.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

30 Nisan 2010 Cuma

DÜN VARDILAR BUGÜN YOKLAR















Gençlik, tutku, heyecan ve isteklerimizin daim olmadığını bilsek bile dolu-dizgin koştururuz hayat platformunda. Ayaklarımızın kaymaya, yüzümüzdeki çizgilerin çoğalmaya başladığını göre göre bilimin çareler üreteceğini düşleriz arasıra.Kendi kendimizle savaşlarımız coşkusunu kaybetmiş olsa da, vitrinlerdeki genç giyimlere özenir,2 sene önce aldığımız elbisemizin üstümüze olmadığını görünce "yıkanınca çekti galiba!" deriz.
Dance Me to the End of Love - Click here for another funny movie.
Gençlerin hareketli danslarına özenir, bizleri yıllardır taşıyan bu ayaklarımızın her türlü figürü, reveransı yapabileceğini sanırız.Eğer yıllardır aynı yastığa baş koyduysak öbür yarılarımızla olmadık şeylere gülüp, hiç olmadık birşeye ağlayabiliriz birlikte.Yapılan hatalar tolere edilip, daha affedici olabiliriz artık. Elimize geçen birşeyi fırlatmayız bundan böyle kimsenin kafasına.Güneşin battığı yere birlikte elele gidiyorsak eğer, gençlik yıllarımızı daha bir anar oluruz iç çekerek ve gözyaşlarıyla.Eski resimleri albümlerden çıkarır hayat kitabımızı yeniden baştan okuyabileceğimizi sanırız.Oysa o kitap yazılıp bitmiştir, kalan bir kaç sayfa hiç çevrilmesin istiyor olsak da. "Bir andı sanki tüm yaşadıklarımız" deriz bu hüzünlü bekleyiş ve finallerin sonunda...Bir çift ak güvercin kanat çırpıp havalanır çok geçmeden...Rüzgarıyla kitap kapanır... Resimler ve anılar kalır geriye."Bir ANdı sanki...Dün var-dılar, bugün yok-lar" sözü söylenir bu defa geride kalanlarca...
Sevgilerimle Tontini.
***Yazıyı video eşliğinde okumanız tavsiye olunur.

Resim:images.com.
Devamı Buradan ...>>

29 Nisan 2010 Perşembe

SİZİN HİÇ UÇURTMANIZ OLDU MU?

Sizin hiç uçurtmanız oldu mu? Upuzun ipini heyecanla salıverip boşluğa, koşturdunuz mu peşinden özgürce?...Arkanıza değil, havaya baka baka koşmak nasıl zevkli bileniniz var mı?...
Bütün çocukluğunu, hatta tatillerini bile büyük şehirlerde geçiren bir çocuktum ben. Ve herşey bir kurala dayalıydı hayatımda. Etrafımda gördüğüm herşey olabildiğince düzenliydi. Aynaların üzerinde "kıyafetini düzelt" elektrik düğmelerinin üzerindeyse "lüzumsuz ise söndür" yazılıydı hep. Okulda, evde, dışarıda devamlı emir, sürekli disiplin.
İçindeki çocukluk enerjisini sadece bazı hafta sonları gittiği piknik alanlarında atmaya çalışan, onun dışında istediği zaman dışarıda hoplayıp zıplayamayan, ip atlayamayan, yola kaçar korkusuyla top oynayamayan ve uçurtma uçuramayan bir çocuk işte. Kalabalıklarda yaşayan bütün çocuklar gibi.

Bize bir şey olmasından deli gibi korkan annelerimizin klasikleri, kulaklarımıza, kimilerinin içine işlemiş sözleri...
Kenardan kenardan git. Araba geliyo dur! Koşma!...
Tanımadığın kişilerden hiçbir şey alma...
Tanımadıklarınla sakın konuşma...vs
Bir yanı ne kadar çocuksa korkusuz, gözü pek, dünyası toz pembe, diğer bir yanı da hırsızdan, yabancıdan, trafikten, ondan, bundan korkan kocaman bir yetişkin sürüsü...
Büyük büyük şehirlerin, olumsuz düşüncelerin minicik bedenlere yüklediği büyük büyük korkular....
İşte böyle büyüdük biz. "Biz" yani büyük şehirlerde yaşayan bütün çocuklar. Halbuki o zamanlar bu zamana göre nasıl da kolaymış, güzelmiş. Ah bilselerdi de azıcık rahat bıraksalardı bizi...
Geçen gün, belkide ilk bakışta varoş semti diye adlandırdığımız bir semtten geçerken arabayla, kafamı gayri ihtiyari kaldırıp gökyüzüne baktım. Abartmıyorum aynı anda yüzlerce uçurtma birden salınıyordu mutlu çocukların ellerinden. Aaaa dedim "uçurtma şenliği var galiba, ne güzel"...Hani şu yılda bir kere yapılanlardan. Kendi çocukluğumu düşündürdü işte bana o uçurtmalar.
Dönüş yolunda hala rengarenkti gökyüzü aradan saatler geçmesine rağmen. 15 gün sonra bi daha, bi daha. Anladım ki hergün uçurtma şenliği vardı oralarda. Düşünsenize ne büyük mutluluk...
Belki ayağında doğru dürüst ayakkabıları yoktu, belki de karınları gurulduyordu. Yada hiç biri değil, şefkati özlüyorlardı. Onlarca arabaları, bebekleri, legoları, müzikli oyuncakları yoktu. Bence isteyen de yoktu zaten. Onlar bir çocuk için en eğlenceli şeylerden birini yapıyorlardı ve çok mutluydular. Dilediğince koşturabilmek uçurtmanın peşinden.
Ömrü hayatında toplasan 5 kere uçurtma uçuran biri olarak hemen bizim çocuklarımızı düşündüm.
Hangisi sokakta misket oynayabiliyordu, hangisi bir elinde uçurtması, diğer elinde domatesi mutlu olabiliyordu, Hangisi araba çarpar korkusu olmadan köşedeki marketten ekmek alıp gelebiliyordu. Tanıdık, tanımadık herkese gülebilenleri, paylaşabilenleri hangileriydi. Hangisi daha çok güveniyordu kendisine, hangisi daha cesur daha emindi kendinden. Hangisi tanıyordu hayatı bütün acımasızlığıyla.
Tabii ki onlar...
Herkesin birbirini tanıdığı, evde pişenin dağıtıldığı, sokakta gezen yabancının hemen göze çarptığı, belkide kapıların açık bırakıldığı mahalle arası çocukları...
Ne kadar mutluydular gözlerinden okudum ben. Benim içinde her şey pespembe oluverdi onlara bakınca... Çok masum, çok güzellerdi...
İçimden geçirdim sonra. Öyle yada böyle hepsinin sonu aynı olmayacak mıydı sanki...
Güzel gülümsemelerini unutturacak, aydınlık dünyalarını karartacak, kocaman ve gerçek bir bulut gelecekti tam tepelerine biliyordum. Çok fazla zamanları da yoktu ayrıca.
Bütün çocukları can evinden vuran, kaçışı olmayan o kabus...Gelip bulacaktı hepsini daha önce bizi, hepimizi bulduğu gibi...
Fakirliğin, açlığın, parasızlığın, sevgisizliğin, evin akan damının, olmayan camının, karnedeki zayıfın, ağırlığını bindirecekti üzerlerine o. Hayalleri suya düşürecek, o gün uçan uçurtmaları dolap üstlerine istifletip, yerini unutturacak, daima zorlayacak ve asla eski günlere dönmelerine izin vermeyecekti. O çocukların en büyük düşmanıydı. Vuracaktı hepsini. Keşke engel olunabilseydi...
Keşke o harika çocuklar, acımasız "BÜYÜMEK" le tanışmayabilselerdi...

Sevgilerimle Ela...
Resim:images.com'dan.

Devamı Buradan ...>>

26 Nisan 2010 Pazartesi

ŞANSIM DÖNÜYOR MU NE?

And içmiştim gidip milli piyango gişesinden bilet almamaya. Ancak bilet satıcısı yanıma gelip de "al" derse alacaktım ve öyle inanmıştım bana da çıkacağına. Uzun zaman bekledim gelen giden olmadı...22 nisan günü nasılsa cebimde 5 lira var biletçi kadın yaklaştı yanıma "abla bilet almayacak mısın?" dedi. "Sadece 5 liram var zaten onu da sana verirsem!" deyince öğrendim biletin 4 lira olduğunu ve aldım. Umut dünyası işte, ertesi gün internete girdim numarayı yazdım aldığım cevap "maalesef bilet numaranıza ikramiye isabet etmemiştir"di.. Bugün aynı kadın tesadüfen yine yanıma geldi. Ben hesap sorar gibi; "sen ogün o bileti verdin ve çıkacak dedin hiçbirşey çıkmadı işte!" deyince nazla niyazla, bana kazı-kazan uzattı gülerek "bir gün çıkar güzel ablam "dedi." O zaman ver o yeşil olanı, sözün doğru mu bakalım!" dedim.3 adet 8 lirayı üstüste görünce (ne yalan söyleyeyim) şansımın geri döndüğüne sevindim. Paramı alıp oturduğum kafedeki masanın üstüne gururla koymamla birlikte yanımıza yaklaşan yaşlıca bir teyze,
yaşlı gözlerle 2 torba erik uzattı bize." Evladım Akhisar'a dönmek için yol parasına ihtiyacım var bu erikleri al bana 10 lira ver yeter, otobüs parası edeceğim" dedi.
Çatlamış toprağa dönmüş yanaklarından akan gözyaşları, kimsesiz oluşu, çadırda kaldığını, şeker hastası olduğunu, yeğenine bakmak zorunda oluşunu söylemesi "otur hele dinlen, bir çay iç" dememize neden oldu."Acıkmıştım ekmek verdiler almam demedim, aldım aha burda!" diye de yeminler edip torbasını gösterdi.

10 lira ne olacak, nerelere harcamıyoruz bu paraları deyip teyzeyi muradına erdirdik çok şükür."Erikleri de başkasına satıp, yeğenine birşeyler alırsın" dedik. Cebimdeki bütün parayı o ağlarken vermediğime şuan ben bile şaşıyorum.Neyse aradan 10 dakika geçti geçmedi elindeki erikler bitmiş anayola doğru giden teyze gözümüze ilişti (hani akhisar'a gidecek yol parası bile yoktu ya!.Bizde acımış ve bir de ardından gözyaşı dökmüştük ya!) Ana yolda bekleyen son model kamyonet ön kapısını açtı ve teyzeyi aldı, güle oynaya yaşlı teyzemiz Güzelyalı yönünden Konak istikametine doğru yolaldı...Allah muradını versin, yolu açık olsun inşaallah.
Yıllar önce Karşıyaka'dan Konak istikametine giden vapura yetişmek için hızlı adım yürüyorken 10 yaşında bir çocuğun iç paralayan ağlayışını duymuş ve yanına varmıştım.Ağlama sebebi gevrek tablasını ve gevreklerinin hepsinin belediye zabıtasınca alıkonduğunu çocuğu teselli eden gençten öğrenmiştim."şimdi babam beni eve koymaz, bir de dayak yiyeceğim eve gidince" diyordu hıçkırarak."Kaç para tablan, kaç paralık gevreğin vardı?" diye sorduğumda aldığım cevaba göre, çocuğun eline tüm paramı sıkıştırıp yetişmiştim vapura.Neden sonra öğrendim ki o çocuk o senaryoyu değişik iskelelerde oynuyormuş zaman zaman.Bir başka hikaye de;
Belediye otobüsünün en arkasındayım bir gün, orta kapının yakınında bir genç bayıldı, ağzından köpükler saçılıyordu o anda.Bütün yolcular seferber oldu onu ayıltmak için. Sonradan öğrendik ki sara hastasıymış ilaçlarını alamamış.Bütün otobüs yolcuları seferber olup, gence bir torba dolusu parayı teslim ettik. Genç 2 durak sonra yardımlarımızla otobüsten indi ve 300 metre gitmeden Otobüs şoförü ayağa kalkıp "beyler o çocuk hergün bu otobüste aynı numarayı çekiyor" dedi.Yolcular neredeyse "neden daha önce söylemedin?" diye şoförü dövecekti.
Bu tür olayları yaşamamın nedenlerini düşündüğümde, ben işin içinden çıkamadım doğrusu.Sizlerin bir öneriniz varsa sevinirim sevgili dostlarım?Sevgilerimle.

Not: Fotoğraf "gallery.photo.com"dan alıntıdır.Fotoğraftaki teyze ile hikayedeki teyze arasında herhangi bir bağlantı yoktur.Ancak tıpkısı gibi benzemektedir bilgilerinize sunulur.

Devamı Buradan ...>>

25 Nisan 2010 Pazar

HİNDİ ZAHRA / DİNLENESİ

Yarı Fransız yarı Faslı olan Hindi Zahra, hayatını Paris ve Londra arasında mekik dokuyarak geçiriyor. Amerika, İngiltere ve Avrupa ülkelerinde verdiği konserlerle geniş bir hayran kitlesine sahip olan genç şarkıcı,
A’dan Z’ye albümünü tek başına hazırlamış ve İngiltere’nin en önemli müzik dergilerinden The Wire tarafından ‘yeni Billy Holiday’ olarak tanımlanmış Zahra, “Bir söz yazıyorum, bir riff çalıyorum, gitarları kaydediyorum, sonra da sözleri üzerine yerleştiriyorum” diyerek bu ‘el emeği, göz nuru’ üretim sürecini özetliyor.
Albümünde Fas köklerinden de kopmadığı gözlenen Hindi Zahra, şarkılarında bendir gibi geleneksel enstrümanlara da yer veriyor. Alternatif/indie müziğin dünya müziğiyle kulağı okşayan bir özgünlükle harmanlanışına tanık olmak istiyorsanız bu albümü kaçırmayın!
Hindi Zahra - Beautiful tango

Hindi Zahra - Handmade | MySpace Müzik Videoları

Devamı Buradan ...>>

24 Nisan 2010 Cumartesi

EY FANİ YA ALLAH DE YA ÖL KÜL OL

Basından, "Dünya'da hava ve kara trafiğinin normale döndüğü" yolunda mesajlar aldık bu günlerde. Böylece felaket senaryolarının, insanın takkesini önüne alıp düşünmesi gerektiği konusunda uyarıcı olduğuna da iyice emin olduk. Yeni gündemlere kapılarımızı aralamadan önce; "doğum sancıları çeken anne adayının soluklanmaları gibi burnumuzdan deriiin bir nefes alıp, ağzımızdan üflemenin zamanı geldi herhalde" dedik şu sıra.Çizilen "kıyamet alâmetleri" gibi haberler, görelim bakalım dedik, nasıl bir gelecek mesajı iletiyor bizlere?
Geçtiğimiz hafta İzlanda'da patlayan yanardağ: Eyyafyallajöküll benim deli saçması anlayışımla; "Ey fani ya Allah de ya öl kül ol" mesajı verdi bana.Kimine de "eyvahyallahdökül" mesajı vermiş.Ya size?
Kuran'da Zilzal suresi;
"1-Yerküre o sarsıntıyla sarsıldığı zaman,
2-Ve toprak ağırlıklarını çıkardığı zaman,
3-Ve insan "ne oluyor buna?" dediği zaman,
4-İşte o gün yerküre,tüm haberlerini söyler/anlatır." yazıyor.
Âd kavmi, İrem, Semûd,Lût kavmi ve Firavun gibi ülkesinde azıp zulmedenlerin, malı devşirip depolayanların, mirası derleyip toplayıp yiyenlerin sonunun nasıl olduğunu düşünüp "Ya Allah dememiz, Ya da kül olacağımız" mesajını veriyor.Haksız mıyım ama?
Sevgilerimle, Tontini.
Devamı Buradan ...>>

23 Nisan 2010 Cuma

23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMI



Sevgili Babam; "tertemiz giyimli zengin bir ailenin çocuğunun başını okşamak değil mesele. Mesele; fakir, ayakkabısı yırtık, sümüklü, saçları kirli bir çocuğun başını okşayabilmektir" derdi.Haydi dostlar bugün dış görünüşüne bakmadan, Sevgili Üryan'ın da dediği gibi sadece gözlerindeki ışığı görerek, okşayıp mutlu edelim bugün çocukları.Dünyada ilk kez çocukların önemini vurgulayıp onlar bizim geleceğimiz diyen Yüce Atatürk'ün başlattığı 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve çocuk bayramı tüm dünya çocuklarını kutlu ve mutlu etsin.
Sevgilerimle.

Resimler:images.com'dan.
Devamı Buradan ...>>

22 Nisan 2010 Perşembe

SÖZ İKRARDIR KÜPE OLSUN KULAĞA

Söz ikrardır dostum unutma aktini.
Ya verme söz, ya da dönme sözünden.
Unutsun isterse kişi yeminlerini.
Dönen dönsün, sen dönme ha sözünden
Söz ikrardır dostum, dosta var mihneti.
Başını kes sakın geçme sen sözünden.
Ahde vefa yazılmışsa ta ezelden,
Ya öl söz verme, ya öl dönme sözünden.
Senet, çek, poliçe imzalanır mürekkepli kalemle. ”Sözüm namustur” da desen geçmez bu türlü akit dünya dem-inde.”At şuraya imzanı” derler insana. sözleşme tarihinde ceza-yi müeyyide uygulanır, vaad edilen yapılmazsa, taahhüdünde durmayan adama. Ya SÖZünün altına; atmışsan görünmeyen imzanı damarlarında akan kanla, üstelik inandıysa o dostun gönlüyle sana; söz var iş bitirtir, söz var baş yitirtir sonra adama.
Cefasız ve mihnetsiz yâr olalım, sözümüz söz olsun bundan böyle inşaallah.Hepinize sevgilerimle.

Resim:Victor Bredan

.
Devamı Buradan ...>>

21 Nisan 2010 Çarşamba

SULH, BARIŞ, HİZMET

Düştüysek davaların peşine bir ala-vere, dala-vereye döner bu hayat.Eğer "ben senin için bunları yapıyorumun" hesabını tutuyorsak, dava güttüğümüzün de bir çetelesi vardır elbet ...Kârımız gibi görünür kendimize hizmet ettiriyor olmak. Oysa zarardayızdır..Borçlanmışızdır; bize yaklaşana, suyumuzu aşımızı verene hatta kapımızı çalana, gönül alana.Hizmet gibiyse her yaptığımız, hizmet verdiğimiz her kişi kendimiziz... Davalar mahkemelerde görülür.Oysa bizim işimiz; sulh, barış, hizmet ve kardeşlik olmalı.Deniz ve gökyüzü ne zaman unuttu mavi rengini? Ağaçlar ve çimenler ne zaman reddetti büyüyüp gelişmelerini? Gölgesini bizden hiç sakındı mı o ulu çınar? Güneş hiç bizden sakındı mı ışığını? Bir ücret istedi mi bizden gecenin parıldayan yıldızı? "Sen doğmayı istedin, öyleyse kendi kendine sen bak" dedi mi bir anne çocuğuna? Kuralı yoktur sevginin; Rengi vardır, melodisi, esintisi, kokusu vardır.Severken ve verirken daha çabuk açılacak o dostun gönül kapısı.
Sevgi ve aşkla çoğalın, Tontini.
Devamı Buradan ...>>

20 Nisan 2010 Salı

SEMİRAMİSİN ERMENİ KRALA AŞKI ve VAN: 4


Bu hikaye isterseniz sonun başlangıcı olsun dostlarım.İster efsane deyin ister hikaye, o topraklarda ne aşklar yaşanmış görelim. O kutsal şehrin adının VAN olmasına sebep olan aşkı öğrenelim önce.

O sıralar kral Nebukadnezar; yenilgiye düşeceğini anladığı bir savaşta tanrılardan Bab ve ilon’a dua edip kurbanlar adar.”Eğer bu savaşı kazanırsam kuracağım şehre sizlerin adınızın birleşimi olan Bab-ilon adını koyacağım der.
Derken ordunun yorulup geri çekilmeye karar verdiği bir dönemde savaş meydanlarında biri belirir.Üzerine gittiği her mevzide düşmanı dize getirip cesaret kazanan ordusunu hücuma kaldıran, yakışıklı bir cengaver gibi savaşan, tek atın çektiği savaş arabasının içinde korkusuzca kılıç sallayan, naralar atan biridir bu. Onun kahramanlığı ve cesareti sayesinde kent ele geçirilir. Kral Nebukadnezar bu cengaverini merak edip huzuruna çağırdığında Semiramis zırhını çıkarır. Kral o zaman onun kadın olduğunu anlar.


Semiramis; söylentiye göre bedeninin yarısı kadın yarısı balık olan Askalon gölü tanrıçası Derkoto’yla, çoban Simos’un kızıdır. Heredot’un anlatımına göre M.Ö: 810 larda doğmuş Annesi onu sahildeki kumrulara emanet etmiş ve ait olduğu göle dönmüştür.Semiramis: “kumrudan gelen” demektir.

O kadar güzeldir ki kral o an ona aşık olur.O an nikah işareti olan parmağındaki yüzüğü çıkarır itiraza meydan bırakmadan Semiramis’in parmağına takar. Semiramis’in çocukluğu yıldızları okuyarak, kuşlardan öğrendiği şeylerle oyalanarak geçmiştir. Kraliçelik tahtına oturduktan sonra eski günlerine özlemi artmış geri dönmek istediğini her söylediğinde Kral; “ sana Askalon gölünü aratmayacak bir kent inşa edeceğim” diye vaatlerde bulunmuştur. Babil şehri işte böyle bir karşılıksız aşkın eseri olarak inşa edilmiş sonradan dünyanın 7 harikası arasına kabul edilmiştir. Semiramis’in “bu kentin nesiller boyu kaybolmayacak bir kent olmasını isteği” gerçekleşmiştir.”İnsanlar hep neşe ve debdebe içinde yaşasın, altın kaselerde yanan mumlarla sokakları aydınlansın, insanların ağzından “Babil” adı çıkarken burun delikleri kalkıp insin” dermiş. Kocasının öldüğü sıra hamile olan Semiramis ülkesini tek başına yönetmeye devam etmiş.Hırs ve hükmetme hevesine kapılıp iktidara ortak olur düşüncesiyle ve çeşitli entrikalarla “çölün yararlarından ve sert doğanın insan üzerindeki yararlı etkilerinden sözederek oğlu Ninyas’ı Ülke dışında Suriye civarında çorak bir bölgede çobanlık yapan birinin yanına göndermiştir.Söylenceye göre amacı onu orada öldürtmektir. Güzelliği korumak için kremlerin icadı, zevk ve eğlence gecelerinin organizasyonları, babilin bülbüllere yuva olmasını sağlayan tedbirler hep onun zamanında uygulamaya konulmuştur.Sihir ve büyü de almış başını gitmiştir.
Dünyalar güzeli Semiramis, o güne kadar gönlüne göre birini bulamamıştır; ta ki Van’ın Muradiye kazasının kuzey yamaçlarına bir sefere çıkana kadar.
Semiramis, bu sefer sırasında bölgenin hâkimi olan “Ara” adında genç bir Ermeni krala gönlünü kaptırır.
Ona evlenme teklif eder, eğer kendisiyle evlenirse ölen eşi Kral Nebukadnezar’ın sahip olduğu herşeye onun da sahip olacağını söyler.Ya da kendisiyle beraber olup isteklerini dindirdikten sonra paha biçilmez armağanlarla ülkesine geri dönebileceğini belirtir.Ancak güzel Ara’nın zaten Nivart adında bir karısı ve çocukları olduğundan bu teklifi reddeder.Bunun üzerine çok öfkelenen şehveti ile ünlü babil kraliçesi komutanlarına emir vererek Ara’nın canlı olarak ele geçirilmesini ister. Savaş devam etmektedir. Semiramis’in kuvvetleri son bir saldırı ile tüm bölgeyi ele geçirirler. Ancak son saldırı sırasında Hükümdar Ara da öldürülür. Haberi alan Semiramis deliye dönmüştür, Aranın cesedini sarayına getirtir ve kıyafetlerini kendi askerlerinden birine giydirip halka “onun ölmediğini Tanrılarının Ara’nın yaralarını yalayıp iyileştireceğini” söyler. Halk da buna inanır ve ermeni isyanını bu şekilde bastırmış olur.Ancak Ara ölmüştür, aşkını yüreğine gömer, hemen dönüş emrini verir. Dönüş yolu üzerindeki bugünkü Van’a gelir. Van’ın zümrüt yeşili bağ ve bahçelerini, Van Gölü’nü çok beğenen Kraliçe’nin en fazla dikkatini çeken yeşillikler arasından göle doğru uzanan heybetli bir kaya parçası olur. Ara’nın hâtırasına bu kayalık üzerinde bir kale inşa ettirmeye karar verir. Kısa süre içersinde kale yapılır, eteğinde şanına uygun bir şehir kurulur. Şehrin adını da “Şamrangerd” koyarlar.
Aradan yıllar geçer. Ara’nın acısıyla yanan yürek, bu defa da sıla hasretine yenik düşer. Memleketine dönmeye karar veren Kraliçe Semiramis, kaleyi ve kurduğu şehri “Van” adındaki bir komutanına bırakarak ülkesine döner. Şehrin bugünkü adının bu komutandan geldiği rivayet edilir. Semiramis’in ordusu gün gün zayıflar ve yenilgilere uğramaya başlar.Halk köylülerin başına geçen bir savaşcının varlığından söz açarlar. Yakışıklı bir cengaverdir kendisi ama yüzünü gören hiç olmamıştır.Semiramis onunla tanışmak ve ona ülkeyi birlikte yönetme teklifi etmek ister. Ancak bu güzel yüzü elleri arasına alıp gözünün içine baktığında onun çöle gönderdiği oğlu Ninyas olduğunu anlar. Ninyas da annesini öldürme ve ülkeye tek başına hakim olma hayalleri kurar. Semiramis'in her öğleden sonra bahçeye çıkıp ağaç gölgeleri altında uyuduğuna bakıp onu bu sırada bıçaklamayı planlar. Ancak her yeltenişinde Semiramis'in onun yanına geldiğini hissedip uyanması yüzünden amacına ulaşamaz.Semiramis Tanrılarınla; "Ben herhangi bir kadın değilim. Sizin çocuğunuzum, bu yüzden herhangi bir kadın gibi ölmem.." diyerek tartıştığı da duyulmuştur.
Bir sabah güneş rahipleri onun balkonunun altına sabah duasını okumak için gelirler. "Ey ışığın kaynağı!. Ey ısıyı ve rahatlığı veren! Ey hem zalim hem müşfik olan!. Hükümdarlar hükümdarı!. Kraliçe de seni bizimle birlikte selamlar.." dediklerinde her zamanki gibi onun çıkıp duaya iştirak etmesini beklerler ama Semiramis görünmez. Balkonun duvarına tünemiş bir kumru görürler sadece. Gökte onu bekleyen başkaları da vardır sanki. Ve kumru az sonra uçup gider. Sarayın bütün odalarını altüst edip kraliçeden iz bulamayan saray halkı onun aslına dönüp göklere yükseldiğine inanırlar...

Devamı Buradan ...>>

19 Nisan 2010 Pazartesi

VAN:3

Amerika'lı Thournbourg ismindeki ekonomi uzmanının Van'daki Akdamar adası gibi bir adası olsa Türkiye'ye yerleşeceğini söylemesini Soner Yalçın'ınAmerikalılar hangi adamızı istedi yazısından okuduğum gün Van'la ilgili anılarımı yazmak geldi aklıma.Yeniden yola çıkışım biraz hüzünlü oldu. Satıp savılmış vatan topraklarımı yeniden gözyaşlarımla ıslatıp, yeniden dualarımı ekmek istedim dağına çimenine adasına gölüne.Bu 3 yazı; bir feryadın yazı dizisidir. Anı, seyahat, eğlence yazısı değil..VAN:1 ve VAN:2den sonra VAN:3 le yeniden karşınızdayım işte.Sadece Van mı? Fethiye, Kuşadası, Kaş-Kalkan, İzmir,Alanya,Datça, Mersin vb.nice el altından satılmış güzelim memleket topraklarımız içindir gözyaşlarımla yıkanmış dilden dökülen gönlü yaralı sözlerim."Sattık da alıp götürdüler mi?" diyeceksiniz belki de.


"Ay ben öldüm mü ki vatanıma yâd adam gire, canım sağken düşmanın atının tırnağını vatan toprağıma bastırmam!" diyen 85 yaşındaki Van'lı Selbihan Ninenin ruhu yüzüsuyu hürmetine onun gibi "ülkeme yâd adam sokmam"diyebilmeyi isterdim ben de.

2.Rüyamda; önümde önlük, ağaç ekmek teknesinde tahta tokacımla ekmek yoğuran bendim. Belki de bir deste tandır ekmeği yapıp şah Abbas'a götüren kaleden muhasarayı kaldırtan Selbihan ninenin ruhuydu bana "yürekli olmamız gerektiği" mesajını veren.Kim bilebilir?
Neyse,Martıların sesleriyle uyandırıldığımızda kahvaltı yapmadan düştük Van gölü ve Akdamar adasının yoluna...Kardeşim Tutsak; "hadi bakalım abla adada neler var anlat bize!" deyiverdi. Hani, rüyalarımla dalga geçmek amaçlı biraz da sitemkardı sözleri."Görmedin gitmedin ama olsun sen gitmeden de görürsün!" diye de biraz alaylı sözlerine söz ekledi .Kendimi sınavda gibi hissetmiştim bir an.Söylemeyeceğim, sadece rüyamda gördüklerimin resmini çizeceğim dedim.İçime gölün turkuaz sularının ışıklı-mavi serinliğini çekip kalemi elime alıp bakın neler çizdim.Asma yaprakları ve üzüm salkımı,çıplak bir kadın-erkek,eller ve kuşlar ve birkaç hayvan resmi.Çizdiklerim bunlardı.Tekne iskeleye yanaştığında binyıldır ayak basmayı özlediğim toprağı öpesim geldi.İskelenin hemen yanında şimdi duruyormudur bilmem boyum kadar ikiye bölünmüş, dişi kristal yumrusu dörtbir yana ışıklar saçıyordu.Okşadım herbir fasetasını, kimbilir kaç asırda oluşmuş ve onu elleyecek elleri beklemişti oracıkta.Akdamar kilisesine yaklaştığımızda bizim çocukların yüzlerini görmenizi isterdim.Çizdiğim simgeleri gösterip "denize atılan o adamı çizmemişsin ama!" diyorlardı.
Yaşanılmış efsanelerin duvar üstü fresklerde anlatıldığı bir yerdi orası.Yaş sıvanın üstüne madeni toz boyalarla, yaşanan olayları ve kişileri resmeden ustalar, fresklerin köşesine bucağına simgeler nakşedip sırları saklamışlardı. Okumayı bilen yine gözleriyle okuyordu da; kelimeleri değil ancak renkleri, simgeleri, ifadeleri kabartmaları okuyup hikayeleştirebiliyorlardı.Oranın tarihini genç bir gönüllü vatandaş anlattı bize. Merak iyi şeydir bazen, sorarak Bağdat bile bulunur bence. Vaspurakan kralı 1.Gagik tarafından keşiş 1 Manuele yaptırılmış bir manastır kilisesi olarak geçiyormuş kayıtlarda.İncil ve tevrattan alınmış çeşitli sahneler, Yunus peygamberin denize atılması, Hz Meryem ve kucağında İsa, Ademle Havva ve cennetten kovuluşları sahnesi, Hz Davut ve Goliat mücadelesi, ateşte 3 ibrani genci,aslan inindeki Daniel, başı haleli abbasi halifesi Muktedir bir elinde kadeh, diğerinde üzüm salkımı tutar şekilde kazınmıştı duvarlara. Bunlar dışında onlarca hayvan figürünün ve üzüm asmalarının sarıp sarmaladığı bir yapıydı Akdamar kilisesi.Ya içi? Ya TAMARA efsanesi? ya asur kraliçesi Semiramis ve ARA'nın aşkı?

Onlar da, az zaman sonra...
Sevgilerimle.

Devamı Buradan ...>>

17 Nisan 2010 Cumartesi

VAN: 2

"Rüyalarımın götürdüğü şehir VAN"ı okumadıysanız buradan okuyabilirsiniz. "Van:2" o postun devamıdır haberiniz ola.

Yola çıktıktan beş dakika sonra erkek kardeşim "abla, benim nüfus cüzdanım kayıp biliyormusun, muhtardan bir suret çıkarttırdım, yeterli olur mu acaba? diyor.Saat başı kimlik kontrolü yapılan o yollarda nasıl bir heyecan yaşayacağımız baştan belli oluyor.Tutsak işsiz o sıralar ve ben de ablalık işte, bir iş öğrensin istiyorum. Kendisi profesyonel müzisyen ama bir türlü dikiş tutturamıyor o meslekte. Eşi de kıskanç mı kıskanç...Tutsak'ın eşinin rızasını almadan geldiğinden de haberim sonradan oluyor. Bir an otobüsü durdurup inesim var, ama ne çare "bindik bir alamete gidiyoruz nereye?" belli değil sizin anlayacağınız.

Otobüs garajdan hareket ediyooor bu sefer Sufi Cem yok.Herhalde ailesi izin vermedi diye düşünüyorum. Ama yapacağımız iş de 2 kişilik bir iş değil. ekip gerektiriyor. Otobüs Bornovadan yolcu almak için durduğunda ışıklarını yakarak bir taksi yetişiyor ardımızdan.Cebindeki son kuruşuna kadar şoföre verip Cem de yetişiyor çok şükür bizlere. Uzun bir soluklanmanın ardından ben onlara hesap soracağıma onlar başlıyorlar beni sorgulamaya."EEe söyle bakalım, bir Van'dır tutturdun gidiyoruz, ne göreceğiz bakalım orada?" diyorlar.
Erzincan otobüs garajında iki şekerli demli çaylarımızı içerken biz, kıpkızıl kesiliveriyor çektirdiğimiz fotoğraflarımız nedense. Sonra Erzurum ve nihayet Van otobüsündeyiz şimdi...Saat başı polis ya da jandarmalar var yol boyu... Otobüs yanaşıyor sağa, indiriliyor bütün erkekler, tek sıra diziliyor, kimlik kontrolü, arama, tarama...Kalbim yüreğimde Tutsak'ı alıkoymak istiyorlar aynı bir terörist yakalamışlar gibi."Nüfus cüzdanı sureti geçersiz" bahanesiyle. Ben dilim döndüğünce kem-küm anlatmaya çalışırken durumumuzu, polis bir bayan bana dönerek gülümsüyor ve "ben tanıyorum sizi!" diyor.Allah allah! ben hiç hatırlamıyorum kendisini.Ben, İzmir POlis Okulu mezunuyum geçen sene siz bizim okulumuzda seminer verip, bizleri sigortalamıştınız, adınız Dilek değil mi? diyor sevecen bir dille ve ben de seviniyorum bir hısmımı bir akrabamı dağbaşında bulmuşcasına... Böylece izin çıkıyor çok şükür ve istikametimiz yine VAN işte...Benim dilimde bestesi güftesi belli değil uydurulmuş bir türkü;
"En batıdan çıktım yola,
Güneşin ilk doğduğu hana,
yayımı gerip attım okumu,
öpüştüler batıyla doğu.
Van'a gidiyorum VAN'a,
Aşkım kanat sevdam ayakta,
Alıkoymak günahtır dostum,
Rüyalarım yol açtı bana."diyorum "saçmalıyorsun yine" diyor dostlarım.Yol çekiyordu beni taa uzaktaki,Adı yok bir sevdaydı bu bendeki.Ne zaman Van toprağına bastık kadem, sanki arzla arş birleşti efsanelerdeki gibi.Ak kanatlı güvercinler pike inişi yapıp üstümüzde bir inip kalkarak giriş izni verip mühürlediler biletlerimizi o an sanki.Bunların hepsi benim için bir işaret, bir simge bir gizdi.
Rüyalarımdan artakalan soruları soruyordum şimdi kendime."Ne,neden,niçin, neydi burada beni bekleyen?"Magripten maşruka kanat açtırıp neydi beni buralara getiren? İş değil, sigorta, poliçe değil yaşanılmış izlerini ve acısını unutmadığım belki de hasretini çektiğim bir aşktı beni buraya sürükleyen."Van gölü!" diye fısıldadım bir anda."Tamam tamam!" dedi ekip arkadaşlarım. "sorup soruşturalım önce, yarın ilk işimiz yola çıkmak olsun senin gönlünce."

Cumhuriyet caddesindeki "Büyük Asur oteli"ne yerleşiyoruz.Odama çekiliyorum ve otelin şuanda elimde olan, sararmış antetli kağıdına; "Güneş;yüreğimde ısıtmak için var,yıldızlar gözlerimde dilimde çakılmış çiviler gibi..Geçmişin gri penceresinden atlayıp gelen zaman hep vardı zaten.Tüm sevgileri ve nefretleri üstlenip tavında altına dönüştürelim diye bugün buradayım"yazıyorum gideceği bir adres olmayan mektubuma ve son cümlemi; "her haliyle biz yaşayan sevgiyiz." sözleriyle bitiriyorum.Yıl:Temmuz:1996

Devamı:belki yarın, belki yarından sonra.

Resim:Boris İndrikov

Devamı Buradan ...>>

15 Nisan 2010 Perşembe

3 HARF

Aşk nedir? Bir iç kıpırtısı dersek, kimine göre... Bir başkası içinse ulaşamama duygusu... Yangın yeri... Zamanın durduğu sadece kalbin attığı an, mide gıdıklanması, el terlemesi, yanındayken bile özlem duyuran, hayatın varlığının o olmadan yitmesi, aldatma duygusu, öğretmek, öğrenmek, hayranlık, hoşlanmak, karmaşa, melankoliklik, şizofreni, paranoya, ütopyalarımız, sigaraya başlama nedeni, reddedilme, salt onun varlığı, varlık felsefesi, Leyla mecnun hikayesi, sarılmak, el ele gezmek, aynı anda aynı şeyleri yapmak istemek, göz ışıltısı, mutlu olmak, acı çekmek, kıskanmak, ölesiye kendini yok saymak, sevgiden sonra gelen, sevgiye dönüşen, platoniklik. Nerden ele aldığınıza bağlı onu. 3 harfli AŞK-ı tanımlarken hangi çerçeveden baktığınıza biraz da. En sahicisi her zaman kişinin kendi yaşadığıdır.

Diğerlerinin hissettikleri ona göre aşk değildir ki. “ Canım onun da yaşadığı bir şey mi?” diyerek başlanır cümleye arkasından da alengirli bir hikaye patlatılır. Bu hikayenin kahramanları da anlatan kişinin ya kendisidir ya da en yakın çevresinde aşk hikayesi en ünlü olan kişidir. Gariptir ki, kişiler bu konuda her zaman fikir sahibi olmaya bayılır benim gibi, herkes böyledir çünkü. Dilimizde 3 harfle başımızdan savarcasına bir anda söyleniveren, bu söylemi kısa kendisi derin kelime aslında dünyanın dönüşüdür. Arının polen taşıyıp bal yapmasıdır, kangurunun yavrusunu kesesinde korumasıdır, baykuşun gecenin karanlığına inat hu çekmesidir. Lavların püskürmesi, berfin-in karı delip güneşi bulması, ayçiçeklerinin yüzlerini güneşe çevirmesi, ilkbahardır, kıştır, yazdır, sonbahardır. Var oluşumuzun her anıdır belki de, nefesimizin içindedir.Atomun küçücük boyuyla binlerce kişiyi öldürebilmesidir. Mevlana’nın Şems’ine “ayağına diken batsa da çıkarmadan gel” demesidir, tahammülsüzlüktür yokluğuna. Adamaktır kendini artık olmamaktır olarak. Yunus Emre’nin dergahına eğri odun götürememesidir. Belki de hepsidir. Yaşadığımız an, aslında size de garip gelmiyor mu zaman zaman: Neden buradayız ve ne yapmak için? Bir tutturmuşuz dünya telaşı diye bir şeye, aşkla geçen her güzel olay biraz daha uzak düşmüyor mu bize? Hangimiz farkındayız aslında her anımızın aşkla dolu olduğunun ve binlerce güzellikle çevriliyken etrafımız, hala bir kusur bulmak için mutsuzluğu seçtiğimizin. Bunu söylerken türümün bana mirası olarak mutlu olmak yerine, kötüyü gördüğümdendir ki aslında bu anlattıklarımın hepsi kendimedir. Aşkı tekrar hatırlayabilmek dileğiyle, aşkla kalalım…
Sevgilerimle AHU.

Resim:İmages com.dan

Devamı Buradan ...>>

13 Nisan 2010 Salı

RÜYALARIMIN GÖTÜRDÜĞÜ YER/ VAN

Zaman zaman gözlerimi kapattığımda anında uykuya dalan ve enteresan rüyalar gören bir insanım ben. Gördüklerim rüya mıdır, gerçek midir, geçmiş mi, gelecek zamana mı aittir uyanınca bir türlü ayırdedemem. O sıralar 1996 yazıydı 2-3 gün arayla ve ısrarla VAN yöresini görüyordum rüyalarımda.Van kalesiymiş en yüksek burcundan kendimi bırakıp ovada ve gölün üstünde geniş kanatlarımı açıp uçuyordum korkusuzca.Uçarken ardımda bembeyaz bir iz bırakıyordum uçakların gökyüzünde bıraktığı iz misali. Herşeyi kuşbakışı mesafeden görüyor, ardımda dumandan bir yol çiziyordum.

Bir diğerinde Tahta bir kulübe önünde ve dağın hemen yamacında Van gölü kenarında şalvarımın üstünde işlemeli önlük, ayağımda çarıklar,elimde tahta tokaç koca tahta hamur teknesinde hamur yoğuruyordum. Bir diğer rüyamda Van gölünün altında bir mağara varmış oradan ağrı dağına çıkan mağarayı geçip Nuhun gemisine ulaşıyordum.
O zamanlar bilgisayarım yok ancak ansiklopedilerden araştırma olanağım var ve bilenlerden sorup öğrenebilirim o şehri. Daha önce o yöreyi gidip görmüşlüğüm yok çünkü."Van, Van" diye sayıklayıp duruyorum yani.Emeklisi olduğum bankanın Sigorta şirketindeki yeni görevim gereği şehir şehir iş bahanesiyle gezme olanağım da var.Nasıl olduysa bu olayın üstünden bir ay geçmeden Van seyahati çıkıyor bahtıma. Ekip üyelerimi tesbit ediyorum kardeşim Tutsak ve sufi_Cem de gelecek benimle. İşyeri sahibimiz tarafından Güzergahımız belirleniyor doğu bloğu bize veriliyor Erzincan-Erzurum-Van-Konya...Mardin'e Eskişehir'e de başka bir grup gönderiliyor.
O sıralarda Mevlana'nın Mesnevi içinde bana gönderdiği pırlanta işlemeli saat rüyası gibi rüyalarım da var. Böylece Konya'yı da görmem nasip olacak nasılsa...Bir taşla iki kuş. Erzincan'a daha önceleri birçok kez gittiğim için oraya ait rüyalarımı yerli yerine oturttuğumu düşünüyorum o sıra. Vali Yazıcıoğlu'yla tanışıyorum rüyamda az zaman sonra rüyam gerçek oluyor bunun gibi.Ama şimdi VAN gündemde Van ve Mevlana...Hoplamak zıplamak geliyor içimden, heyecanım doruklarda.İş seyahatine değil de,turistik dünya turuna çıkıyorum ve tarihe yolculuk yapacağım sanki.Rüyalarımı anlattığım kişiler; "Yarı şaka yarı ciddi, çok büyük işler çıkaracaksınız demek ki. Bu seyehatte bereket var para var para!"diye yorumluyorlar gördüklerimi.Ama benim amacım başka.. Rüyalarımın peşi-sıra gitmek varken, olur mu hiç para umurumda?
Terör zamanları o zamanlar. Güzergahımızda minübüslerin falan yakıldığı yollardı oraları yani. "Doğuya kadın başına iş için gitmek yürek ister" de diyor kimileri.Bir başka ekiple gittiğimiz Erzincan seyahatimizde "sabaha karşı Zara'ya ulaşırsanız orada sabahı bekleyin aman" demişlerdi bize.. "O yolu gündüz gözüyle geçin."Zara'da aracımızı park ettiğimizde sabah saatin 5:00 iydi.Hiçbir insan gölgesinin görülmediği fakat tüm ışıkların yanık bırakıldığı bir benzin istasyonunda beklemeye karar vermiştik. Ben arabanın kapılarını açıp, kelebekler gibi kollarımı açmış, ciğerlerime dağın havasını solumuş, tuvalete doğru şarkı söyleye söyleye yollanmıştım ki; Emekli komiser bayan arkadaşım sert bir sesle: "SUS" demişti bana. Ekip başı benim ve her konuda deneyimim gereği kararları ben verirken, ondan böyle sert bir emir cümlesi duyduğumda şaşırmıştım.Otomatik olarak "neden susacakmışım?" dedim."Sana sus diyorum!" dedi."Kuşların sesini dinliyorum." Şaka yaptığını düşünüp "ben de kuşların sesine eşlik ediyorum." deyiverdim.Koluma bir çimdik atışı var ki sormayın! Salaklığım nedeniyle, neden sonra orasının teröristlerin saklanma mekanı olduğunu öğrendim.Kuş sesleri yoksa pusuya yatmış birilerinin olabileceği ihtimalini neden sonra anladım çok şükür.Sonraki günlerde de hep ti-ye alındım o ekip arkadaşlarımca."Seni teröristler yakalasa; bak evladım neden birbirinizi vuruyorsunuz hepimiz kardeş değil miyiz?" der, "bir de güzel güzel hepsinin başını okşar, sırtlarını sıvazlarsın sen!" demişlerdi bana.
Neyse gelelim biz rüyalarımın bizi çekip götürdüğü Van seyahatimize:

Devamı: Belki yarına...
Resim:images.com

Devamı Buradan ...>>

12 Nisan 2010 Pazartesi

ÇILGIN KARINDAŞIM

Karındaş-tık... Farklı zamanlarda bile olsa, aynı annenin karnında 9 ayı geçgin ikâmet eden iki varlıktık. Ama ancak bu kadar farklı olabilirdik birbirimizden:) Aynı yerde doğup büyüyen yedi kat eller bile benzer birbirine az buçuk yahu:)
Tip olarak da çok benzeşmezdik, huy bakımından da...
Ben onu hiç kıskanmazdım. Ama o doğuştan kıskançtı. Zavallı annem bana ne alırsa ihtiyacı olsun olmasın, ona da almak zorundaydı. İkizler gibi tek tip giyinir, saçlarımızı bir örnek tarardık. Aman yeterki o "ablamın var benim niye yoooook, benim saçımı da öyle yaap üüüü" diye çığırmasın...
Bir sürü isteğimden sırf ona da alınamıyacak diye vazgeçsem de, en iyi oyun arkadaşımdı o benim. Evimizin bir odası onun evi olurdu, bir odası benim. Akşama kadar bi o bana misafirliğe gelirdi bi ben ona:) İki plastik bebek,plastik tencere, tava, kahve fincanları..
Saatlerce sıkılmadan oynardık şimdiki çocukların aksine.
Çok güzeldi...

Hala aklımdan çıkmayan yusyuvarlak bir surat, ışıldayan gözler, pespembe yanaklar ve sanki kendiliğinden rujlu muhteşem dudaklar. Her zaman dikkat çeken "görenlere kırkbir kere maşallah" dedirten cinstendi yani kendisi.
Ama çok asiydi...
Hep kafasının dikine gider ne yapmak isterse yapar, izin alma lütfunda da bulunmazdı. Ben: kurallara bire-bir uyan, sakin, kafasına vur lokmasını al abla... O: cazgır, erkek çocuklarıyla kavga eden, kural-kaide tanımayan kardeş. :)
Hatırlıyorum da bir keresinde sırf ben arkadaşımda kaldım diye "ben de bugün arkadaşımda kalıyorum!" deyip telefonu kapatıvermişti suratıma. O zaman cep telefonu da yok ki ara soruştur. Bütün arkadaşlarını dolaşmıştık kapı kapı.:) Annemin halini siz düşünün...
Aşırı hayvan sevgisi yüzünden her gün elinde bir kedi yada köpek yavrusuyla gelir bitlerini böceklerini üzerimize salardı :)Hatta bi kere ailecek uyuz bile olduk sayesinde. Koca çukurun içine düşen güvercini almak için ardından o da atlamıştı da çıkamayınca bütün lojmanı inletmişti ağlamasıyla. Apartman sakinleri seferber olup çıkarmışlardı çukurdan kendisini :)Sonraki günlerde bu durumlardan yılan annem eve yavru bir kedi almakta bulmuştu çareyi. En azından temiz ve piresizdi. Uyuz olma tehlikesinden de uzaktık ve arama kurtarma operasyonları da son bulacaktı tabii. Oohhh kurtulmuştuk sonunda.
Yaşı ilerledikçe daha da asileşti. Daha bir gözü kara oldu. Öyle arkadaşlar edindi ki okula bile gitmez oldu. Ve okulunu yarım bırakmak sonradan yaşayacağı en büyük pişmanlık olacaktı. Daha da güzelleşti. O güzelleştikçe annemle ben fenalaştık:)) -O mahur beste çalar, müjgan'la ben ağlaşırız- annemle ben fenalaşırızzzzz...
Polis kolejinde okuyan erkek arkadaşının annesiyle tanışmak üzere, bizden habersiz Isparta'ya gidişinin ardındansa annem hastaneye, bense derin kederlere...
O kadar çok vukuatı var ki, hangi birini anlatayım a dostlar.
Genç yaşımda beni 15 yaş yaşlandırıp, annemin yaşını ikiye katladıktan sonraaaaa 18-ine geldi ve bize "ben evlenicem!" dedi. Haydaaaa buyur burdan yak.
Hayır diyemedik. Desek bile dinlemeyeceğini belki de kaçacağını biliyorduk adımız gibi. Tanışıp isteme faslı, nişan, düğün, dernek...
Nasıl olacaktı da o deli kız ev bark temizleyip, yemek yapıp kendinden 9 yaş büyük kocasını idare edebilecekti? Düşünceliydik... Biraz da rahatlamıştık... Ne de olsa artık kocasının sorumluluğunda ve himâyesinde olacaktı. Ve aşıktı...Allaha emanet ettik. Arkasından günlerce ağladık. O evden gittiğinde; kavgalar ettiğimiz hatta birbirimizi hırpaladığımız her günün acısı topluca çıkarıldı içimden . Anlamsız ve yarım kalmıştım...
Sonraaaa bir yıl geçmeden ilk bebek geldi: Emir'im...Üzerinden 11 ay sonra diğeri: Elif'im... Benim güzellerim papatyalarım. Ve Elif doğduğunda bir yandan da asker kocasının hasreti...
Çalıştı didindi hem evine hem çocuklarına baktı binbir zorluk içinde.
Öyle bir anne ve ev hanımı oldu ki, eski halini bilenler şaşırdı hatta inanamadı. Biz de tabii.
Her zaman temiz evi,sarmaları, mantıları, börekleri, tatlıları, harika yemekleri üzerine ün yaptı.:) Solladı geçti beni...Hatta annemi... Başımızı yardı geçti ummadık taş gibi...
Şimdi 30 yaşında bir çocuk annesi olan ben, 18inde yaşadıklarını düşününce daha çok seviyorum onu daha çok gururlanıyorum. 28 yaşında 10 ve 9 yaşında çocuklara sahip olabilmek ne büyük bir emek ve mutluluk...Onu ve meyvelerini çoook seviyorum.Hep özlüyorum...
Sevgilerimle ELA.

Resim:Alexej Harlamoff

Devamı Buradan ...>>

11 Nisan 2010 Pazar

MASAL BU YA!

Masal bu ya!
Bir derttir sıkıntıdır sarmış ormanı...Düzen bozulmuş..
Duymuş hayvanlar: AS-oLANın üzerlerinden el-ayak çektiğini.
Aslan'ın; "Ben görevimi bırakıyorum artık, ne haliniz varsa görün,
Asaleten ve vekaleten hodr-i meydan yerime siz geçin."sözlerini...
Ormanda bir telaş, "kim geçecek ülkenin başına?"
Kuyruğunu uzunca bir sallayarak,tilki geçmiş kürsünün arkasına
Uzatmış burnunu havaya, bir koklamış uzunca...
Tilki bu, ezelden beri pek beğenirmiş kendini zira...
"Ben!" dermiş.. Ben, benim darda olana koşan.
Ormanı yaşanır hale sokacak olan.
Olacağım haklının hakkının bekçisi koruyucusu
İsterim sizler için olmak başkan ...


"Bu ülkeyi dostlarım, benden başka kimse kurtaramaz
Sizleri refah ve feraha kavuşturamaz.
Seçim yapılsın adalet kurulsun görün bakın,
Bana rakip varsa şimdi çıksın çabuk söylesin
Yoksa sussun ezelden-ebede" demiş "sonra konuşmasın."
Kurt uluyarak arz-ı endâm etmiş..Demiş ki; "benim rakip size."
Ama tilki seçilmiş oy çokluğuyla ne çare!
Tilki; "bu ülkede Aslanın kuralları geçer, inanırım ben yüce Aslan-a,
çıkmam emir ve komutlarından" diyormuş önce..
Sözlerine, hep yüce Aslan'ın adıyla başlayıp,
"Bu ne hakkaniyet, bu ne mazlumiyet, bu ne dost başkan" diyormuş halk onu duyup dinleyince.
İkinci sırada kalan kurtsa ayağını tilkinin kulağına götürüp diyormuş;
"sana muhalif gibi görünsem de, sen bakma...
Senin en sadık destekçin ben olacağım bu ormanda.
Tilki; yardakçılarını toplamış başına.
Ulaklar göndermiş ormanın dört bir yanına.
"İnekler,eşek ve koyunlar otlasın geniş bereketli çayırlarda." demiş önce.
Birgün satarız ırmakları, gölleri, çayırları inanıyorum kazanırız çok para .
Hava deniz kara hayvanlarını önce bir-bir mühürleriz.
Ormana hak ve adaleti böylece sonradan getiririz.
Ak-ı kara, kara-yı ak almış ormanda çok geçmeden,
Sonra da ülkede bir karış toprak kalmamış satılmayan..
Doluşmuş komşu ormanların öküzleri otlağa
Bizim hayvancıklara bir dirhem ot kalmamış.
Bu ne hak bu ne adalet diye ses vermiş çoğu hayvanlar.
Onları dinleyen kim onları da kafeslere tıkmışlar.
Diğerleri de "nasıl bir başkan seçmişiz biz" diye hayıflanadursun,
Padişahım çok yaşa-cılar, gelmişler meydana el-etek öpe öpe,
Yuvamız bacamız yıkıldı,
Orman kanunları acilen yapılmalı yoksa mağduruz biz diye.
Tilki birgün yine kürsüye çıkıp;
"Bakın ülkemi ne güzel yönettim!" demiş,
Seçim olunca yine oyunuzu bana verin.
Daha refah ve ferah günlere benimle gelin.
Sizin için izin çıkardım, açtım bütün sınırları
Getirdim sizlere Özgürlüğü ve demokrasiyi.
İsterseniz Siz de ben gibi orman orman gezinin.
İstemezseniz de siz buralardan gidin...

Şimdi bu hayvanlar ne yapsın?
Çareyi sizden bekler Tontini...

Sevgilerimle.
Resim:gallery.foto.net.

Devamı Buradan ...>>

10 Nisan 2010 Cumartesi

MAĞDURİYET POSTUNDAKİLER










Mağduriyet postuna çöktüyse bir insan,
Ne maldan geçmişse ne de mülkden
Çıkarsan postunu kalsa da üryan
Yılanlar çiyanlar çıkar altından...

Bir iki yalan, iftira, gözyaşı ile,
Taraftar bulduğunu sanır hile aşk ile
Bu Alemin akıllısı sansa, kendini bile
Onu, bir bilen gören vardır Allah'tan.

Resim:gallery.photo.net
Devamı Buradan ...>>

8 Nisan 2010 Perşembe

MİNİK ELLERİM

Küçüktüm... Hayat etrafımda gördüklerim ve hayallerimden ibaretti. Küçük dünyamda hem yalnızdım hem de o kadar kalabalıktım ki… İlkokul çağlarımda olduğumu hatırlıyorum. O zamanlar annemin çalışıyor olmasını, nedenini bilmesem de kabullenmiştim. Evin içinde koridor ve salona açılan eski kapı stüdyom, görkemli büyük salonumuzsa; kimi zaman öğretmen olduğum bir sınıf, kimi zamansa konser verdiğim sahne oluveriyordu. Ne garip ki etrafım hep insanlarla doluydu yalnızlığıma rağmen. Bu oyunu oynamam, sanırım ilerde bir çok güçlükle yalnız başımayken bile mücadele etmemi sağladı. Elimde kitabım, ayağımda annemin topuklu ayakkabıları, öğretmencilik oynuyordum genellikle. Derste öğrencilerime, okuduğum bölümden sorular soruyordum, yanıtı yine ben veriyordum kendimce. Çocukluk işte...


Cılız ayaklarımı öğretmenimin o sevimli tombul ayaklarına benzetiyordum, eteğimi onun giydiği gibi dizimin altında giyiyordum. Ne de çok sevmişim öğretmenimi demek ki!
Şimdilerde bir öğretmen olarak o çocukların bana ne gözle baktıklarını anlamam hiç de zor olmadı. Bununla ilgili küçük bir anımı sizlerle paylaşmak istedim şimdi.
Geçenlerde yatılı bir okulda nöbet görevime yeni başlayacaktım. Okulun içine girdiğimde etrafımı bir sürü sevimli çocuk kapladı. Hareket edemiyordum adeta. Soru üstüne soru soruyordu her biri. Nerden geldiğimi, ne öğretmeni olduğumu, evli olup olmadığıma kadar hakkımdaki her şeyi bilmek istiyorlardı. Hiç birinin ailesi yanlarında yoktu. Bir hüzün kapladı içimi. Kendi küçüklüğüm geldi aklıma. Onlar için öyle büyüktüm ki, farklı belki. Benim için minik elleriyle etüt saatlerinde gizlice bir şeyler yaptıklarını sezdim. Ses çıkarmadım. Acaba benim öğretmenim de mi böyle yapıyordu diye içimden de geçirmedim değil hani. Yemek sonrası her biri henüz 11 yaşında bile olmayan bu miniklerin odalarına davet edildim. Işıklar kapalı. Muzip gülüşler altında her bir yatakhanede muhteşem bir karşılama töreniyle karşılandım. Konfetiler hazırlanmış, kalpler yerlerde, bir ranzadan diğerine uzanan kağıttan kurdelalar. Kendimi göklerde hissettim. Bir çocuk öğretmenini hayatının neresine oturtur? En tepesine demek ki öğrendim.
İlkokul öğretmenime duyduğum anlatılamaz hayranlığı, bir başka temiz yüreğin bana hissetmesi, o çoooook eskilerde unuttuğum küçük kız çocuğunu bana tekrar hatırlattı. Şimdilerde o oyunu sıkça oynar oldum. Çoğu zaman yalnız olmama(hissetmeme) rağmen aslında o kadar kalabalığım ki... Benim bu dünyada hiç kimsenin sahip olamayacağı kadar minik ellerim var… Çünkü ben bir öğretmenim!
Sevgilerimle Ahu.

Resim:Aleksey Brikov

Devamı Buradan ...>>

7 Nisan 2010 Çarşamba

VİCDAN: TANRI'NIN SESİ OLAN EN BÜYÜK YARGIÇ


Çoğu kez darda kaldık mı; "Vicdanının sesini dinle!" deriz birbirimize...Oysa bu günlerde Vicdanımızın kalbine paslı bıçak saplanmış gibi acı çekmekteyiz.Zulüm, doymazlık, bozgunculuk ve vicdansızlık; Kıyametin 4 atlısı gibi ateş arabalarını mazlumların üstüne üstüne sürmekte. "Yetiş ya VİCDAN,""Yetiş ya ALİ"diye çığlık atıyor insan gibi insan olanlar sanki...Aysema, Onuncu köyün adamı, Yılmaz Özdilgibi.

Terazi-yi derûnumuzda bir afeti vicdan yatar.
Tanrının mahkemesidir bu, anahtarıysa gizli
Var git sebepsiz cümle-âlem taşlasa da seni
Kaldırır mazlumu yerden şefkatle tutar ellerini.

Ya vicdan yoksa! Ayıbını yüzüne vurmaz,Zulüm girer içeri...
Olur vicdan hapishanesinin kaçkın-ı sanki bir deli.
Vicdan rehberinden ırak kaldıysa gönül;gönül değil ki.
Sen; kötülüğü emreden nefsin olmuşsundur kulu kölesi.


Kuran,Neml suresi 14.Ayet:"Vicdanları kabul ettiği halde zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkâr ettiler.Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak." Diyor.
Tevrat, (Yeremya, 5:25-26) "Kötü kişiler var... Kuş avlamak için pusuya yatanlar gibi tuzak kuruyor, insan yakalıyorlar. Kuş dolu bir kafes nasılsa, onların evleri de hileyle dolu. Bu sayede güçlenip zengin oldular, semirip parladılar, yaptıkları kötülüklerle sınırı aştılar. Kazanabilecekleri halde öksüzün davasına bakmıyor, yoksulun hakkını savunmuyorlar."
İncil, "Temiz bir vicdan en yumuşak bir yastıktır."
Bonapart, "Vicdan, bin kılıca bedeldir."
Pascal, "Vicdan, adaletten ve insana özgü uzman mahkemelerden daha güçlü olduğundan kimi zaman kendini bile yargılar ve mâhkum eder."
De Lamartine, "Adalet dağıtımı içimizdeki Tanrı'nın sesi olan bu en büyük yargıç olan vicdana teslim ve emanet edilmiştir."

Tanrı toplumumuza; " Kötülüklerden sakınmayı emreden Vicdanımızın sesine kulak vermeyi nasip etsin inşaallah." Hepinize sevgilerimle.Tontini.

Resim:images.com.

Devamı Buradan ...>>

6 Nisan 2010 Salı

AMAN ANALAR DİKKAT



















Çocuklar sessizdirler...Konuşmayı sökmeden önce; ya ağlayarak, ya kendi lisanlarınca istek ve şikayetlerini ifade ederler.Annelerinin gönüllerinden, onların gönüllerine kıldan ince, hassas ve dengeli bir yol vardır çünkü. Bedenleşmeyi bekleyen bu duygu yoğunlaşma tarlalarına ilk tohumlar, biz annelerin el ve dillerinden düşer.
Önce güveni öğretiriz onlara; heran yanlarında hazır ve nazır olarak. Sonra uyarılarımızla "elini ateşe sokma yanarsın" "oraya çıkma düşersin!" diyerek endişeyi.İlk adımlarını atarken "haydi yaparsın sen! aferin" der, cesareti öğretiriz. Sonra öğretiriz; korkuyu, kıyası, bencilliği, beklentiyi, sabrı ya da sabırsızlığı,rekabeti,acıma,yalan, riya, üçkağıt, ikiyüzlülük,dalavere ve hatta hırsızlığı bile biz öğretiriz isteyerek ya da istemeden. Vebal de günah da annelerin boynuna...Bir bedel ödemeden birşeye sahip olunamayacağını da biz öğretiriz."Eğer uyursan sana o oyuncağı alırım" diyen vaadlerimizle.


Güzel-çirkin ayırdetmez önce çocuklar, iyi-kötü, doğru-yalnış gibi bir fikre sahip değillerdir. Onların bu tür saflıklarına form verip toplum tarafından belirlenmiş kurallara uydurmak analara düşer.
Adı bende saklı bir kız çalışanım vardı birzamanlar.İşe ilk başladığı günden itibaren, deneyimimin bana verdiği bilginin ışığında ya da içgüdüsel olarak yalan söylediğinin ve hırsızlığa meyilli olduğunun farkındaydım. Birgün müşterimin biri;bana gizlice, " benim altınımı çaldı o kız!" dedi. Satışa götürdüğü kuyumcu da bu duruma onay verdi.Benim iki sene içinde tespit ettiklerim defterimin bir sayfasında tarih tarih kayıtlıydı. Bu arada düzelir umuduyla rızasız kimsenin malına parasına tamah edilmemesi gerektiği iyi insan olmanın kurallarından olduğu kibar bir şekilde kendisine anlatılmıştı. Bu olay bardağı taşıran son damlaydı.Efendim hikaye şöyle:
Bu kızcağız küçükken çok zayıfmış.. Bir sitede oturuyorlarmış bahçede oynayıp yorulunca, bakkala gidip hızlıca birşeyler alıp kaçıyormuş.Bakkal annesine şikayet ettiğinde annesi, "Beyefendi kızım çok zayıf gün içinde ne yerse kârımız, siz not alın akşam gelince babası size öder" diyormuş.Ve bu kız bu tolerans içinde büyümüş ve şimdi aldıkları yani çaldıklarını şuuraltında haklı buluyormuş.Çünkü "akşam babam öder" diye düşünüyormuş.Onca gözyaşına, "evet o not aldığınız herşeyi ben aldım doğru... Beni tedavi ettirin öyleyse!" demesine rağmen müdürlerim tarafından iş aktine son verildi.Vebal anneye de kesilse, daha başka vukuatları da tesbit edildiğinden kızcağız işinden olmuştu.
Aman anneler dikkat! Yapacağınız ufacık bir ihmal ya da hata çocuklarınızın hayatlarında derin izler bırakmasın!


Resim:Pino Daeni

Devamı Buradan ...>>

5 Nisan 2010 Pazartesi

BİR GECELİK GELİN

"My queen of the night" ya da "nightblooming cereus."
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde demeyeceğim bu sefer.Fi tarihinde de değil bu masal.Ama, Babamın bahçesindeki bir çiçeğin benim için masal tadındaki bir gecelik öyküsüdür bu..."Bir gecelik gelin çiçeği bu, kızım" derdi babam.Kahverengi-yeşil estetikten yoksun uzun yaprakları dalları taşıyamaz da, babam onları uzun çubuklarla desteklerdi.Rüzgarına, güneşe, suyuna dikkat edilir kışın soğukta küsmesin diye delikli naylonlara sarılıp muhafaza edilirdi kendisi. "Sen bir de kızımı çiçek açtığında gör!" der başka bir şey demezdi de...


Ben; "bana da bu kadar ihtimam edilip, gözümün içine bakılsa ben de çiçek açarım şimdi seni gördüğümde açtığım gibi" der, babama takılırdım. Görevim gereği ben İzmir dışındaydım o zamanlar.Temmuz sonu İzmir'e geldiğimde o yaprakların kenarlarında yumrular oluşmaya başladığına şahit olduğumda, "bir-kaç gün var göreceksin!" demişti babam.Ne göreceksem?
Bir hafta geçti geçmedi gece günün üstüne örtüsünü örtüp de yıldızlarını serpmeden önce Sevgili Babam; "Dilek! çabuk gel..." diye yavaşça seslendi bahçeden.Komşulara haber verdirdi, fotoğraf makinasını ayarladı ve beklemeye koyulduk tüm cemaat dört gözlen.5 dakika geçti-geçmedi yaprakta bir titreme, kenarından uzanmış yumrudan tek tek ayrılmaya çalışan taç yapraklar ve 1 dakika gibi bir zamanda muhteşem kokular saçarak açılan o çiçeği gördüğüm anda: Baba'mın yanaklarından iki damla yaş da süzülüyordu usuldan...O zaman ağlamamıştım ama şimdi bu gözyaşlarım bilmem neden? "Bir gecelik gelin çiçeği" bu kızım demişti, "yaşayacak yarın sabaha kadar..." Buzlu rakısından bir yudum alıp Akordiyonuyla Tuna valsini çalmıştı ona, o gece hafiften.Sabah gün ışırken açıldığı gibi tek-tek kapandı tüm beyaz yapraklar.Öykü hazin ama, bu gelinin bir gecelikti ömrü işte o kadar...
videoŞimdi neden mi ağlıyorum? Babam öldükten sonra o güzel gelin küstü ve kurudu da galiba ondan...

Sevgiyle kalın.Tontini.

Devamı Buradan ...>>

3 Nisan 2010 Cumartesi

AYAKLAR TAŞIR BAŞI

Konumuz: Akıl, zihin, ruh oldu mu yazacak ne çok şey buluyoruz değil mi? Hele aşk ve sevgi yürekte olduğunda koşar gideriz Hacıbektaş'a günde bin kere çağrıldık mı? "Neyle gideriz?" sorusuna ilk cevabımız belki gönülle olur, belki havayollarıyla, olmadı özel araçla, yürüyerek bazen, koşarak hatta. Oysa; "Ayaklarımız ufukları aşıp götürür bizi gitmek istediğimiz yere."Ayaklar taşır başı..Onlardır gönlümüzü götüren de, yâri getiren de...Kavuşturandır halvet olacağımız sevgiliye bizi...

Karasular da inse onlara, ayağımız suya erdi mi, aldırmaz oluruz ayaklarımızın tozuna-toprağına.Yorganımıza göre uzatırız ayaklarımızı sonrasında. "Ayaklarına sıcak su mu soğuk su mu dökeyim?" diye sorulduysa hele, değme keyfimize.Bir beyit düşer dudaklarımızdan... Divan şairlerinden Necâti'nin (sevgilinin zülfünde idam edilen aşığın sevinçten ayaklarının yere basmaması gibi) basmaz ayaklarımız sonra turaba.

"Ayağı yer mi basar zülfüne ber-dâr olanın
Zevk-ü şevk ile verir cân-u seri döne döne" deriz...

Ellerimizin içinde nasıl bütün bedenimiz saklıysa, ayaklarımızın altında da tüm organlarımızın sinir uçları saklı.Shiatsu bilenler bilir bilinçli yapılan ayak masajının vücudumuzdaki ağrıyan yerlerimize olan yararını.

Cefakar Ayaklarım sizi sevmek geldi bugün içimden,
Bunca gün taşındığı için şükretti sizlere bu beden...
Sevgilerimle Tontini.

1.Resim:Rene Mağritte
2.Resim:bakterim net

Devamı Buradan ...>>

2 Nisan 2010 Cuma

KÖPEKİSTAN CANHÜRRİYETİ

Fİ tarihinde, fi tarihi nedir bilirmisiniz? Öyle çok eskiii bir tarih işte...Bir hafta ise ölçümüz; bugüne göre hafta başı eski bir tarih...Bu yıla göre, on yıl önce de çok eski...İşte böyle eski bir fi tarihinde: apaydınlık gökyüzüne sahip, denizleri süt-liman, topraklarından bet-bereket fışkıran bir ülke varmış...Bu ülkede bal-şeker insanlar ve köpekleri huzur içinde yaşarlarmış... Mutlu-mesut, can-cana, severlermiş komşularını...Yokmuş bahçe çitleri, kaldırmışlarmış taştan-duvardan kırmızı hatla çizilmiş çizgilerini. "Gel zaman git zaman" demişler, "gelen de bizden giden de bizden"diye birbirlerine hep destek vermişler.

Ellerinde dürbün, gözlerinde görünmezi gösteren gözlük, ülke dışı ülkelerin milyonlarca insanı bu güllük-gülistanlık ülkenin nedir demişler bizim ulaşamadığımız bu düzeni? Merak işte, baştan çıkarır insanı. Gün gelmiş ikide bir dua aralarında "elem-tere fiş kem gözlere şiş" de deseler neticede kem gözlere gelmişler bu ülkenin insanı...Masal bu işte...Bilmem hangi uzak ülkenin hava yollarıyla gönderilen gözle görünmez elle tutulmaz hastalık virüsünün gazabına uğramışlar.Sarı-salgın bir hastalıkmış bu...İnsanlar hep tersten konuşmaya başlamışlar önce, yaz sıcağında buz kesmiş vücutları, gözleri eriyip akmış, yanmış akılları...Kaçanlar olmuş bu arada dünyanın taa öbür ucuna. Kaçınca kurtulduğunu sananlar... Virüsü üreten ülkeye sığınanlar kurtulmuş bu dertten ve ölümden anca.Bu virüs insanlar içinmiş sadece ülkenin köpeklerine ise hiçbirşey olmamış.
Köpekler bu arada toplanmışlar sevgili sahiplerinin başında; önce uzun uzun yas tutup kendi aralarında bir karara varmışlar.Sahiplerinin bu güzel ülkesini, virüs üreten ülkenin kötü kalpli üreticilerine kaptırmamaya and içmişler.Ülkelerinin adına da "Köpekistan Canhürriyeti" koymuşlar.Haa unutmadan söyleyelim, bu köpeklerin içinde köpek kılığına giren, atalarının mirasını gözünden bile sakınan, asalet doğruluk ve birlik bilincini, atalarının ilmini yabana kaptırmayan babayiğit insanlar da varmış. Nasılsa bu virüsten bu insancıklara bulaşmamış."Gel deyince gelen, git deyince giden" ikiyüzlü riyâkarlara bulaşmış meğerse bulaşması gereken.Neyse köpekbaşımız (yukarıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi) geçmiş milletinin başına; "ey sevgili köpekistan memleketinin asil ve sadık milleti!" demiş."Bundan böyle köpekistanın başköpeği" benim.Bu ülkenin eşi-emsali bulunmaz atalarının yüzüsuyu hürmetine; kuyruk sallamadan, el ayak yalamadan yönetecek olan da benim...Ülkemizin bir çanak kadar toprağını bile beni çiğnemeden, boynumda keskin bıçağını bileyip canımdan can almadan hiçbir ülkenin başı alamaz bunu bilin."

Bu masal da böyle bitmiş.İsterseniz devamını siz yazın, bu ülkeyi düze çıkarıp selamet budur diye imzanızı siz atın.
Sevgilerimle tontini.

Resim:Anna Ymexuba

Devamı Buradan ...>>

1 Nisan 2010 Perşembe

HÜZÜN HANIM dedi


Hüzün-le karşılaşmamış, o hanımefendi-nin gazabına uğramamış bir tek kişi var mıdır yeryüzünde merak etmişimdir.Ben onu hep dişi olarak algıladım nedense ve sürekli ürediğini, kendinden kendini doğurduğunu düşündüm.
HÜZÜN-ün çelik gibi ince parmakları, taştan ağır yüreği, bizim bilmediğimiz akıl almaz sırları var bence. Sayfalarından acı mor-kırmızı renge bürünüp, süzülerek en korunmuş kalplerin bile derinlerine ulaşabilen ezelde yazılmış kitabı var. Sonra da insan,Aysema arkadaşımın dediği gibi; "hüzün geldi yüreğime oturdu."der.

Hüzün; mekânlara genelde sevinç ve neşenin ardından girip salladı mı tırpanını, bir bakmışsınızdır ki; ayırmıştır gövdelerden başları.Kaç kaçabilirsen! Eynine bulaşmıştır yine de acıyan yüreklerden sıçrayan acının mor damlaları.
HÜZÜN hanım; "görevim bu benim, ağıtlar ve gözyaşlarıyla besleniyorum, gıdam bunlardır benim!" diyor ve sözlerine söz ekliyor. "Sizlerin yüreklerinizde acımak ve sahiplenmek olduğu sürece benim işime son veremeyecek kimse. Ben mevsimlerden, HAZAN-ın HÜZÜN haliyim, hüzne düşenin hali ise ne HAZİN...Bahar mevsiminde ise AŞK atar beni sıradan geriye. Varsın oyalansınlar bir müddet derim sizler için, ufacık bir cızırtınızda hemen kapı eşiğinizde biterim. Sırrım sırdır ama, ah bir bilseniz beni de üzer; İçindekini dışarı sızdırmayan dışardan da hava almayan çatlağı olmayan testi gibileriniz. Beni gıdasız ve halsiz bırakan; aşkla sarılmış BİR olan ikilerin arasına giremeyişim...Ah yine bahar geldi ben uykuya yatmalıyım...Bu gün 1 NİSAN hiç değilse bugün sizleri şaka ve sevinçlerinizle başbaşa bırakmalıyım."
Böyle buyurdu HÜZÜN ben de yazdım.
" Uzak dur hüzün, artık gelme insanlarımızın üstüne üstüne..
Zarar verme acıtma artık milletimin çatlağı sıvanmış küpüne..."dedim.
Sizlere sevgilerimi gönderdim. Tontini.

Devamı Buradan ...>>