
Evlerin kendine has kokuları vardır. Ya da ben öyle hissediyorum bilmiyorum. Kimilerinin evi temizlik kokar, kimilerinin nem, bazı evler alkol kokar, bazılarıysa hafif naftalinimsi. Dedelerimizin, anneannelerimizin evleriyse daha bir başka kokar. Herkese göre başka ama yaşlı evi kokusu...
Çoğu zaman birbirine benzer ya da yakındır bu kokular ve bende bu kokularla evleri özdeşleştiririm kafamda. İsteğim dışında gerçekleşir bu. Sadece evlerde değil her yerde koku avcısıyımdır huyum kurusun. : ) Yolda yürürken yanımdan geçen birinin kullandığı parfüm eğer tanıdıksa hemen tanık olunan o ana, eskiye dönerim. Anılara, yaşanılanlara giderim. Kimi yüzümü güldürür, kimi içimi acıtır....
Evlerin kokusu deyince de aklıma hemen en yakın arkadaşımın evindeki ağır koku gelir. Kızcağızın evine mecbur kalmadıkça gitmek istemezdim çünkü evleri en sevmediğim kokuların başında gelen -yanmış kibrit kokusu- gibi kokardı. Ne zaman gitme mecburiyetinde kalsam burnumdan değil ağzımdan nefes almayı tercih eder, bin türlü bahane uydurur bir an önce kendimi dışarı atmak için delirirdim. Burnu keskin olmak dedikleri şey bu mudur acaba? Eğer buysa kötü yanları da var işte böyle. Dolmuştan yeni indiğim bir sırada yanımdan geçiveren gencin ( o zaman gençti şimdi yaşlanmıştır tabii : )) peşinden koşturmuşluğum, parfümünün adını sormuşluğum bile vardır benim.: ) Ne yapayım koku uzun zamandır adını hatırlamaya çalıştığım kokunun ta kendisi. E koştum peşinden hiçte utanmadan sordum ama hiç kötü bir niyetim yoktu inanın. : )
Şimdi nerden çıktı bu koku konusu diyenlere açıklayayım;
Yaklaşık 2 aydır devam ettirdiğimiz ve bir türlü bitiremediğimiz, belki de bitirmek istemediğimiz kış tatilimizi geçen hafta başı nihayete erdirdik sonunda. Önce bilindik otobüs kokulu otobüsümüze bindik ve köyümüze doğru yola çıktık. Tabi ki çok özledik evimizi, özlenmez mi hiç? Sabahın altısında yorgun, uykusuz çaldığımız kapıyı çalan ben, açan annem...
Ve salona girer girmez burnuma gelen, içime dolan o koku, "evimizin kokusu". Demli çay mı desem, deterjan kokusu mu desem yoksa huzur kokusu mu? Evet evet HUZUR işte. Ela’nın evi nin kokusu yahu : )... İşte bu andır bu yazıyı yazmama ilham veren. Paylaşmak istedim sizlerle. Belki sizde duyduğunuz kokularla yolculuğa çıkarsınız diye.
Her ne kadar geldiğimiz yerdeki evimizde de kendi evimiz gibi rahat etsek te finalde yine o tanıdık cümle. "Evim evim güzel evimmmmm"...
Ela artık evinde haberiniz olsun. Artık burada. Zaman bulduğu her fırsatta okuyacak, okutturacak inşallah. Hepinizin evi huzur ve sevgi dolsun, misler gibi koksun dilerim.
Not: "Parfume" filmindeki psikopat adamcağızla eşleştirmeyiniz lütfen:) Ben daha o kadar delirmedimm. Hihi...
Devamı Buradan ...>>
28 Şubat 2009 Cumartesi
EVİMİN KOKUSU
Gönderen
sufi
zaman:
15:56
13
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
27 Şubat 2009 Cuma
TİLKİ HÖYÜK KÖYÜ kurucusunun hikayesi

Saf ve temiz Anadolu köylümüzün İnsana ve insanın dilinden söylenen söze inancının çok güzel bir örneği olan bu hikayeyi okuduğumuzda bizi çok duygulandırmıştı. Sizlerle de paylaşmak istedik.Bu gün bile, güzel vatanımızda bir aldatan varsa; sözlere inanıp, görünüşte aldanan milyonlarca insan var.Ama gerçek şu ki; kendini akıllı sanıp aldattığını sanan mı daha aptal, yoksa insan görünene inanıp temiz yürekle inanan mı?Görelim bakalım Mevlam neyler; neylerse güzel eyler...
Tilki Höyük köyü, Kangal’ın batısında ve ilçeye 45–50 km. uzaklıkta bulunan küçük fakat şirin bir köydür. Bu köyün alt yamacında yine kendisi gibi küçük, fakat ilkbahar ayları taşkınlıklar yapan bir derecik akar.
Efsaneye göre zamanında bu köye ilk yerleşen adam, üç kızı ve karısıyla yalnız başına yaşar ve çiftçilikle geçinirmiş. Tarladan döndüğü bir ilkbahar günü kızlarıyla karısını, derenin kenarında ağlaşırken görmüş. Dövüne dövüne ağlayan karısına ve kızlarına ağlamalarının sebebini sormuş. Büyük kız hıçkırarak anlatmaya başlamış.
“—Ben kocaya varırsam, çocuğum olursa, yürümeye başlarsa, sizi görmeye gelirsem; çocuğum da bu çayın kenarına gelir de düşer boğulursa… Vah benim başım, talihsiz başım…”
Diğerleri de bir ağızdan ona katılmışlar:
“- Değil mi ya?
Ah bizim talihsiz kız, kaderi kara yazılan yavrumuz… Ah!...”
Birbirlerinin boynuna sarılıp ağıtlar söyleyerek ağlamışlar.
Olan bitenleri sabırla izleyen baba, onlara sormuş:
“- Bitti mi?”
“- Bitti…” Diye cevap vermişler.
Babaları:
“- Tuuu… Allah belanızı versin… Aha ben gidiyorum, sizlerden aptalını buluncaya kadar köye dönmeyeceğim…” Demiş.
Bir turşu küpünün alt tarafını kırarak, üstü ile yola çıkmış. Nihayet bir köye varmış. Altı olmayan, iki tarafı açık küpü havaya dikip bağırmaya başlamış:
“- Antika satıyorum… Antika satıyorum…
“Kadının biri önünü kesip sormuş:
“- Bu ne antikası?”
“- Adam, bak”,demiş.
Küpü havaya dikip kadına göstermiş:
“- Bak, şunu dikip içine bakınca gökyüzünü, geceleri de yıldızları görürsün…”
Kadın, kocasının sakladığı on altını verip küpü almış. Az sonra kadının kocası çıka gelmiş. Kadın, kocasını sevinçle karşılayıp, on altına satın aldığı küpü gösterip:
“- Bak demiş, bütün altınlarımızı verip bunu aldım. Antika bu… Antika bu… Bunu dikip yukarıya baktın mı gündüz gökyüzünü, gece yıldızları görürsün…”
Kocası, kadının elinden küpü kaptığı gibi yere çarpmış; saçına yapışıp kafasını yukarıya kaldırmış:
“- Bak bakalım gökyüzünü görüyor musun?”
“- Görülmeye görülüyor ya küpün göstermesi başkaydı, diye söylenmiş.”
Kocası atına atladığı gibi altınları alan adamın peşine düşmüş. Epey sonra yetişmiş.
“- Selam ey yolcu… Buradan elinde on altın bulunan bir adam geçti mi?”
“- Aha şimdi önümden geçti, demiş; adam kurnazca. Fakat siz ona yetişemezsiniz ki…”
“- Niye? Diye, kızmış altının sahibi”.
“- O yayan, siz atlısınız da ondan…”
“- Amma da yaptın, at daha çabuk gider ya…”
“-Gider gitmesine ya, o iki ayaklı olduğundan hemen çabucak “Bir, iki… bir iki…” der, gider. Senin atın dört ayaklı, “Biiir. İkiii… üççç… dörttt…” diye gidecek ki yetişmesine imkân yok.”
“- Doğru, demiş adam; at sende kalsın, dönüşte alırım”.
Atından inen adam gösterilen tarafa koşmaya başlamış. Beriki yönünü değiştirerek bir başka köye gitmiş.
“—Tavuk alıyorum… Pahalı tavuklar alıyorum, diye bağırmış.
Yine önüne bir kadın çıkmış
“-Bende kırk tavuk, bir horoz var… Alır mısın?” Demiş.
Kadının evine varıp pazarlığı yapmışlar. Kadın kırk tavuğu yakalayıp denk etmiş, adama vermiş. Fakat bütün çabalara rağmen horozu yakalayamamış.
Adam:
“-Canım, demiş; niye kendini boş yere yoruyorsun. Ben şimdi tavukları alıp gidiyorum. Eğer bunların bedelini getirirsem horozu verirsin, yok getiremezsem, horoz senin olsun.”
Kadın:
“-Hay Allah senden razı olsun; deminden beri boş yere yoruldum durdum,” demiş.
Adam tavukları alıp gitmiş. Biraz sonra tavukları satan kadının kocası gelmiş. Karısı, koşarak karşılamış.
“-Gözün aydın, demiş; tavukları bir pahalı sattım ki…”
Adam memnun olmuş.
“-Ver bakalım paraları, “demiş.
“- Para alamadım ki!...”
“- Niye?...”
“Horozu vermedim. Parayı getirmezse horoz bizim. Yok tavukların bedelini getirirse horoz onundur. Ben enayi miyim? O, parayı tıpış tıpış getirecek…”
“-Allah’ın sersemi diye bağırmış kocası hiddetle… Horoz eskiden de bizim değil miydi?”
“- Aboooo! Doğru ya…” demiş, kadın boynunu büküp.
Onlar çekişe dursun, tavukları alan adam kendi karısıyla kızlarından daha aptalların bulunduğu sevinci içinde köyüne dönmüş.
Ve şimdi o tek ev, 45–50 hanelik şirin bir köy olmuş. Hepsi de birbirinden akıllıymış. Adamın tilki gibi kurnaz oluşu nedeniyle de köyün adı Tilki Höyük olmuş.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:57
11
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., EFSANELER, HİKAYELER
26 Şubat 2009 Perşembe
MELİKE DEMİRAĞ/ GERİ DÖNÜŞÜM Albüm Dinlenesi

Melike DEMİRAĞ 1970 li yılların 12 Mart darbesinden sonraki dönemleri yaşayanların ARKADAŞ’ı olan bir sanatçı. Bu hüzünlü yüz, duygulu ses uzun bir aradan sonra “Geri dönüşüm”albümüyle eski ve yeni arkadaşlarının karşısına çıktı. Bir gün bir yerlerde: ”Sevginin gücü, güce olan sevgiyi yendiğinde bu dünya barışa kavuşacak.”diye bir yazı okuyor ve bütün insanoğlunun insanlığa hizmet için görevli olduğunu düşünüyor.23 yaşında anne olmuş ve bugün bir torun sahibi Melike bu albümünün dağıtımını Sezen Aksu’nun tavsiyesiyle DMC şirketine vermiş. Küresel ısınma ve çevre felaketlerine gönderme yaptığı için “duyun beni” klipi “Greenpeace Akdeniz örgütü” tarafından da destekleniyor. Haydi, biz de “gafil gezme şaşkın” türküsünü bu kez Melike’nin sesinden dinleyelim.
Devamı Buradan ...>>
25 Şubat 2009 Çarşamba
"BEN; O OLACAĞIM, O OLACAĞIM, O" Diyenler:

Yaşamın anlamını kavramak için dünyayı dolaşmaya çıkan bir genç, gezdiği ülkelerden birinde ünlü bir bilgeyi ziyarete gitmişti.
Gezgin genç, bilgenin yaşadığı evde, tüm duvarların kitaplarla kaplı olduğunu gördü.
Fakat evi dikkatle gözden geçirdikten sonra, yerde bir kilim, duvar dibinde yatak olarak kullanılan bir sedir, ortada ise bir masa ve sandalyeden başka hiçbir eşyanın olmadığını gördü ve merakla sordu: "Neden hiç eşyanız yok?" dedi. "Koltuklarınız, kanepeleriniz, büfeleriniz… Onlar nerede?"
Bilge, bu soruya karşılık olarak kendi bir soru sordu gezgin gence; "Senin de yalnızca, sırtında taşıdığın küçük bir çantan var, yavrum" dedi. "Peki, senin eşyaların nerede?"
Gezgin genç, kendini savunurcasına yanıtladı bu soruyu:
"Ama görüyorsunuz... Ben yolcuyum."
Ünlü bilge, hak verircesine güldü:
"Ben de öyle, yavrum" dedi. "Ben de öyle”
*alıntı*
Ne mutlu göz yormayan sadelikler içinde gönlünü zenginleştirenlere…
Ne mutlu mal mülk, ıvır-zıvırlı taşınmayacak yüklerle yürümeyenlere…
Ne mutlu gönüllerini; kin. Haset, fesat ve kıskançlıklardan temizleyebilenlere…
Ne mutlu kuş cıvıltısını, rüzgârın üfürüğünü, suyun şırıltısını duyabilenlere…
Belli ki Onun yolcuları onlar,kağıttan bile olsa gemileri,Mevlana gibi “o olacağım, o olacağım O” diyenler bunlar…Sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:38
14
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., HİKAYELER
24 Şubat 2009 Salı
SİZ HİÇ IRMAK OLDUNUZ MU?

Kimi zaman IRMAK olup aktığını imgeleyeniniz olmuş mudur bilmem?
Dağ tepe atlayanınız yaylalardan ovalara akıp şarıl şarıl şarlayıp, gürül gürül çağıldayanınız olmuş mudur bilmem?
Her ırmağın kendine has bir dili vardır, cinsiyeti, rengi vardır, burcu vardır bana göre.
Kimi öfkelidir sinirli sinirli homurdanarak akar yatağında, sanki bir yere yetişmesi lazımmış gibi dur-durak dinlemez. Kimi nazik, naif, “sizlere bereket getirdim, açın kollarınızı ben geldim” der sanki.
Kimi;
önüne çıkanı katıp kendine, bentler aşıp, taze fidanları, körpe ağaçları kökleyip, hatta kendinle oynaşan çoluğa çocuğa, kıza-kızana acımayıp kucaklayıverir onları ölümüne tutkulu sevdasıyla.
Çocukluğumun bir bölümü Sakarya Nehrinin yanı başında Doğançay’da geçti. Yasaktı ben dâhil tüm çocukların Sakarya’nın yakınına gitmesi. Köyün ortasından gün boyu geçen trenlerin seslerini bile bastırmak ister gibi akardı çünkü. Her yıl köyden “Sakarya bir can daha aldı” haberi ulaşırdı Babamın kulağına. Babam istasyon şefi, köyde yerleşik Çerkezlerin Eniştesi çünkü. Kim kimi sever, kimden kime mektup gelir, babam dağıtırdı sahiplerine gizli gizli. Ne zaman tayinimiz çıktı gizli kaçıp gittiğim ırmağın kenarına, aleni gidip vedalaşmıştım onunla gözlerim yaşlı. Çünkü onun sesiyle uyuyup, büyümüştüm ben. Nereye gittiğini hep merak etmiştim. Onunla o olmuş, “neden insanların canını alıyorsun acımadan ?“diye sorgu sual etmiştim.”Nereye gidiyor? “soruma Babam hep” kuzeye “cevabını vermişti. Kuzey neresiydi hiç bilmiyordum ki o zaman.
Daha sonraları Eskişehir’deki Porsuk çayıyla kuruldu iletişimimiz. Ama O; o kadar acımasız değildi, Babam; “bak bu ırmak sularını Sakarya’ya götürüyor, selam söylemek istiyorsan ona söyle iletir mesajını Sakarya’ya" derdi. Eskişehir Kız Ortaokulu’nda okuyordum. Artık biliyordum Sakarya’nın nereden gelip nereye gittiğini. İlk sene 7 dersten ikmale kalınca oturmuştum Porsuk’un kenarına kendimi sularına bırakıp “Beni ne olur götür SAKARYA’ya” demek istemiştim... Babam akşam vakti beni bulduğunda, anlamıştı dileğimi, sarılmıştı bana “güzel kızım hiçbir şey senin kadar önemli değil?” demişti.
Sonraları gördüm Kızılırmak’ı, Dicle’yi Fırat’ı…Ve daha nicelerini.. Onlar dur-durak dinlemeden menzillerine koşuyorlardı. İşte onun için yüreğimdeki, ırmaklara olan hayranlığım hiç eksilmedi.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:53
15
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
22 Şubat 2009 Pazar
DEFNE AĞACININ EFSANESİ

Güzeller güzeli DAPHNE gözyaşlarıyla yalvarmış;
-"Ey toprak ana, beni ört, beni sakla, beni koru".diye.
Öyle içten yalvarmış ki o an organları ağırlaşıp, odunlaşmış, göğsünü gri bir kabuk kaplamış, kokulu saçları yapraklara, kolları dallara, körpe ayakları kök olup toprağın derinliklerine doğru uzayıp gitmiş. Dünya güzeli bir kızken Daphne: ağaç oluvermiş. Allah murat verici, öyle dilemiş, dileği yerine gelmişşş.
Zeus'un oğlu Işık Tanrısı Apollon:
içinde arzular uyandıran Daphne’yi ırmak kenarında gördüğünde aklı başından gitmiş. Kalbi aşkın sihirli okuyla yanmış yaralanmış, ne yapsın zavallı, yüreğinde duyduğu sancıyı susturamayıp, istemiş bu güzelle konuşmayı. Ne çare; kaçmaya başlamış;Daphne ürkek, Daphne sıkılgan, Daphne nazik bir ceylan misali. Kayaları atlamış, ırmakları geçmiş. O güzel peri önde Apollon arkada aralarındaki mesafe kısaldıkça kısalmış. Apollon’un sıcak nefesini saçlarının arasında duyunca, anlamış elinden kurtulamayacağını ve o zaman Daphne Toprak anaya etmiş duasını. -"Ey toprak ana, beni ört, beni sakla, beni koru".diye. Daphne'nin ağaç oluşunu hayret ve üzüntü içinde seyrederken Apollon, sarılmış Defne’nin gövdesine teessürle, kalbinin sesini bırakmış ağaca dönüşen Daphne’nin bedenine böylece.
Heyecan içinde o ağacı kendine amblem, parlak yapraklarını da başına taç yapmış.
-"Defne, bundan sonra sen, Benim kutsal ağacım olacaksın. O solmayan ve dökülmeyen yaprakların, başımın çelengi ,hastalıkların şifası, zaferlere ulaşanların baş tacı olacak.. Sen güzel bir peri ben de koca bir tanrı iken kavuşamadık ama şarkılarda, şiirlerde yan-yana geçecek isimlerimiz, yürüyecek şanımız” demiş.
Bu tatlı sözler üzerine Defne, Apollon'u saygı ile selamlayıp dallarını yerlere kadar eğmiş ve söz vermiş yaz kış yeşil kalıp insanlara şifa dağıtacağına.
İşte bu öykünün geçtiği yer bugünkü Antakya “Harbiye”dir.Aslında Apollon aşk tanrısı Eros'la alay etmeseydi Eros hiç böyle acımasızca öc almak istermiydi? Saplanmasaydı Apollon'un yüreğine "kişiye tutku ve sonsuz aşk verecek olan altın ok"böyle tutkuyla aşık olabilir miydi? Saplanmasaydı Dafhne'nin yüreğine "kişiyi aşk ve tutkudan tamamen uzaklaştıracak olan ok" böyle deli gibi kaçarmıydı, terkeder miydi kendisini böyle içten seveni?
İşte o zamandan beri şiir yarışmaları ve zaferler Defne dalı ile ödüllendirilir. Daphne'nin gözyaşları ise bugün hala Antakya Harbiye'de şelaleler olup dağ tepe akmaktadır biline…
Şiirselleştiren:Tontini yani Dilek
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
16:25
14
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., EFSANELER
21 Şubat 2009 Cumartesi
ŞİFRELERİ OKUMAYI BİLMEK GEREK

Allah’ın varlığını görmeye ve hayran olmaya niyetliyse kişi Allah kendini bir bakış, bir dokunuş, bir sözle gösterecektir kendisine eminim. Diliyorsak kavuşmayı o bize kollarıyla, sesi ve nefesiyle, yağmuru, rüzgârı, ışığıyla mutlaka ulaşacaktır. Sorularımızın cevapları kesinlikle gelecektir. Mesajları ve şifreleri okumayı bilmiyorsak; işte o zaman vay bizim halimize?
Adam fısıldadı :" Tanrım konuş benimle. "
Ve bir kus cıvıldadı ağaçta.
Ama adam duymadı.
Sonra adam bağırdı :" Tanrım konuş benimle! "
Ve gökyüzünde bir şimşek çaktı.
Ama adam dinlemedi onu.
Adam etrafına bakındı ve" Tanrım seni görmeme izin ver " dedi.
Ve bir yıldız parıldadı gökyüzünde.
Ama adam farkına varmadı.
Ve adam bağırdı," Tanrım bana bir mucize göster! "
Ve bir bebek doğdu bir yerlerde.
Ama adam bunu bilemedi.
Sonra adam çaresizlik içinde sızlandı,
" Dokun bana Tanrım ve burada olduğunu anlamamı sağla! "
Bunun üzerine Tanrı aşağı doğru süzüldü
Ve adama dokundu.
Ama adam kelebeği elinin tersiyle uzaklaştırdı.
Ve yürüyüp gitti…
Alıntı:Bütün dünya'dan
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:28
11
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., HİKAYELER
20 Şubat 2009 Cuma
KÜÇÜK BİR ÇOCUĞUN UMUDU
Küçük çocuk deniz kenarında gördüğü yassı bir taşın güzelliğine hayran olmuştu. Mutlaka bir mücevherdi bulduğu. Biçimi de bir insan kalbine benziyordu. Üstelik pırıl pırıl da parlamaktaydı.
Çocuk; taşı avuçlayıp evine koştu. Ve onu büyük bir heyecanla babasına uzattı.
Adam yavrusunun soğuktan morarmış avucundaki taşın birbirine sürtüldüğünde kıvılcım çıkartan bir çakmak taşı olduğunu hemen anladı. Fakat bunu ona söyleyemedi.
Küçük çocuk düşlerini süsleyen bisiklete kavuşmak için elindeki taşı satmak istiyor ve o paranın bir bölümüyle bir de top alabileceğine inanıyordu. Fakat babası buna yanaşmıyordu.
Çocuk işin kendisine düştüğünü anladığında tatilde simit sattığı çarşıya gitti. Kuyumcu vitrinleri göz kamaştıran ışıkların aydınlattığı altın kolyelerle doluydu. Bir de elindeki taşın çok küçükleriyle süslenen yüzüklerle.
Çocuk en gösterişli mağazayı gözüne kestirdikten sonra bir süre vitrinin önünde bekledi. İçeride dükkan sahibi olduğu anlaşılan bir adam vardı. Müşteri olarak da kürk mantolu bir hanım.
Küçük çocuk biraz sonra içeri girdi. Ve cebinden çıkardığı taşı dükkan sahibine uzatarak:
“Bu pırlantayı deniz kenarında buldum efendim!” dedi. “Eğer isterseniz size satarım.”
Adam taşa uzaktan bir göz atıp “O yalnızca basit bir çakmak taşı.” dedi. “Tüm kıyı o taşlarla doludur.”
“Hayır” diye atıldı küçük çocuk. “İsterseniz ıslatın. Ne kadar parladığını göreceksiniz.”
Dükkan sahibi zengin müşterisini kaçırmaktan korkuyor ve çocuğu kolundan tutup atmayı planlıyordu.
Kadın onun niyetini sezmişti. Çocuğun taşına yakından bakıp “Tam istediğim şey!” diye gülümsedi. “Onu bana satar mısın?”.
Küçük çocuk taşının gerçek değerini anlayan biriyle karşılaşmış olmaktan son derece mutluydu. Kadının cebine doldurduğu paralar ise aklını başından almıştı. Defalarca teşekkür ettikten sonra koşarak uzaklaştı.
Kadın elindeki taşı kuyumcuya vererek bir zincir takmasını söyledi. Belli ki mücevher gibi taşıyacaktı.
Dükkan sahibi yapmış olduğu uyarıyı dinlemediği için kadının aldandığını düşünüyordu. Bu yüzden de “Söylemiştim ama tekrar edeyim!” dedi. “Satın aldığınız şey basit bir taştır.”
Kadın önce pırlanta kolyesine daha sonra da yüzüğüne bakarak:
“Zannetmiyorum!..” dedi. “O taş bence bunlardan çok daha değerli. Çünkü küçük bir çocuğun umudunu taşıyor.”
Alıntı:Bütün Dünya'dan
Devamı Buradan ...>>
18 Şubat 2009 Çarşamba
KITMİYR'İN İZ BIRAKAN HİKAYESİ

Soğuk bir kış günüydü. Kadın, oğlunu babasının yanına uğurlamış küçücük evinde gözü yaşlı tek başına kalakalmıştı. Kömürlükten dönme, kapısı bir omuz atmasıyla açılabilecek eğretilikteydi evi. Bu ev kadının mabedi, sınır kapısı, huzura açılan penceresi olmuştu. O gece şiirler okumuştu oğlu, şarkı sözleriyle seslenmişti kendisine. Babasının evine dönünce de telefon edip annesine;
“-Allah sana tez zamanda bir yardımcı, beni sana aratmayacak bir dost yollar inşallah” diye dua etmişti. Sonra,
“-seni öyle çok seviyorum ki sevgilerimi kuşların kanatlarına yükledim taşıyamadılar” demişti. Televizyonu yoktu Zeynep’in kitaplarıyla oyalanıp duruyordu işte. Küçük radyosunu açtı Sevval sam:
” Söyleyemem derdimi kimseye, derman olmasın diye “diyordu o güzel sesiyle.Kapının önünde bir ayak sesi, sanki mermeri çiziktiren bir tırnak darbesi duyar gibi oldu, ürktü..Korkuların üstüne gidilmesi gerektiğini düşünüp gürültüyle arka bahçeye açılan sokak kapısını açtı. Ne görsün?
Boynunda tasması olan bembeyaz bir köpek, kuyruğunu sallıyor, başını öne arkaya çevirip kırk yıllık dost gibi sırnaşıyordu. Sevindi kadıncağız, “Tanrı misafiri misin? Hoş geldin” dedi. Başını okşadı, biraz yiyecek verdi, vedalaşıp kapısını kapattı, uykuya daldı. Ertesi sabah köpeği kapıda bulacağını hiç sanmıyordu. Oysa köpekçik kapının eşiğine kıvrılmış oracıkta uyuyakalmıştı. Açılan kapının sesiyle doğrulup iki arka bacağının üstünde kalkıp ön bacaklarını sarılır gibi Zeynep’in omuzlarına koydu. Kadın bu samimiyete cevapsız kalamadı.Köpeği sahiplenip adını da :Kıtmiyr koydu.Çünkü Kuran’daki Kehf suresini yeni okumuş 7 uyuyanların kapısını bekleyen köpeklerinin adının KITMİYR olduğunu yeni öğrenmişti. Giderse gider, sahibi gelirse veririm diye düşündü, komşulara ve hatta karşıdaki okulun görevlilerine bile sordu. Kıtmiyr’e kimse sahip çıkmadı. Ancak küçük dostumuz herhalde hamileydi, ya da yeni doğum yapmıştı. Çünkü memeleri olgunlaşmıştı. Anlayamadığı için petshop sahibi veteriner bir arkadaşına haber verdi, Nükhet “Hamile bu hayvancağız dedi bakımını yaptı” bir aya kalmaz doğurur, bana haber ver, yardımcı olurum” dedi. Zeynep; geçimini zaten zor karşılıyordu, ona ve çocuklarına nasıl bakarım diye doğal olarak kısa bir süre endişe duydu.
Ama oğlu:
“-beni sana aratmayacak bir dost diliyorum sana Allah’tan” dememiş miydi? Nasıl olsa karnımızı doyururuz, bu kadar imansız olmamak gerek diye endişelerini kafasından savdı. Mahallenin çocukları Kıtmiyr’i tanıyorlardı. “-Okulun Belçika kurdu bir köpeği var, onunla çiftleşti bu köpek teyze dediler.” Neyse bu bilgilerin hepsi veteriner arkadaşa doğal olarak iletildi, doğumu o yaptıracak ya. Bir gün Nükhet bir bayan arkadaşıyla Zeynep’in ziyaretine geldiğinde, kadıncağız da ilgilendi sevdi köpeği. Zeynep köpeğin varlığından, kapının altından evin içine nefesini üflemesinden mutlu. Zaman zaman “-yakında sen de anne olacaksın güzelim” diye onunla konuşmakta ona anneliğin erdemlerinden ve güzelliklerinden bahsetmekteydi. Ziyaretine gelen arkadaşlarının hepsi çok sevmişti onu. Kapı açıksa eşiğe oturuyor ve muhabbet dinliyordu sanki bıkmadan sıkılmadan. Doğum vakti geldi: Zeynep merdiven altına hamile dostuna güzel bir yatak hazırladı yiyecekler aldı loğusamızı beslemek için. Ve çok geçmeden veteriner dost Nükhet gözetiminde doğum gerçekleşti.7 adet birbirinden güzel Belçika kurdu köpecik yuvarlanıp çıktılar analarından. Allah razı olsun her şey yolunda… Kıtmiyr ne zaman ihtiyaç gidermeye gidecek olsa geliyor Zeynep’e haber veriyor...
“-sen benim çocuklara bak ben şimdi geliyorum “diyordu sanki. Heyecanla gidip heyecanla geri dönüyor ellerini yalayıp Zeynep’in yavrularının yanına onları emzirmeye geri dönüyordu. Kıtmiyr çok iyi bir anneydi, çok merhametliydi çok sevecen gülen köpek.
Bir gece vakti Zeynep silah sesiyle gözlerini açıp Kıtmiyr’in yanına koşturduğunda saatler gecenin 2 sini gösteriyordu. Ellerinde bir karton kutu iki adam tek tek yavruları alıp cinsiyetlerine bakıp kutuya koyuyorlardı. Zeynep delirdi;
”- ne yapıyorsunuz siz gecenin bu vakti bırakın o yavruları” diye feryad ediyordu. Adamlar gayet sakin;
”-Mahalleli şikâyet etti onun için götürüyoruz hayvanları “diye palavra attılar. Çünkü Kıtmiyr şikâyet getirecek hiçbir şey yapmamıştı, bir kez havlamamıştı bile.
.”-Nereye ateş ettiniz köpeğim nerede?”diye Zeynep inledi durdu ama adamlar:
”- bilmiyoruz biz gelince kaçıp gitti köpeğiniz “dediler. Ve yavruları alıp gittiler.
Zeynep evinin kapısında ağlayarak sabahı etti, o arada bir hışırtı Kıtmiyr sürünerek Zeynep’in eteğinin dibine geldi çöktü ağzının kenarından kanlar akıyordu.
“-Benim kızımı vurmuşlar mı? Canım iyileşeceksin” deyip gözü yaşlı kadın onu tedavi etmeye çalıştı. Kıtmiyr biraz kendine gelince doğrulup yavrularının yanına gitti baktı ki yoklar gelip soran bakışlarla kadının gözlerine dikti gözlerini, kadın adamların elinden alamadım elleri silahlıydı diyemedi. Ve sadık dost yığıldı toprağın üstüne öylece cansız oracıkta kalakaldı. Zeynep’de eşiğin dibine yığıldı kederi isyanı ve feryadıyla baş başa.
Zeynep Kıtmiyr’i bahçesinin toprağına gömdü. Yavruların belediye’de olduğunu, petshop sahibi arkadaşı Nükhet’in getirdiği bayanın oğlunun Belediyenin veterineri olduğunu, o kadının Belçika kurdu yavruları oğluna bildirdiğini ve cins köpeklerin anası olduğu için köpeğinin öldürüldüğünü daha sonra öğrendi...
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:50
22
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
16 Şubat 2009 Pazartesi
ÖDÜLÜMÜZ ÖZ'ün OLSUN MU?

Sevgili Blog dostlarımız, dostluk ödülü ile ödüllendirmişler bizleri.
Gerek internetten, gerek okuduğumuz kitaplardan, gerekse zihnimizden akan kelimelerin birikimiyle manalara dönüştürülmüş ifadelerimizi bir yılı geçkin sizlerle paylaştık. Manada ve ruhta sizlerle beraber olduk ve daha nice yıllar bu paylaşımlarımızı ölmez sağ kalırsak sürdüreceğimizi umuyoruz. Ancak bu ödülü; oluşmuş bir sufi saja benlik bilinciyle değil; özden öze akışın doğal sonucu olarak nitelendirip kabul ediyor, sevgimiz ve ilahi aşkımızla donatıp takip ettiğimiz tüm blog dostlarımıza dostun nefesiyle üflüyoruz. Özümüzden akan; Özünüzden fısıldayanla bir olduktan sonra Ödülümüz de, Özün olsun mu?Sevgilerimizle.
Devamı Buradan ...>>
15 Şubat 2009 Pazar
SİHİRLİ OLAN KAVALCI MI, KAVAL MI ?

ÇANAKKALE’de, ‘Apollon Smintheus’ kazıları, arkeolojik araştırmalara yeni bir yön verecek bulgular elde edilmesini sağlamış. Apollon Smintheus Kazı Heyeti Başkanı Prof. Dr. Coşkun Özgünel, “Kazılarımızda aynı zamanda, Fareli Köyün Kavalcısı’nın da Çanakkaleli olduğu bulgusuna ulaştık. Smintheus farelerin efendisi demektir. Apollon da kavalcıdır” demiş.”Fareli köyün kavalcısı” masalını bilmeyeniniz yoktur sanırım. Kavalcımızın Çanakkale’li olduğu gerçeği ortaya çıkınca, masalı irdelememiz gerektiğini düşündük. Ne demek istiyordu bu masal bize? Fareli köy neresi? Kaval ne? Kavalcıyı ve köylüyü aldatan Köyün muhtarı kim? Fareler ve çocuklar neyin simgesidir acaba diye düşündük. Siz ne dersiniz?
Zamanın birinde halkı mutluluk içinde yaşayan bir köy varmış. Günlerden bir gün köyün bütün evlerine fareler dolmuş. Binlerce fare köyün sokaklarında, evlerde dolaşmaya başlamış.Ne bulurlarsa yiyorlarmış. Gel zaman git zaman halk ne yapacağını şaşırıp kalmış. Köy muhtarından bu işe bir çare bulmasını istemişler. Muhtarın da elinden bir şey gelmiyormuş. Böylece köyün adına FARELİ KÖY denmiş.
Bir gün fareli köye bir çalgıcı uğramış. Muhtara: "Eğer bana bir kese altın verirseniz, köyü farelerden temizlerim." demiş. Bütün köy halkı bu habere sevinmişler. Aralarında hemen çalgıcının istediği bir kese altını toparlamışlar ve muhtara teslim etmişler. Halkın tek istediği bu farelerden kurtulmakmış.
Çalgıcı isteğinin kabul edildiğini öğrenince başlamış kavalını çalmaya. Kavaldan öyle tatlı, öyle güzel sesler çıkıyormuş ki, fareler saklandıkları yerlerden akın akın çıkarak çalgıcının yanına geliyorlarmış. Kısa bir sürede çalgıcının etrafı binlerce fare ile dolmuş. Köydeki bütün farelerin çalgıcının etrafında toplandığı sırada çalgıcı yürümeye başlamış. Köye gelirken gördüğü dereye doğru hep birlikte yürümüşler. Çalgıcı önde kavalını üflüyor, fareler peşinden geliyormuş. Çalgıcı dere kenarına gelince suyun içine yürümüş. Derede o kadar çok su varmış ki, fareler de peşinden gelmek isteyince dereye düşen farelerin hepsi suda boğulup ölmüş. Çalgıcı bütün farelerin öldüğünü görünce ödülü olan bir kese altını almak için hemen köye geri dönmüş.
Fareleri yok eden başarısından sevinç duyduğu için, emin adımlarla yürüyormuş. Sonunda köye varınca: "Bir kese altınımı alırım. Bu altınlarla şehre gider, işimi kurarım. Bende zengin insanlar arasına katılır ve rahat yaşamaya başlarım" diye düşünmüş. Bu düşüncelerle muhtarın yanına varan çalgıcı muhtardan ödülünü istemiş. Muhtar oyunbozanlık yapmış. "Nasıl olsa farelerden kurtulduk, bir kese altını vermesem olur" diye düşünmüş. Çalgıcıya çeşitli nedenler göstererek altınlarını vermemiş.
Çalgıcı kandırıldığını anlayınca: "Ben size bir oyun oynayayım da görün" demiş. Başlamış kavalını tekrar çalmaya. Bu sefer kavalın sesini duyan bütün çocuklar çalgıcının yanına koşmuş. Çalgıcı da hem kavalını üflüyor, hem de yürüyormuş. Köyün bütün çocukları da kavalcının peşin sıra yürümeye başlamışlar. Köyde hiç çocuk kalmamış. Analar babalar kara kara düşünmeye başlamışlar.
Köylüler muhtara gidip: "Ne yapacağız, ne edeceğiz. Sen çalgıcının hakkı olan bir kese altını vermeliydin. Bak şimdi çocuklarımızı aldı götürdü" demişler.
Kavalcı kızgın kızgın, peşinde çocuklarla birlikte ormana varmış. Ormanda bir ağacın altında dinlenirken aklına tekrar muhtara gitmek altınlarını bir daha istemek gelmiş. O sırada telaşla yerinden kalkınca kavalını almayı unutmuş. Sihirli kavalı bulan bir çocuk, arkadaşlarının yanına gelmesi için başlamış çalmaya. Kavalın sesini duyan çocuklar hemen ormanda toplanmışlar. Hemen köye, annelerinin babalarının yanına dönmeyi düşünmüşler. Kavalı bulan çocuk köyün yolunu biliyormuş. Kavalı çalan çocuk önde diğerleri arkasında köye geri dönmüşler. Anneleri, babaları çok sevinmişler. Şenlikler düzenlemişler. Kırk gün kırk gece bayram etmişler.
Tabi bu sırada da köylüler muhtarı azarlamışlar. Çalgıcının hakkını vermesini söylemişler. Hakkını alan çalgıcıda hayallerini gerçekleştirmek için köyden ayrılmış. Onlar ermiş muradına, biz de ULAK'taki Zekeriya'nın dediği gibi:"Bu masalı anlatana da dinleyene de, okuyana da çok iş düşer" diyerek bitirdik sözümüzü.Sevgilerimizle.
Devamı Buradan ...>>
13 Şubat 2009 Cuma
ÖRÜMCEĞİN EFSANESİ

Evlerimizin köşelerinde gördüğümüz yürek sızlatan utangaç ve sessiz örümceklerin aslında güzel bir kız olabileceğini hiç düşüneniniz oldu mu?
Kendisine iyice bakarsanız, çirkinliğini göstermemek için, sessiz ve kuytu yerleri seçtiğini görürsünüz. Temizlik hastası titiz kadınlar onları nedense hiç sevmezler… Kim bilir, belki onlar da, Arakhne’nin işlemiş olduğu bunca nakışı ve örgüyü kıskanmışlardır zamanında, tıpkı Athena gibi… Lidya güzeli zavallı Arakhne zaten talihsizdir; güzel bir kız iken biçimsiz bir böcek olmuştur… Sevgili gönül dostları: ne olur, ona dokunmayın o gergefini işleyerek avunsun dursun, sonsuza kadar…
Zamanın birinde Kolophon’da (İzmir-Menderes-Değirmendere) kumaş boyacısı bir babanın kızı olan, Lidyalı güzel kız Arakhne, gergef işlemede, örgü örmede ve kilim dokumada o kadar çok becerikliydi ki; Bütün güzel Periler dağlardan, ormanlardan ve subaşlarından onu seyretmeye gelirlerdi…
Bir gün periler ona,
“Bu kadar güzel işleri nasıl yapabiliyorsun, yoksa sana bu işleri Athena mı öğretti?” diye sorarlar… O da: “ Athena da kim oluyormuş, o gitsin başka ölümlü kadınlara öğretsin bildiklerini, dokumacılık hünerlerini… Gördüğünüz gibi, yaptıklarımla zaten ben onu çoktan geçtim …” diye karşılık verir.
Akıl Tanrıçası Athena bütün bu övünmeleri duymuştur. Yaşlı bir kadın kılığına girerek Arakhne’nin yanına gelir. Bastonuna dayanıp, beyazlamış saçlarını göstererek: “Kızım, ihtiyarlık insana yalnız keder ve üzüntü vermez, engin bir deneyim de kazandırır. Öğütlerimi yabana atma! Evet, sen örgüde, nakışta çok ileri gitmiş bir kızsın, kadınların hepsi sana hayran… Ancak Tanrıçalar var senden kat be kat üstün, sakın çok övünerek onları incitme!” diye, uyarıda bulunur.
Arakhne: “Ben gerçekleri söylüyorum, isterse nakışta ve dokumada kimselerin eline su dökemediği; Tanrıça Athena da gelsin! Onunla da yarışırım, ne olacakmış”, diye karşılık verir.
İşte o sırada Athena, yaşlı kadın kılığından sıyrılıp, miğferi ve kalkanıyla gerçek Tanrıça haline döner… Ve öfkeyle Arakhne’yi yarışmaya çağırır. Yarışmanın heyecanı ve yenme arzusu, her ikisine de yorgunluklarını unutturmuştur. Her ikisi de yan yana oturarak nakış nakış gergef işlemeye başlarlar…
Athena gergefine Olympos Dağı’nı ve Tanrıları işler…
Mağrur ve güzel Arakhne de Tanrıların ve Tanrıçaların aşk maceralarını işler…
En başta Zeus’un aşk öykülerini işleyerek sürdürür nakışlarını…
Boğa kılığında Europa’yı kaçırmasını,
Kuğu kılığında Leda’yı,
Kartal kılığında Ganymed’i kaçırmasını işler…
Hades’in Persephone’yi kaçırmasını,
Apollon’un Defneye sarkıntılık etmesini,
Aphrodite’nin Ares ile kocasını aldatmasını işler…
İşlemeler bitince Tanrıça Athena, Arakhne’nin işlerinde hiçbir kusur bulamaz. Çünkü onun nakışları ve işlemeleri kusursuzdur… Athena buna büsbütün kızar ve güzel kızı, ölesiye kıskanır. Arakhne’nin işlemelerini eline alır, buruşturur ve yırtıp atar. Yürekli ve gururlu Lidyalı kız Arakhne, kendisine yapılan bu hakaretten çok etkilenir, üzüntüden kahrolur… Ve kendini asmak ister…
Babası Zeus’un başından doğurduğu gök gözlü Athena, rakibine acıyarak; Onun yazgısını değiştirmek ister... “Sen ölmeyeceksin, yaşayacaksın! Ancak benimle boy ölçüştüğün, yarıştığın için bundan böyle, yaşamını her zaman ağ üstünde asılı olarak geçireceksin” diyerek, Tanrısal bir buyrukla onu örümceğe dönüştürür…
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:56
18
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., EFSANELER
11 Şubat 2009 Çarşamba
ALLAH BİZLERİ ÖNYARGI BATAKLIĞINA DÜŞMEKTEN KORUSUN

Dinleyip anlamadan, görüp gözetmeden ki yargı mekanizması da değilsek kişilerin ipini çekmeye, ya da kalemi kırmaya, sorgu sual etmeye ne kadar yetkimiz olabilir? Oysa kim bilir kimdi kadının sokakta koluna girdiği o adam?
Acaba o çocuk neden öyle feryat figan ağlıyordu? Anneler bile çocuklarının neden ağladığını kesin olarak bilemeyebilirken, “Hı bu çocuk doymuyor, annesinin sütü yetmiyor” gibi yorum yapıp çokbilmiş edalarla süt veren kadını endişeye sokmak ve bu psikolojiyle gerçekten sütün geri kaçmasına neden olmak ne kadar doğru?
Düşünün bir kez bir insana 3–5 kez “neden rengin soluk hasta mısın yoksa” deseniz kendini güçsüz ve halsiz hissetmesi ne kadar mümkünse, bu adam Ergenekon zanlısı neler yapmış neler dediğinizde belgesiz ispatsız çok kişinin bu yargıya inanması son derece doğaldır. Geçenlerde sufi Cem “tontini, biliyor musun Şems’i derin devlet öldürmüş.”dedi. Şakaymış söylediği ama ben hemen inandım, çünkü bunu söyleyen yalan söylemeyeceğine inandığım bir insandı. Demek ki en güvenilen kaynak bile isterse bizi yanıltabiliyor.
Nasreddin Hoca’ya “ hoca, bak baklava tepsisi gidiyor “ demişler. Cevabı:”Bana ne!” olmuş.”Hocam ama tepsi size gidiyor” sözüne de: “sana ne? “diye cevap vermiş. Hoca önyargılarımızdan kurtulmanın yolunu bence tek cümlede anlatmış.
Beni ağlatan ve çoğunuzun bildiği bu hikâyeyi konumuz önyargı olunca paylaşmadan edemedim. Hikâye bu ya:
“ Köyün birinde kocası, çocuğu doğmadan ölmüş, tek başına yaşayan hamile bir kadın kendisine arkadaş olması açısından dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlamış. Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz olmuş. Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da gün geçtikçe, oldukça uysallaşmış evcilleşmiş.
Bir kaç ay sonra kadının çocuğu doğmuş. Tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna bakmak zorundaymış kadın. Bir gün bir kaç dakikalığına da olsa kadın evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalmış... Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlar. Aradan biraz zaman geçip anne eve dönünce kadıncağız ne görsün? Gelinciğin ağzı kanlar içinde… Anne çıldırmışçasına gelinciğe saldırıp oracıkta hayvanı öldürmüşşş.
Tam o sırada içerdeki odadan bir bebek sesi duyulmuş
Anne odaya yönelmiş... Ve odada beşiği, beşiğin içindeki bebeği ve bebeğin yanında duran parçalanmış yılanı görmüş.”
Dilerim Allah önyargıların bataklığından bizleri korur, sevgilerimle.Dilek.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
21:11
16
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
9 Şubat 2009 Pazartesi
KÖYLER DAHA APARTMAN OLMADAN ÖNCE

Geçmiş; nelerin özleminin izini bırakıyormuş insanın içerisinde gün gelir hatırlarız.
Nelerin kelimesi basitleştirme içermiyor, sadece özlemini taşıyor özlenmişliklerin.
Daha henüz 50 hanelik köylere apartman adı verilmediği günlerden, insanların biz oldukları dönemlerden, tadılmış ama doyulamamış beraberliklerden bahsedeceğiz. O zamanlarda öyle ortamlarda yaşayanlar anlar bizi.
Konservelerin birlikte yapıldığı, eriştelerin birlikte kesildiği dönemler; evlerin kokusunun ahşap parfümlü olduğu, buzdolaplarının olmadığı yiyeceklerin tel dolaplarda saklandığı, komşudan gelen dolu tabağın geriye boş dönmediği, sebzelerin bahçelerden, meyvelerin dalından toplandığı, yoğurdun hazır alınmadığı, kar yağınca konu komşunun birlikte kaydığı, bakkala veresiye yazıldığı, piknik tüp ile pikniğin birleştiği, yayı çıkan yatakların olduğu, civciv beslediğimiz, koyun postundan yaygılarda oturduğumuz, açık bisküviler yiyip, sade gazozlar içtiğimiz, kasetçalarların çaldığı, polis radyosu, trt çocuk korosu, Ayşegül ve cin ali çocuk kitaplarını okuyup, çoraptan örülmüş kapı önü paspaslarına ayaklarımızı silip odun sobalarında ellerimizi ısıttığımız günlerden bahsetmek istedik. O günler sanki dün gibi hafızalarımızda capcanlı duruyor. O zamanlar bilirdik birlikten kuvvet doğduğunu, galiba şimdilerde unuttuk.
Bozulmayan çocuk saflığımız üniversite yıllarına kadar sürüüüp gitti. Ne zaman mı bozulduk?
Aldatıldıkça, aşağılandıkça, marka merakına, medeniyetle iç içe yaşamaya başladıkça, apartman dairelerinde konu komşuyu unutup selamı sabahı insanoğluyla kestikçe yalnızlaştık… Dört kişi birleşir” ya, hannan ya mennan ya semi ya basar” deyip yerdeki bir ağırlığı haydi deyip parmaklarımızla kaldırmaya çalışırdık. Sihirli kelimelerimizdi bunlar. Rüyalarımızda bile batan gemileri denizden, kaybolanları gittikleri yerlerden bulup getirirdik nasılsa. Görünmez yapardık birbirimizi sihirli değneklerimizle. Kibrit kutularının içinden uzun ip geçirip kutulara konuşur ipin öbür ucunun bağlı olduğu kutuya dayalı olan kulağa duyururduk sesimizi ip vasıtasıyla. Aslında ilk cep telefonunun hayalini önce bizler kurmuştuk Belki de biz oluşturduk. Aşağıdaki video bizi o günlere götürdü bir çocuğun saflığı ve cesareti nelere muktedirmiş bir kez daha görüp geçmiş günlerin güzelliğini hatırladık ve sizlerle paylaşmak istedik, sevgilerimizle
Dilek - SufiCem (Bu Yazıyı İki Kişi Yazmıştır)
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
16:31
16
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., SUFİ
6 Şubat 2009 Cuma
KUTSAL ADANMIŞLIK

Anamın rahmine karmaşık bir su olarak atıldıktan sonra, beni oluşturmaya kendilerini adamış milyarlarca hücreye selam olsun.
Selam olsun; bedenimin inşasında canla-başla çalışanlara…
Damarlarımda akan kana, alyuvarlarıma, akyuvarlarıma, kalbimin atışına, gözümün görüşüne, kulağımın duyuşuna, dilimin söyleyişine, elimin yazışına, benim bedenimde 3 çocuğumu sevgiyle oluşturana, sağlık ve mutlulukla hayatımı sürdürmeme neden olan tüm adını bilip-bilmediğim adanmışlarıma selam olsun.
Hissetme ve anlama merkezinde 100 trilyon bağlantının kusursuzca yapılanmasında görevli hücrelerin karanlıklar içinde beynimi inşa etme adanmışlığına;
Kemiklerimin kasla sarılmasındaki görevlilere, ellerimin inşasında parmak aralarımın oluşumu için kendini belirli bir hat üzerinde öldüren bana adanmış hücrelere minnet duygularımı gönderiyorum.
Benim sandığım, ya da sanılan bu naçiz varlığım; beni inşa eden kulak, göz, gönül verene O na, o yüce varlığa armağan olsun. Aslında yaradılışın özü olan “adanmışlığımın” farkındalığına boyun eğiyor ve ben yokum yalnızca sen varsın diyorum.
Bu yazım "aydan atlayan kedi"nin mimine cevaptır.Sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
21:07
15
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
4 Şubat 2009 Çarşamba
UMUDUM YARINLARDA: TATİLDEYİM

Selamınaleykümmmmm
Uzun zamandır yazamadım evet. Kendimle baş başa kalamadım. Kalabalıklar arasında bir türlü kafamı toparlayıp iki kelam diyemedim sizlere. Neden mi? Çok işim vardı çooook. Çalış çalış bir hal oldum, işlerim çok yoğunduuu diyemeyeceğim. : ) 1,5 aydır fittiri fittiri geziyorum da ondan diyeceğim şimdi çoğunuz kıskanacaksınız biliyorum. Ohhh işten güçten fırsat bulsak da biz de biraz gezebilsek diyeceksiniz. Darısı başınıza deyip ne zamandır hayalimizde olan kış tatilimizi kısacık size de anlatacağım. İşte anlatıyorum;.
Aralık ayını yarılamıştık ki, cennetten kopmuş ama kış aylarında inler ve cinlerle beraber yaşadığımız sıcak, güneşli, güzel ilçemiz Kaş’dan soğuk ve gri Ankara’ya doğru yola çıktık Maksat sevdiklerimizi ziyaretti. Biraz da değişiklik tabii.12 saat süren yorucu yolculuktan sonra kardeşcağızımın evine ulaştık. Kendimi eski Türk filmlerindeki Kezban gibi hissetmedim değil. Kezban Paris’de. Bir yılda gördüğüm insan sayısı kadar insanı bir anda görmek, sıkışık trafikte otobüste ayakta dikilmek, alışveriş telaşına girişmek unuttuğumuz şeylermiş meğer. Alışmak bir iki günümüzü aldı. Küçük oğlumuz biraz daha zorlandı ama. Lapa lapa yağan karla tanıştı, etrafı bembeyaz görünce afalladı haliyle. Bense gençliğimin geçtiği yerlerde dolaşmaktan, gelinlik giymiş ağaçları izlemekten, yeğenlerimle, kardeşimle zaman geçirmekten, dostlarımla özlediğim çay sohbetlerini yapmaktan çok memnundum. Ama en fazla 1 hafta dayanabildim. Sıkıldım Allahhhhh…
Hava ayaz mı ayaz ellerim ceplerimde eve tıkılıp kaldık. Dışarıya çıktığımız o gün soğuktan kırılmak üzere olan kulaklarım ve donan iç organlarım, ayaklarımda dahil güneşi özledik hep beraber…Öyle böyle bir ayı devirip taşı toprağı altın olmaktan çıkıp bronzlaşmış !!! İstanbul’a doğru yola koyulduk. Her yeri gezdik süper keyifliydi demek isterdim fakat hepimiz sırayla yatak döşek yattık, hastalandık. Nedenini bir türlü anlayamasak da yediklerimizi, içtiklerimizi İstanbul’un kanalizasyonlarına bıraktık gitti. Hiç değilse bir izimiz kalsın dedik, ayıp olmasın…
Uzun mu uzunnnnnn geri dönüş yolculuğumuz İzmir’eydi nihayet. Memleketimin gözünü seveyim. Hava güzel, denizi, gevrekleri, boyozu güzel : ) Bir haftayı aşkın süredir burada olmaktan, sevdiklerimi teker teker ziyaret etmekten, oğlumu vapura bindirmekten, güneşe çıkarmaktan son derece memnunum.
İşte 1,5 ay böyle geçti gitti. Çok kolay gibi görünebilir ama kardeşimin iki çocuğu ve bir bebekle hele hele Paris’de yazmak hiç kolay değildi inanın. Şimdi oğlumun uyumasından fırsat bulunca, evimize dönene kadar beni unutmayın, hatırlayın diye geçerken uğradım Hepinize kocaman sevgilerimi gönderiyorum. Yorgun ama mutlu Ela’dan sevgiler, saygılar…
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
16:49
14
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
3 Şubat 2009 Salı
BE-BEKLENTİ

Ba-dan berkildi belki bendeki benler
Benler benliğe benddir belenmediler.
Babayani benlikle barışıksam ben,
Bağda bana barajdır bu beklentiler.
Birdem barandı bana bu biçare beklenti.
Bu bektaşın belliydi belkide burcu bendi.
Bu beraatı beratın billur bahçesi berbat.
Benden bana berfindir bilfiil bu beklenti.
Bilirim beterdir berzahtan bu boş bakış.
Benden bana bel bağlar bariz barış.
Beyan bekler bu bire bimar bestekâr.
Buluşur bahtıyla biçare, bahtlı bahtiyar.
Belagatta batın bilir boş başlı bigâneyi
Beladan beri bulur bu bekri bektaşiyi
Bedbaht bahtlıysan bahçende biter beşer
Bilmezsin bendeki biçare beklentiyi
Bulursan bir buse bahçede bahçıvandan.
BENe bendesindir bilfiil Beldesinden.
Bal Beyan bulursun belkide batından .
Bülbül ben, bağban ben, bahçıvan BEN...
Tontini/Dilek:Saçmalamalar=2 "Öykü atölyesi" için yazılmıştır.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:15
6
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
2 Şubat 2009 Pazartesi
DOSTLUK TEKLİFİ

Biliriz ki her şey içimizde yaşanır… Fakat sanki bizim dışımızda yaşanıyormuş gibi algılarız ANI. Pekâlâ, ne zaman anlarız geçmiş ve gelecek arasındaKİ Anı? AN; bu ikisi arasında sıkışmayan ANIN ta kendisi değil mi? Kimi zaman da fark edersin anı, kimi zaman geçmişte yaşarsın ANı… Bazen bir müzikte, kokuda, bakışta, yerde yaşatırsın. Anlamak, Anımsamak değil midir ki AN geçmiş olunca olur adı ANI.
ZamANın birinde Bir kırlangıç vardı dost arayan, bilirdi, yalnızdı konduğu pencerenin camının ardındaki adam. Çaldı pencerenin camını kırlangıcımız, ürkek gaga tıklamasıyla, pencereyi açtı yalnız adam iç titremesiyle.
“-Ben dost arıyorum” dedi küçük kuşumuz,
“-Sen de yalnızsın, olalım mı seninle DOST?”Adam:
“-Nasıl olur? Sen kırlangıçsın, bense bir insan nasıl oluruz biz dost?”Adam kapattı pencerenin camını kırlangıcın yüzüne. Kırlangıç başını önüne eğdi hüzünle. Kırlangıç her gün yine de geldi cama, tıkladı camı yılmadan:
“-Olalım mı seninle DOST?” dedi.
Adam, her seferinde: “HAYIR” dedi.
Gelmedi kırlangıç bir gün. Adam baktı etrafına olmak için şimdi onunla dost. Aradı sordu diğer kırlangıçlara nerede olabilir acaba diye? Ama kırlangıcın ömrünün 6 ay olduğunu hiç öğrenemedi.
Eğer adam: kırlangıcın dostluk teklifini Anda değerlendirebilseydi; sonradan üzülüp böyle pişmanlık duymak ister miydi?
Devamı Buradan ...>>
1 Şubat 2009 Pazar
GÜZEL YÜZLÜ ÖLÜM

2009 un ilk saatleri sahile ulaştığımda deniz vermişti mesajını. Sularımı sularına ulaştırmak istediğimde körfezin suları kabul etmemişti sularımı her nedense. O an anlamalıydım içimdeki dileksizliğimin nedenini. Her yıl başlangıcı; yazardım dileklerimi kâğıtlara ve denize koşardım sevinçle umutla. Oysa bu yıl başlangıcı saatlerinde bir hüzün bir dileksizlik kıvrılıp tutmuştu yüreğimin en ücra köşelerini… İçimde yargısız bir teslimiyetin cesaretiyle:” her neyse yaşanılacaklar kabulüm” demiştim… O ilk saatlerde konuştuğum ilk insandı: bir divane… Adı: Mustafa, sigara vermiştim kendisine, muhabbet etmiştik yol ortası, gece yarısı. Teselli eden bir dille konuşmuştu benimle.”Her şey gelir-geçerrr” demişti. Evet, her şey gelir geçer köprüler altından geçen ırmakların suları gibi, her şey gelir geçer...
8 Ocakta, Annemi; Babamın ölümünün 8 nci yılında yaşadığı çileli hayattan huzura uğurladım.
Ölümle göz göze geldiğim o anda yine de teslimiyetti yüreğimdeki. Ölümün nefesi sıcaktı sevgi doluydu, huzur yüklüydü sanki. Sevdim kendilerini.
Sonra başladım düşünmeye; toprağa ait bedeni terk etmek nasıl bir şey diye? Yıllarca ruhuna giydirilen elbisen ameliyatlarla yamansa da, eskiyip, yıpransa da, gözlerin görmez, kulakların duymaz, dilin söylemez, ayakların basmaz olsa da alıştığın o elbisenin üstünden çıkarılma işleminin ne kadar zor olduğunu. Son nefesin son düğmenin ne zor çözüldüğünü unutamadım. Bu gözlerimle gördüğüm güzel yüzlü ölümle sessiz sözsüz konuştum o an sanki.
”-Bırak bu senin sandığın bedene kayıtlı yaşamayı. Bir elbiseyi çıkardın mı giydirirler bir diğerini.”dedi bana. Sonra çıkardım üstümdeki mavi polar montumu geçtim karşısına “-konuş benimle” dedim. "-Konuş!kolunu kaldır, hareket et,bir söz söyle."Ama nafile... Geldim gittim baktım cesedime o öylece duruyordu iki büklüm bir köşede. Bense; özgürdüm olabildiğimce…
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:21
6
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...











