarla dolu bir evde yaşamak. Sokaktan eve geldiğimde kendimi yumuşacık yuvarlakların üstüne atıp mutlu olmak. Çünkü yıllar yıllar önce torunlarımın yaşındayken babam beni İstanbul'da sinemaya götürmüştü.İlk filmim "Kırmızı balon"du. Televizyonun olmadığı bir zamanda ben sinema nasıl bir şeydir o gün öğrenmiştim. İşte o günden beri balonlarla, filmdeki çocuk gibi hep konuştum ve onları hep sevdim.
2009 Mayıs ayında gösterime girecek olan pixar filminin yapımcısı sanıyorum hayallerimi çalmış. Benim yerime şehrin gürültü ve karmaşasından kaçmak isteyen ihtiyar bir adamı balon dolu bir evle gökyüzünün maviliklerine uçurmuş. Ama o da ne?
verandanın kapısı çalıp ta kapıyı açtığında yalnız olmadığını anlaması bir olmuş. Ben tontini olduğum için huysuz değilim ama bu ihtiyar adam huysuz işte. Görelim bakalım bu iki insanın maceraları nerelere varacak? Ben de merakla bekleyeceğim. Bu filmi tüm blog dostlarım ve miniklerine torunlarıma ve çocuklarıma armağan ediyorum. Ne de olsa hayal benden çalınmadır. Sevgilerimle Tontini.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
00:34
10
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., FİLMLER
10 Kasım 2008 Pazartesi
AĞLAYALIM ATATÜRK'E

TÜRK MİLLETİ ATATÜRK'Ü ALLAH'A, SAHİP OLDUĞU HER ŞEYİ İSE; ATATÜRK'E BORÇLUDUR
Ağlayalım Atatürk'e
Bütün dünya kan ağladı
Başboğa olmuştu mülke
Geldi ecel can ağladı
Şüphesiz bu dünya fani
Tanrı'nın aslanı hani
İnsi cinni cem'i mahluk
Hepisi birden ağladı
Doğu batı cenup şimal
Aman tanrım bu nasıl hal
Atatürk'e erdi zeval
Yas çekip nevsen ağladı
İskender-i Zulkarneyn
Çalışmadı bunca leğin
Her millet Atatürk deyi
Cemiyet-i ahvam ağladı
Atatürk'ün eserleri
Söylenecek bundan geri
Bütün dünyanın her yeri
Ah çekti vatan ağladı
Fabrikalar icad etti
Atalığın ispat etti
Varlığın Türk'e terk etti
Döndü çark devran ağladı
Bu ne kuvvet bu ne kudret
Varıdı bunda bir hikmet
Bütün Türkler İnönü İsmet
Gözlerinden kan ağladı
Tren hattı tayyareler
Türkler giydi hep kareler
Semerkand'ı Buhara'lar
İşitti her yan ağladı
Siz sağ olun Türk gençleri
Çalışanlar kalmaz geri
Mareşal Fevzi'nin askerleri
Ordular teğmen ağladı
Zannetme ağlayan gülmez
Aslan yatağı boş kalmaz
Yalınız gidenler gelmez
Felek-el mevt'in elinden
Her giden insan ağladı
Uzatma Veysel bu sözü
Dayanmaz herkesin özü
Koruyalım yurdumuzu
Dost değil düşman ağladı
AŞIK VEYSEL ŞATIROĞLU..
Devamı Buradan ...>>
9 Kasım 2008 Pazar
HIDRELLEZ GÜLÜM
"Zaman su gibi akıp gitti, öyle çabuk geçti ki hiç bir şey anlamadım" dediğimiz çok an olmuştur. Tabii ki benimde oldu. Hiç bitmesin istediğim saatler dakikalara, dakikalar saniyelere dönüştü sık sık hayatımın çeşitli dönemlerinde. Çabucak geçenlerin ardından düşününce, bir sürü ayrıntıyı unuttuğumu, o heyecanla yaşanılanları atladığımı hep sonradan düşününce hatırladım. Ama böylesine çabuk geçen, har anını dakikası dakikasına hatırladığım, tadına doyamadığım bir zaman dilimi daha yaşamadım...
Hıdrellez günü kulaklarımızın arkasına kırmızı güllerimizi takıp,
büyük bir heyecanla gittiğimiz, o şahane manzaralı hastane odamızdan, kucağımda yavrumuzla çıktığımız günün üzerinden tam 6 ay geçti. Nasıl geçti hiç anlamadım ama ilginç bir şekilde hiç bir ayrıntıyı unutmadım. Oğlumun kulağıma gelen ilk sesi, ağlaması, gözümü aralayıp yüzünü görünce içime dolan aşk, emzirirken hissettiklerim, hastaneden çıkış, eve geliş ve sonrasında beraberce yaşadıklarımız, öğrendiklerimiz...
Dolu dolu geçen, hayata başka bir gözle bakabilmemizi sağlayan son 6 ayımız hafızalarımızdan silinmeyecek, değiştirilemeyecek yerini aldı bile. Ne çabuk...
Geçen gün 1 yaşına kadar yaptıracağımız son aşıyı yaptırıp, o sevinçle çıktık sağlık ocağından. Hemşireler 7 Mayıs 2009'a gün verdiler kızamık aşımız için. Tamam dedik mutlaka geleceğiz Allah nasip ederse. Hemen düşündüm Ege o gün tam 1 yaşını bitirmiş olacak dedim. Kim bilir ne kadar çabuk gelecek o gün. 6. ay nasıl geldiyse 12.de öyle gelecek göz açıp kapatana kadar...
O gün iki kere iğne batırdılar oğlumun bacağına ama o hiç ağlamadı bile. Oradan çıkıp gezmeye götürdüm cesur oğlumu ve gidip oturduğumuz yerde, kalkana kadar geçen aylarımızı düşünmeye başladım. Benim yaşadıklarım malum. Her ayrıntısını hatırlıyorum dedim ya. Sonra oğlumun ilk 6 ayını nasıl geçirdiğini merak ettim. Kendimi onun yerine koydum koyabildiğim kadar. Bu arada bir kaç ayrıntıyı da, nasıl olduysa, hatırlamadığımı fark ettim. Mesela doğumdan sonra üzerime kar yağmışçasına tir tir titrediğim o anları, dayanılmaz sırt ağrısını ve ayağa kalktığım o ilk an hissettiğim acı ve boşluk hissini, evimize döndükten sonra yaşadığımız sebepsiz ağlama krizlerini, uykusuz geceleri, yorgunlukları, bir sürü zorluk ve endişeyi. İşte bunları unutmuşum ben. Hatırlamıyorum desem daha doğru aslında zorlukların hiç birini hatırlamıyordum. Düşünmedikçe tabii. Ve düşünmüyorum da. Gül bahçesinde yaşarken dikenleri düşünmek mantıklı mı hiç?
Evet, Oğlumun açısından düşündüm geçen zamanı. Nasılda çabaladı hayata alışabilmek için kim bilir. İlk başlarda çok korktu ama ayak uydurdu yavaş yavaş. Ağlaya ağlaya anlatmaya çalıştı ama ne kadar anlatabildi ki halini. Her şeyi yeniden öğrendi. Sabırla bekledi ve başardı. Kolay mı o bizden daha çok zorlandı. Ellerini kullanabilmeyi öğrenmesi 3 ayını aldı düşünsenize. Altını açtırırken ağlamamayı 1,5 ayda, yalancı emzik tutabilmeyi 1 ayda, gazını yardımsız çıkarabilmeyi 3,5 ayda, Meyvelerin güzel tadını, sebzelerin tatsızlığını, muhallebinin verdiği tokluk hissini 5 ayda öğrendi benim minik kuşum. Aferin ona...
Önünde uzun bir ömür ve öğreneceği milyonlarca şey olduğunu düşünürsek, anne ve babasının güveni tam ona. Bu zamana kadar olduğu gibi kararlılıkla, sabırla ve sevgiyle öğrenecek. Onun ilkleri bizimde ilklerimiz olacak. İlk 6. ayı. Geçirdiğimiz ilkyaz. Kapımızda ilk kış, ilk diş, ilk adımlar, güzel ağzından dökülen ilk kelimeler. Hayatının ilklerini bize de yaşatacak işte. O yaşayacak bizde seyredip, göreceğiz inşallah.
İşte bizim küçük meleğimiz ömrünün ilk yılını çeşitli zorlukları geride bırakıp yarıladı bile. Çok şükür.
Darısı bebeğini kucaklamayı bekleyenlere, onu yeni tanımaya başlayanlara, bütün güzel bebeklerin ve ailelerinin başına......
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:18
12
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
8 Kasım 2008 Cumartesi
BU NE OĞLUM? KARGA BABA
80'ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen 45 yaşında ve saygın bir işi olan oğlu salonda oturuyorlardı. Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sahbet ettikten sonra oğlu susmuş, kalkmak isteğinin sinyalini vermişti. O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Yaşlı baba kargaya gülümserek biraz baktıktan sonra oğluna sordu: 'Bu ne oğlum?'
Oğlu şaşkın, cevapladı: "o bir karga baba."
Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu: "Bu ne oğlum?"
Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı: "Baba, o bir karga"
Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu. Yaşlı baba üçüncü defa sordu: "Bu ne?"
Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönüştü: "O bir karga baba, üç oldu soruyorsun." "Beni işitmiyor musun?"
Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti: "Baba bunu neden yapıyorsun ? Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun. Sabrımı mı deniyorsun?"
Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı, içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü. Bu bir hâtıra defteriydi. Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu. Sevgiyle gülümsemeye devam ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi.
"Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu. 23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak, onun bir karga olduğunu söyledim. Rahatsız olmak mı? Hayır! Çünkü onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurmuştu."
Kaynak:Bütün dünya'dan
Devamı Buradan ...>>
6 Kasım 2008 Perşembe
OBAMA’YA TAROT BAKTIM

“Kıyametten önce batıdan uzun boylu siyah bir adam çıkacak,
iktidarı ele geçirecek(İmamdan) Hz. Hüseyin’den
izler taşıyacak.”
Kehaneti mi gerçek oldu dersiniz!
Fars alfabesine göre O-BA-MA= O bizden biri anlamına geldiği söyleniyor. Obama adını, Kenya’nın Siaya bölgesindeki keçi çobanlığı yapan babasından alıyor. Kenya’da konuşulan swahili dilince BARACK( bereket)i çağrıştırıyor.
Martin Luther King’in,1963 yılında; I have a dream=Bir hayalim var adlı tarihi konuşmasına Amerika’nın 44. Başkanı Barack Hussein OBAMA; Yes we can “Evet yapabiliriz”sloganıyla yanıt veriyor ve başkanlık yarışını kazanıyor, iktidara geliyor. Ataların hayalleri mi gerçek oluyor? Yoksa çöken bir İmparatorluğa yeni bir yüz mü getirilmek isteniyor. Görüntü değiştirilip, asırlardır prangalara bağlı âdemoğullarından, döktükleri gözyaşlarından özür mü dilenmek isteniyor.
Hatırlayalım; Kökler dizisiyle, Martin Luther King’in özgürlük mücadeleleriyle, Muhammed Ali’nin maçları, Malcolm X filmi, Mor Yıllar’la heyecanlanıp bizler de az gözyaşı dökmedik, haksızlıklara az isyan etmedik.
“Beyazlara mahsustur.”, “siyahlar giremez” tabelaları artık kaldırılıyor mu, yoksa M.L.King’in dediği gibi Allah’ın yüce şanı yeryüzüne indi de bütün canlılar hep birlikte bunun sonucunu mu görüyoruz? İnşallah öyledir ve her şey artık güzel olur. İyi dileyelim İYİ olsun.
Neyse Amerika başkanı Obama nasıl bir insan? Onun hakkında biz de TAROT açalım dedik karınca kararımızca.
Sorumuz başlıyor: Obama niçin bu dünyaya gelmiş?
Bütünlük ve bilgelik, işbirliği ve denge, yaratıcılık ve güven deneyimlemeye gelmiş. Dünyayı madde olarak elinde tutmak için değil, ruhsal olarak elde etmek isteğindeki bir kâşif gibi gözlemeye gelmiş. Görünen görünmeyen âlem arasındaki köprü görevini üstlenmek için burada.
Obama şu anda: zor bir görevle karşı karşıya. Yoğun kötü havayı dağıtıp, açıklık sağlaması
Taze ve temiz hava getirmesi gerekiyor. Sözle saldırıları ve karışık durumları bile çözebilmeli.
Şu anda hissettiği şey: Bir salkım üzümünü yediği ve 7 yıldır sabırla başını beklediği bağın ona hediye edildiğini görmesi. Eğer gelişmesi sabırsızlık ve acelecilikle engellenmezse başarısı kesin gözüküyor.
Önceki yaşamlarından birinde: Soğuk bir ülkede toprak grubundan anaç bir kraliçe, yani kadın. Çalışkan verimli, duygu ve gönül zengini biri, (beyaz )
Diğer yaşantısında: Fransız savaşlarında başarılar kazanmış lejyon denour nişanı almış feminen bir savaşçı. O yaşantısında yenilmez bir güç oluşturmuş, nefsiyle savaşları geride bırakmış.
Güç kazanan durumu: Selamet ve girginlik, sevinç, oyun ve umutla kaygı duymadan ilerleyecek kabuklarından kurtulup, toplu bir girişim dönemine girişi güçlenecek.
Gizli görevi: Coşkulu gururlu, özerk ve zapt edilmez, zekâsı kedi gibi yumuşak, karmen imajlı, hassas, hak ve adaletten yana bir kişi.
Aydınlık sırrı: Fedakâr, esaretten derin görüşleri sayesinde kurtulabilir özellikte, değişen dünya görüşünün dönüm noktasındaki kişi.
Nereye yol alıyor: Kılıcının tüm keskinliğine rağmen zarar verip yıkıcı davranmadan analizleri yapıp problemleri çözmeye doğru yol alıyor. Bu güne kadar aşılmaz gibi görünen problemleri parçalara ayırıp, cüzler halinde inceleyip çözümler üretip tekrar bütünleyecek. Böylece Ülkesini karmaşık olaylar ve kör bağımlılıklardan kurtarabilecektir.
OBAMA kim?
Obama bir mucit, sanatçı, atlet, liderlerin temel modeline enerjisine ve ilhamına sahip, toplumun yüce hayrına hizmet edebilecek biri. Yüksek prensiplerini dürüstlükle birleştirip yaratıcılığını başkalarının hizmetinde kullanmanın yollarını bulmak için yüce planca bu konuma getirilmiş. Kötü muamele ve şiddetle karşılaştığı çocukluk dönemi dolayısıyla yeterli ve güvenli kimlik duyguları bulmak için savaşması gerekmiş. Çok merhametli ve yararlı amaçlara hizmet etme ve bir fark yaratma konusunda samimi bir arzuya sahip olmasına rağmen, kaybetmekten ve sonuçlarından korkmasından son derece rekabetçi olabilecek yapıda. Bu da onun aşağılık duygusunu yansıtmaktadır. Az uykuyla idare edebilen bir yapısı var. Yaratıcı, özgün, iç görü dolu yeni bir şey meydana getirmeye karar verdiği zaman harikalar sergileyecek ve üretecek enerjiye sahip. Ancak bol enerjisi; iki kenarı keskin kılıç gibi. İnsanlığı desteklemek için doğmuş, gezegenin en yaratıcı ve yaptığı her işi hizmet dürtüsüyle yapabilecek biri. Canlı, rahat, gevşemiş ve açık bir halde direkt olarak Özden içindeki Tanrı’dan ilham alıyor. Alkole dayanıksız ve alternatif tıp yöntemleriyle tedavi edilebilir özelliklerde.
Barack Hussein OBAMA
“Zamanın efendisi ve öğretmeni niteliklerine sahip.”diyor tarot.
Yaşayıp göreceğiz,” fala inanma falsız da kalma “demiş eskiler. Hayırlısı....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
23:46
12
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
4 Kasım 2008 Salı
NARNARR MIRNAV

Şerafettin ile tanışmamız 15 yıl kadar önceydi. Bir sonbahar günü, İzmir Güzelyalı’da kira ile tuttuğumuz evin bahçe duvarından yanımıza atlayıp nasılsa kendi diliyle “hoş geldiniz “ demişti bizlere. Yakın plan fotoğrafı çekilse, millete “aslan” diye yutturabilmemiz mümkün olabilecek irilikte, kocaman kafalı kir-pas içinde bir kedicik işte. Adı bizden önce neydi, bilmiyorum ama bizden sonra Şerafettin oldu.
Kötü kedi Şerafettin: Korkusuz,
cesur, azimli, kıskanç bir kedi. Zaman içinde öğrendik bu tür huylarını.5 Yıl biz evde, o bahçede birlikte yaşadık.Asla vazgeçiremedik evde bizimle birlikte yaşama operasyonlarından.O inat, biz inat…Kapıyı aralık görse koca kellesini taak diye kapıya toslar,fütursuzca ağır ve cesur adımlarla salona süzülürdü kedi adımlarının sessizliğinde.Anladık ki vazgeçmeyecek bu tür neticesiz deneyimlerden, bari beyefendiyi bir güzel yıkayıp eve alalım dedik.File geçirip başından aşağıya, soktuk banyoya, ama ne mümkün feryat figan kurtuldu elimizden.Biz de böylece:”Sokak kedileri sokakta yaşar.”diye koyduk kuralımızı.Şero beyaz peynir yemez, kaşar peyniri sever.Şero pişmemiş et yemez, pişmişini yer, ciğeri etten çok sever vs vs.Öğretti bize tercihlerini.Acıktı mı “ennnnneee! narrnar mırnav” der ve alır nasibini.Artık kabullendik kedi bir oğlumuz olduğunu.
Eve girmesini istemediği negatif kişiler olduğunda, eşiğe boylu boyunca yatar, kapıdan geçirmezdi o kişiyi. İnsanlar zaman içinde huyunu öğrenince bahçe kapısından:
“-Dilek ablaaa şu kedini tutsana sana gelecez geçirmiyor bizi” diye bas bas bağırırlardı. Problemleri olan dostlarım gelip dertlerini döktüklerinde, içerde gözü yaşlı, gönlü yaralı birileri olduğunda, Şerafettin dışarıda öğürür böğürürdü aynı aslanlar gibi. İnsanlar içlerini döker rahatlar giderler bu sefer şeroyla uğraşırdık. Okşar, sever, mutlu etmeye çalışırdık onu. Kedilerden fobi derecesinde korkan ve sevmeyen bir dostum da fark etmişti” ben ne zaman gelsem bu kedicik öğürüyor.”deyip duruyordu bana. İnanılmaz problemler içinde olduğu bir gün yine kedicik başıyla kapıyı açıp içeri girdi ve arkadaşın kucağına yayılıp oturdu ve büyük abdestini salıverdi tertemiz kucağa… Bu titiz arkadaştan Şero hakkında tek bir eleştiren kelime duymadık Allah için. Kızmadı bile.
Günlerden bir gün bizim evde “dertliler günü “toplantısı vardı sanki. Herkes anlaşmış o gün ziyaretime gelmişti. O akşam Şerafettin ölüyor zannettim. Ağzından, burnundan, idrarından kan geliyordu. Boylu boyunca yere serilmiş ara sıra debelenip duruyordu. Can çekişir gibi. Ne yapacağımı şaşırdım. O ara en küçük oğlum:
“-Biz hastalandığımızda bizi nasıl iyileştiriyorsan, o da senin oğlun onu iyileştirmezsen, oğlunu ölmüş bil” dedi ve gittiii.
Beni bu sefer aldı mı bir telaş, dualarla sarımsaklı yoğurtlar mı yedirmedim, kremlerle ağzını burnunu mu sıvazlamadım, eren evliyadan yardım mı istemedim, neyse böylece sabahı ettim. Şero yerde yaralı aslanlar gibi yatıyor. Bende eve girip bir iki saat uyuyayım dedim. Uyandığımda Şero’cuğumun yattığım odanın camında “ mirrevn ennnneeee miyavvvv” diye bana seslenmekte olduğunu duydum. Siz sevincimi tahmin edin artık. Yattığı yerdeki kanları yıkayıp temizleyip onu da yemeğine kavuşturdum.
Bir gün erkek kardeşim tutsak, iş arkadaşım Cem ve ben otururken, Cem’in bunalımlı bir günüydü herhalde ki”Keşke insan kılığında şu dünyaya geleceğime Şerafettin olarak gelseydim “deyip hayıflandı. Beş dakika geçmemişti ki bahçe duvarından bakan köpeğin birine yerden bir metre yüksekten yılan gibi uçan Şerafettin’i görünce: Cem’in “tövbe, tövbe kedi olmak ta zormuş yahu…”dediğini hatırlıyorum.5 yıl böyle hikâyelerle gelip geçti ve aynı sokakta daha büyük bir eve taşındık tabii kedimiz de bizimle geldi. Yine 1. katta oturacağız limon, nar, erik ağaçlarının gölgelediği bahçenin içindeki kepenkli evde. Ancak, dev köpekleri bile korkutan Şero yeni evimize her gün yemek saati bir kedicikle birlikte geliyor ve kendisi kenara çekilip yemeğini ona yediriyor. Hepimiz şaşırdık ve “ İyi sıhhatte olsunlar” demeyi ihmal etmedik. Bizim Şero yemeğini paylaşıyor, olacak iş değil! Sanki kendisinin kopyası bu kediciğe kafasını sallayıp “ye, hadi” diyor.
Yeni misafirimiz dış görünüş olarak Şeromuzun aynı torunu mu ne? Ama huyları başka: nazik ince, duygusal mahzun, mazlum yemeğini patisiyle yiyor kibar mı kibar. Birisi ne kadar saldırgansa, öbürü o kadar itaatkâr. Biz de bu yeni misafire Prenses adını koyduuk. On senedir birlikteyiz kendisiyle. Kapımızı beklemekte.
Şero’ya ne mi oldu, Prensesi getirdiğinin 15. günü hasta Babamı ziyarete hastaneye giderken yolda önüme çıktı bana bir şeyler anlattı “tamam, Şerocum akşam size mama getireceğim hastaneye gidiyorum şimdi” dedim. O hala bir şeyler anlatıyordu kafasını yukarılara kaldıra indire, ama ben pek bir şey anlamıyordum o an.
“Ben akşam gelmeyeceğim, gidiyorum artık, sana Prensesi emanet bıraktım ona iyi bak.”dediğini sonraki gün anladım ne yazık ki. Bunları nereden mi biliyorum bana rüyalarımda yine O anlattı. Onu ne dostlarım ne de ben unutmadık. Sevgilerimle....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:18
23
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
3 Kasım 2008 Pazartesi
BİRAZ DA HOCA NASREDDİN'İ ANALIM:

Hoca 10 akçeye aldığı 10 odunu, 9 akçeye satıyormuş
-"Hocam bu ne iştir hiç böyle ticaret olur mu?" demişler. Hoca da
-"Önemli olan işi nasıl yaptığın değil, insanların seni iş yaparken görmesidir “ demiş..
*******
Hoca bir gün ikide birde hocam bize de uğra hiç ziyaretimize gelmiyorsun diye sitem eden dostuna ziyarete gider. Kapıyı hanımı açar, Hoca sorar;
“-Efendin evde midir hanım”
“Kocam çarşıdadır.” der kadın. O arada yan odanın penceresinden adam hocaya bakar kaçar. Hoca:”-kocanın çarşıya gittiğini söylüyorsun da hanım; efendi kelleyi evde unutmuş.”der.
******
Hocanın bir gün eşeği ölür bir matem bir yas gözyaşı döker durur. Zaman geçer karısı ölür cenazesi kaldırılırken yanında eşi dostu, hocada hiç ses yok… Dostları sorar;
“-hocam be eşeğin öldü onca gözyaşı karın öldü bir damla gözünden yaş akmadı bu ne haldir?”Hoca
“-Olur, mu be kızanlar? Bizim kaşık düşmanı öldü sana yeni bir hatun alırız, şöyle gencinden deyip beni teselli ettiniz. Eşeğim öldüğünde biriniz sana yenisini alırız diye tek bir laf bile etmediniz “ der.
******
Bir gün hoca koşarken ezan okur. Görenler kan ter içindeki hocaya sorarlar:
“-Hocam, bu ne haldir hem ezan okuyorsun hem koşuyorsun bunun anlamı nedir?”Hoca;
“-Koşuyorum, bakıyorum ki sesim nereye kadar ulaşıyor” der.
Devamı Buradan ...>>
2 Kasım 2008 Pazar
YAZILAMAYAN YAZI:

İnanır mısınız? Bu yazıyı 1,5 gündür yazamadım.
—İşte yazmışsın ya, demeyin. Önce anlatayım yazamadığım bu yazıyı nasıl yazdığımı...
Dün sabah oğlumu uyuttuktan sonra ilham geldi uzaklardan. Hoş geldi, sefalar getirdi. İlham bu, nerede geleceği belli olur mu hiç. Hemen aldım defterimi, birde kalem tabii. Düşünmeye başladım nasıl başlayıp, nasıl bitireceğimi. Tamam dedim ilk aklıma geleni yazayım.
O da ne? Kalemim yazmıyor. Başladım evin içinde kalem aramaya.
Bir kavanoz dolusu kalemin içinde bir tane bile yazan kalem bulamayınca "Kalemi olmayan yazarlarla ilgili yazayım bari" dedim. Bilgisayar başına geçtim bu sefer. Kalbim kadar temiz bir sayfa açtım önce. Yazmaya başladım. Daha bir paragraf bile yazamadan pat elektrikler kesildi. "haydaaaaa"...
Fırsat bu fırsat, "oğlumun çorbasını hazırlayayım çıksın aradan" dedim. Çorbayı pişirirken "bu devirde elektrik mi kesilir kardeşim" diye değiştirmeye karar verdim yazımın konusunu...
Nihayet geldi elektrik. Bu sefer bilgisayarım kesintiden dolayı disk birleştiriciye bağlanmasınmı. "offfffffff, 1 saat açılmadı desem inanır mısınız? Evettt ben bu yazıyı yazamıycam dedim. Bir iş var bu işte. Sanki birileri bana
-yazmaaaaaaaaa, yazamaaaaa, diyordu.
Uzun bir bekleyişten sonra yine temiz bir sayfa veeeeee içeriden bir ses,
-baauuuu, aaaauuuuuu, uuuuuuu...
Bu sefer oğlum uyandı. Hemen koşturdum tabii. Çorbasını içirirken evet "ek gıdalarla” ilgili yazayım dedim. Kaç gündür sıkıntıdaydım o aklıma geldi. Onu verme, bunu verme. Tuz koyma, şeker verme. Ekmek ver, bisküvi verme amannnnnnnnnnn Tuzsuz tuz, şekersiz şeker:) Hoppp yine değişti benim konu. Neyse şapur şupur içtik çorbamızı, oyun oynadık, banyomuzu yapıp, yine uykuya...
Ben koştura koştura masa başına. Bu seferde Kb düşmanı sevgili eşim gelmez mi.
-üüüüüüüüüü...
Malum tekrar işe gideceği için ona yiyecek bir şeyler hazırlamak için ayaklandım. Zaten yeni oturmuştum. Oturmamla kalkmam bir oldu anlayacağınız.
Kocam gitti, Ege uyandı. Bu arada benim konu bu hıza ayak uyduramayıp yine değişti. "Bu kadınlık zor zanaat".
Akşam komşumuza hoş geldin gezmesine giderken götürülecek ev hediyesi, manav, bakkal, çakkal alışverişi dururken de oturup yazamayacağıma göreeeee,
Beni yine aldı bir koşuşturma. Hazırlanıp çıktık. Orası senin burası benim gezdik bebeğimle. Aceleyle gelip yemeği hazırladım. Ege'min muhallebisi de taamammm...
Giyinip tektat çıktık evden. Sohbet ve güzel yiyecekler eşliğinde saati 23.00 yaptık bile. Eve gel üzerini değiştir, oğlanı emzir, yatır derken saat oldu 00.00.
- e eee yazaydın.
- ee uykum geldiiiii...
İşte böyleee. Bu sabahta size yazamadığım yazının, yazamayış hikâyesiyle sesleniyorum. Sonunda konum bu oldu elim mecbur. Yazılamayan yazı sonunda yazıldı. Biraz garip oldu ama böyle oldu.:)
İyi günler dilerim......
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
18:42
7
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
ERA / DİNLENESİ

Uzun zamandır Dinlenesi albüm adı altında bir şey yayınlamıyordum, Bu hafta ERA'nın 2008 yılında çıkarttığı Albüm den tadımlık bir parça yayınlamak istedim Tontini ve Ela'ya SUFİ'den Sevgilerle.
Devamı Buradan ...>>
1 Kasım 2008 Cumartesi
YENİÇAĞ GAZETESİNDEKİ MEKTUP:

Aşağıdaki mektubu belki gözlerden kaçmıştır düşüncesiyle
siz blog dostlarımızla paylaşmak istedik.Biz güldük ağlanacak hallere, ya siz?
Sevgili, sevgilim Hüseyin.
Duydum ki bana kırgınmışsın.
Yeni haber aldım, şu dakikaya kadar haberim yoktu.
Malum, bizim işler çok yoğun.
Bu arada seni ihmal etmiş olabilirim.
Ancak, bana neden kırgın olduğunu anlamadım.
Oysaki bu güne kadar birbirimizle problemimiz yoktu.
Sen, benim dürtmeme gerek kalmadan zaten kendi rayında ilerliyordun.
Ben de yapım gereği, seni uzaktan izliyor, içten içe takdir ediyordum.
Arkadaşlarla aramızda geçen sohbetlerde de senden övgüyle söz ediyordum.
Niye övüyordum seni,
ben boşuna adamı övmem bilirsin…
Çünkü herhangi bir dürtmeme, kaşımama gerek kalmadan sen benim bile en son yapacağım şeyi doğal olarak yapıyordun.
14 Yaşındaki bir sübyana taciz, anasına sarkıntılık zor iştir Hüseyinciğim sevgilim.
Nice adamları dürttüm bunu yaptırmak için, ama çoğuna yaptıramadım.
Eee, benim emek vererek yaptıramadığım şeyi sen kendiliğinden yapıyordun zaten.
Onun için seni hep takdir ettim.
Ama dün çok sinirlendim Hüseyinciğim.
Duydum ki, ‘ben kimseye kızgın değilim, Şeytana kızgınım’ demişsin.
Olmadı bak bu…
Benim adım geçtiği için de cevap hakkım doğdu.
Hüseyinciğim, bizim adımız Şeytan’a çıkmış ya, sen de kendi iradesizliğini bana yamamaya kalkıyorsun bu noktadan yola çıkarak.
Olmaz. Buna izin veremem.
Bizim de bir namımız var.
Bize ait olmayan vukuatı üstlenecek kadar da aciz değiliz.
beni cennetten kovan ile sana kullanman gereken iradeyi veren aynı Allah.
Hem farzet ki bana uydun.
Uymasaydın şekerim.
Bir de ‘artık televole ünlüsü oldum ‘ demişsin.
Senin kafan karışmış şekerim.
Oldu olacak gazoz reklamına da çık.
Gazozuna da ilaç atmışlar ya…
Tam televole olursun o zaman.
Neyse, uzatmayalım.
Nasıl olsa çok yakında görüşürüz.
Gözlerinden öper, suçu bana atmaman kaydıyla başarılar dilerim.
Şeytan
Yazan: YENİÇAĞ Gazetesi yazarı Abdullah Özdoğan...
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
16:17
5
yorum
Etiketler: SAJA BAKIŞI


