Vatan Gazetesinin bir haberinde; "Denver kentinde yaşayan 33 yaşındaki 9 aylık hamile kadın kalp krizi geçirdi ve hastaneye kaldırılan Tracy kurtarılamadı.Doktorlar 1.5 saat süren operasyon sonrası bebeği kurtardıkları anda anne de gittiği yoldan geri dönüp gözlerini bu Dünyaya yeniden açtı."yazıyordu. Sabah sabah bu haberle umutlandım duygulandım... Tanrı'nın mucizelerine bir kez daha gönülden inandım...Yeni yılda tükendi sandığım tüm umutlarımızın, biten yaşam amacımızın, gönül huzuru, sınırsız sevinç ve coşkumuzun yeniden hayata dönüp bizleri şefkatli kollarında sarmalayacağı mesajını (bu haberle)aldım.
Güzel dostlarımız: Güzel şeyler dileyelim herşey güzel olsun.
Sufi saja ekibi olarak: Denizlerin kumu adedince mutluluk ve neşe...
Ağaçların yaprakları adedince başarı ve sağlık...
Yaratılmış tüm varlıklar adedince AŞK olsun gönüllerimizde dileriz...
Kocaman sevgilerimizle.
Her 365 günde bir, bu videoyu yayınlamak sufi saja ekibinin âdeti oldu.Tekrar sevgilerimizle.
Devamı Buradan ...>>
31 Aralık 2009 Perşembe
DENİZLERİN KUMU ADEDİNCE MUTLULUK
Gönderen
sufi
zaman:
10:00
26
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
30 Aralık 2009 Çarşamba
SAKIN HA ÇİZMEYİ AŞMA
Ünlü bir bir ressam açmış ülkesinde bir sergi,
Salonun duvarlarına asmış son yaptığı tüm resimleri.
Resimlerden birinin önünde durmuş bir kişi;
Uzun uzun incelemiş, seyretmiş bu güzel resmi.
Kafa sallamış yakından uzaktan ciddi ciddi.
Beğenmediğini sanki ifade eder gibi...
Bu durum ilgisini çekmiş ressamın:
Usulca yanına gelmiş adamın,
"Bu Tablo ile çok ilgilendiniz
Var mıdır bir söyleyeceğiniz?"
"Evet" demiş adam, ciddi ciddi.
"Hataları gördüm askerin çizmesindeki!"
"Nasıl anladınız işiniz bu mudur ki?"
"Ben kunduracıyım, namı-diğer adım: çizmeci!"
Ressam eğilmiş saygıyla almış boyasını fırçasını
Düzeltmiş adamın söylediği gibi çizmenin kıvrımlarını.
Bakmış ki resim böyle daha güzel olmuş,
Teşekkür edip, değerlendirmiş adamın önerisini.
Neden sonra ressam bir bakmış, adam hala orada,
Bakmakta resmin üst kısmına uzun uzadıya.
Yaklaşmış ressam, sormuş yine adama.
Adam sıralamış tenkitlerini kemeri şöyle yakası böyle diye
Ressam dayanamamış bu bilmişliğe:
"Bak dostum!" demiş, bu adamcağıza,
"Sen kunduracısın “sakın ha çizmeden yukarıya aşma.”
Elimizi verdik diye de sakın ha kolumuzu kapma."
Bir deyimden derleyen:Tontini.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:31
17
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
28 Aralık 2009 Pazartesi
KOZMİK ODAYA BİLE GİRMİŞ GİRENLER, SANA NE BE MİDEM
Hiçbir şeyden çekmedim, sevgili midem senden çektiğim kadar. Ağız tadıyla gözyaşı dökemedim senin yüzünden.
Ağlayan bir çocuğun başını okşamamdan, koca dayağı yemiş kadını teselli etmemden, sevgilisinden ayrılan aşığı avutmamdan sana ne?
Ne zaman yüreğim bir şeyler için yansa; and içmişsin sanki o acımı bastırmaya yönünü ve adresini değiştirmeye. Ömrüm boyu ben önemliyim deyip durdun zaten.
Ey sevgili İkinci beynim,yüce midem;
Benden, yüreğimden, aklımdan, fikrimden, vicdanımdan önce her şeye her zaman en çok sen üzülüp tepkileri önce sen verdin. İçime öküz kaçmış gibi böğürdün, yandın, zehirli sular salgıladın, tepindin, grev ilan ettin durdun karın boşluğumda. Gözyaşlarımın usul usul sessizce akmasına, bir gün bile izin vermedin. Haber kanallarını can kulağıyla sen dinleyip içimden beni tepikledin, bombalar patlattın kozmik odamda, gözle görülür şekilde şiştin ve sonrası malum bööööğ!
"-Neymiş?"
A kişisi yalan söylüyormuş, B kişisi dalavereleriyle ülkeyi sömürüyormuş, gaflet ve delalet içindekiler karış karış güzel ülkemi satıyormuş, insanlar suçu ispat edilmeden hapislerde çürüyormuş, kozmik odaya bile girmiş girenler… Sana ne be midem! Duyma dinleme istersen! Mutlu mesutken kelebekler gibi sessiz kanat çırparsın da, ufacık bir teessürde o kanatlarının demir zırhlar gibi gıcırdaması neden? Seni her daim mutlu kılamam ki. En güzel yemekleri sana gönderip,duvarların en güzel içkilerle sıvanırken hiç sesin çıkmıyor ama! Seni ben hep allayıp pullayamam, gelin kız gibi okşayıp başköşelere nazla niyazla oturtamam ki! Gel de benden öğren artık bu hayatın gerçeklerini de beni biraz akışa bırak. Sus ve dinle oracıkta uslu bir çocuk gibi olanları. Sen oradan bayrak kaldırıp her yanlışa isyan ediyorsun, beden ülkemde fırtınalar koparabiliyorsun da, ben ne yapabiliyorum ki? Çaresiz böğürüp, acıyla kıvranıp, susmaktan başka.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
23:58
23
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
27 Aralık 2009 Pazar
YENİ RAKIDAN DUYGUSAL REKLAM
Kaybetmeden anlamalı insan sevdiklerinin değerini... Üç günlük dünyada takılmamalı zamanın yarattığı anlamsızlıklara... Sevgi suyunu dökmeli, içimizde zaman zaman çıkan sevgisizlik yangınlarına... Elindekinin kıymetini; Onu kaybetmeden anlamalı; kadir-kıymet bilmeli, kalp kırmamalı bir yolcu misali, çıkmadan bu iki kapılı HAN-dan...
Devamı Buradan ...>>
ADAMA BUZ, KARA KÖZ OLAN RÜZGÂR
2009 yılının ilk dakikaları her yıl yaptığım rutin sahile çıkma eylemimi gerçekleştirmiştim dostlarımla. Soğuk hava buz gibi ciğerlerime işlerken nakşını; örtünmüş sanki bir görev gibi zevk ve duygusallıktan eksik uzanmıştı sahile adımlarım. Eve hızlı adım ters yüz dönerken Mithat paşa caddesinde, karşılaşmıştım benden sigara isteyen, sarı yağmurluklu divaneyle.”Metin olmak lazım, katlanmak gerek” demişti “acılara.”Ben de soğuğu ve yolda ilerleyen dostları oracıkta unutup, ben onun, o da benim sigaralarımızı yakıp, bir de kulak arkasına bir sigara takıp, muhabbeti koyulaştırmıştık, isminin Mustafa olduğunu öğrendiğim divanemizle. Çokbilmiş gibi de ahkâm kesip “acıların tekâmülümüz için gerekliliğini savunmuştum ona kendi dilimce.”Adama buz kara köz olur bu rüzgâr dikkat et kendine” demiş, çocuk gibi örtmüştüm kirli atkısını boğazına bağrına.
Çok biliyorum ya! Erenlere emanet edip kendisini mutlu yıllar dilemiş ayrılmıştım yanından. Yüzüm aydınlanmış “ne konuştunuz? Diyen dostlarıma ucundan kenarından açıklamıştım konuştuklarımızı. Koca kadın, seke seke sekmiştim eve dönerken yol boyu. Bütün sene de sektim dersem yalan olmaz doğrusu…
8 Ocakta annemin kalıbını gömdüm toprağa... Kazalar.. Hastalıklar… Varlıklar… Yokluklar… Yaşadım birbiri ardı sıra.”Zehiri bal eylemek,” karanlıkların örtüsünü kaldırmak formüllerini araştırdım çoğu kez bu sıra. Ülkemin üstünde esen karayel, beden ülkemdeki keşişlemeyle çarpışıp durdu uzun süre zannımca. "Adama buz, kara köz olan rüzgar" gibi mücadeleyle geçip gitti hayatımdan bu yılım da.Bir yıl içinde hiçbir gün karşılaşmadım o divaneyle, ta ki 2 gün önce çorba içene kadar “Kırçiçeği” isimli restoranda. Aceleyle kalktım oradan, ama yine de onu yakalayamadım hızlı adım peşin sıra gitsem de.
Belki 2010 la ilgili bir mesaj alır kendisinden; sözlerini artık daha iyi değerlendirebilirim diye. Bir yıl daha tekâmül ettim ya! Acılarla büyüdüm, olgunlaştım ya kendimce… İnşallah öyledir…
Şimdi yepyeni bir yılın eşiğindeyiz. Umutlarımı kaleme almak, evrenle, blog dostlarım, kardeşlerim, insanlıkla, ailem, sokağım, şehrimle ilgili türlü türlü dileklerim taa yüreğime çöreklenmiş olsa da, “nasıl olsa hep Allah’ın dediği oluyor” diyerek bu yıl yazamıyorum buraya. Duaların gücüne inanıyorum da, Allah’a yazılan dilekçelerin bu iletişim karmaşasında yabana gitmesini istemediğimden “dua ve dilekçe yazma hakkımı” saklı tutuyorum, çok daha önemli zamanlara… “Her şey merkezinde, bütün ve tam” diyorum. Sevgilerimi gönderiyorum sizlere.
2010 da her şey çok güzel olacak inanıyorum.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
11
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
26 Aralık 2009 Cumartesi
DEMOKRASİDEN BIKAN KURBAĞALAR
Kurbağalar gün gelmiş demokrasiden bıkmış;
Bir vak vak bir kıyamet,
İllallah medet ya Allah!
Gökleri tutmuş bağrışmaları.
Peki demiş vak vak Tanrı;
Krallık yapıvermiş cumhuriyeti.
Ağzı var dili yok, vurdumduymaz
Bir kral inivermiş göklerden.
Ama öyle güm diye düşmüş ki mübarek, göle
Bizim çamurlugiller
—Ki bilirsiniz, bir hayli ödlek ve sepelektirler.
Cup diye atlamışlar suya;
Her biri girmiş bir kuytuya.
Bir kral kalmış ortada bir de sazlar.
Yaman bir dev geldi sanmış kurbağalar.
Uzun zaman kimse çıkarıp başını
Görememiş kralının endamını.
Oysaki korktukları bir kütükmüş sadece,
Ama ciddi ve heybetli görünmüş gözlerine.
İlk çıkan kurbağa zor çıkmış yüze,
Korkudan titreye titreye,
Yaklaşmış koca devletliye.
Bakmışlar bir şey olmuyor yaklaşana;
O zaman artık mutluluktan koşan koşana!
Kralın dört bir yanı kurbağa dolmuş,
Her biri gidip omuzlarına oturmuş.
Bu ne biçim kral?
Vur ağzından lokmasını al.
Yoo, demiş kurbağa milleti;
Bu kadar sus pus kral olmaz
Bu ülkede daha durulmaz!
Başlamışlar yeniden dert yanmaya
Vak vak Tanrıya:
—Aman ne olursun demişler;
Bize ağzı burnu oynayan bir kral yolla!
Peki demiş tanrı vak vak;
Bir Yılan yollamış onlara her yanı kıvrak
Ağzı ve dili dersen işlek mi işlek;
Sağa bir tıs, sola bir tıs
Kim akıllı kim cesur doğru mideye.
Ye babam ye!..
Kalmamış hiç huzurları.
Hasret kalmış kurbağalar düzene demokrasiye.
Bizimkiler basmış yaygarayı gene
Gitmişler yine vak vak tanrıya;
Bu sefer kızmış tanrı vakvak elçiye,
—Sizin oyuncağınız mıyım ben? Demiş;
Demokrasi veririz, vak vak;
Kral indiririz gökten,
Uslu akıllı babacan; vak vak,
Siz bu kafada olduktan sonra,
Yılan gelir ancak sizin hakkınızdan
Bir yiyip ona bin şükredin
Kesin artık şikâyeti,
Siz istediniz bu işkenceyi
Yoksa gelir başınıza beterin beteri.
Derleme;La Fontaine'den
Resim;www.images com'dan
Devamı Buradan ...>>
24 Aralık 2009 Perşembe
ASLIM GÖK YILDIZI DESEM DE NE FAYDA?

Yine bir hasret, asıl olana özlem çökmüşken yüreğime, kendimi sılaya hasret acı çeker buldum bir süre. Sonra,” insanoğlu neden hep başını gökyüzüne kaldırıp durur, bir iç çekiş, bir kendinden geçiş, bir aşkla neden?” diye düşündüm durdum. 30.04.2008 Tarihinde yazdığım bu yazıyı bir kez daha yayınlamak istedim.Ruhumun derinliklerinde giyindirdim sözcüklerimi rengârenk libaslarla. Çıplaktılar önceleri bedenden etten ve kemikten yana.Giyindiğinde ovalar bulutlarla ,yıldızlarla kucaklaşan dağlara, Ben de salındım indim mavi göklerden,denizle kucaklaşan kumlara.Gökte gök boncuktum yerde yer, sonra kaldırdılar beni yerden hoppala."Ben gök yıldızıyım" dememe kalmadı,denizden geldim sanıp, aldı bir çocuk attı beni ummana.....Yeniden dalgaların hışmıyla vurdum kıyılara kumlara.Islandım üşüdüm, kurulandım sandım ki az kaldı ışığımı parlatmama.Kendime döndüm baktım ne göreyim! Rengim benzemiş bir KUMA. Gözlerimdeki yaşları tutamaz oldum, güneş çekilip karanlık bastığında. Işıl ışıl süslediler kardeşlerim gökadayı. Bense bağırdım duyuramadım sesimi onlara. Aslım gök yıldızı desem de ne fayda? Düşmüşüm dünyanın bu çırpıntılı sularına, ışıksız bir deniz yıldızıyım sadece, artık inanmaz ki kimseler bana. Ruhumun derinliklerinden hasretimi aşkımı yazdım bundan böyle, geceleri ışıklarıyla gökleri aydınlatan kristal yıldızlara. Yine de olsun dedim, Gök adayla ummanın rengi hiç değilse aynı. Belki bir gün ben de parlarım mavi ummanda. Ya da aslıma döner bakarım gökadadan, ummanın engin sularına neşeyle.
Sizin de içinizde böyle bir özlem vardır eminim, sizlerin adına da döşendi bu hasret kelimeleri satırlara.
Sevgilerimle.
.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
17
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
22 Aralık 2009 Salı
GÜZEL KÖYÜM NE ZAMAN UYANIRSIN
Candan Erçetin,Yaklaşık altı yıl aradan sonra çıkardığı “Kırık Kalpler Durağında” isimli yeni albümünde ses getirecek bir şarkıya yer verdi. Sanatçının, sözlerini Aylin Atalay ile birlikte yazdığı “Ninni” adlı şarkı, Türkiye’nin siyasi geçmişini benzetmelerle, masal tadında anlatıyor.
Erçetin albümün teşekkür yazısında da; politik duruşuyla ilgili ipuçları veriyor. “Tam 5 yıl, 5 ay, 27 gündür susuyorum. Yaşıyorum, görüyorum, hissediyorum, düşünüyorum, yazıyorum ama susuyorum... Sanırım artık bir şeyler söylemenin zamanıdır” diyen Erçetin, son dönemde yaşanan politik olayları resmettiği “Ninni”de “Güzel köyüm ne zaman uyanırsın?” diyor.Sufi saja ekibi olarak sanatçıyı mutlaka dinlemenizi tavsiye ederiz.Sevgilerimizle.
Uyusun da büyüsün ninni. Tıpış tıpış yürüsün ninni.
Dertlerini sürüsün ninni. Oğlum kızım uyusun ninni.
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde,
Çok da uzun olmayan belli bir zaman önce,
Çok da uzak olmayan çok güzel diyarın birinde,
Bereketi dillerden düşmeyen bir köy varmış…
Denizi de bilirmiş dalga bilirmiş bu güzel köyün insanı.
Yağmurda yürür, karda kayar ama güneşli günleri severmiş.
Meze yaparmış bu köylüler iki kadehe tüm acılarını.
Böylece birden unutuverirmiş geçmiş dargınlıklarını.
Aslına bakacak olursan çok zenginmiş tarlaları.
Ama nedeni bilinmez bu köylüler her daim fakir.
Yokmuş galiba köydeki kargaların bunda bir etkisi.
Böyle gelmiş böyle gidermiş. Ne de olsa alın yazısı.
Dayanamamış biri sonunda kargalara baş kaldırmış;
Hakkımızı yiyorlar diyip bütün köyü ayaklandırmış,
Sonunda başa çıkmış köyü istila eden kargalarla.
Ama kendisi de göçüp gitmiş tabii eninde sonunda.
Uyusun da büyüsün ninni. Tıpış tıpış yürüsün ninni
Dertlerini sürüsün ninni. Oğlum kızım uyusun ninni.
Ardından ağlamış köydeki herkes çok uzun yıllarca,
Ağlarken ağlarken köy unutmuş kargaları tamamıyla.
Üzülüp dövünüp dururken birden övünmeye başlamış
Ancak övünüp durduğu sadece hatıraymış.
Günün birinde köyün üstüne kapkara bulutlar yerleşmiş.
Kimse bulutları kargaların getirdiğini fark etmemiş.
Köydekiler yaz yağmurudur gelir geçer zannetmişler.
Ama bu kara bulutlar kopacak fırtınanın habercisiymiş…
Kargaların çalacağı emekten medet uman bazı kurnazlar;
Köylüye ninniler söyleyip apaçık hedef şaşırtmışlar.
Soytarısıyla, yalancısı bu köyün bir gün gelmiş el ele vermiş.
Bildik beyaz camın içine girip siyah yalanlar söylemiş.
Onların baktığı yerden bütün köy çok aptalmış,
Çünkü aptal olmasalar böyle aldanmazlarmış.
Değil mi ki bütün köy olana bitene ses çıkarmadan bakmış!
O zaman başlarına gelenlere müstahaklarmış…
Ah ne güzel ninniymiş bu cehalet, Herkes dalıp uyumuş nihayet
Top atsan uyanmazmış ne rehavet E benim köyüme ee ee
Aslında köyün akıllısı çokmuş. Âlimi, dedesi, filozofu çokmuş
Var diye bas bas bağırıyorlar, ama hiç birinin söz hakkı yokmuş.
Çünkü bilene, düşünene, yazana kargaların itirazı çokmuş
ve onlardan öğrendikleriyle kurnazlar herkesi uyutmuş.
Güzel köyüm ne zaman uyanırsın. Bu duruma ne kadar dayanırsın?
Sanma ki uyurken kazanırsın. Hadi köyüm ne zaman uyanırsın?
Devamı Buradan ...>>
BİZİM TARLA İŞTE BURASI
Kuraklık zamanları bir köyün ahalisi yağmur duasına çıkar.Bektaşi de istemeye istemeye onlara uyar. Bektaşi; cemaatin ardı sıra giderken, eline geçirdiği bir ağaç dalını, kendi tarlasının bir köşesine saplayarak, başını yukarı kaldırıp, birşeyler fısıldar :
-Bizim tarla da, aha işte burası!..
Rastlantı bu ya, yağmur duası yapılır yapılmaz, bulutlar kendini gösterir.
Kara bir bulutun kendi tarlası üzerine gittiğini gören Bektaşi sevinçle koşar.Bir de ne görsün? Ceviz büyüklüğünde dolu, bütün ürünü berbat etmemiş mi?O vakit başını yukarı kaldırıp; şöyle söylenir;
-Kabahat sende değil, sana tarlayı gösterende!!!
Devamı Buradan ...>>
21 Aralık 2009 Pazartesi
KALP DON ve NERGİS
Bugün Göztepe gevrek fırınının karşısındaki tretuvara biri KALBİNİ düşürmüş… Uzanıp aldım yerden, arabalar üstünden gelip geçmesin diye… Koydum kenara tutup bir kenarından. Çamurlu yolda yüzükoyun sere serpe yatıyordu kendisi. Hazin bir öyküsü vardı eminim o kalbin. Bunu; Kalbin üzerindeki “seni seviyorum” diye yazılmış olan nakıştan anladım. Çevirdim sırtını, dik duruma getirdim, duvara dayadım yüzünü. Üzerindeki tozu toprağı silkeledim…” Üzülme, sıkılma, geçti “dedim…
Günlerden Pazar, yıllarca hayalini kurduğum haftanın yorgunluğunu giderdiğim benim için en özel ve özgür günlerimden biri bu gün. Eski alışkanlık işte, hala cumartesi Pazar oldu mu kendimi sevinmekten alıkoyamıyorum. Oysa şimdi “deliye her gün bayram” sözü gereği benim de her günüm artık bayram.Sokağa çıktım gazete gevrek almak bahanesiyle..Biraz da sabahı okşamak, çimenlerin üstündeki çiğ tanelerinin sırrına ermek gayesiyle.Belki evrenden bir işaret gelir, bir tüy düşer önüme ya da bir mesaj alırım diye.Siz kulak verdiğinizde ancak, duyarsınız o müziğin sesini ya! Benim için de,ilk mesajım yerlerde sürünen bir KALP oldu… İkinciyi beklemez ve kalbin hikâyesiyle ilgili kendimce yorumlar düzerken kafamın içinde, rüzgârla birlikte bir iç donu sürüklenip durdu ana yolda önüm sıra. Onu da bir kâğıtla tutup koydum yakınımdaki bir çöp bidonuna. O sıra Yamanlar dağı sis altındaydı… Pastanenin köşesindeki çiçekçi Kazım; bir demet fiyatına 3 demet nergis tutuşturuverdi elcağızıma. Nergislerin çektim aşk kokan kokularını ciğerlerime, yolladım tüm dostlarıma. Sonra yürüdüm gittim Levent kafeye (rüzgâr yağmur güneş) eşliğinde sevgili ilham perimle sahilde buluşmaya. Oturdum bir masaya perim de geçti karşımdaki bir plastik iskemleye. Gevrek ve İzmir tulumunun yanına, gelince demli çayım da; perim başladı bıdı bıdı konuşmaya…
“Haydi! Dedi, Yorum yap bakalım, evrenden sana gelen bu 3 mesaja!” Kalp, don ve nergis… Ne diyor sana?
1-“Kalbinden yaralı birine yardım ettim…
2-Birinin ayıbını örttüm ya da yeni yılda donanacağım…
3-Nergis de belki benim ödülüm” dedim. O sıra boyunlarına sarı kırmızı atkılar sarınmış kızlı erkekli guruplar önümden gelip geçti.Göztepe takımının maçı olduğunu anladım.”Beraber yürüdük biz bu yollarda, beraber ıslandık yağan yağmurda” diye bağrışıyorlardı..3 şifreme dördüncü ;"Göztepe’yi ve beraber ıslanmayı" ekledim.
4 saat sonra meslektaşım; adını ve telefonunu bilmediğim Haykırış arkadaşımızın kalp spazmı geçirdiğini ve beni aradığını Öykü arkadaşımın postundan öğrendim. Dilerim ulaşmıştır “üzülme sıkılma, geçti” duası ve tembihi hastanede yatan blog dostumuzun güzel kalbine…
Hepinize sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
21
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
20 Aralık 2009 Pazar
ELLERİN TOPRAĞA DÜŞME ZAMANI
Islak bir gecenin sabahında; yağmurdan arta kalan su birikintilerinin içinde bulutların ve ağaçların yansımalarına ışık tutuyordu güneş. Başımı kaldırıp da gök fanusa diktim gözlerimi ve o sıra dalgalana dalgalana düştü suyun içine bir çınarın eli. Ne çok kurumuş, yarı ıslak, sarı-turuncu el vardı yerlerde çınarların gövdesinden kopup yerlere serilen! Adımlarımı yavaşlattım sek sek oynar gibi yürüdüm üzerlerine basmadan. “Ellerin toprağa düşme zamanı” diye geçti içimden. Çöpçülere tembih etmeli; “elleri toplayıp ait oldukları ağaçların dibine dökmeli” diye. Köy yerlerinde insanlar bilerek ya da bilmeyerek yaprakları toplar yine ait oldukları ağaçların dibine gömerdi çocukluğumda.
Narın yaprağı; ağacının köküne, çınarınki çınara, limonunki limona cevizinki de cevizin gövdesine süpürülürdü bir çalı süpürgesiyle. Öyle görmüştüm ben. Ve nedenini sormamıştım o zaman. “Kızımmm, bunlar baharın yeşil yaprak olarak yerleşecek ağacın dalına” demişti bir gün bir yaşlı nine. O zaman anlamıştım hiçbir şeyin vardan yok, yoktan da var olmadığını.”Her şey devri daimdedir” derdi babam,
“Basülbadelmevt” diye de sözüne söz eklerdi. O zaman ne olduğunu anlamasam da anlamış gibi başımı sallardım.
O gündür bu gündür bu söze cevap aramışımdır. Toprağa düşen sararmış solmuş kurumuş ellerin; bahar ve yaz zamanları altlarında oturan canları sallantılarıyla serinletip güneşin yakıcı sıcağından korumak için nasıl şems-iye olduklarını düşünmüşümdür. Şimdi ise toprağı kucaklayan ellere dönmüşler sanki. Nasıl kıyarım onların üstüne basmaya?
Bir andı diyorum yaşadıklarım, düz bir çizgi üstündeki inişli çıkışlı kalp elektrosu misali. Ki ne zaman o yükselen ve alçalan kalp atışları düze çıkıp dıııttttt…layacak benim de düşecek toprağa bedenimin elleri.Sonra süpürecekler, köklerimden yürüyeceğim belki de yeniden yağmurlarla dallarıma doğru.
Alfabedeki sesli harflerin uzayan vurgusunda burnuma hafif ıslak nemli toprağın kokusu doluyor uzun uzadıya. Şükrediyorum tüm yaratılmışa ve yaratanın henüz fehmedemediğim sırlarına.
Sevgilerimle.
Resim:shutterstock.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:31
16
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
19 Aralık 2009 Cumartesi
EN İYİ ARKADAŞINI YARI YOLDA BIRAKMAYANLAR
Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği bir trafik kazasında birlikte ölmüşlerdi. Hikaye bu ya, gökyüzüne çıktıktan sonra bembeyaz bulutların arasında dolaşmaya başladılar. Adam çok susamıştı. Biraz su bulabilmek ümidiyle yürümeye devam ederken, birden kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular.Rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçe, altından yapılmış bir bahçe kapısı ve onları karşılayan beyazlar içinde bir kadın…Adam köpeğiyle birlikte kadına yaklaştı ve sordu:“Afedersiniz! Burası neresi??"Kadın ona gülümsedi: “Burası cennet efendim!?"Adam bunun üzerine sevinçle, “Harika!?" dedi. “Peki, bana biraz su verebilir misiniz? Çok susadım da"Kadın cevap verdi: “Elbette efendim, içeri girin. İçerde dilediğiniz kadar su bulabilirsiniz." Böylece adam köpeğine, “Haydi içeri giriyoruz" diyerek kapıya yürüdü ama kadın onu birden durdurdu:“Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez. Hayvanları içeri almıyoruz"
Bunun üzerine adam bir an durdu, düşündü ve geri dönüp köpeğiyle birlikte geldikleri yolun tam tersi yönünde yürümeye koyuldu. Bir müddet geçtikten sonra kendilerini bu defa tozlu ve çamurlu bir yolda buldular, yolun sonunda karşılarına çiftlik girişini andıran bir kapıyla yırtık pırtık elbiseli bir dede çıktı.Adam sordu; “Afedersiniz! Bana biraz su verebilir misiniz"Dede, “içeri gel" dedi, “Kapıdan girdikten sonra sağ tarafta bir çeşme var."Adam tekrar sordu; “Peki, arkadaşım da benimle gelip oradan su içebilir mi?"Dede, “Tabi" dedi. “Çeşmenin yanında köpeğinin de su içebileceği bir kâse bulacaksın."Bunun üzerine adam kapıdan girdi, biraz yürüdükten sonra sağ tarafta çeşmeyi buldu. Adam çeşmeden, köpekte oracıktaki kâseden doya doya içerek susuzluklarını giderdiler.Derken, adam girişte bekleyen dedeye sordu: “Su için çok teşekkür ederim. Peki burası neresi?" Dede, “Burası Cennet" dedi.Bunu duyan adam şaşırdı: “Ama nasıl olur? Az önce burası gibi kırık olmayan muhteşem bir yere gittik ve orasının da cennet olduğunu söylediler." Dede, “Şu rengarenk çiçeklerle süslü altın kapılı yer mi?" dedi ve devam etti “ama orası cehennem." Adam iyice şaşırmıştı: “Peki ama orası sizin adınızı kullanarak insanları kandırıyor diye hiç kızmıyor musunuz?" Dede gülümsedi: “Kızmıyoruz, çünkü onlar kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda bırakanları, cennetten uzak tutuyorlar."
Alıntı: Bütün dünyadan
Devamı Buradan ...>>
18 Aralık 2009 Cuma
EVDEKİ KOCAMAN BOŞLUĞUN FARKINDAYIM ANNE

Efe’nin askere gidişiyle, yaklaşık 1 aydır geceleri yanımda yatmak için uyanıp, zırıl zırıl ağlayan oğluma gün doğdu. Babamızı asker ocağına uğurladık ya, o gün bu gündür yanımda rahaaatça yatabilmenin keyfini çıkarıyor kendileri. :) Bende hiç zorlamıyorum yatağına yatırmak için. Sonuçta Umut amcasının dediği gibi; (30 yaşına gelip hala annesinin yanında yatan adam olmadığına göre:)) Bari rahat rahat uyusun canımın içi....
Ne yalan söyleyeyim bana da iyi geliyor. Hele bir kaç gündür ben ona uyusun diye ninniler söylerken ağzındaki emziğini çıkarıp "aannnneee!" deyip de birde enseme uzanıp, kafamı kendisine doğru çekip öpmüyor mu? Allaaahh. Nasıl keyiflendiğimi, gözlerimin hemen nasıl dolduğunu, tahmin edersiniz. Babasının yokluğunu aratmasın diye bütün gün sevgi gösterilerinde bulunuyo annesine.:)“Bazı şeyleri anlamıyorlar!” desek de,
onlar her şeyi o kadar güzel anlayıp, hissediyorlar ki. Ben bunu birebir yaşıyorum şu günlerde... Ege doğmadan önce, bebeğimiz olsun düşüncesine en büyük engellerden biriydi içimde "askerlik" konusu. Hep “askere gidince zor olur, babasından ayrı kalmasın, babası da ondan ayrı kalamaz” diyordum içimden. Belki bir kaç yılı bu düşünceyle geçiştirdim. Ne kadar yanlış düşünüyormuşum şimdi anlıyorum. Yaşayıp görüyorum daha doğrusu. Gerçi o gelmesi gereken en hayırlı zamanda geldi buna da eminim...Görüyorum ki o babasının yokluğunu hiç aratmayacak bana. Özlemini hafifletecek hep. Zaten asla pişman olmamıştım, şimdi aksine” iyi ki doğmuş” diyorum. Daha doğrusu iyi ki babası askere gitmeden doğmuş. Arkadaşım, yoldaşım oldu tam anlamıyla...
Canım bebeğim,
Bu yazımı sana armağan etmek istedim bir anda. Öyle geldi içimden. Bir gün gelip okuyacaksın, biliyorum. Ne kadar anlayışlı, hisseden, seven bir çocuk olduğunu anlatmak istedim sana. Sen bu zamanlarını hatırlayamayacaksın maalesef ama o günlerden bir hatıra bırakıyor işte annen sana...
Sabahları çekmeceyi açıp, o kadar çorap içinden babanın çoraplarından birini seçip bana getiriyorsun. Ne anlatmaya çalıştığını düşünüyorum. Çözüyorum aslında, ağlıyorum bazen ama çok seviniyorum. Baban varken ona getiriyordun ya, sanırım onun hissettiklerini hissettirmeye çalışıyorsun bana, ikimizi sürekli izlediğini, her şeyi kaydettiğini.
Bir haftadır bana bakışların değişti sanki. "üzülme anne, babam gelene kadar seni daha çok seveceğim. Onun hasretini hafifleteceğim" der gibi bakıyorsun. Daha çok seviyor, öpüyorsun ki anladığını, anlayayım. "Evdeki kocaman boşluğun farkındayım anne" diyorsun. Ama çok geçmeden geleceğini de biliyorsun. Babanın, buzdolabının üzerinde asılı duran fotoğrafına her gün mutlaka bakıyorsun. "babiiiii"... Biliyorum -acaba babasını unutacak mı- endişesi taşıyan bana "unutmayacağım" diyorsun.
Daha az kapris yapıyorsun ve daha çok gülüyorsun. Nasıl oluyorsa bir bakıyorum akşam olmuş. Hatta bir haftayı farkına varmadan geçirmişiz bile. Resmen zamanımı alıyorsun. Bilerek yapıyorsun biliyorum. Kendi kendine oynarken benimle oynamak ister oldun mesela. Babasının oğlusun ya. Her türlü oyuna varsın:) Asıl amacın beni oynatmak mı hı? Evet öyle dimi? Oturup legolarla oynamak kafamı dağıtıyor evet:)
Her zaman yememek için direndiğin kahvaltıyı bir haftadır itirazsız yer oldun. Sen uyurken canım sıkılıyor ya, daha az uyuyorsun. Akşamları da daha az uyanıyorsun ki dinleneyim... Biliyooorummm!!!
Ben sana ne diyeyim güzel çocuk? Anlayan, bilen çocuk. Her türlü zorluğa göğüs gererim ben seninle. Yeter ki sen hep yanımda ol. Yanımızda ol. Sağlıklı ol meleğimm.
Seni çok seviyorum. Sana her bakışımda Allaha daha çok inanıyorum ben.
Babişkon ve sen çok şükür ki varsınız...
Annen...
Resim:www.images.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:47
22
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
17 Aralık 2009 Perşembe
TALİH' ten mektup
Adım;TALİH
Şans, kader, kısmet de denir adıma,
Kanatlarım olduğunu varsayıp,
“Talih kuşu” da der kimileri adıma.
Giyerim görünmez şeffaf elbisemi.
Avare avare dolaşırım ben bu âlemi.
Tenim yumuşak severim çirkini hem fakiri.
Adımı zikreder daim, hiç unutmaz onlar beni.
Açlık ve sefaletten görmez beni Allahın biçaresi.
Oysa fıldır fıldırdır, döner karnı tok o zalimin gözleri.
Uğrasam bir an için zalime Elinde bir sinek öldürücü,
Gördüğü yerde vurur üstüme öldürür belki beni.
Kaçarken zalimden, dökülür bazen üstümden,
Sihirli adımın küçük, bazen kocaman incileri.
“Para parayı çeker” der birileri.
“Allah çirkinler talihi versin” der diğeri.
Bu sözlerin hepsi aslında züğürt tesellisi.
Yaratılmışı ayırmam sevindiririm her darda duranı.
Kayırır gözetirim her ırmak üstüne köprü kuranı.
Kemik isteyene kemik, doyururum aş isteyenin karnını.
Başıma gelmedik kalmadı şu adım talih olalı beri.
Baksana der biri talihe;” mal verir kimine,
Seni de vermiş benim gibi birine.”
Nasip benim en yakın dostum o verir şanslı listesini elime.
İnsanın iyisine uğramam, ona derler; "ne kötü talihli insan!"
Ona doğarken uğrayıp verdim makamını oldu adı: iyi insan.
Talih darbe vurur, talih çelme takar, talih dişini dişine takar.
“Beyaz giyme tanırlar, seni yolcu sanırlar,
Zaten bende talih yok seni benden alırlar “derler.
Kimi küser bana, kimi "kara talih" der adıma,
Kimisi “talihim yok bahtım kara” diye yakınırlar.
Beni isteyen önce kapı bekçim Ya NASİP”i çağırmalı.
Ondan sonra ortaya çıkıp bana dik dik kafa tutmalı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:47
13
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
MENENGİÇ kahvesi
Antep fıstığının yabani meyvesi olan menengiç; değişik yörelerde çitlembik, çedene, bıttım, çıtlık, çıtımık olarak da anılır. Hatırlarsanız bir de hepimizin bildiği bir türküsü bile vardır;
“Ekin ektim gül bitti dalında bülbül öttü
Ötme ey garip bülbül yârim ellere gitti
Çıt çıt çıt çıt ÇEDENE de sar bedeni bedene
Dünya dolu yar olsa da alacağım bir tane.”diye
Aktarlarda ya da büyük marketlerde bulabileceğiniz menengiç kahvesini denemenizi tavsiye ederim. Ben ilk içtiğimde mutlu mesut uykulardan uykulara geçtim. İlk önce çok yoğun ve yağlı bir tad aldım ama daha sonra damağımda kalan fıstığın o aromalı tadı beni gerçekten mest etti. Bu kahve Antep’te
kahvaltıdan ve tatlılardan sonra içiliyormuş genelde. Ben üstüne tatlı yedim. Pek çok vitamin ve mineral açısından zengin ama gerçek bir E vitamini deposuymuş. Meyveleri çerez ya da böreklerde iç malzemesi olarak tüketiliyor, meyvelerinden kahve ve yağından (bıttım) sabunu yapılıyor. Yabani fıstık macun kıvamına getirildikten sonra su veya sütle kaynatılarak yapılan kahvesi kafein içermediğinden uyku problemi olanlara özellikle tavsiye edilebilir.
Menengiç (Pistacia terebinthus) için otoriteler bakın neler söylüyor;
Öksürüğü keser
Balgam söktürür
Nefes açıcıdır
Nefes darlığına iyi gelir
Antiseptik özelliği vardır
Göğsü yumuşatır
Solunum yollarına faydası vardır
Ayak terlemelerini önler
Yaraları tedavi eder
Böbrek kumlarının dökülmesine yardımcı olur
Ses tellerine iyi gelir
Mide ağrılarını dindirir
Kalp yetmezliği riskini azaltır
Afrodizyak(Cinsel gücü artırıcı) etkisi vardır. Afiyet olsun, sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
12
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., ŞİFALI BİTKİLER
15 Aralık 2009 Salı
KALBİMDEKİ DERİN BIÇAK SIZISI

Yazarlarımızdan; Ahu Van'ın Tursallısında öğretmenlik yapıyordu.O bir askerdi zaten bizim için, onun da kocası Ali askere gitti şuanda Samsun'da.
Yazarlarımızdan; "istiridyeden inciye" yani Sedef'in oğlu Kemal askere gitti, şuanda Ankara/Polatlı'da.
Yazarlarımızdan; Ela'nın kocası Efe askere gitti, şuanda Denizli'den Söke'ye transfer oldu.
Ben Tontini yani Dilek de oğlunu askere teslim etti biliyorsunuz!Kader birliği yapmış 4 yazarın bundan böyle Ayrılık,Hasret ve vuslat konusunda yazacakları yazılardan umarım sıkılmazsınız inşaallah! Sevgilerimle.
AHU'dan ALİ'sine;
Vedalar vardır; sadece gözler konuşur. İçinde hüzün, kahroluş ve çaresizlik… O kadar dolulardır ki başka bir şey sığmaz içlerine. Kelimeler açıklayıcı değildir artık. Bir sessizliktir ki kahrettirir insanı. Saatler dakika olur, dakikalar saniye; saniyeler… Bitmesin istersin, o an “Gitme!”demek istersin. Çaresizce susarsın. Bir yumruktur boğazında hapseden kelimelerini. Sıkı sıkı sarılırsın ruhuna girercesine. Titrer bedenin donarsın, yanarsın vedasının acısıyla.
Ellerinin ellerine son kez değmesi acıtır içini. Bir iç çekersin, artık sırtını dönmüştür gidecek olan. Son kez arkasına bakar O da. Gözlerin kaybolana kadar takipçisi, yüreğin gittiği yere kadar onunla. Gittiği an, içinde kalmış ne varsa dışarı atarsın. Ağlarsın. Ellerin ceplerinde yalnız kalır. Yanında yürüyormuşçasına bakarsın ki yerinde koca bir boşluk bırakmış giden. İçin bomboş kalır. Issızlık çöker avuçlarına. Etraf karanlıklaşır sabahın köründe. Yarım kalan sözler aklından geçer, tekrar eder durursun.“Keşke”lerin bırakmaz peşini. Şehir suskun, yollar küsmüş gibi uzun… Geçmek bilmez zaman; saniyeler dakika, dakikalar saat, saatler… Allak bullak olmuş bir kalptir geride kalan. Yarım kalmış anılar gizlidir içinde. Yaşanmayı bekleyen hayaller kurmaya başlarsın, çaresizce…
Şuan o çaresiz hayallerin içinde bir yüreğim var ki; acısı tarifsiz. Deliliğe vurmuş, aylak zamanların eşiğinde debelenmiş durumdayım. Yarım kalmış bedenim, ruhum. Eşimi, hayat arkadaşımı ayrı ayrı şehirlerdeyken bile askere yolculamak gerçekten çok zormuş. O yokken güneşin her doğuşu vuslata yaklaşmanın heyecanıyken, batışı da yalnızlığımın yanı başımdaki nöbetçiliği olacak. Bilmiyorum ki nasıl alışacağım yokluğuna. Beni kim koruyacak, kim teselli edecek yersiz üzülmelerimde? Kime şımaracağım, yoktan yere kime küseceğim? Tutturamadığım yemeklerimi kime zorla yedireceğim?
Sanırım kalbimdeki derin bıçak sızısı o güzellll kavuşma anına kadar, saplandığı ilk anki gibi taze kalacak... Bize ait bütün güzel anları içimdeki sandığa koyacağım ki toz tutmasınlar yalnızlığımla, yalnızlığımda. Söz veriyorum, geldiğinde her şeyi yerli yerine yerleştireceğim; kahkahalarımızı yine başucumuza, mutfak masamıza derin sohbetlerimizi… Takvimde üzerini karaladığım her gün için bir tebessüm, yuvamıza dair bir hayal daha ekleyeceğim sayfaya. Güçlü duracağım en zayıf zamanlarımda; bir söğüt kadar kırılganken bile, dediği gibi yaşlı bir çınar gibi sağlam, Nisan’da badem ağacı gibi hayat dolu...
Sevgilerimle ***AHU***
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:47
12
yorum
Etiketler: AHU'dan mektuplar
14 Aralık 2009 Pazartesi
CANBAĞIŞLAYAN
Bugün nedense canım, Azrail olmak istiyor; can alan değil canbağışlayan yaşamak isteyenin yaşam sürecini uzatan,birbirini deliler gibi sevenleri birbirinden ayırmak yerine uzun ve sevgi dolu yaşam bahşeden olmak istiyorum.Öz canlarını sevgiliye feda edebilenlerin yüzü suyu hürmetine kanatlarımı sakince yere bırakmayı ve hatta yüce Tanrı kabul buyurursa ölümsüzlükten,ölümlüler listesine kaydedilmeyi istiyorum. Bugün ben acı yerine mutluluk dağıtmak istiyorum. buyruklara başkaldırıyorum ve kanlı gözyaşlarımı sevinç gözyaşlarına dönüştürüyorum.Ben bugün canalan olmaktan vazgeçiyorum neticesi ne olursa olsun.
Ancak ve ancak kendi isteğiyle kendini kucağıma bırakanların canlarını almaya ,onları ölümün kutsal sevgi dolu kucağına bırakmaya onay veriyorum.Rıza pazarı bu...Kişi ölmek istiyorsa” evet” diyorum .
Allah “Balçıktan insan yapacağım” deyip de Dünyadan toprak al gel diye benim dışımdaki 3 büyük meleği görevlendirdiğinde toprağın feryatlarını hatırlıyorum.
“-Benimle yapılan insan acı çeker.”deyişi kulaklarımda çınlıyor.3 büyük melek Allah’a elleri boş dönebilmişti de ben neden anında toprağı avuçlayıp hakkın huzuruna götürmüştüm.Bu vicdan azabıyla asırlardır ölümsüzlüğümü sürdürüp gidiyorum.Ama ben de artık yoruldum.Aslında Allah sözünde durdu.Beni gözden nihan etti.Kimse esas can alanın ben olduğumu görmedi.Kimi,
“-Hastalandı öldü “dedi.
“-Şundan öldü, bundan öldü ,kaza geçirdi öldü,sigaradan öldü ,kanserden öldü binlerce bahane görüldü ölümün ardında.Ama kimse beni ve görevimin zorluğunu görmedi.İşte şu an açıklıyorum fakat can alma görevimi CANBAĞIŞLAYAN olarak değiştiriyorum ve kanatlarımı sırtımdan yavaşça toprağa bırakıyorum.Yüce Allah’ım :Bu dileğimi bilgilerinize arz ederim.Sevgi ve saygılarımla..
Not:5.03.2008 Tarihli Eski bir yazımdı bu,"canbağışlamak öyle kolaymış gibi"yazmışım işte. Sadece yazının başlığını değiştirdim ve "temcit pilavı gibi olma sakın" dedim içimden ve yeniden gündeme getirdim.Affola.
Resim:www.images.com'dan.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:12
21
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
13 Aralık 2009 Pazar
AH ÇEKENİN YÜREĞİ YAĞ TUTMAZ derler
Hiç ağlamadım… Endişeyi kendimden ve çevremden uzak tutmaya çalıştım… Yapabildiğim kadarınca içimdeki merak ve telaşı susturdum… Sabahı bekleyen kuşlar gibi cıvıldaştılar yine de gönlümün dalları üstünde. Kanat vurdular üst üste tünediler sıkıştılar yer tuttular ürediler yüreğimin tam orta yerinde. Duyduğum her haber şehitlerle ilgili, girdiğim her blogda al bayrağa sarılı bir tabut, selam veren asker resmi vardı. Kulağımın duyduğu her ağıt; davul seslerine karıştı gitti. Hani o gün ne derdin varsa, sen ne ile ilgili isen o konuda mesajlarla karşılaşırsın, cevap aldığını sanırsın ya evrenden... İşte öyle şeylerle karşılaştım şu son günlerde. Kara bandım hep belleğimde gördüklerime çarpı çekti İPTAL İPTAL diye. Tümgeneral İlhan Özcan Kışlasının kapısına vardığımızda Efe kesilmeyi istemeyen kurbanlık koyun gibi bir sağa bir sola ağzında sigarasıyla uzun adımlarla turlamaya başlayınca…
Kafeslerine kapatıp kitlediğim endişe kuşlarım; yüreğimden aniden havalanıverdi benim de… Sufi cem; “ kurbanlık koyunları önce kırparlar... en güzel otlarla beslerler... kırmızı kurdeleler bağlayıp boyunlarına bayrama hazır ederler... başlarını okşayıp böğürlerini pat pat okşarlar...” dediğinde; Anadolu’da kuzulara kına yakıldığı gelmişti aklıma, benim de . Ben kına yakmamıştım oğlumun el ayalarına, kırmızı kurdele bağlamamıştım, bayrak asmamış, davul çaldırmamıştım ardından… Ama boynuna yuları takıp kendi elcağızlarımla getirip kışlanın kapısına koymuştum ya! Ardına baka baka gözden ırağa gittiğindeee ….Yüreğimdeki var olan yağlar eriyiverdi birdenbire, acı ve endişenin kanat çırpışlarının aleviyle…Ve işte tam o sıra; döküldü gözyaşlarım Denizli’nin toprağına benim de.
Efe; Denizli 11.motorlu piyade tugayına teslim olmuştu o anda;
Kemal; Polatlı/Ankara topçu birliğine,
Ali; Samsun piyade,
Emrah; Bilecik,
Ve daha binlerce kuzumuz; Silopi, Ardahan, Van, Antalya, Urfa daha nice vatan toprağına tasını tarağını toplayıp, eşini, anasını, bebesini arkasında bırakıp aynı kurbanlık koyun gibi meeleyerek gitmişti...
Onlar vatan bekçisi Mehmetçiklerimiz artık. Selamet hepsine yoldaş olsun dilerim. Dualarımız sizlerle çocuklarım.
Bu gurbete katlan gönül vay gönül
Seher vaktinde sevdiğini an gönül
"Ah çekenin yüreği yağ tutmaz" derler
Başın dik, sağ salim sen sılana dön oğul.
Her "Ne mutlu Türküm" diyene, sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:47
14
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
12 Aralık 2009 Cumartesi
DENİZLİ BİR YER…

İşte beklenen, ama bir türlü sevilemeyen o vedalaşma anı geldi çattı. Hatta geçti bile...
Koskoca bir yaz mevsimi arada sırada görüşüp, bazen küs, bazen ayrı, genelde yorgun, çoook yorgun geçiren "biz", son haftamızı Allah’a şükür ki genelde yan yana geçirdik. Belki ayrılacağımızı bildiğimizden, ya da geçen onca zamanın kıymetini bilemediğimizi bildiğimizden daha anlayışlı, daha sevecen daha bir "aşk" dolu geçti son günlerimiz. Daha bir sarmaş dolaş olduk ailecek.
Son günlerde katılacağı birliği ve sınav sonucunu öğrenecek olmanın heyecanı da sardı bizi tabii. Sabırsızlıkla, stresli ve merakla bekledik sonuçları. O gün sabahı sabah ettik.
Aramızda konuşurken, bütün sevdiklerinden bir süreliğine uzak kalacak, "denizli" bir yere gitsin de, denizinden ayrı kalmasın bari diye konuşmuştuk hep. Kiminle konuştuysak onlar da aynısını diledi hatta.
İşte o "denizli" yeri o kadar çok istemişiz ki, gece yarısı aldığımız haberle sevindik veee çok güldük. "Denizli"'ye gidiyordu askerimiz:) Saat 03.00 kahkahalarla gülen iki tip. O kadar istersen "denizli" yeri, çıkar sana Denizli" :)
Ne yalan söyleyeyim o kadar yer arasından hiç aklıma gelmemişti. Sevindim. Hem Tontini’sine, İzmir’ine, hem de evine yakın, yabancı ama yakında sokakları arşınlanacak, en güzel kokoreç, pizza nerde yenecek, ne nerde kiminle, burger king şehrin neresinde hepsi öğrenilecek :) sonrasında da hep tanıdık olacak bir şehir... İzmir'den 2 saatte Kaş'tan yaklaşık 4,5 saatte ulaşılacak olması da ayrıca mutlu etti beni. Allah bu hasreti çok çok uzaklarda yaşayacak olanları da tez zamanda yakınlaştırsın inşallah.
Eveeeet sonrasında geçen 2 günü tahmin edeceğiniz gibi hiç anlamadım ben. Ne zaman gideyim bilmecesi, çanta hazırlama telaşı derken göz açıp kapatana kadar geçen 48 saat işte.
Otobüsün kalkış saati yaklaştıkça yaklaştı. Zaman daha bir hızlı geçti ya. Bir baktım ki saat 13:30 . Neyse "babiş" önce oğluyla vedalaştı.
"-Annene, kendine iyi bak tamam mı oğlum? Bi sarıl babaya, bi de öpücük ver. Allaaaah"...
O anda Ege'nin yerinde olmayı çok istedim doğrusu. Hiçbir şeyden haberi olmayan, belki de babası dönene kadar yokluğunu fazla hissetmeyecek ama çok özlenecek minik varlık...
Sıra bana geldi sonra.
“İyi bak oğluma, kendine... Çok özle beni. Hadiiii ağlama! yemin törenimde görüşeceğiz inşallah...”
Ve arkasından dökülen bir tas su, atılan öpücükler. Sallanan eller. Yaşlı gözler...
Şimdi ben, hiç hoşlanmadığım hallerdeyim. Gidenin arkasından evdeyim. "Boş" gelen, her yerde gidenden izler olan evde.
Burnumda giderken sıktığı parfümünün kokusu, elimde içtiği kahvenin boş bardağı, gönlümde asla azalmayan, belki zaman zaman saklanan kocaman sevgisi…
Dilimdeyse; "dualar". Hepsi için, bütün askerler için ama. "Hepsini koru Allah’ım. Onları ayrıldıkları kapılarda, otogarlarda, sokaklarda tekrar kavuştur"...
Canım, değerlim, en büyük askerim;) Yolun açık olsun güle güle git, güle güle gel. Asker ocağında her şey düşündüğün gibi olsun. Kolay olsun. Karşına çıkacaklar da senin gibi güzel olsun.
O "denizli" yerde çok özle, çok sev bizi. Döndüğünde her şey çok daha güzel olsun. Günler, aynı gitmeden olduğu gibi, sen oradayken de çabuk çabuk geçsin. İNŞALLAH.
Seni seviyorum, seni seviyoruz...
Oğlun Ege ve eşin Ela
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
23
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
11 Aralık 2009 Cuma
BİR SOLUĞU SICAK DİĞER SOLUĞU SOĞUK ADAM
Ülkenin birinde Bir soluğu sıcak diğer soluğu soğuk bir adam yaşarmış. Hani içilen çorba sıcaktır da üfleriz soğutmak için, ellerimiz üşümüştür de hohlarız ısıtmak için. İşte onun gibi bir şey. İki solukta çıkar aynı bedenden aynı ağızdan biri sıcak da diğeri soğuktur neden? Bu adamcağız ayarlayamazmış bir türlü soluğunu. Serinletmek istediğini daha bir ısıtır, ısıtmak istediğini daha bir soğuturmuş her üflemesiylen. Üfle… hohla… üfle… hohla… Hep peşi sıra gelir çeviremezmiş üflemeyi hohlamaya istediği an. Derken, bu dertten muzdarip adam; ülkenin en saygıdeğer hekiminin yolunu tutmuş nasılsa! Size çok kolay gibi görünebilir otomatik çalışıyordur sizdeki bu sistem. Ama sistemi arızalı doğmuştur bu adam. Hem ısıtıcı hem soğutucu aralarında yokmuş bir düzen. Düzen denilen şey aslında düzensizlikmiş olması gereken. Beyinden emir almadan rutin tik tak saat gibi çalışıyormuş işte bu beden. Bir vidasını oynatmak kabloları beynine bağlamak gerekmiş, çünkü doktor elektronik konusunda bir uzman. Şıp diye anlamış sorunun nerden geldiğini, anlatmış bir bir hastasına bildiğini. Sen demiş, yanlıştayken doğru yaptığını sanan adam gibisin. Akı boka çevirir sonunda ben ne yaptım bile demezsin. Doğru sanırsın senden çıkan bu püfler ve hohları. Yanıyorum diyene hohlar daha bir yakarsın, donana bir buz gibi soluk sunarsın. Senin kabloların karışmış arkadaş, sana doğruyu yaptıran ek bir kablo takmalı! Beynine yeniden birkaç dikiş atmalı. Yoksa seni de soldurur bir gül gibi,nefesi sağlam adamların nefesi.
Neden mi anlattım ben bunu? Bilmem siz anlayın işte (vardır bir nedeni) böyle döküldü dilden.
Sevgilerimle.
Resim:www.images.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:55
17
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
9 Aralık 2009 Çarşamba
AKAN KAN BÜLBÜLDENDİR, KANAYAN DEĞİLDİR GÜL

Desem ki; bu düzen bozuk, baştan kokmuş bu balık,
Kök salamaz fidanlar, toprak kuru, çatlak ve aralık.,
Desem ki; “emek verdim, onu sevdim okşadım korudum”
Kim diyebilir? “senin değil, vatanın bu oğul a be moruk!”
Gülfidanından kan damlar kanat çırptıkça bülbül.
Akan kan bülbüldendir, kanayan değildir gül.
Yine de rengini kandan alsa da kırmızı gül,
Dindirmez ANAnın acısını ne gül nede bülbül.
Toprak gibidir ANA tükürsen de, ses çıkarmaz sana.
Yararsın, bellersin acımadan girersin üstüne, altına
Zehir döker, yakarsın da affeder yine ürün verir sana.
Gazabından korkmalısın yine de, ona ihanet edersen ha!
*****Dilek******
“Yerküre o sarsıntıyla sarsıldığı zaman
Ve toprak ağırlıklarını çıkardığı zaman
İnsan:”ne oluyor buna?” dediği zaman
Yerküre tüm haberlerini anlatacak o an.” Zilzal Suresi
Bunu ben demedim, aynen böyle yazıyor Kuran.
Resim:deviantart.com'dan alıntı
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:02
12
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
8 Aralık 2009 Salı
ANALAR AĞLAMASIN İNŞAALLAH
“Tarihi fırsat var...”Hayırdır inşallah?
“Analar ağlamasın...”İnşallah.
“Açılım başlatıyoruz...”Bismillah.
“Bedeli ne olursa olsunnn...”Ya Allah!
“Altından kalkabilecek misin...”Evelallah.
“PKK’lılar geldi, havai fişek filan...”Maşallah.
“Avrupa’dakiler de gelsin...”Allah Allah Allah...
“Avrupa’dakileri sokmayın içeri...”Allah Allah?
“Apo paşa olsun...”Hasbinallah.
“Apo odasını beğenmedi...”Fesüphanallah.
“Her tarafa molotof atıyorlar...”İllallah.
“Bölünüyor muyuz nedir...”Maazallah.
“Başbakan Obama’ya gidiyor...”Eyvallah.
“İşler sarpa sardı, açılım maçılım derken galiba DTP kapatılacak...”
Hay Allah!
Ve, kaçınılmaz olarak Tokat...Allah rahmet eylesin.Amin.
Alıntı:Hürriyet yazarlarlarından:Yılmaz Özdil'den.
"Barış açılım saçılım söz olarak çıksa da dillerden
Boş vaatler bunlar ikna olmadık bu sözlerden
Her gün bir olay, teslim oluyor canlar azraile
Gözyaşımız durmuyor, kanıyor anaların yüreği ile.
Bu tevekkül ve bu sabırla, ya bu millet ermeli!
Ya da bu düzene "dur" deyip acılara son vermeli.
ya da "yetiş ya Allah ya Muhammet ya Ali" mi demeli?
Ne zamana kadar dostlar bu can-hıraş feryat?
"Sus pus olduk"der Dilek,"çaresiz kaldık heyhat!"
Resim:www.images.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:40
20
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
DÜNYA DENDİ BENİM ADIMA
Uzay boşluğundaki kızgın gaz kütlesi milyarlarca yıl önce ekseni etrafında sarmal bir hareketle döndü de döndü. Derken yavaşça soğudu da çekim merkezinde sevgili Güneşim oldu. Çekim etkisi dışında kalanlarsa ben gibi; uzay boşluğuna dağılıp farklı uzaklıklarda gezegenleri oluşturdu. Dünya dendi benim adıma. Semazenler gibi döndüm kendi etrafımda batıdan doğuya. Bu sefer edişim Güneşten ayrı ve müstakil bir dönüş gibi de olsa, bu elips dönüşümde sevgilimin çekiminden kendimi kurtaramadım asla. Neler neler geldi bu yuvarlak tepelerinden bastırılmış başıma. Usul usul oluştu bedenimde denge ve dayanıklılığımı sağlayan dağlar ve ovalar da. Yavaşça sokuldu denizler karalarımın aralarına. Irmaklarımla böldüm kıtaları boydan boya.
Her şey benden bana dönüştü durdu, bitkiler, tek hücreli, çok hücreliler oluştu. Denizlerimde balıklar, toprağımda bitkiler hayvanlar sonra yine benim bedenimden yaratıldı esmer beyaz sarı insanlar. İnsandı en yüce varlık bedenimde yaşayan, benden doğdu yaşadı yedi içti sonunda yine bana döndüler. Kimini yakıp küllerini göğe savurdular, kiminin kafasını bedeninden ayırıp çınar ağaçlarımın dallarına astılar. Kimini de bağrımı delip açtıkları kuyulara attılar. Toprağım hep kanla yıkandı bıkılıp usanmadan, kırmızıya dönüştü yerkürem ben istemeden. Benim bağrımda yanarken o yüce ateş hiç sıcacık kollarını üstümden çekmedi ulu güneş. Ne zaman sırtımı döndüm batıya, aydınlık yüzüm de döndü kapkaranlığa. O karanlıklar içinde benim tek uydum AY vardı. Sizler şarkılar bestelediniz o gümüş ışıklı varlığa. Gece ve gündüz işte böyle oluştu mevsimler mevsimlerin yıllar yılların peşi sıra sürüklenip gitti.
Ey insanoğlu ben dünyayım dünya.
Unuttun gideceğin yeri galiba
Etin iliğin kemiğin benden oldu ya
Ne zaman öğreneceksin gerçeği?
Ayıplarını örten elbisenim ben
Suretlere bezenip gezdirenim ben
Tükürürsün kesersin bedenimi
Sonunda bana çıkarırsın borç faturanı
Artık uslan be insanoğlu diyorum.
Aklını almalısın artık başına
Toprağımı çektim altından
Akıttım sularımı dur duraksızca
Başına gelmedik şey bırakmadım
Yine de bıkıp usanmadın yaramazlıktan.
Hadi elele tut da beni mamur et
Uğruma yaptığın savaşları terk et.
Atana dedene de kalmadım ben
Sana da kalmam bu gerçeği fikr-et.
İmza: Bu günde DÜNYA olmaya çalışan tontini
Resim:www.images com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
8
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
7 Aralık 2009 Pazartesi
TEBESSÜM ET BUGÜN
Sabah; sanki geceyi yırtan kuvveti ile selamlasın seni bugün. Güneş yükselirken bulutların arasından, saklambaç oynasın seninle. Başını eğip de geç gökkuşağının altından. Bir gülümseme tak, durağanlığı ile yorgunluğunu belli eden hafta sonu mağduru yüzüne. Bir müzik dinle, içinde mutluluk yaratsın. Hatta bu bizden sana armağan olsun, yaratabilirse gönlünde o kıvılcımı. Bir hikâye oku, içinde aşk olsun çılgınlığa dair. Hadi... Bir selam al bizden sana doğru gelen.Tebessüm et bu gün.
Uzun zaman önce, dünya yaratılmadan ve insanlar dünyaya ayak basmadan önce, iyi huylar ve kötü huylar ne yapacaklarını bilemez vaziyette dolanıyorlarmış. Bir gün toplanmışlar;
ve her zamankinden daha sıkkın oturuyorlarken Saflık ortaya bir fikir atmış:
"Neden saklambaç oynamıyoruz?" Ve hepsi bu fikri beğenmiş ve hemen Çılgınlık bağırmış:
"Ben ebe olmak istiyorum." Başka hiç kimse Çılgınlığı arayacak kadar çıldırmadığı için, Çılgınlık bir ağaca yaslanmış ve saymaya başlamış. "1.2.3.4 " Ve Çılgınlık saydıkça, iyi huylarla kötü huylar saklanacak yer aramışlar. Şefkat Ay’ın boynuzuna asılmış,
İhanet çöp yığınının içine girmiş,
Sevgi bulutların arasına kıvrılmış,
Yalan bir taşın altına saklanacağını söylemiş ama yalan söylemiş çünkü gölün dibine saklanmış.
Tutku dünyanın merkezine gitmiş, Para Hırsı bir çuvalın içine girerken çuvalı yırtmış. Ve Çılgınlık saymaya devam etmiş, "79.80.81.82.83." Aşkın dışında, bütün iyi ve kötü huylar o ana kadar zaten saklanmış. Aşk kararsız olduğu gibi, nereye saklanacağını da bilmiyormuş. Bu bizi şaşırtmamalı çünkü hepimiz Aşkı saklamanın ne kadar zor olduğunu biliriz. Ve Çılgınlık "95,96,97.." ye gelmiş ve 100 e vardığı an Aşk sıçrayıp güllerin arasına girmiş ve saklanmış. Ve Çılgınlık bağırmış. "Sağım solum sobedir, geliyorum." Arkasına döndüğünde ilk önce Tembelliği görmüş, o ayaktaymış çünkü saklanacak enerjisi yokmuş. Sonra Şefkat’i ayın boynuzunda görmüş ve İhaneti çöplerin arasında, Sevgiyi bulutların arasında, Yalanı gölün dibinde ve Tutkuyu dünyanın merkezinde, hepsini birer birer bulmuş sadece biri hariç. Ve Çılgınlık umutsuzluğa kapılmış, en son saklı olanı bulamamış. Derken Haset, Aşkın bulunamamasından haset duyarak, Çılgınlığın kulağına fısıldamış:
"Aşkı bulamıyorsun, o güllerin arasında." Ve Çılgınlık çatal şeklinde tahta bir sopa almış ve güllerin arasına çılgınca saplamış, ta ki yürek burkan bir haykırma onu durdurana kadar. Ve haykırıştan sonra Aşk elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış, ve parmaklarının arasından iki sicim kan akıyormuş gözlerinden. Çılgınlık Aşkı bulmak isterken heyecandan, Aşkın gözlerini kör etmiş.
"Ne yaptım ben? Ne yaptım ben?" Diye bağırmış. "Seni kör ettim. Nasıl onarabilirim?"
Ve Aşk cevap vermiş:
"Gözlerimi geri veremezsin ama benim kılavuzum olabilirsin."
O günden beri, aşkın gözü kördür ve çılgınlık her zaman yanındadır.
İyi haftalar, sevgilerimizle.
Hikaye: alıntidır.
Devamı Buradan ...>>
5 Aralık 2009 Cumartesi
BEDENLEŞMİŞ BİR IŞIKTIR SEVGİ
Bir yerde;Sevgi vardır ve ihanet korkusu da vardır ve “sevginin gerçeği” kendisine ihanet edenlerden öcünü bir gün mutlaka alır. Çünkü sevgi bir olgudur. Somutlaşmış bir enerji bedenleşmiş bir ışıktır. Bir kez bile ihanete uğraması bu ışığın voltajında onarılmaz düşüşler yaşatır. İhanet; sevgi kaynağına, somutlaşmış o ilahi olguya yama olur. Her gün cilalanıp parlatılması gereken aynada beliren ihanet; karanlık bir benekçik kadar dahi olsa, sınırsız sonsuz yansımaların odak noktasından yansır tüm alıcılarına. Sevgi yok ise; korku da yoktur demeyeceğim.
Korku yoksa sevginin can evinde; GÜVEN vardır diyeceğim.
Tükenmiştir sen-ben ikilemi BİZ olmuştur seven ve sevilenin gönlü.
Birinin parmağı kanadığında diğerinin kan olur elleri. Sendeler biri, diğeri taşa takıldığında. Esner; esner öbürü… Güler, güler diğeri… Korkarsa; korkar öteki. Düşünmez ihanete uğrar mıyım diye. Çünkü gözünü dikmemiştir gönül geçirmemiştir başka birine. İNSANlık sertifikasını almıştır artık her biri. Sokmazlar gönüllerine şek ve şüpheyi. İşte tam o noktada durur ve çoğalır aşk ve sevgileri cenneti hak etmişlerin örneği.
Bu noktada;Sevgi vardır; fakat ihanet korkusu yoktur.işte. Siz hangi noktada durmak isterdiniz?
Oysa yılanların şahı olan Yemliha yani Şahmeran, “ihanet eder” der “insanoğlu.
” KUYU’ ya atar bir diğerini çekemeyip kıskandığını. “Özgürüm artık” der “çözdüm tüm bağlarımı” sanır kurtulduğunu.
Siz inanmayın Yemliha’ nın sözüne, bu söz söylenmedi insan gibi insan olana. Hatta hayvanlardan güvercin kuğu ve angut dahi örnek olmalı anlayana.
Resim:www.images.com'dan alıntıdır
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:28
12
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
4 Aralık 2009 Cuma
FARKLI GÖRÜNSEK DE
Elbiselerimiz ayrı... Oturduğumuz evler, bulunduğumuz yaşlar ve zaman...Sokaklarımız ayrı... Eşlerimiz, dostlarımız, çocuklarımız... 7 delikli tokmak gibi olsa da yüzümüz, insan olarak benzemesek de birbirimize; hepimizin gideceği yer mekansızlık ve giyineceğimiz giysiler ak kanatlı melek giysileri değil mi?
Teşekkürler Hayko Cepkin'e ve bu videoyu (çok sevdiği için)yayınlamama sebep olan Efe'ye.
Tontini.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:12
19
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., MÜZİK
2 Aralık 2009 Çarşamba
ASKERE GİDERKEN YANIMA ALINACAKLAR
Yaşamın ilkleri;
Taşındığınız evde ilk uykuya dalış, sabahın ilk ışıklarıyla uyanış…
Dokuz ay karnınızda taşıdığınız bedeninizin parçası bebeğinizin gözlerine ilk bakışınız…
Sütüm olacak mı endişesiyle göğsünüzü bebeğinizin ağzına ilk dayayışınız… İlk gülümsemeler… İlk acılar… İlk adımlar… Okullar… Mezuniyetler… Nikâh masasındaki EVET deyişi… Baba ya da anne oluşu... İlk Asker ocağına teslim oluşu…
Bir annenin oğlunu bir bilinmeze ilk teslim edişi…
Ninnilerle uyuttuğunuz, her gözyaşında avuttuğunuz, gözünüzden bile sakındığınız, o yiyince doyduğunuz, o gülünce mutlu olduğunuz evladınız artık ordunun kollarında aslan gibi bir vatan bekçisi.
Bu benim 3.teslimim. Birinci oğlum; Ankara’da, ikinci oğlum; Urfa’da, 3. oğlum; Nerede ve nasıl askerliğini yapacak henüz bilmiyorum.
Yıllar önce,
büyük oğlumu askere teslim etmeden önceki bir hafta sonu sabah erken saatte bakkala giderken ajandadan kopmuş bir takvim yaprağı rüzgârla havalanıp uçtuuçtu geldi ve ayağımın önüne düştü. İttirdim gitmedi eğilip aldım güzel bir el yazısıyla “askere giderken yanıma alınacaklar “başlıklı aşağıdaki maddeler sıralanmıştı. Hiç aklıma gelmeyecek şeyler vardı bu listede. Ne yalan söyleyeyim Tanrı’dan bir anneye gelen en anlamlı destek mesajı gibi algıladım o kâğıt parçasını. Başımı gökyüzüne kaldırıp gönderene ve getirene teşekkür ettim. Daha sonraları da o ajanda sayfasında yazılanlar askere gidecek olan dost ve yakınlarımın çok işine yaradı doğrusu. Bu mesaj daha çok kişiye ulaşmalı bence, asker yakınlarına duyurula. İşte listede yazılanlar:
Sabun ve sabun kutusu,
Traş malzemeleri(Jilet, traş köpüğü)
Diş fırçası, diş macunu, kolonya, cilt kurumasını önleyecek krem.
Ayaklar için pudra
Tutkal
Yara bandı, nasır bandı
Selpak mendil
Tırnak makası, ufak makas
Plastik terlik.
Postal için keçe tabanlık.
Çengelli iğneler ve lastik
İki adet ufak kilit
Boyuna asılan para kesesi
Kalem kâğıt
Pilli okuma lambası
Göz bağı ve kulak tıkacı
Vatka 3–4 adet (vuran sürtünen yerlere koymak için)
Mehmetçiğin el defteri:(İçinde marşlar, yemin metni, rütbeler, takvim adres yazacak yer olan küçük defter)
Bana Allah’ın emaneti olan yavrum; bundan böyle Artık sen Türk istikbalinin evladısın. Atatürk’ün de dediği gibi “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” Senin ve senin gibi vatan bekçiliği yapacak olan tüm kuzuların önünde bir anne olarak saygıyla eğiliyorum. Bu millet size ve ordusuna her zaman minnettar olacaktır.
Not: Sizlere bu yazımla bir mesaj vermiyor olabilirim ama ben de bir insanım ve anneyim... EGE'nin babası Yazarlarımızdan Ela'nın kocası 3. Oğlum Efe de bu ay askere gidiyor (şu an sınavda).Bu ruh halimi sizlerle paylaşmak dualarınızı almak istedim sadece.
Sevgilerimle.
Resim:www.images.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:00
52
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
1 Aralık 2009 Salı
GELİN YENİYE YER AÇALIM
Eğer kabımız doluysa; gelecek olan bir damla bile olsa(isterse adı bereket isterse huzur olsun)kabımızın taşması için yeterlidir.Gereksiz ayrıntılarla doldurduğumuz iç mekanımızı işimize yaramayan bu tür ıvır-zıvırlardan kurtaralım. Gelin; YENİye yer açalım.
Yeniye Yer Aç from Alper Rozanes on Vimeo.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
17:24
20
yorum
Etiketler: GELİŞİM, SAJA BAKIŞI

