
Bugün yerel bir gazetenin boş olan “sözcük yerleştirme kolonlarına” yazıyorum bu yazımı. Güzelyalı/İzmir sahilinde üst geçidin ayaklarındaki Levent cafe’de oturuyorum, denize ve Karşıyaka’ya karşıyım şu anda. Karşı kıyı sisler içindeyken, sırtımı yazdan kalma hazan güneşine dayamışım. İlla da İstanbul ya da Ankara diyenlere; 15 yıldır tartışma dahi görmediğim sevecen ve mutlu İzmir insanını nasıl anlatsam diye düşünüyorum. Sözlerime ilaveten hayvan sevgilerinden dolayı güzel İzmirlilere “hayvan maması” dağıtan hükümetten de, Evlerin köşelerine, sokak başlarına, dam ve balkonlara kuşlar kediler ve diğer mahlûkat için su ve yiyecek bırakanlardan da “Allah razı olsun” diyorum.
Yıllar önce Babam bana, sivrisinekten ufak bir sirke sineğini bir saat yakından incelediğini söylemişti.” Ancak gözle görünen bu ufacık varlık da zıplıyor, kanat çırpıyor, parmağımı uzattığımda, kendini korumak için korkuyla başka bir köşeye kaçıyor.”Demişti.
"Yaratıcının ilmine hayran oldum, onu ve beni yaratan bir, beni böyle kocaman yaratmasıyla, onu böyle küçücük yaratması arasında bir fark yok. Bizler de acıkıyoruz susuyoruz, korkuyoruz, onlar da. Belki onlar da seviyor, bizler de ama bize onları gördüğümüz yerde öldürme hakkını kim veriyor acaba?” Diye sormuştu. Bu soruyu bana yöneltmesindeki amaç; sorunun cevabını bilmemesinden değil de, belki beni eğitmekti, orası da tartışılır tabi.
Basıp geçtiğimiz yollarda bilmeden ne çok canlı öldürüyoruz da, bilerek ve isteyerek ve hatta öfkeyle ilk canlı öldürüşüm de ilk oğlumun bebeklik günlerine rastlar. Umut daha bir yaşında var yok, sabah uyandığımızda yüzünde ve kollarında gördüğüm şişliklerin beni ne hale getirdiğini varın siz tahmin edin! “Kan emici sivrisinek” diyordum. Uzun bir arayıştan sonra, vızıldamasını duyar duymaz katlanmış gazeteyi hışımla tepesine indirdim. Duvardaki çocuğumun kanına acıyordum o an, duvara pul gibi yapıştırdığım sivrisineğe hiç değil. Babamın anlattıkları çook sonra aklıma geldi. Muhasebesini yaptığımda nefsimin ve öfkemin rihter ölçeğine göre kaç şiddetinde olduğunu ancak o zaman tespit edebildim:7.7
Geçen haftalarda İstanbul’da adı geçen oğlumun evindeyim ve yağmurlar sonrası eve sığınan birkaç sinek torunumun yemeklerine konunca oğlum da sinekleri öldürme girişiminde bulundu. Önce sesimi çıkarmadım, ama ertesi gün torunumun yüzünde kollarında sivrisinekler iz bırakınca oğluma; “öldürdüğün sineklerin intikamını, sivrisinekler oğlundan aldı galiba” dedim. Oğlum boynunu bükerek; “ama Annneee!” dedi. Ben de Babama; “ama babaaa “ demiştim bir zamanlar.
Sonra da Hazreti Eyüb’ün bütün vücuduna musallat olan kurtlar geldi aklıma. Bedeninden düştükçe kurtları yerden alıp etine koyuşu geldi.”Sizin nasibiniz bendeyse yiyin” deyişi… En son da diline ve kalbine musallat olan kurtlar içinse Allah’a yakarışı geldi aklıma;
“-Allah’ım, her tarafım bitti, geride yalnız seni zikredecek dilim, fikredecek kalbim kaldı. Kalbimle seni sever ve dilimle zikrederdim. Kurtlar bunlara da hücum etti. Senin sevgin ve zikrinden ayrı kalamam, ne olur bunlardan kurtar beni.” demişti de Allah’tan ona,
“-O dil ve kalp de benimdir. Sana gelen belalar, diline ve kalbine musallat olan kurtlar da benimdir, durum bu olunca şikâyetin nedendir?” diye nida gelmişti. Bütün bunları düşününce öfkem de, nefsim de sustu işte.Şimdi merak ediyorum, "bilerek ya da bilmeyerek hiç canlı öldürmedim "diyebilen var mı aramızda?
Sevgilerimle.
Resim:www.ballerhause.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
30 Eylül 2009 Çarşamba
İLK CANLI ÖLDÜRÜŞÜM
Gönderen
sufi
zaman:
14:58
22
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
29 Eylül 2009 Salı
CENAZE ARABASI ŞOFÖRÜ

Her gün belediye, ölü evi, cami ve mezarlıklar arası cenaze taşıyan Saffet, maaşını hak etmek için görevini eksiksiz yapmaya çalışmakta, hatta insanlara verdiği teselli için herhangi bir manevi tazminat istememekteydi. Onda öyle bir kaynak vardı ki; boşalttıkça doluyor her gün dilinden, avutucu sözlerden demetler dökülüp duruyordu. Sandukayı arabaya yüklüyor, sandukaları arabadan indiriyor, kimi zaman aracı altında kayıp gidiyor, kimi mevta arabasını ağırlaştırdıkça ağırlaştırıyordu sanki. Her gün taşıdıkları kendiydi sevdikleri kızı kızanıydı. Her gün yeniden dirilip yeniden ölüyordu ama onu kimse anlamıyordu, ya da o öyle sanıyordu.
“Kimdir giden bu kalıbı terk eden,
Toprağın nasibi nedense bol bu gün,
Yüce Azrail işin hiç bilmez bence,
Almamalı olmamışların canını bu gün” diyordu ama ne fayda?
Akşam evine ulaşmadan rakı şişesini cebine oturtuyor, onun varlığıyla varlığına can katıyordu sanki..Bu böyle yıllarla sürüp gitti.”Sarhoş Saffet'e” çıktı adı. “İçince ne dediği anlaşılmaz” dendi “sapıtır işte.” Torununun kına gecesinde yine kaçırmıştı ince ayarı, mutfak masasında demleniyorken bir kadın elini omzuna atıp oturdu yanına. Onunla içkili olduğuna bakmadan hal hatır sorup, işinden ne kadar memnun olduğuna kadar onu konuşturdu da konuşturdu o gün. Sanki yaşadıklarına tercüman olmuş, cenaze arabası şoförü kendi olmuş, “kolay iş değil yaptığın senin Saffet” demişti. Sıra, içki ve sigarayı neden çok içtiğine geldi. Görünen görünmeyen varlıklardan söz açıldı, meleklerden konuşuldu.Sonra da konu yine içkiye dayandı ve “Sana bırak demiyorum ama ayarını bil de iç, ailen de senin ardından ağıt yakmasın.”dedi kadın.
“Ah be bacım şu gördüğün mezarlıklar benden sorulur,
Hangi ada hangi parselde kim yatar ben bilirim.
Her gün kara toprağa kendimi gömdüm bilmeden
Her gün eksilir her gün yeniden doğarım ben.” Bana içme diyorsun ama şu mereti içmesem o akşam evime, çocuklarıma kavuşamam ben. Ben içiyorum yeniden doğmak için” der. Kadın “hadi” der “sağlığına,” kadeh tokuştururlar. Kadın o akşam bir mektup yazar Saffet’e. ve karısına ;“Saffet işe giderken giydiği ceketinin cebine koy bunu” der. Kadın neler yazmıştır bilinmez ama birkaç gün sonra Saffet mektubu cebinde bulduğunda defalarca okur da okur ve sonunda nasıl olduysa içkiyi bırakır. O kadınla karşılaştıkları bir gün fısıltıyla; “aramızda kalsın ama bana melekten bir mektup geldi ve beni ikna etti, içkiyi bırakmam konusunda, ben de içkiyi bıraktım” der. Mektubu yazan kadının adı Dilek’tir ama saf ve temiz adam dileği melek okumuştur.
Kalın sağlıcakla.
Resim:timegoesby-e-blogspot.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:55
12
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
28 Eylül 2009 Pazartesi
YARATICININ MAVİ BOYASI MI BİTTİ?
“Evren Tabloma” mavi ve lacivertten fon yapacağım. Kırmızı, mor, sarı, beyaz, turuncu ise; tüm çiçeklere dağılsın. Yeşil de; ağaçlara çimenlere dağlara dağıla… SİYAH ise tek parça örtü olup örtsün hem beyazı ve diğer renklerimi, gözkapaklarının örttüğü gözlerin ardındaki karanlıklar gibi.
Beyazla maviyi karıştırdım boyadım boydan boya tuvalimi. Birbirine soktum denizle gökyüzünün maviliklerini. Arada bir fırçamda kalan beyazlarla bulut, arada bir denizin dalgalarına beyaz, oldu köpük. Ufka şöyle bir kavisli çizik attım, gemilerin en son direkleri gözüksün de; insanlar anlasınlar dünyanın yuvarlak olduğunu, “gemilerin gövdesinin önceden kayboluşundan” diye.
Çark-ı felek, mavi mine, mavi kardelen, unutma beni, zambak gibi nadir çiçeklere de mavi boya ayırdım bir yerlerde daha sonra kullanmak üzere. Üzerlerine yaldız attım; Güneş Ay ve yıldızları boyadıktan sonra. Ateşin rengini de çizdim alev alev az kırmızı sarı ve turuncuyla.Daha sonra arta kalan kırmızılarımı sakladım, insan alıp da bu rengi dünyayı kızıla boyamasın diye. Sonra yaratılacak tüm canlılara değişik renkler gerekti, karıştırdım beyazı, az kırmızıyı, sarıyı değişik tonlarda çizdim insanoğlunu. Hayvanların çoğuna tüy çizdim ince fırçalarımla, toprağın rengine buladım onları da. Yeşili oluşturmak için bazen sarı ve maviden de karışım yaptım bazı gözlere de fırçaların ucunda kalan artıkları kullandım. Her şeyin fonuna ben maviyi çizdim, Onun için de tuvalimde kalmadı mavi rengim.
İnsanoğlu hışşşt uyan: Kırmızı rengimi benden neden izinsiz aldın? İşte bundan dolayı oluştu maviye olan özlemin ve tutkun!
Güzelyalı sahil boyunda yürürken bir gün gönlümdeki "ölüm ve öldürmelere" isyan duygularıyla sordum yaratıcıya; "mavi rengin mi kalmadı insanların eline kan ve ölümü verdin?" diye. Gelen cevap yukarıdaki yazıydı işte.Sevgilerimle.
Resim:www.artbywicks.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:04
8
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
26 Eylül 2009 Cumartesi
HAYAT KAHVEYE BENZER
Bir grup kariyer yolunda ilerleyen yeni mezun, eski üniversitelerindeki profesörlerini ziyaret için bir araya gelirler. Sohbet; sonunda işin ve hayatın stresinden şikâyetleşmeye döner.
Misafirlerine kahve ikram etmek isteyen profesör mutfağa gider ve yanında büyük bir termos içinde kahve ve porselen, plastik, cam, kristal olmak üzere değişik tarzda ve ucuz görünenden, pahalı ve hatta çok özel olanlarına kadar değişik kahve bardakları ile gelir. Herkes bir bardak seçince, profesör şöyle söyler:
“Fark ettiyseniz, tüm pahalı görünen bardaklar alındı ve geriye ucuz görünümlü, sade bardaklar kaldı.”
Kendiniz için en iyi olanı istemeniz normal olsa da, bu sizin stresinizin ve problemlerinizin kaynağı aslında. Emin olun ki, bardağın kendisi kahvenin kalitesine hiç bir şey katmaz.
Çoğu zaman, sadece daha pahalıdır ve hatta bazı durumlarda da içtiğimizi saklar. !
Hepinizin aslında istediği kahveydi, bardak değil, ama bilinçli olarak en iyi bardaklara yöneldiniz ve sonra birbirinizin bardağına bakmaya başladınız.
Hayat kahveye benzer, iş, para ve toplumdaki konumunuz da bardaklar. Onlar hayati tutmak için sadece araçlardır ve seçtiğimiz bardak yasadığımız hayatin kalitesini belirlemediği gibi değiştirmez de. Bazen sadece bardağa odaklanarak Yaratanın sunduğu kahvenin tadını çıkarmayı unuturuz.
Kahvenizin tadına varın!En mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip değildirler. Sadece her şeyin en iyi şekilde tadını çıkartırlar.
Alıntı:Bütün dünya'dan.
Devamı Buradan ...>>
24 Eylül 2009 Perşembe
MANA BORSASI
Burası manâ borsası.
Söz alıp satıyoruz biz…
Değerleri yükselen kâğıtlar değil alıp verdiğimiz, sözlerdir takas ettiğimiz. Duygularımıza çeşit çeşit renkteki harfleri giydirip birbirimize hayatla ilgili ücretsiz yeni stiller sunuyoruz.
Birbirimizin nabzını tutuyoruz görünmeyen ellerimizle.
Yaralarımıza sihirli merhemler sürüyoruz. Görünmeyen kadehlerden görünmeyen iksirler içiriyoruz birbirimize.
Aşırı dalgalanmaları önlemek için konularımıza marj konulmasına da gerek yok bu piyasada. Taban ya da tavan yapmak da değil amacımız. Karşılıksız arz ve talep var burada, almak ve satmak isteyen birbirinin elektronik ekranında yani jargonunda görüntülüyor kendi gerçeklerini ve başlıyor karşılıklı yükselişler aramızda. Manâda uyuşan görüşler kalbin elektro çizelgesi gibi paralel yükselişlere geçiyor. Kanatlanıp uçuyoruz çoğu kez hep birlikte.
Sanki elektrofotoğrafi uyguluyoruz somut olmayan cismimize ve yaşam gücümüz olan auralarımıza ulaşıyoruz böylece. Zaman zaman da uyarıyoruz yekdiğerimizi çeşitli mavi-mor sinyallerle. Beden gözüyle görmeden seviyoruz birbirimizi. Kederlerimizle kederlensek de, çok şükür gönül gözlerimizle dokunuyoruz kalplerimize. Dualarımız ulaşıyor birbirimize, ne mutlu bize.
Gidenlere de... kalanlara da... sevgilerimizle.
Resim:www.forumti.com’dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:14
10
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
23 Eylül 2009 Çarşamba
UFUK ÇİZGİ’SİNİN SON DUASI;

UFUK ÇİZGİSİ dedi ki...06 Eylül 2009 Tarihli yazımıza yorumu;
Şu sıralar ben de öfkemi kontrol edemiyorum, bir yorgunluk bezginlik, müthiş bir tahammülsüzlük var. Büyük bir hayal kırıklığı yüzünden. Bu nedenle konuşmamayı seçiyorum çevremdeki insanlarla, biliyorum yanlış anlaşılacağım. Kızgınlık sadece insanın kendisine zarar vermiyor. Babanız olgun biriymiş, fakat annenizin elini burnuna atar atmaz gülmeye başlaması bile çok güzel bence, ortamı yumuşatan, hemen geride bırakan bir şey. Keşke kavgayı hep başlatan taraf olmayıp daha sakin anlayışlı olabilse ama sonraki davranışı bile büyük bir artı bence. Sonradan sürekli surat asan, barışma elini, gülücüğünü görmezden gelen kinciler gördüm ben.
Bazılarına ayna olunduğunda, gördüğünden hoşnut olmayıp sizi suçluyor biliyor musunuz, gerçekleri görmek acı geliyor ve en kolayı bunu kabul etmekken direnip size isyan ediyor. Ama gerçekler çoğu zaman acıdır ve bende hep 10. köyde yaşarım.
UFUK ÇİZGİSİ dedi ki...15 eylül 2009 Tarihli yazımıza yorumu;
Her zaman olduğu gibi çarpıcı ve güzel bir yazı. İnsan olamayanlara güzel bir örnek. Baştakiler yağmacı, alttakiler tabi yağmacı mantığı olamaz, insana yakışmayan neyi kimde görsek gerekeni elimizden geldiği kadar yapmalıyız.
Asla politik düşüncelerle yaklaşmamalıyız bazen. Doğru yanlış diye bir kavram var neticede. Çok yazık bir şey ki oldukça koyun misali yaşıyoruz şu ülkede, birçok şeye gücümüz yetmiyor ve bazı şeyler hiç değişmiyor. Neler dönüyor nelerr.
Ekonomik sıkıntı, dejenerasyon, maneviyattan bir kopukluk, ve menfaatin gerektiğine göre, yani işimize geldiği gibi hareket etmek var..can benim can çıksın senin can misali oldu bazı şeyler.ne yazık. Balığa bende giderdim eskiden, artık o kadarcık bir hobiyi bile yapamaz oldum. Çocuklarımla balık tutarken bazen çok fazla bolluk olurdu, fakat ben bize yetecek kadar olan kutu dolduktan sonra tutmayı bırakırdım, bu kadar yeter derdim, çocuklarım daha tutalım derdi, ama ben bu kadar yeter, ihtiyacımızdan fazlası yazık olur, yarın gelir gene tutarız derdim. Havyar zamanı asla balık tutmaya gitmezdim çocuklara tutturmazdım. Neyse.
Kadir geceniz mübarek olsun..
Allah herkesi doğru ve insaflı kullardan eylesin.
Veeee;
15 o9.2009 Tarihinde de kendi blogunda yazdığı UFUK ÇİZGİSİ dostumuzun SON DUASI;
İnsan suretiyle geldiğimiz şu hayatı "insan" olarak yaşayıp tamamlamayı
nasip et yarabbi. Zaaflardan ve her şeyin esirliğinden uzak eyle, ruhumuzu
kirletmeden temiz bir benlik ve kişilikle yaşamayı ve sana ulaşmayı nasip
eyle. Ey merhametin en büyüğüne sahip Allah’ım, dünyada ve ahirette
merhametini günahkârda olsak bizlerden esirgeme. Bizleri dünyada iyi
kullarınla karşılaştır yanlışlara hidayet nasip et. Bana ve kullarına yolunda
olmayı ve şu geçici hayatta sağlıklı, mutlu, huzurlu bir hayat yaşamayı
nasip eyle.
İşin, eşin, evladın, ömrün, ölümün hayırlısını ver Allahım.
AMİN..
Ve 19 Eylül 2009 Tarihinde güzel gönüllü dostumuzun “ölümün hayırlısını ver Allah’ım” sözleri ve gönülden söylenmiş dileği kabul gördü sanıyorum. Bu yolculuğunda seni sevgilerimizle ve gözyaşlarımızla uğurluyoruz.
15 Eylül 2009 Salı 13:47 senin bizlere son seslenişin oldu dostum.
Fotoğraf; "Ufuk çizgisi" arkadaşımızın 25 Ağustos 2009 günü mezar ziyareti.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
22:10
30
yorum
Etiketler: SAJA BAKIŞI
22 Eylül 2009 Salı
SURETTEN GEÇMEK

Suretimizin maskelerini çıkardığımız gün ruhumuza büründürdüğümüz örtülerden de sıyrılmamız nasip olur inşallah. Suretten geçtik mi; sıratı da geçmiş olacağız belki de! Et ve kemik olan yanımız; kaşa, göze, dize, dişe, mala, mülke, markaya takılan yanımız aslında. Öyle büyüttük öyle okşayıp egomuzun suretini deve döndürdük ki onu emrimize alacağımıza, onun emrinde birer köleler olduk.
Şimdi operasyon zamanı!
Cehennem üzerindeki kıldan ince kılıçtan keskin köprüden düşmeden, alevler yalarken her bir yanımızı, başarıyla geçip 3000 yıllık yolu kat edeceğiz ve cennete ulaşacağız, “istediğimiz buysa tabi!” Yunus gibi;”İsteyene ver sen onu, Bana Seni gerek seni” diyenlerdensek, o zaman biraz daha zordur bitirmek bu yolculuğu. Suretiz yani nüshayız ya, beş duyumuzla algıladığımız nüshalarla oyalanıp gidiyoruz işte. Bu güzel bu çirkin, bu uzun bu kısa, bu temiz bu kirli vb. sıralayıp tasnifleyip belleğimizin tozlu kütüphanesine kaldırıyoruz tüm verileri. Sormuyoruz hiç, biz suretsek;
Suret=surat=sırat=KOPYA
ASLImız nerde ve NE-dir diye!
Resim:hongkiat.s3 amazonaws.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:08
7
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
21 Eylül 2009 Pazartesi
BAYRAM

27.09.2008 tarihinde yazdığım "bayram yârin cemalini görmektir" yazımı tekrar sizlerle paylaşmak istedim.
Bayram: Ramazan bitti diye sevinmek, her an her yerde ağzında bir şeyleri geveleme özgürlüğü ya da boğazlanan kuzu-koçların inek ve hatta develerin -ne kadar büyük olurlarsa sırattan geçme kolaylaşacak ya-karşılarına geçip onları nasıl işkembeye indireceğini düşlemek değil. Bütün bir yıl içinde iş hayatından bunalıp birkaç kez 3–5er günlük kafadan tatil yapma sevincine dönüşmüş bir kutlama bile değil bana göre.
Bayram: YAR'in cemalini hiç beklemediğin bir anda karşında görmektir…
Kapının çalınışından onun geldiğini iç sesinle hissetmek…
Sevgilinin dokunuşu, şefkati, korumasıdır bayram…
Pişirdiğin yemeği sevdiklerine yedirirken yüzlerindeki mutluluğu seyredebilmek…
Nefes boruna bir şeyler kaçıp 1–2 saniye nefessiz kaldıktan sonra uzun bir soluk alabilmek
İlk anne olacağını hissetmek…
Doğum sonrası o acılar ve sancılardan sonra taptaze tenin göğsüne yatırılması…
İlk kalp atışını dinlemek ilk gülüş, ilk tutuş, bardakla su içirirken.
kulağa gelen o çıt sesinden ilk dişinin çıktığını fark etmek bayram.
İlk adım atışı, yarım yamalak söylediği ilk kelimesini kulaklarında duyuşun bayram…
Bir dostunun mutlu bir anını paylaşabilmek, gecenin bir vakti burnuna bahçendeki melisanın kokusunu çekebilmek, çocuğunun üniversiteyi bitirdiği haberini almak, evlendirmek, eşleriyle mutlu olduklarını öğrenmek, torunlarınla ilk göz göze gelip gülümsediklerini fark etmek,
Gökten süzüle süzüle düşen bir kuşun tüyünün sevinci bayram .
Bayram: güneşli bir havada aniden çiselemeye başlayan yağmurla coşmak
Akşam güneş öbür yarı küreye kaymaya başladığında önüne gelen bir kadeh rakı…
Gece yarısı bitirdiğin tablonun günışığında gözüne daha bir hoş görünmesi…
Sabah uyandığında yerlerde diz boyu kar görmen bayram…
Bayram: fırtına sonrası çocuklarının da içinde olduğu teknenin limana yanaştığını görmek.
Bayram: En sıkıntılı olduğun bir anda unuttuğun bir alacağının banka hesabına yattığını öğrenmen… Kırılan elinin sargıları açıldığında parmaklarını yeniden oynatabildiği görmen bayram… Hasta olduğunu duyduğun can arkadaşının ölümcül hastalığını yendiğini duyman…
Platonik bir aşkla birini seven dostunun sevdiğine kavuştuğunu duyman, aynadan sana bakan senin, beğeniyle sana baktığını görmen bayram. Tuttuğun takımın maçı kazanması, attığın topun çemberden geçmesi, yazdığın yazının onlarca yorum alması… Bir yıla yakın zamanda blogtaki reklamlardan kazanılan 54 dolar gibi rakam işte bizim, benim bayramlarım. Eh ne demişler “Deliye her gün ve her şey bayram” der, hepinizin şeker bayramını sufi saja ekibi olarak candan kutlarız. Sevgilerimizle.
Resim alıntı:avantgardedesing.blogspot.com'dan
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:55
4
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
18 Eylül 2009 Cuma
KÜN ve HÜN
Tam 2200 yıl önce Orta Asya’nın Maveraünnehir denilen bir bölgesinde Amu-Derya ile Siri-Derya yani Ceyhun ve Seyhun nehirleri arasında iki TÜRK kardeş yaşarmış. Biz Türklerin soyu taa o günlerdeki bu iki kişiye dayanırmış masal bu ya!
Masallar uydurulur genelde bilinen bölgelerde yaşanılmış gibi olsa da! Bu kardeşler hep el ele imişler ama el ele iken bile biri işaret parmağıyla gökyüzünü gösterir, öbürü yeryüzüne çekiştirirmiş diğer kardeşini. Biri doğuya biri batıya koşmak istermiş, biri gülmek biri ağlamak, biri beyaz dermiş biri kara, biri ruh dermiş önemli, diğeri madde diye ısrar eder, bu örnekler böylece uzar gidermiş.
Biri her şeye muhalefet eder yapma denilene, “yapcaamm” diye cevap verir ve pabuç bırakmazmış dedi-kodulara” sanki kendisi padişahmış. Diğeri ise kendinden emin sanki dünyanın mana tahtı üstünde hüküm sürermiş sessiz ve sakince... Birinin sol eli ile diğerinin sağ eli doğuştan birbirine bağlı, ayrılmaları mümkün değilmiş o zamanlar. O yılların doktorları olan kam ya da atasagunlar bile bitişik elli bu kardeşleri ayırmayı becerememişler bir türlü. Birinin her şeye “OLSuun !” Demesine karşılık, öbürünün “ÖL süünnn “ dediği bu iki kardeşin isimleri de KÜN ve HÜN müş. İsimlerinin Türkçe karşılığı OL ve ÖL, İngilizce karşılığı ise DO ve DİE mış yani.
Neyse, gel zaman git zaman iki nehir arasındaki bu zıtlıklarla dolu yaşantılarında üreyip çoğalmak istemişler insanlıklarının genetik özellikleri gereği. Biri esmer güzeli bir dilber seçerken kendine diğeri lepiska saçlı sarışınla evlenmiş. Kızların isimlerini ben koyamadım isterseniz siz uygun birer isim bulun oncağızlara. Bizler de benim bildiğim bu bitişik kardeşten türeyip gelmişiz, “iki kapılı bu handa” atalarımız KÜN ve HÜN’ün naturası gereği yaşayıp gitmekteyiz işte.Yani Kün’sek bağlıyız Hün’e ellerimizle eğer Hün’sek her şeyden sorumluyuz Kün’le birlikte. Ama yine de bu günlerde Hün’lüğümüz beslenip iyice büyüdü de, Küngillerin sayıları mı azaldı ne? Göremiyoruz her nedense!
Sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:46
6
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
17 Eylül 2009 Perşembe
KAPIKAYA KÖYÜ'NÜN MUSASI

15 yaşında...
Çok başarılı öğrenciydi Musa.
Öğretmen olmak istiyordu.
Sabah okuluna gidiyor...
Sonra çobanlık yapıyordu.
Babası garibandı çünkü.
Tam bir sene önce, gene böyle bir sabah... Çıktı tek göz oda, ağıldan bozma evinden kör karanlıkta, yürüye yürüye, 2 kilometre, sırtında çantası, şehirlerarası asfalta geldi... İzmir Aliağa’ya bağlı Kapıkaya Köyü’nde yaşıyordu, köyde okul yok, okul Yenişakran’da... Türkiye’nin en batı ucunda, bütün yatırımlar oraya yapılıyor denilen coğrafyada, Türkiye’nin en doğusundaki yaşıtlarıyla aynı kaderi paylaşıyordu; taşımalı eğitim... Servis bekliyordu.
Yakaladı yakaladı...
Kaçırdığında okuluna gitmesi imkânsız.
O nedenle, gün doğmadan kalkıyor, en az 2 saat yolu hesap ederek, saat 6 civarında asfaltta oluyordu.
Asfalt rampa.
Göründü yarım saat sonra servis minibüsü... Manisa’nın Karaahmetli Köyü’nden başlıyor, çocukları toplaya toplaya, en son Musa’yı alıyor, Yenişakran’a varıyordu. İçerde, biri şoför, biri engelli çocuğuna refakat eden anne, toplam 27 çocuk... Musa 30’uncu.
Durdu önünde her sabahki gibi, bindi Musa, hareket ettiler. Ama bir acayiplik vardı... Şoför döndü Musa’ya öfkeyle, “Bak seni almak için durduk, fren patladı, niye rampada duruyorsun, 100 metre yürüyüp düzlükte dursana!” diye bağırdı... Yer kalmadığı için ayakta dikilen Musa, büktü boynunu, ne desin, zaten bütün çocuklar ona suçlu gibi bakarken ne diyebilirdi ki? Bir ara göz göze geldi en sevdiği sınıf arkadaşı Hidayet’le... Hidayet gülümsedi, çaktırmadan şöyle bir salladı elini havada “Boşver” manasında, “boşver, üzülme...”
Dandik asfaltta haldır haldır gitmeye başladılar, 1 kilometre, 2 kilometre, 3 kilometre... Yenişakran’a 4 kilometre kala, olanlar oldu, trafolar bölgesinde dik yokuşun sonundaki sert viraja daldı minibüs, “Fren boşaldı” diye bağırdı şoför, savruldular, korkuluk morkuluk yok tabii, uçtular Tütünlü Deresi’ne... Önce çığlıklar, 3 takla, 5 takla, darmadağın oldu, zaten darmadağın haldeki minibüs, sonra trajik sessizlik.
İsmail oracıkta öldü. 9 yaşındaydı. Recep öldü, Murat öldü. 15’indeydiler. Ve, gülümseyerek kan kardeşine moral vermeye gayret eden Hidayet... Ambulanslar geldiğinde nefes alıp veriyordu hâlâ... Hastane, doktor, ameliyat, olmadı... Hidayet de gitti.
Ya Musa?
Kafası yarılmıştı, sağ el bileği ezik...
Hatta, o feci kazanın haberini yapan gazeteler, Musa’nın bandajlı fotoğrafını koymuşlardı, “Açılan kapıdan fırladı, kurtuldu” diye.
Kurtulmuştu hakikaten Musa... Sağ çıkmıştı o tabut minibüsten... Ama kâbuslardan kurtulamadı... Hidayet her gece rüyasına giriyor, gene gülümseyerek “Boşver, üzülme” diyor ama, şoförün “Bak seni almak için durduk!” diye bağırması kulaklarından gitmiyordu, çın çın... Bıraktı okulu. Gitmedi bi daha.
Ve, bir sene sonra...
Bilirkişi, en fazla 12 yaşında olması gereken servis minibüsünün, daha eski, 15 yaşında olduğunu, frenlerin kazadan çok önce patlak olduğunu tespit etti; balatalar erimişti. Aslında servis minibüsü bile değildi, öyle olsaydı, “S” plaka taşımalıydı, taşımıyordu. Buna rağmen, hiç kimse şikâyetçi olmadı... Savcı hariç... Kamu adına dava açtı, bilirkişi raporunu koydu hâkimin önüne, hâkim de, hiç tereddüt etmeden 10 sene hapis verdi şoföre... Giden gitmişti ama, hiç olmazsa suç cezasız kalmamıştı.
Ve, önceki gün...
Yıldönümüydü.
Kapıkaya Köyü’nün kabristanında anma töreni yapıldı. İsmail, Recep, Murat ve Hidayet’in ardından dualar edildi. Musa da oradaydı... Gene kenarda, gene boynu bükük. Ve gene, bir senedir her gördüğüne söylediği gibi, “Benim yüzümden, keşke düzlükte dursaydım, benim yüzümden” diye ağlıyordu. Ne büyükleri teselli edebiliyordu onu, ne mahkemenin verdiği adil karar rahatlatabilmişti vicdanını, ne de rüyasında “Boşver” diye gülümseyen Hidayet.
Bitti tören.
Gitti evine.
Astı kendini Musa.
Bir sene dayanabilmişti buna.
Evet, Japonya değil burası...
Kimseden harakiri yapmasını beklemiyoruz.
Alışığız, istiflerini bozmayacaklarını, istifa etmeyeceklerini de biliyoruz. Ama “Sprey yüzünden oldu, yok efendim buzullar eridi, dünyanın suçu” filan, ayıptır beyler.
Başta minik Dila... 30 küsur günahsız sel kurbanından utanmıyorsunuz, bari, Musa’nın yüreğinden utanın da, hiç olmazsa bir özür dileyin.YILMAZ ÖZDİL'den Alıntı
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:52
14
yorum
Etiketler: DERGİ, SAJA BAKIŞI
14 Eylül 2009 Pazartesi
YAĞMA / TALAN / ARADAKİ İNSAN
Okulların açılmasının arifesinde olduğumuz bu günlerde yazılı ve görsel basının “gündem” dediği, bizimde hayatımıza istemeden de olsa giren hayat telaşları aniden değişim hızını arttırmış durumda. Açılım, Demokrasi vs derken doğanın yıkım gücünün acı tarafı ile karşılaşmak bizlere; kontrolün sadece bizim elimizde değil, bütünlük içerisinde olması gerektiğini hatırlattı. Gündem denilen yalan gerçeklik insani doğrularımızı yavaş yavaş elimizden alıp, bizi ne olduğu belirsiz canlı türüne dönüştürmeye devam etmekte. En zayıf olduğumuzu hissettiğimiz anlarda bile yaratığa dönüşümümüzü nasıl en iğrenç şekle büründürebiliriz diye uğraşıyoruz. Mağduriyetin pençesinde boğuşan sel mağduru insanların dışında yağma talan ve gasp mantığını “ne olacak zaten akıp gidecekti” “önüme düştü bende aldım” doğruluğuna sığınan salak ve çıkarcı zihniyet, karşımıza kralın çıplaklığı mantığında aniden görünüverdi. Geçenlerde Emre Kongar, “vicdan her insana göre değişkenlik gösterir” konusuna Kafka’dan bir yazısı ile gerçeklik getirmeye çalışmıştı.
” Sizden çok uzakta hiç tanımadığınız adamın birinden size miras kalacak, onu düşünce gücü ile öldürür müsünüz?” demişti. Vicdan eğer evrensel vicdan doğrusundan sıyrılıp benlik elbisesini giyerse onun adı vicdan değildir artık. Doğrular durumlara ve koşullara göre şekillenmemeli. İnsani doğrular annemizden doğduğumuz anın temizliğinde olmalı. Bu konuyu kısa bir hikâye ile anlayana sivrisinek saz. minvalinde noktalamak istedik.
Levrek avı yasağının kalkmasından az bir zaman önce, baba oğul akşamın
ilk saatlerinde küçük balıklardan yakaladılar. Sonra çocuk oltasına yem takıp, oltayı fırlatma talimi yaptı. Yem suya değdiği zaman gün batımında suda altın haleler oluşturmuş, daha sonra gölün üzerinde ay doğmuştu. Oltasının hızla çekildiğini hissedince, oltaya büyük bir balık geldiğini anladı. Babası oğlunun balığı çekişini hayranlıkla izledi. Çocuk sonunda yorgun düşen balığı sudan çıkardı. O güne kadar gördüğü en büyük balıktı, bir LEVREK. Baba-oğul güzelim balığa baktılar, pulları ay ışığında ışıl ışıl parlıyordu. Babası bir kibrit yakıp saatine baktı. Saat on olmuştu. Av yasağı başlamıştı. Önce balığa, sonra oğluna baktı. “Suya geri bırakman gerekiyor, oğlum,” dedi. “Ama Babaaa!” diye itiraz etti çocuk ağlamaklı bir sesle. “Başka balıklar da var,” dedi babası. “Ama hiçbiri bunun kadar büyük değil!” dedi çocuk. Göle şöyle bir göz attı. Gölde hiçbir balıkçı teknesi yoktu. Babasının yüzüne baktı bu kez. Kendilerini hiç kimsenin görmemiş olmasına, kimsenin ne balığı yakaladıklarını bilmesinin olanaksız olmasına karşın, babasının sesinden bu konuda hiçbir ödün vermeyeceğini anlamıştı. Oltanın ucunu balığın ağzından çekti ve balığı gölün karanlık sularına bıraktı. Balık suya düşer düşmez, şöyle bir çırpındı ve gözden kayboldu. Çocuk bir daha bu kadar büyük bir balık tutamayacağından emindi. Bu olay bundan tam otuz dört yıl önce oldu. Bugün o çocuk o şehrin ünlü mimarlarından biri ve kızlarını hâlâ o adadaki küçük eve balık tutmaya götürüyor.
Mimarımız babasının bu tavrından sonra yıllarca balığa gitti, ama asla o kadar büyük bir balık tutamadı. Fakat “İnsani değerler” konusunda bir ikilem yaşadığı zaman hep o suya geri bıraktığı balık gözünün önüne gelir. Babasından öğrendiği gibi “ insani değerler”, doğru ile yanlışın ne olduğu konusunda çok basit bir konuydu. Ancak güç olan, değerlerin uygulanabilmesiydi. Birileri görmediği zaman da doğru olanı yapabiliyor muyuz? Evet, küçüklüğümüzde bizlere balığı suya geri bırakmak öğretilseydi, doğru olanı yapabilirdik. Çünkü gerçeğin ve doğrunun ne olduğunu öğrenmiş olurduk. Doğru olanı yapma kararı belleklerimizdeki canlılığını hiçbir zaman yitirmezdi. Bu anıyı dostlarımıza ve torunlarımıza göğsümüz kabara kabara anlatır, fırsatlardan yararlanmak değil, doğru olanı yapmanın insani bir erdem olduğunu bilirdik.
Sevgilerimizle.
Devamı Buradan ...>>
10 Eylül 2009 Perşembe
BİLGE VE KRAL

Bir zamanlar bir kralın aklına şöyle bir fikir geldi:
"Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı, kimi dinleyeceğimi ve yapmam gereken en önemli işin ne olduğunu bilseydim, giriştiğim her işi başarırdım."dedi.
Krallığının dört bir yanına, kim kendisine her iş için en uygun anı, bu iş için en uygun kişinin kim olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretirse ona büyük bir ödül vereceğini ilan ettirdi.Bilgeler kralın huzurunda toplandılar, fakat sorulara verilen yanıtlar birbirinden çok farklı oldu.
Kral hâlâ doğru yanıtları aradığı için, yakınlardaki bir bilgeye danışmaya karar verdi.
Bilge kişi, hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yaşıyor, yanına halk dışında kimseyi kabul etmiyordu. Bu nedenle kral, halktan biri gibi giyindi ve yola düştü.
Bilgenin yaşadığı kovuğa yaklaştıklarında kral atından indi korumalarını orada bıraktı ve yola tek başına devam etti. Bilgenin yanına vardığında onu, çiçek kanalları kazarken gördü. "Ey bilge kişi, size birkaç önemli konuda danışmaya geldim." dedi ve sorularını sormaya başladı: "Doğru şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim? En fazla gereksinim duyduğum, dolayısıyla ötekilerden daha fazla ilgilenmem gereken kişiler kimdir? En önemli ve her şeyden önce gelen sorum ise şudur: Kendimi vermem gereken işler nelerdir?" Bilge, büyük bir dikkatle kralı dinledi, fakat bir cevap vermedi. Ve yapmakta olduğu işini sürdürdü. Kral "yoruldunuz, küreği bana verin de siz biraz dinlenin." Dedi.
Bilge kişi, "Sağ olun" dedi ve küreği krala verdi, yere oturup dinlenmeye başladı. Kral, iki tarh kazdıktan sonra sorularını yineledi. Bilge kişi ona cevap vermek yerine ayağa kalktı, elini küreğe uzattı ve "Siz biraz dinlenin. Bir parça da ben çalışayım "dedi. Fakat kral ona küreği vermedi, tarh kazmayı sürdürdü. Saatler birbirini kovalıyor, güneş yavaş yavaş ağaçların ardında batmaya başlıyordu. Sonunda kazmayı toprağa saplayıp, bilgeye döndü:" Ey bilge kişi, senin yanına sorularıma bir yanıt bulmak için geldim. Eğer cevap vermeyeceksen söyle de evime gideyim.
Bilge kişi gözlerini uzaktan koşa koşa kendilerine yaklaşan adama dikti ve "Bak, biri koşarak buraya geliyor, bakalım kimmiş ve ne istiyormuş?" Kral arkasını döndüğünde, bir adamın kendilerine doğru koşarak geldiğini gördü. Adamın karnına bastırdığı ellerinin arasından kanlar sızıyordu. Kral ve bilgenin yanına gelince kendinden geçercesine inledi ve bayılıp yere yığıldı. Kral ve bilge, adamın üstündeki elbiseleri çıkardılar. Karnında büyük bir yara vardı. Kral yarayı elinden geldiğince yıkadı, mendiliyle ve bilgenin havlusuyla yarayı sardı ve kanı durdurdu. Adam bir süre sonra kendine geldiğinde su istedi. Kral dereden taze su getirdi, verdi. Bu arada akşam olmuş hava soğumuştu. Kral, bilgenin de yardımıyla yaralıyı kovuğa taşıyarak yatırdı. Yatağa uzanan adam hemen derin bir uykuya daldı. Kral, koşuşturmaktan ve yapmış olduğu işlerden dolayı öylesine yorulmuştu ki eşiğin dibine çöktü ve orada uyuyakaldı, kısa yaz gecesi deliksiz bir uyku çekti. Sabah uyanınca, yatakta uzanmış ve canlı gözlerle dikkatlice kendine bakan yabancının kim olduğunu anımsamaya çalıştı. Kralın uyandığını gören adam, zayıf bir sesle "Beni affedin" dedi krala. Kral, "Sizi tanımıyorum, üstelik affedilecek bir şey yapmadınız ki" dedi ama adam konuşmasını kesmedi: "Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum "dedi. "Ben, kardeşimi astırdığınız ve mallarını elinden aldığınız için sizden öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım. Tek başınıza bilge kişiyi görmeye gittiğinizi duydum ve dönerken yolda sizi öldürmeye karar verdim. Ama akşam olduğu halde dönmediniz. Ben de pusuya yattığım yerden kalkıp sizi aramaya koyulduğumda, korumalarınıza yakalandım. Onlar beni tanıdılar ve öldürmek istediler. Ellerinden kurtuldum ama yaralıydım; yaramdan kan akıyordu. Siz dün akşam yaramı sarmasaydınız, kan kaybından ölürdüm. Ben sizi öldürmek istedim ama siz benim yaşamımı kurtardınız. Eğer yaşarsam, şu andan sonra en sadık köleniz olarak size hizmet edeceğim ve oğullarıma de aynı şekilde yapmalarını emredeceğim. Affedin beni..."
Kral, düşmanıyla bu denli kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı için çok mutlu oldu. Onu yalnızca affetmekle kalmadı, uşaklarını ve kendi doktorunu gönderip onun tedavisini yaptıracağını söyledi. Ayrıca, el konulan tüm mallarının geri verileceğini de bildirdi. Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne çıktı ve orada çiçek tarhı kazmakta olan bilgeden sorularına cevap vermesini bir kez daha istedi.
"Siz, beklediğiniz yanıtı çoktan aldınız" dedi bilge ve şöyle sürdürdü sözlerini:
"Dün eğer benim güçsüzlüğüme acımasaydınız, buradan ayrılacaktınız ve geri dönerken şu adamın saldırısına uğrayacaktınız. Yani dün sizin için en önemli an, tarhları kazdığınız andı. Sizin için en önemli kişi bendim ve sizin için en önemli iş, bana yardım etmekti. Sonra yaralı adam koşarak geldi yanımıza. Sizin için en önemli an, onunla ilgilendiğiniz andı. Çünkü eğer onun yaralarını sarmasaydınız, o adam sizinle barışmadan ölecekti. Dolayısıyla sizin için en önemli kişi o idi. Ve yine o zaman en önemli işiniz de, onun için yaptıklarınızdı."
Bilge bunları söyledikten sonra, krala bir de öğüt verdi: Sizin için en önemli anın, içinde bulunduğunuz an olduğunu hiçbir zaman unutmayın. Çünkü yalnızca o an elinizden bir şey gelebilir. Sizin için en önemli kişi ise, o an birlikte olduğunuz kişidir. Çünkü hiç kimse, bir başkasıyla bir daha görüşüp görüşmeyeceğini bilemez. Ve sizin için en önemli iş ise iyilik yapmaktır. Çünkü insanın dünyaya gelmesinin tek nedeni budur...
Devamı Buradan ...>>
9 Eylül 2009 Çarşamba
ANNE ve BABA’ma mektup:

Tam bir yıl evvel 8 Eylül'ü 9 Eylül'e bağlayan geceydi “toparlan bakalım seyahate çıkıyorsun!” dediler.” Müddetin doldu, başka bir gezegene yollanacaksın, orada hayatı tüm zıtlıklarıyla deneyimleyip doğruyu güzeli bulacaksın!” Aylardır huzurlu ve mutlu bir ortamda hiç şikâyet etmeden miskinler gibi yan gelip yatıyordum doğrusu. Geçim derdi, yazın kışın sorunları olmadan kâh sırt üstü, kâh baş aşağı, kâh dönerek, devinerek yaşayıp gidiyordum işte. Giyim kuşam, yeme içme derdim bile yoktu. Üşüsem titremiyor, sıcaktan bile yanmıyordum. Ah giden günlerim!!! AHhhh! Paranın geçmediği cennet mekânım ve mutlu mesut güzel günlerim Ahh!
Mağaranın ağzından öyle bir ittirilişle ittirildim ki, eskiye bağlı iplerimi kesmeleri, bağlarımı tez zamanda çözmeleri gerekti. Çırılçıplaktım ve çırılçıplak bir bedene yatırılıp ağlama sonralarım ancak sükûn buldum. Beni sıcacık kollarıyla saran biri, sıcacık sevgi dolu bakan bir diğeri vardı. “Canım, maşallah, ne güzelsin, dünya güzelim” gibi kulağıma gelen anlamını bilmediğim melodik kelimeleri hayretle usulca gözlerimi açarak dinledim. Bu sefer sesler sanki hayranlık ifadelerine dönüştü, korkup kapattım gözlerimi.
O arada ağzıma konan yumuşacık nesneden ılık ve tatlı adını bilmediğim sihirli bir şeyler içip sarhoş oldum doğrusu. Gönderildiğim bu Gezegeni şimdiden sevmeye mi başladım ne? Gün 24 saat bu seyahatimde beni mutlu etmek, doyurmak, yıkamak, tüm ihtiyaçlarımı karşılıksız gidermekle görevli, beni kendi öz canlarından daha çok seveceklerine inandığım, uzun yaşantım boyunca beni koruyup kollayacak olan kutsal görevli güzel Anne’me ve Baba’ma sevgilerimle. İyi ki bu seyahatimde beni evinize gönlünüze ve kucağınıza aldınız. Güzel seslerinizle kulağıma ninniler ve dualar üflediniz. Ben de bu birinci yaş günümde sizlere layık bir evlat olacağıma and içiyorum, kucak dolusu sevgilerimle. ATA…
Beni siz böyle çağırdınız.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:31
17
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
6 Eylül 2009 Pazar
ŞEK VE ŞÜPHE

"Aramam, aşk beni bulur" diyebilene aşk da tıpış tıpış gelir. "Ben aldatıyor muyum ki, o aldatsın" diyenin de sevdiği ona hep sadık kalır.
Yukarıdaki yorumu bir blog yazarının yazısına yorum olarak bırakmak istedim, kabul görmeyince ben de sufi-saja da bu konuyla ilgili yazı yazmaya karar verdim.
Dostlarım kişi hani önce kendine bakacak ve kendi binasını mamur edecekti ya. Hani, işaret parmağımızla birine isnatta bulunup onu suçlarken geride kalan orta parmak, yüzük parmağı ve serçe parmak geriye dönüp bizi gösteriyordu ya! İkili ilişkilerde hemen hemen her tartışma “o bana bunu yaptı, o bana bunu dedi, bana bunu yapamazdı!” gibi sözlerin kıvılcımıyla koca ormanları (ilişkileri )yakmaya muktedir boyutlara taşınır çoğu kez. SONUÇ: Öfke nöbetleri sonrası “Bir içsel parçalanma…”BEN dediğimiz bize bunları yapan yüce BEN acaba nerede gerçek inanmışlardan olduğumuzu, nereye kadar onun varlığını varlığımızla bir tuttuğumuzu, başımıza gelenlerin dostun celalinden ya da cemalinden geldiğini bileceğimizi, derdin içinde de dermanda da onu bulup bulamadığımızı sınıyor olamaz mı?
Sevgili Babam ve Anne’min bu tür tartışmaları sıkça olurdu ve genelde de Annem başlatırdı kavgaları. Ama kavgalar 2 kişi arasında olur biliyorsunuz! Annem öfkelenir, ağzına geleni söyler, Babam da sakin sakin oturur ve “Süheylaaa! Burnun akıyor derdi.”
Bir kişiye musallat olan o ARABOZUCU, FİTNE EKİCİ, ŞEK ve ŞÜPHE zatı ilişkinin içine girip barınamaz boynunu büküp KUYRUĞUNU bacaklarının arasına sıkıştırıp kaçar giderdi. “Burnun akıyor!” lafına annem elini burnuna götürür akmadığını fark edince güler, Babam da karıcığına sarılır ilişkinin ipleri o zata teslim edilmemiş olurdu.
“Haktan gelen zehri içtik elhamdülillah
Zehri Bal eyledik geçtik inşallah” demek geldi içimden, darısı herkesin başına dilerim,Sevgilerimle.
Resim alıntı:muslimsapainstshaira.blogspot.com'dan
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
18:30
14
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
5 Eylül 2009 Cumartesi
KUZU POSTU

Hikâyeler okuduk, Masallar dinledik olmayanı oldurduk, gidilmeyene gittik, görülmeyeni gördük bir zamanlar. Kanatlandık uçan halılarla, uyandırıldık kervanlardaki develerin boyunlarındaki çıngıraklarla. Rüzgârın kapıp getirdiği badem çiçeği kokularında sarhoş olup duyduk yârin sıcak busesini yanaklarımızda. Kapattık gözlerimizi aktık yerçekimine doğru içimizdeki ırmaklarla.
Kurt olmaktan geçtik.
Kurt olup KUZU postuna bürünmekten de.
Karar verdik hep kuzu olup kuzu kalmaya. “Yeriz, içeriz “ dedik, çobanımızın bizi yaydığı dağlarda geçitlerde. Birbirimize yaslanıp korunuruz ısınırız soğuktan üşüdüğümüzde. Karar verdik yaratıldığımız o ilk günde. Yeşil hapı yuttuk onun için gönlümüz huzurlu hep yeşili gördüğünde. Anlayamadığımız bir hüzünle eğeriz başımızı ığıl ığıl çalan kavalın sesiyle. Sonra da bakarız çobanımıza aşk ve sevgiyle. Gün Geceye ulaşınca çobanın bir ıslığıyla toplanır, usulca ayaklarımız ulaştırır bizi ağılımızın yoluna.”Koyun gelmiş koyun gidecek” derler bizim için, kontur garantiyiz bizi bayram seyran kesince cennete gideceklerini sananlara. Sırattan üstümüzde geçirecekmişiz bizi kesenleri sözüm ona, sonrada ocaklarda pişip yenmişiz adımız olmuş kavurma. Kurt olmaktan iyidir kuzu olmak yine de değil mi? Yoksa milleti aldatmak için koca kurt kuzu postuna bürünür mü?
Bu arada unutmamak gerek çoban köpeklerinin bizi kurda yem etmemek için çektiği eziyet ve görünümünü!
Masallar da her zaman mazlumun lehine bitmeli.
Sevgilerimle.
Resim:www.hadwab.com dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
19:44
3
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
4 Eylül 2009 Cuma
NESLİNE İHANETİN CEZASI
Birbirine başkaldıran iki element; ateş ve su…
Ele avuca sığmayan…
Bentleri yıkan yakan yok eden. İnsan da 4 unsurdan yaratılmış. Öyleyse çok doğal, ateş hava su ve toprağın özelliklerinin yansıması insanoğlundan.
Zamanında Şam’ı İsfahan’ı orta Asya’yı dize getiren Timur’un savaşlarının korkutucu ünü o gitmeden beldelerde yaşayanların gönüllerine ateşin sıcaklığını ve telaşını ölüm korkusunun tohumlarını çöreklendiriyormuş bilirsiniz. Tarih kitapları savaşları hep haklı göstermiş, kazananları da hep kahraman ilan etmiştir ya çoğu kez.
Timurleng de zalimlikleriyle anılmıştır nasılsa; diri diri toprağa gömdüklerinden, başları gövdelerinden ayırtıp şehir meydanlarına yığmasından ötürü.
“Öfkem bir sel gibi beni de önüne katıp götürüyor” diyen Timur hakkında tarihçiler; “ hiddeti sanki alev almış harflerle konuşmasından anlaşılıyordu” demişler.
Timur’a sorarsanız nesline ihanet edenlerin başlarını koparmaktadır. Peygamberimizin gözümün nuru dediği Hz. Hüseyin’in ve Kerbela’da ölen 72 kişinin öcünü almaktadır. Kendince makul bir mazereti vardır onun. Nesline ihanet edenlere ceza vermektedir..Kılıcını zalimlerin boynunda bilemektedir.
Aynı kuş pazarında kuşların fiyatlarını soran adamın hikâyesi gibi:
Adamın biri kuş pazarında gezerken satılık kekliklere bakıyormuş. Bir keklik kafeste 10 lira, diğerinde 25, bir başka satıcıda; 100 lira. Merak edip sormuş, “bunun fiyatı neden böyle yüksek?” diye. Kekliğin sahibi; “efendim bu kekliğim çok marifetli onun için pahalı” “bacağına ip bağlayıp dağlara saldığında ötüşüyle diğer keklikleri başına toplayacak ve sende avını zahmetsizce avlayacaksın” Adam “hıı öyle mi o zaman al bu 100 lirayı ver kekliği” demiş. Kekliği kafesten çıkarıp eline alır almaz biraz başını okşamış sonra, tutmuş kafasını koparıp atmış. Hayretler içinde kalan satıcıya da;” Nesline ihanet edenin işte böyle kafası koparılır “ demiş aynı Timur gibi.
Günümüzde de bunca haksızlıklara ve zalimliklere karşılık cezaların yine yüce kudretin eliyle kesileceğine inancımız da olsa “gönül gözlerinin açılıp onlar için kendinden kendine merhamet dileyişimiz tesellimiz olacaktır. Bu da gelip bu da geçecektir inşallah.
Tire’li Lütfü Filiz’in de dediği gibi; “Celâliyle zâhir olsa, bu da geçer be yâ hu... Cemâliyle âyan olsa, bu da geçer de yâ hu. ... “ Çünkü mazlum da KENDİ, mazlumun ahını zalimden çıkaracak olan da KENDİ bize göre, sevgilerimle.
resim alıntı:www.fluidikoms.com dan
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
18:57
7
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
3 Eylül 2009 Perşembe
YİNE ÇOCUK OLABİLSEM

Geçen gün yeni tanıştığım biri bana bakıp, “aaaa siz 30 yaşında mısınız? Üstelik birde bebeğiniz var, hiç göstermiyorsunuz doğrusu!” demez mi. Sevincimi görmenizi isterdim. Eminim ağzım kulaklarıma kadar yayılmıştır. :) Karşı tarafın durumu biraz abarttığını içten içe bilsem de, 32 diş sırıtışıma engel olamadım :). Demek ki yaş ilerledikçe böyle oluyor dedim içimden, içinde bulunduğum şapşiliğin farkına vararak.:) Haa ne oldu şimdi yaşını göstermiyorsun da ne oluyor yani dimi. :) Başın göğe mi erdi? Yüzün göstermiyor belki ama ya için. Önemli olan içindeki sen değil misin?...
Yıllar önce, bir lise talebesiyken bu durumun tam tersine sevinirdim oysaki. Yaşımdan büyük gözükebilmek için uğraşır dururdum. O zamanlar
akranlarımdan uzun olan boyumun daha da uzun olmasını isterdim deli gibi, bunun içindir ki, topuklu ayakkabılara kayardı gözlerim sürekli. Annemin makyaj malzemeleriyle arkadaşlığım da aynı nedenden başlamıştır. Daha olgun (muş) gibi olabilmek için: ) 18 yaşından büyük(müş) havası verebilmek için debelenip duran bir kız çocuğu düşünün işte.
Ahhh ahh! o zamanlar böyle büyüyeceğimi bilseydim bunlara kafa yorar mıydım hiç? Hangimiz yorardık ya da?
Ben küçükken büyüyeceğimi bilseydim eğer;
Ortamımın, küçük yaşların, ergenliğin tadını daha bir çıkarırdım yayıla yayıla ohhhh!!! Okula giderken nefret ederek giydiğim formamı daha bir severek giyerdim mesela. Saçlarımı iki yandan örebilmenin tadını çıkarır, kanaat notundan sıfır alacağımı bile bile tırnaklarımı uzatmaya çalışmazdım. Eteğimin belini kıvrım kıvrım kıvırmaz illa baklavalı çorap giyecem diye tutturmazdım. Sigaraya asla başlamazdım. Daha çok âşık olurdum. Daha az üzülürdüm, daha fazla çalışır ama sokaklarda daha çok fink atardım :) Akşam babam kızmadan evde olabilmek adına muhabbetin en güzel yerinde kalkıp eve gitmezdim. Daha fazla kitap okur daha az kopya çekerdim. Acıklı şeylere daha az ağlar, komikliklere daha fazla gülerdim.
Ne de olsa bir gün büyüycem dimi, ve bunların hiç birini bu zamanda, bu akılla yapamıycam.
Bilseydim ahh bilseydim :)
Ne garip. Şimdi orta yaşlara doğru geçip giderken zaman, yolun yarısına beş yıl kalmışken yani, geçmişte gelmeyecekmiş gibi görünen o günleri yaşamaktayım aslında. Ne çok şey yaşadım ne olmazları oldurup, olurlardan vazgeçtim herkes gibi. Yaz yaz bitmez. Ee tamam da büyüdükte ne oldu yani.? Ne değişti çocukluktan bu yana. Yine gelecek endişesi, yine hayaller, umutlar. O zamanlar 16 olan yaş hanesi şimdi 30 oldu işte birde bu var.. Sonra 40 sonra 50- 60. Değişen bir şey yok ki.
“Bir an önce büyüsem”in yerini “ yine çocuk olabilsem, o günlere yine dönebilsem”in almasının dışında tabii.
Sevgiler…
Ela
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:42
16
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
2 Eylül 2009 Çarşamba
DAVULUMUN İPİ KAYTAN

Dün hayatımızın bir gecesini, Gümüldür Claros’da yaşayan bir dostumuzun mütevazi tahta sarayında geçirdik. Yemek ve muhabbet sonrası çocukların uyutulmasıyla gecenin yarısını bulduk. Terastaki cibinlik altında sivrisineklerle ve pırıl-pırıl bir havanın serin esintisinde uyumanın tadı bir başkaydı doğrusu! Ramazan davulcusunun geceyi bölen sesine karşı uyarılsak da, barometrenin bu kadar yüksek olacağını önceden düşünemezdik.
Geceye, yıldızlarla, aya gülümseyerek gözkapaklarımızı kapattığımızda
kuşlar ağustos böcekleri ve tüm doğa da sessizliğe bürünmüştü aynı bizler gibi. Bu en derin uykuların hafifliğinde sanki beynimize tokmak yemiş gibi yerlerimizden fırlamamızla, kendimi bahçe demirlerinin yanında buluvermiştim. Baktım ki davulcu hızlı adımlarla yokuşu tırmanıyor, elindeki tokmakla davulun gerilmiş derisini yırtmaya yakın bir güçle ve aşkla dövüyor, bir müddet uykulu bir halde bahçe duvarından koşturan davulcuyu böylece seyrettim. Sağımda zeytin ağaçları solumda ceviz ve yenidünya ağaçlarının yapraklarının arasından uzun saçlı beyaz çehreli parlayan iki gözün davulcuyla göz-göze gelişini bir düşünün. Davulcunun büyük bir korkuyla davulunu susturmasıyla;
“-Kardeş evde 3 çocuk var davulun sesiyle hepsi birden uyanıyor!” dedim. Davulcunun;
“-pardon abla bir daha aşağılarda keserim sesini çalmam davulumu” deyip koşar adım gidişini-kaçışını unutmayacağım. Uykulu davulcunun uyuyan yeşillikler arasında bembeyaz parlayan hayalet misali yüzü görmesiyle yaşadığı şoka yakın durumu sonradan idrak edebildim doğrusu. Sonradan da: AŞKla çaldığı davula bir de maniler eklemesini söyleseydim keşke dedim. 4.5 yaşındaki EREN’imin “Davulcu, davulunu sadece öğlenleri çalsın tamam mı?” dediğini davulcuya demediğime de bin pişman oldum.
Davulcudan sizlere bir çok güm güm , Benden de sizlere eski ramazanlarda davulcuların söylediği manilerden bir demet geldi armağan.Sevgilerimle.
Davulumun ipi kaytaaaan
Kalmadı sırtımda mintannn
Verin ağalar bahşişiiiiim
Alayım sırtıma mintan dümbede dümbede güm güm
Davulumun ipi gevşeeeek
İçinde yorgan döşekkk
Beni geçti gidiyooor
Kesik kulaklı eşşek dümbede dümbede güm güm
Yaram derindir eşmeeee
Aman derdimi deşme
Sahurda börek yoktuuuu
Gözlerim oldu çeşme dümbede dümbede güm güm
Davulumun içi pekmeeez
Çalarım fakat ötmez
Bir bahşiş vermezseniz
Davulcu buradan gitmez dümbede dümbede güm güm
Elimde sarı kâğıttttt
Ağlarım saat saat
İşte ben gidiyorum
Oturun rahat rahat dümbede dümbede güm güm
Sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
16:22
7
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...











