
Hayatın tozlu-puslu yollarındaki önümüze çıkan zıtlıklar arasındaki BİRLİK: özlerinin aynı olduğunu anlatıyor bana. Terazide tartılabilseydi mutluluk: ağır geldiğinde bir kefesi, öbür kefenin içindeki hüzün, keder, sıkıntı yükseliyor olacaktı. Kendi okyanusuna doğru sessizce derinden derine çekiliyorsa gözyaşı, tebessüm ve huzur insanın yüzünde doğacaktı belki. Gece, gündüzün üstüne usulca çekerken yıldızlı örtüsünü, gündüz yani günışığı aydınlatıyor olacak öbür yarımküreyi. Sanki kuyruklarından birbirine bağlı iki zıt kavram gibi uçlar arası gidip gelmeler işte hayatın MED CEZİRleri.İyi ile kötü, güzel ile çirkin, doğru ile eğri,küçük ile büyük,girenle çıkan, bunun gibi var binlerce örneği...
Yükselen, yükselirken özün içinde; Zıttı alçaldıkça alçalıyor işte.
AKIL; başta
İLİM; gözde
HAYÂ; yüzde oturuyor. ÖFKE geldi mi akıl baştan gidiyor.
Haset ve kıskançlık ilmi gözden çıkarıyor. Şeytan gelince de hayâ hiç yüzde kalır mı? Hayâ varsa kızarır insanın yüzü. Ya yoksa! YÜZdür, yüzsüzlüğün daniskası.
Seven, sevilene eğildikçe kaçar ondan sevdiği
Sen de kaçarsın ters yöne, eğildikçe sana birileri.
Sağlık gitti mi bedenden, hastalıklar gelir çöreklenir aniden
Hastalıklar toplanıp geldi mi de, çıkar mal-mülk değeri gönülden
Benlik bilinci, benden göçerse, ben de O, olurum bir gün belki!
Sevgilerimle, Dilek yani tontini.
Resim:Serap KÖKTEN
Devamı Buradan ...>>
30 Ekim 2008 Perşembe
MED CEZİR
Gönderen
sufi
zaman:
23:44
15
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
29 Ekim 2008 Çarşamba
CUMHURİYET BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN. YAŞASIN CUMHURİYET

Yüce Atatürk'ün yıllar önce söylediği sözleri tüm blog dostlarımla paylaşmak istedim.Geçmişin deneyimlerini ve geleceğin varsayımlarını, yaşanabilirlikleri eşsiz öngörüsüyle bizlere seneler evvel ne de güzel anlatmış.Önünde saygıyla eğiliyoruz.
"EFENDİLER:
Avrupa'nın bütün ilerlemesine,yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlandırılmıştır.Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupanın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler belirdi.Halbuki, hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatlarıyla,ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin?..Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!..
Türk milleti, kendini ve memleketin yüksek menfaatleri aleyhine çalışmak isteyen bozguncu, alçak, vatansız ve milletsiz beyinsizlerin saçmalamalarındaki gizli ve kirli emellerini anlamayacak, onlara hoşgörü gösterecek bir topluluk değildir."
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
08:00
15
yorum
Etiketler: SAJA BAKIŞI
28 Ekim 2008 Salı
OLUR MU ÇOCUKLAR! BİZ HEP EVDEYİZ.

40 yıl düşünsem bir gün bizim de kapatılacağımız aklımın ucuna gelmezdi. Sevdiğim bir kaç müziği indirebilmek için siteler arası sörf yaparken, bir kaçının kapatıldığına şahit olmuştum da, anıların, sevinçlerin, kederin, belki küçücük bir mutluluğun paylaşıldığı, kendimize yeni dostlar edinip, onların da hayatlarına dokunabildiğimiz, fikir edindiğimiz, tecrübelerimizi tazelediğimiz, bence çok masum olan paylaşım alanımızın yasaklanacağını hiç düşünmemiştim. Düşünmemiştik...
Kapatıldığımızı öğrenince birden bir korku aldı beni. Eyvah dedim. Bir yerlerde birilerine dokundurduklarımızdan olmasın sakın! Yoksa muhalefetçiler yazımı okuyup çok mu alındılar, karşı çıktılar da, bana dava mı açtılar.:) İnanın aklıma geldi bunlar. Gülmek serbest o gece rüyamda mahpus damına bile düştüm.)) Bütün blogların benim yüzümden kapatılmış olacağını düşünerek uyursan öyle olur işte.:)
Sonra öğrendim ki şifreli kanaldaki maçları bir şekilde yayınlayan AKILLILAR! Yüzünden olmuş bütün olanlar. Onun için oyuncağı alınmış çocuklara dönmüşüz hepimiz. Kimimizin en yakın arkadaşı, eşi, dostu, kimimizin huzurlu yuvasını almışlar kim bilir. Yaşın yanında kuruyu da yaktılar her zamanki gibi. Aradaki çürükleri ayıklamak yerine, bütün meyveleri heba ettiler...
Ama olsun ben bu sorunun çok yakında hallolacağını düşünüyorum. Hiç bir şey bu kadar kolay olmamalı. Olmayacakta. Göreceksiniz yakında oradan gir, buradan çık derdi olmadan yine girebileceğiz evlerimize. Serbestçe gezinip, misafir kabul edebileceğiz. Konuklarımızı ağırlayıp, gece yarısı hoş sohbetlere iştirak edebileceğiz. Umuyorum ve diliyorum...
Evleri ev yapan, huzur katan içindeki kişilermiş ya bizde o güne kadar evlerimizi terk etmeden bekleyeceğiz. Yasaksız, engelsiz bir araya gelebilmek ümidiyle. Hepinize sevgiler...
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:05
10
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
26 Ekim 2008 Pazar
ÜÇ KURUŞ ETMEYENLER
Çocuk babasına sorar:
"Babacım senin için benim değerim ne kadar?"
"Seni dünyalara değişmem ."der baba.
"Peki, sence Dünya'nın değeri ne babacığım?"
"Üç kuruş etmez"der babası.
Üç kuruş etmeyen şey bu dünya değil bize göre.
Bu dünyayı yaşanmaz hale sokanlar!
Tüm blogcu mağdur dostlarımıza SEVGİLER.
Devamı Buradan ...>>
BLOGGER DOSTLARIMIZA
Oh yeah we're back now, oh!
More bad news on the radio
Planet Earth she's about to explode, yeah.
The stars have lost their shine today
They have all been blown away
Together, only hope can be away
Let me hear you say
One day, we'll be together
We'll never be apart,
One heart, one mind yeah
One day we'll be together
Remeber this old world is yours and mine (yeah)
See that man with a pen and gun ?
Says its over for everyone (oh no)
No I don't believe it's true
But, I guess its up to me and you
Together, we will find a way through.
I believe in you
One day, we'll be together
We'll never be apart,
One heart, one mind yeah
One day we'll be together
Remeber this old world is yours and mine
Devamı Buradan ...>>
25 Ekim 2008 Cumartesi
22 Ekim 2008 Çarşamba
ONLAR DAHA ÇOCUK

14 yaşında bir kız çocuğu düşünün. Neler yapar o kız, neler düşünür...
Yeni adım atmıştır ergenliğe. Çocukluktan çıkıp, yeni bir döneme adım atmanın şaşkınlığı içindedir bir kere. Vücudunda meydana gelen değişikliklerden dolayı adı -genç kız-dır ama aslında bal gibi çocuktur o. Yakantop oynamak ister, saklambaç, evcilik oynamak ister.
Yeni yeni makyaj yapmaya heveslenir, parmaklarına ojeler sürmek ister. Gizli gizli bile olsa dikkat çekmeye çalışır. Güzel giyinip, güzel görünmek başlıca isteklerinin başında gelir. Yüzünde çıkan sivilcelere isyan eder. Kusurlarını daha bir görmeye, farketmeye başlar. İlk aşk heyecanındadır belki. Kalbi güm güm atar. Gençlik başında dumandır. Kavak yelleri eser başında. Bir adıda Leyladır. Aklı bir karış havadadır çünkü. Hayat tozpembenin de ötesinde gezip, tozmak, heyecanlanmaktır onun için. Derslerini çalışır canı isterse, canı ister uyur, canı ister saatlerce telefonda konuşur. Herşeyi ister o kız, hala çocuktur çünkü her ne kadar büyümeye başladıysada...
Bu arada hiç düşünmediği şeyler de vardır tabii. Mesela ev temizliği, çamaşır, ütü... Akşama yapılacak yemek hakkında bir fikri yoktur. Gömlek nasıl ütülenir bilmez. Pantalonlardaki çift dikiş kabusunu görmez. Düğme nasıl dikilir haberi yoktur. Belki İpliği iğneden bile geçiremez. Dünyadan bir haberdir...
Çamaşırın üzerindeki yağ lekesi nasıl çıkarılır görmemiştir hiç yada bakmamıştır, umursamamıştır, nasıl olsa yapan biri vardır. O çocuktur hala. Onu ilgilendirmez ki bunlar.
Kadınlık aklının ucundan geçmez. Bir ev nasıl çekip çevrilir, bir bebeğe nasıl bakılır, hele bir eş nasıl mutlu edilir bilemez. Birde bu eş onun babası yaşındaysa.... Annem gibi olurum der geçer. Annesidir onun tek modeli ama annesinin neler yaşadığını, nasıl zorlandığını henüz tahmin edemez. 14 yaşındadır o nasıl bilsin, çocukluğunu, gençliğinin ilk yıllarını doya doya yaşaması varken nasıl yapsın ve asıl önemlisi neden yapmak, öğrenmek zorunda kalsın?...
Evlilik yaşının 14 yaşına indireleceğini duyunca yazmaya karar verdim bu yazıyı. İçimde kocaman bir öfkeyle. Kimilerine söverek ayrıca...
Sonra kendi 14 yaşımı düşündüm. Ürperdim. Çünkü bende 14 yaşındayken çocuktum. Bende evde yapılanlardan bihaberdim, bende saçımla oynar, saatlerce ayna karşısında zaman geçirirdim. Bende Leylaydım evet. Sonra o yaşta, şimdiki sorumluluklarımı aldığımı düşündüm. Komik bile geldi. Kendimi o günkü düşüncelerimle bir ev hanımı olarak gördüm, güldüm, kızdım, korktum...
Sonuç olarak kızgdım işte. Nasıl bir hastalıklı düşünce onaylayabilir, isteyebilir bunu, kimlerin eline kaldık Allahım. Bari çocuklarımızı rahat bırakın. El sürmeyin, bulaşmayın. Bırakın da okusunlar, doktor, mühendis, öğretmen olsunlar. Nasıl olsa tanışacaklar bir gün o sorumluluklarla. Kocaların için saçlarını süpürge edecekler er yada geç. Bırakın da kendi paralarını kazansınlar. En önemlisi çocukluklarını yaşasınlar. Çalışıp, didinen bir kadın olana kadar, çocuk gibi çocuk, genç kız gibi genç kız olsunlar. Onlar evlenmeyi isteyene kadar, gelin olduklarını artık rüyalarında görmeye başlayana kadar yapmayın, zorlamayın, onları rahat bırakın.....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
23:20
6
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
21 Ekim 2008 Salı
NİCE DUALAR VARDIR Kİ; ZİYANIN, HELAK OLMANIN TA KENDİSİDİR

"Nice dualar vardır ki;Ziyanın helak olmanın ta kendisidir" diyor Kuran.
" Siz istemeden sizin dilinizden isteyen benim" de diyor "dillerinizi çabuklaştırıp istediğiniz şeylerin sizin için hayır mı, şer mi olduğunu nereden bilebilirsiniz?" de diyor.
"Allah, tez zamanda gönlünün muradını versin."Deriz bir sevdiğimize, muradı olur.Emeksiz elde edildiği için sonuç hüsranla bitebilir.Belki geç olsaydı eni-konu düşünüp taşınılacak, eteklerdeki taşlar temizlenecekti önceden belki.
"Tez git, tez gel " deriz:Tez gider gidecek olan ama,gittiği araç bozulur ya da kaza yapar geri gelir tez zamanda.
"Allah seni bu fakirlikten kurtarsın"denir,kurtulunur fakirlikten belki,bu sefer azarsın kim bilebilir?
"On yıl kadar önce "Zengin bir kocadan başka bir şey istemeyen" akademi ödüllü ünlü ressam arkadaşımın başına gelenler!
Duaları kabul oldu.Oldu da evlendikleri gece damadın evlilik öncesi arkadaşımdan gizlediği onca hastalıkları meydana çıktı.Arkadaşım bakıma muhtaçken, adamın tek ayağı felçli ve ayağa takılı çemberler katkat pantolonlarla gizlenmiş bakıma muhtaç olduğu belli edilmemişti.Bir yıl sonra da bu güzel bayan parayla ölçülemeyecek düzeyde sevdiği biricik oğlunu intihar ettiği için toprağa gömdü.
Bir başkası"Kocam şu içkiyi yeter ki bıraksın da, ben zekatımı bedenimle ödemeye razıyım" dedi.Kocası bıraktı içkiyi, bir ay içinde bütün vücudu şişti, diş etleri dişlerini kapattı sarktı.Şekeri 600 ün üzerine fırladı.Ya o duayı yapanın başına neler geldi; yüzüne felç indi, kolu kırıldı iş yapamaz hale geldi.İnanın yalanım yok. Bu kadıncağız annemin yardımcısı son derece fedakar özverili bir kadıncağız.
Bu tür örnekler ben de o kadar çok ki: kıssadan hisse çıkarmadan duramıyor, olayları ve duaları masaya yatırıp ne, nerede, niçinleri tartıyorum ve dua etmekten gerçekten korkuyorum .Bir şey istemek mi? Hayırlısı olursa olur, gibi bir teslimiyetle boyun eğiyorum herşeye.Yaşadıklarımdan dolayı olsa gerek.
Geçen yıl 14 Şubat'ta bir arkadaşım 5 çocuğu içinden 35 yaşındaki 1 tek oğlunu kanserden kaybetti.Bir yıl evvel kocasını uğurlamıştı.Ama ben kendisini tanıdım tanıyalı 15 senedir hiç dilinden düşürmediği duası "ne olur bir evim olsun kendimize ait"di hizmetli, insanlara yardım etmekten kaçmayan, sevgi dolu, fedakar ama her iki lafının biri "himmet edin ne olur, kendi evimize çıkalım"dı.Oğlu ve kocasını kaybetme pahasına istermiydi kendine ait evi? Bence; Hayır, istemezdi ağır bir bedel ödedi ne yazık.İnanın hatırladıkça içim acıyor.
Kabak natural life'da çalıştığımız dönem işletmenin azgın horozu kök söktürüyordu cümle tavuklara.Bizler de seyirci.Çalışanlarımızdan biri sinirleniyor: "horoz tez zamanda kesilse de bu hengameden kurtulsak"diyordu.Tavuklar hayatlarından memnun horozun askeri disiplinine kuralsız şartsız riayet ediyorlardı.Bir gün Belçikalı yoga grubu arazide yılan gördüklerini haber verdiler.Herkes tedirgin, her türlü börtü-böceğin olduğu bir ortamda yılanların da olması son derece doğal,eko sistem gereği.Doğal da; "gel de sen anlat! 1-2 gün sonra bahçenin orta yerinde adı geçen horozumuz tavuklar cemaatini toparlamış birşey gagaklatıyor. Ne görelim gagalar altında delik deşik olmuş yılan cansız yatıyor.
Bu sefer arkadaşa:"-Haydi geçen günkü duanı yine tekrarlasana" dedim.Yüzündeki merhameti görmeliydiniz."Yook dedi,onu artık affettim istediğini yapabilir."
Horozcuk kötü nazarlardan ve beddualardan böylece kurtuldu.
Neyse yılandan açılmışken Mevlana'nın yılancı hikayesiyle bitirelim konumuzu;
"Efendim bir hırsızcağız bir yılan oynatıcısının yılanını çalmış.Aptallığından onu ganimet sanmaktaymış.Yılancı yılanın zehirlemesinden kurtulmuş.Ama yılan, hırsızı ağlatıp inleterek öldürmüş.Yılancı o ölü adamı görüp tanıyınca "o adamı; benim yılanım öldürdü canından etti,hırsızı bulayım da yılanımı ondan alayım diye dua edip duruyordum,gönlüm yılanımı bulmayı istiyordu,Tanrı'ya şükürler olsun ki duam kabul olmadı.Ben duamın kabul edilmeyişini ziyan sandım ama bana faydaymış." dedi.
Gönülden sevgiler tüm dostlara....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:49
6
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
20 Ekim 2008 Pazartesi
DÜNYA ÇAPINDA ARKADAŞLIK ÖDÜLÜ

"Proximidade Award"''Friendship Around The World Award""DÜNYA ÇAPINDA ARKADAŞLIK ÖDÜLÜ"nü bizlere gönderen sevgili can dostumuz Nur'a yani "yaşamın kıyısında"ya çok teşekkür ederiz.Ödül aslında İspanyolca yazılmış ama İngilizcesi "Proximidade Award" ve "Friendship Around The World Award" anlamında. Dünya çapında arkadaşları olan bloggerları tanıtmak amaçlı. Ödül sürekli alıcı tarafından devrediliyor ve her ödül alan kişi kendine gönderenden 1 fazla kişiye yollaması gerekiyor.Zincirin tamamlanması için biz de bize gelen ödülü adı geçen arkadaşlarımızla paylaşmak istedik.Sevgilerimizle.
01-Gaykedi
02-Teknoloji Herşeyim
03-Blogmania Editörü
04-jazzistan
05-Gizli Bahçe
06-Geveze Kalem
07-Tatlısurubum
08-Sardunya
09-Aydanatlayan Kedi
10-Kırmızı Günlük
11-Beyaz Çiklet
Adı yukarıda geçmeyen dostlarımızı adı geçenlerden asla ayırmış değiliz.Son günlerde güncellenen bloglara sırasıyla ödülü gönderdik.Aradan seçim yapmadık sevgilerimizle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
23:34
7
yorum
Etiketler: SAJA BAKIŞI
19 Ekim 2008 Pazar
SAÇMALAMALAR:

Noktadan türediyse bu kâinat, noktayla başlanır yazılmaya. Kalem kâğıt üstünde gider gelir bir yukarı bir aşağı, soldan sağa ya da sağdan sola kelimeler oluşur. Kelimeler cümleye cümleler manaya dönüşür. Kuranın iniş sırasına göre ilk sure: OKU. İkinci inen sure YAZ, kalemle yaz. İnsan acaba yazılmış bir mana mıydı? Aşağıdaki şiiri saçmaladığım bir günde yazmıştım. Sizlerle paylaşmak istedim. Görüşlerinize arz ola!
ÇİĞ-ken DEM-lenirsen olursun ÇİĞDEM
Dem, demin, demir, demo, deme aynı kökten.
Cem, ceman, cemal, cemaat çıkmış bir harften
AN-dan türedi kuran, insan, döndürüldü bu devran.
AĞ-la yazdı ağladı, ağlarını topladı ağıların
Noktadan türer BA-da hem bebe var, hem babaların
Fark, Faruk, ferik, fırka farkında mı bu furkanın
Sen fark edersin tamamlanmamış tüm harflerin.
Halden hale geçer hazır olan hızırın huzurundaki
Haznedar hazneden hazine sunar sana sanki
Haz duyarsın hızlanır göstergen, harlar cihazın,
Görürsün aynandakini sanki sen: SEN-misin ki?
Huzur bulmak; hınzır-dan N-yi çıkarmakla mümkün
NE-de neler var nerede kaldı bu KÜN
Sakin ol sakın benlikten, etmelisin sükûn,
Kurban olursan vazgeçersin senden, O olursun.
Sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:42
11
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
18 Ekim 2008 Cumartesi
MESNEVİDEN/ HAYVANLARIN DİLİ

Kurtların, kuşların dilinden anlayan Hazret-i Süleyman aleyhisselama gelen bir adam yalvarır:
Ne olur ey Allah'ın nebisi bana da hayvanların dilini öğret de ben de konuştuklarından anlayayım. Süleyman aleyhisselam izin vermez:
Olmaz, der. Sen onların konuştuklarını dinlersen sabredemezsin. Arkasındaki hikmetleri düşünemezsin.
Ne var ki adam ısrar eder. Süleyman aleyhisselam da adama hayvanların dilini öğretir. Sevinçle evine gelen adam çöplükteki köpekle horozun konuşmalarını dinlemeye başlar. Bir ara köpekten şu sözleri duyar. Yanındaki horoza diyor ki:
Horoz kardeş, sen arpayla da buğdayla karnını doyurabilirsin. Biraz ötedeki taneleri yesen de ekmek kırıntılarını bana bıraksan olmaz mı, benim karnım çok açtır. Horoz şu cevabı verir:.
Sabret köpek kardeş, yarın buraya ağanın ölen eşeğini getirip bırakacaklar, bolca et yer, karnını iyice doyurursun. Bunu duyan ağa hemen koşar ahırdaki eşeği alıp pazarda satar. Kendi kendine söylenerek döner:
İyi ki hayvanların dilini öğrendim, yoksa eşek elimde ölecekti.
Ertesi gün yine kulak kabartır çöplükteki seslere. Köpek sitem etmektedir horoza:
Hani ağanın eşeği ölecekti de ben de bolca et yiyecektim ya? Horoz cevap verir:
Ağanın eşeği öldü ölmesine de, satın alan zavallının elinde öldü. Ağa açıkgözlülük edip eşeği sattı. Ama üzülme, bu sefer ağanın atı ölecek. Buraya getirip bırakacaklar, bolca et yer karnını doyurursun. Ağa yine hızla kalkar, ahıra gidip atı alarak pazara götürüp satar. Dönerken de yine söylenir:
İyi ki hayvanların dilini öğrendim, yoksa at da elimde ölecekti. Gelip yine merakla kulak misafiri olur. Bu sefer köpek daha yüksek sesle sitem ediyor:
Horoz kardeş, beni yine aldattın. Hani ağanın atı ölecekti ya?
Ağanın atı öldü ölmesine de, sattığı zavallının elinde öldü. Üzülme der, bu sefer daha büyük bir ziyafete konacağız hep birlikte. Köpek inanmaz.
Hadi hadi beni yine aldatıyorsun. Horoz kesin cevap verir:
Hayır, aldatma falan yok. Durum kesin. Çünkü der, bu sefer ağanın kendisi ölecek, malına gelecek olan bu defa kendi canına gelecek. Arkasından yemekler yapılıp etler pişirilecek, artanını da bizlere dökecekler, ye yiyebildiğin kadar. Ağa bunu duyunca şaşırır, sağa sola koşuşturmaya başlar, yok mu beni satın alacak biri, diye söylenir. Derken gece hastalanan ağa sabaha çıkmaz ölür. Arkasından yapılan yemek, pişirilen etlerden artanlar çöplüğe dökülür, uzun zaman hayvanlar ziyafete konmuş olurlar. Bu sırada horoz söylenir:
İnsanlar, keşke canıma gelecek olan malıma gelsin, diyebilselerdi de hileye başvurmasalardı. Bunda da bir hayır vardır, diye düşünselerdi. Bunu diyemiyorlar maalesef. Sonra da mallarına gelen canlarına geliyor; ama pişmanlık fayda vermiyor...
Devamı Buradan ...>>
16 Ekim 2008 Perşembe
YENİ RAKI YENİ REKLAMI/ BİZ İÇERİZ BİZE YOKTUR VEBALİ
Ey Zahit Şaraba Eyle İhtiram
Müslüman ol bırak bu kıyl-i kali
Ehline Helaldir, na Ehle Haram
Biz İçeriz Bize Yoktur Vebali
Güzel sevmek İçin İçeriz Şarap
İçmezsek Oluruz duçar-ı harap
Senin Aklın Ermez Bu Başka Hesap
Meyhanede Bulduk Biz Bu Kemali
.
Kandil Geceleri Kandil Oluruz
Kandilin İçinde Fitil Oluruz
Hakkı Göstermeye Delil Oluruz
Fakat Kör Olanlar Görmez Bu Hali
Sen Münkirsin Sana Haramdır Bade
Bekle Ki İçesin Öbür Dünyada
Bahs Açma Harabi Bundan Ziyade
Çünkü Bilmez Haram İle Helali...
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:55
2
yorum
Etiketler: SAJA BAKIŞI
15 Ekim 2008 Çarşamba
YOKSULLUK/POVERTY

Çok soğuk bir yılbaşı gecesiydi. Herkes evine koştururken, sıcacık yemeklerine, huzurlu yuvalarına gitmek için acele ederken, o buz gibi mermer bir basamakta kibritlerini alacak birinin gelmesini umuyordu. Bir çorba parası kadar parası olsa hemen koşturacaktı büyükannesinin yanına...
Karşıdan karşıya geçerken arabaların üzerine üzerine gelmesinden korkarak koşunca, terlikleri de fırlamıştı ayağından. Onları geri almak için dönünce de onları alıp kaçan çocuklar görmüştü ne yazık. Çok soğuktu, parmaklarının ucunu hissetmiyordu. Kibritlerinden birini yaktı..
Birdenbire sanki bir ocağın önündeymiş gibi içi ısındı. Üzerinde bir kürk manto, ayaklarında halis yünden çoraplar varmış gibi ısındığını hissetti. Derken kibrit söndü. Acı kaldığı yerden devam ediyordu parmakları donuyordu. Bir tane daha yaktı. Rüzgar söndürmesin diye duvara dönünce birden o duvarın açıldığını sandı. İçeride muhteşem yemeklerle dolu bir masa vardı, yanan bir şömine, hatta şamdanlarda yanan mumlar bile vardı. Herşey tam da istediği gibiydi. Yine söndü kibrit. Düşünmeden bir tane daha yaktı. Bu sefer bir yaz akşamı büyük bir ağacın altında yıldızları seyrederken gördü kendini, gece olmasına rağmen hava sıcaktı. Altındaki toprak gündüz güneş ışığını içine çekmişti. Yıldızlara baktı. Kayan bir yıldız görüp ' işte yine birisi öldü' dedi büyükannesi öyle öğretmişti çünkü. İşte büyükannesi de geliyordu, karşısında tıpkı bir melek gibi ona bakıyordu. Geldi, onu kucakladı ve göklere uçurdu...
Ertesi sabah yoldan geçenler küçük kızın, mermer basamakta donmuş bedenini buldular. O bütün Yoksulluğuna rağmen hayalleriyle, gülümseyerek ölmüştü. Hiç kimse yaşadıklarını, hayallerini, ölmeden önce gördüklerini bilemeyecekti...
Hepimiz hatırlarız kibritçi kızın o sonu kötü biten masalını. Kısaca anlattım size.Yoksulluk deyince aklıma ilk gelen yine çocuklar oldu. Oysa en az çocukların umurundadır hayat. Eline tutuşturduğunuz küçücük bir parayla mutlu olan tek varlıktır onlar. Paranın hükmünü bilmezler. Bazen parayla bir bebekle oynadıkları gibi oynarlar hatta. Ama yinede en çok onları etkiler yoksulluk. Büyüdükçe anlarlar bir dondurma almanın bile ne kadar zor olduğunu. Bazıları evlerine 3-5 kuruş götürebilmek için küçücük yaşta çalışır. O minik bedenleriyle kocaman yoksulluğa inat bir kibritle, bir mendille meydan okurlar...
Şöyle bir durup düşündüğümüzde, bu yoksulluk dünyasında biz neredeyiz acaba. Biz kimiz, hangi roldeyiz. Terlikleri alıp kaçanlardan mıyız, onun kibritlerinden bir tane olsun almayıp, görmemezlikten gelen, önünden gelip geçen insanlardan mıyız, yoksa o kibritlerden bir tane daha olsun çakan, mum tutan,sönmeyecek bir ateş yakanlardan mıyız?
Yoksa bizde mi bir kibritçi kızız?......
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:11
11
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
YOKSULLUK/POVERTY

“Zenginlerin malında mahrum olanların, fakir fukaranın hakkı var.” diyor, Yüce Kuran.
Dünya malı mülkü sınav aracı varlıklı için. Eğer uysaydılar Kuran’daki Allah’ın emrine ve yol gösterisine; önce uzatırlardı ellerini yoksulun üzerine” bu da sizin hakkınızdır “diye.
Yüce Peygambere adamın biri gider, kardeşini şikâyet etmeye;
“-Efendim, Ben bütün gün sırtımda yük iki büklüm çalışıyorum, kardeşim ağaç altında bütün gün keyfinde. Bu, nasıl iştir? Bir söz deseniz kardeşime keşke! Yüce Peygamber der ki;
“-Sen, kardeşinin yüzü suyu hürmetine kazanmaktasın, onun hakkı var senin kazandığın gelirinde… O öyle keyfinde görünmeseydi, verilmezdi Allah tarafından sana onca mal da mülk de..
Zamanın birinde eski Osmanlıda Sultan Mahmut’un padişahlığı döneminde ülkede herkes varlıklı, refah, gelirler üst seviyede. Padişah sorar vezirine;
”- Git bak, ülkemde fakir fukara kalmış mı, bulursan bana onu kap getir.”diye. Vezir gezer dolaşır, sorar soruşturur bulur bir fakir, biçare. Sırtındaki yamalı, evsiz barksız, ne önünde bir aşı, ne sırtında ısıtan kalın bir abası, Padişah oturtur karşısına anlaşsınlar diye.
“-Geleceksin 40 gün saraya, vereceğim sana bir hediye.”
Her gün koca bir sini baklava, yiyecek ekmeği yok, ne yapsın tatlıyı fukara?????? Sarayın çıkışında bekler bir uyanık, der ki:
“-Sana her gün bir altın o tatlı sinisini bana satsana? Makul bulur fakirim, adamın yaptığı bu teklifi, uzatır her gün baklava dolu sinisini.40 gün böyle devam eder bu hikâye, 40 gün 40 altın mutludur bizimkisi yine de… Amaa nereye kadar bu sermaye? Çoluk çocuk yine aç, açık bir iki ay geçtikten sonra. Padişah ülkesinde yoksul yok diye böbürlenirken, irkilir fakir olduğunu fısıldayan habercilerle.
Vezir gel zaman git zaman bulur fakiri kolundan tutar getirir bizimkini saraya. Haşmetmeap hayretlerde;
“-Oğlum, ben seni zengin etmedim mi, ne ettin ne yaptın, altınları kaybettin mi?”Cevap verir bizimki, mahcup perişan:
“-Sattığım baklava sinilerinin her biri bir altın 40 gün 40 altın eder. Ha bizim karıya 3 sübyana 40 altın bunca zaman yeter mi?”
“-Vay!” der Padişah,
“-Her baklava diliminin altına koydurdum her gün altın çil çil, bir dolandırıcı, üçkâğıtçı zındığa ettin kendini rezil. Merhamete gelmiş yine Padişah acımış bizim zavallıya, üzülmüş fakirciğin saf kısmetsizliğine. Girmişler iki adam sarayın hazine dairesine, vermiş padişah altın yığılı hazinenin koca küreğini fakirin eline.
“-Küreği salla altınlara.”Demiş,”Doldur alabildiğince”
“-Bir fakir kalırsa, Padişah olmayayım bu ülkeye.”Pejmürde, safımız sallamış titreyerek küreği hazineye, bir de ne görsünler; Tek bir altın tıngırdamış düşmüş ters tutulan küreğe…
“-EE! Demiş Sultan Mahmut;
“-Vermeyince mabut. Neylesin Sultan Mahmut?”
Hikâye de böyle bitmiş, ders ola anlayana…....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
00:50
2
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
14 Ekim 2008 Salı
SEN GİTMEZSEN KENDİMİ ÖLDÜRÜRÜM ANNE
( 1.BÖLÜM )
Kadın kızıl saçlarını tepesinde toplayıp aynadaki yüzünün aksine baktı ve”-Tam 9 senedir bekliyorsun” dedi kendine.9 sene dile kolaydı: acıları, hasretleri pişmanlıklarıyla ömür takviminden eksilen 9x365 günü ve gecesiyle beklemekteydi… Günlerin içinde büyüyen saatler, uzayan zaman az mı canını acıtmıştı sanki? Emekliliğe hak kazanacağı günü bekliyordu tezkere bekleyenler gibi. O gün geldi mi hayallerini süsleyen özgürlüğüne kavuşacaktı zannınca.
NEREYE mi? .
Oğluyla el ele başka ufuklara huzura yol alacaktı çünkü. O düş nefes aldırdı ona, rutinin içinde. Buradan gittiği gün işte o zaman yaşamın tam ortasında ayakları yerden yükselip koşacaktı.
Anlaşarak, konuşarak, kocasından ayrılması mümkün değildi çünkü. Ağız dolusu tehditler, yastık altı domuz bıçakları, kapı çıkışı av tüfekleriyle donatılmış evden “her an ölümün çıkar” mesajı verilmekteydi. Daha önce denenip de başarıya ulaşamamış operasyonların ne ilki ne de sonuncusuydu bu.
Bir önceki kaçış provası sonrası, bir daha böyle bir hayale kapılmaması konusunda kesin bir ültimatoma tehdit altında boyun eğmişti kadın. Tehdit:
.”-Eğer gitmeye kalkarsan oğlunu yanına alamazsın ve de asla yüzünü bir daha göremezsin.”şeklindeydi. Bir önceki kaçış provası sonrası baba müsveddesinin, anne evde yokken 8 yaşındaki oğluna izlettiği filmin konusuna bakın:”Boşanmış bir karı-kocanın oğlu annesinin yanında yaşamakta, baba hafta sonları oğlunu yanına almaktadır. Adam ayrılığı içine sindiremez, psikopat yapısı gereği çocuğunu aldığı gün ona uyku ilacı içirip kendi yatağına yatırıp ve yatağın etrafına gaz döküp oğlunu yakarak öldürür.”Filmin özeti bu.
Bu taraftaki deli koca 8 yaşındaki oğluna filmi örnek gösterip;
“-Bir daha annenle kaçarsan senin de sonun aynı bu çocuk gibi olur hı !” diyor. Bu filmi izlediklerini anneye söylememesi konusunda da çocuk korkutularak tembihleniyor. Gel zaman git zaman babanın evde olmadığı bir akşam, kadın işten döndüğünde TV de adı geçen film oynamakta kadın izlemek istiyor oğluyla. Filmin sonunun NEREYE gideceğini bilmeden, çocukta bir feryat yorganını başına çekip çırpınıyor.
”-Anne, ne olur bu filmi izlemeyelim, çok kötü anne ne olur izlemeyelim “diye. Kadın:
“-Nereden biliyorsun sen bu filmi ne zaman izledin? Diye konuyu irdeleyince, babanın işkence amaçlı oğluna bu filmi izlettiğini öğreniyor.
”- Babam; bir daha annenle gidersen ben de sana aynı şeyi yapacağım, bu çocuk gibi yanacaksın.”dedi diyor. Kadın aralarındaki bu sırrı babaya duyurmuyor, adamın neler yapacağı belli çünkü. Baba, oğlu muzunu yedi diye kafasını bankoya yapıştıracak kadar duygu yoksunu… Çocuğuna muzunu yediği için attığı yumruğun nedenini
“-onun daha yaşı küçük ömrü boyunca çok yer, ben daha kaç sene yiyeceğim?”gibi mantık yürüten bir mantıksız Kadının bu adama nasıl sabrettiğine gelin siz karar verin.
Adam artık çok iyi biliyor kadının oğlunu bırakıp gitmeyeceğini. Ancak kadın emekli olmayı bekliyor yine de. Ekonomik özgürlüğe kavuşması şart, kimsenin yanına çocuğunla sığınamaz, yine elense yakalanıp geri getirilme korkusu yüreğinin en ücra köşelerine kadar işlemiş. Nihayet emekli oluyor ve beklediği gün geliyor. Rüyasında bir kamyon evin arkasındaki arsaya yanaşıyor birkaç önemsiz eşya yükleniyor araca oğlunu da alıp bir bilinmeze yol alıyor. Aynen rüyasındaki gibi seyrediyor her şey ve ardında bir mektup bırakıyor kadın, en güzel hayallere doğru yol alıyor sevgili oğluyla.
Gittiği şehirde evini tutuyor emekli maaşının yatması için bankada hesap açıyor, banka dışında kimseye gerçek adresini bildirmiyor. Babasına telefon etmek için evden çıktığı bir gün ne görsün? Sinirden titreyen adam belinde silahı karşısına çıkıyor sokak ortası;
“-Sensiz yaşayamam, kendimi şuracıkta öldürürüm yoksa kendimi sana affettireceğim.” Diye bağrışıyor.
Kadın yine çaresiz onca yıl planlayıp oluşturduğu saf ve tertemiz sarayını kılıçlara, karanlık güçlere, acımasızlıklara teslim ediyor. Bulunduğu şehir değişiyor, dertler, sıkıntılar nereye mi gidiyor? Sadece çoğalarak göç ediyor. NEREYE kadar mı?
Kadının oğlu 18 yaşına gelene kadar bu hikâyede başka kaçış denenmiyor, ta ki oğlan:
“-Anne, eğer sen gitmezsen, kendimi öldürürüm.”demesine kadar. Kadın bu sözden sonra bir sabah vakti oğluyla vedalaşıp hiçbir şey almadan evinden çıkıyor ve bir daha geri dönmüyor....
Yukarıdaki hikaye "Öykü Atölyesi "için yazılmıştır.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
08:00
17
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
12 Ekim 2008 Pazar
DÜŞLERDE GERÇEKLER

Zaman zaman usumdaki kavak yeli beni benden alır eski benlerime çocukluğumun yalın ama düş dolu sıcak günlerine doğru götürür beni aniden.Kanatlanıp uçarım o günlere..
Şimdi tablo gibi karşımda Adapazarı'nın Doğançay'ındaki çınar ağaçlarının gölgelediği toprağın çehresi.Turuncu ponponların,,ufak kurtların kemirdiği kurumuş keçi boynuzlarının,sararmış kuru sonbahar yaprakları üzerindeki armonisi..Hüzün dolu sessizlikte neşeli çocuk kahkahaları,çığırtıları kulaklarımda.Durağan tabloya hareket getiren köye günde sadece bir kez uğrayan taka otobüsün na-na-ni-nana diyen kornası mısır tarlaları arasından akan tozlu yola çağırırdı bizi.Yıl:1952
Mavi şortlu küçük bir kızdım o zamanlar,erkeklere özenen.Otobüsün kornasını taklit ettiğim için NANİKA koymuşlardı adımı yörenin çerkezleri.Çoook sonraları Tontini olacaktı adım.Gün boyu zaman kısıtlamasına girmeden doğanın koynunda yeni evrenler yaratırdık kendimize.Paranın hükmünü bilmeden zengin olmayı düşlerdik..
Çok ama çok zengin olmayı isterdik zengin olmanın ne demek olduğunu bilmeden.Zenginlik bayramlarda baklava,hergün patlamış mısır yiyebilmek,ipek böceği yetiştirebilmek,kendi evinin bahçesinde 3 tekerlekli bisikletine binebilmekti bizim için.Oysa bu hayatımda hiçbir zaman bisiklete sahip olamadığıma göre hiçbirzaman da zengin olamadım demektir.Şimdi ilk torunum EREN'imin bile enaz 4 bisikleti var.bana göre torunum zengin anneme göre zengin olan benim...Şimdiki çocuklar bir yaşında başlıyor masal dinlemeye,düşe dalmaya.Bizler masalları kendimiz yaratırdık gerçeklerden.Bu denli çocukları eğitmeye yönelik masal kitapları yoktu o zamanlar.Onun için var olan çocuk yanımız,çocukların büyük yanlarıyla birleşiyor masallarda.Onun için bilgelikten uzak yalın bir yaklaşımımız var çocuklarla.Onun için mor eflatun bulutlara dayalı dar açılı merdivenden kanatlanıp uçuyoruz şimdiki masallarla,filmlerle..Devlerle savaşıyoruz acımasızca,annesini kaybeden kaz oluyoruz,kedinin kovaladığı fare olup korkup saklanıyoruz kendi içimize.
Sakarya o günlerde büyük bir gürültüyle çamurlu sularını akıtırdı köyün içinden.her sene birkaç canlıyı yutardı korkunç suları.Baharla eriyen kar sularıyla birleşir dur-duraksız gümbürderdi yatağında.Trenler geçerdi köyün tam ortasında parıldayan paralel rayların üstünden.O zamanlar bir şarkı vardı söylenen:
"Manda yuva yapmış söğüt dalına aman aman,
yavrusunu sinek kapmış gördün mü?"
Kulağım her duyduğunda belleğim harekete geçer düşlere dalardım.Mandayı söğüt dalında düşünür,dal kırılır diye oturtamaz,şarkıyı benimseyemezdim bir türlü.Beğenmez ama birtürlü söylemeden de edemezdim.
Köyde yerleşik çerkezlerin ilginç töreleri vardı.Kızlar evlenmeden önce kaçardı sevdiğine.Birgece at üstündeki aşık kaçırırdı kızı kendi köyüne.Ses çıkarmazdı kimse bu işe.Sonra olurdu düğün dernek.Tabancalar ateşlenir cıvvvv-cıvv sesler yayılırdı köy meydanına.Konuklara düğün çorbası,çerkez tavuğu,zerde dağıtılırdı.
Özel bir yerim vardı köylülerin yanında:nanika bundan da ye,şu da senin diye ikramlarlardı.Oyunlarını öğretirlerdi çerkez kızları.Orta yaşlı erkekler tahtaların üstüne tahta çubuklarla vurarak HAAA-HAYY larla değişik bir müzik yaratır,kızlar ve genç delikanlılar karşılıklı geçip eş seçerek parmaklarının ucunda yükselirlerdi.Benim masallarım bunlardı işte...Düş kadar güzel.
Tüm evrende yıldızlarla dolu gökyüzünün altında yaşanan tek yerdi orası.Oya,Oktay,Ayşe,Emine,Hanife,Miray,Mete,Zeynep ve ben Nanika'dan başka çocuk yoktu yerkürede.tüm evrenin tek sahibi bizdik...
Çok sonraları öğrendim tüm gerçeği.Bir sonbahar akşamı vagonuna yükleyip eşyaları bindik bir kara trene..Evren büyüdü gözümde elimde koca bir dev oldu sanki.Elinden elma şekeri alınmış çocuklar gibi ağladım.Öldüm,her gördüğüm şeyin acımasızlığında.Korktum,kompartımanın penceresinde yürüyen görüntülerle.Küçüldüm bir nokta oldum.
İlkokula Eskişehir'in çorak tek dikili ağacı olmayan Ağapınar'ında başladım.Acılar tüm mutsuzlukları toplayıp göçle geldi soframa kollarıma.Gerçekler acıydı...
2x2 nin dört olduğunu bilerek 5 demem !
Güzel kedim tekirin mezarının başında günlerce ağıtlanmam..
Eve gidince bir araba sopa yiyeceğimi babam söylediğinde,sopa yüklü arabanın Ağapınar'da bulunamıyacağını sinsice düşlemem:GERÇEKTİ !!! Oysa biliyorum şimdi:
1000 in yarısı dört yüzyirmibeş.Mutluluk:7.25....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
23:04
5
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
11 Ekim 2008 Cumartesi
SAÇIMDAKİ AKLARI YOLUVER!

Mevlana'dan;
Saçı sakalı kır bir adam, iyi bir berberin önüne gider de;
"-Yiğitim, Saçımdaki sakalımdaki akları ayırıp yoluver, bir yeni gelin aldım da." Der.
Berber adamın sakalını dipten traş ederek kılları önüne koyuverir.Sonraa
"-benim işim çıktı, sen ayırıver" der ve çıkar gider.
Devamı Buradan ...>>
ZEİTGEİST.ADDENDUM 2008 İZLE

"Zamanın Ruhu" olarak yayınlanan belgeselin birinci bölümünden sonra şimdi de Zeitgeist
Addendum belgeseli çok konuşulacağa benziyor.4 bölümden oluşan 2.belgesel ilk filmin birinci bölümündeki eleştirilere maruz kalan dini konular dışında, dünyadaki olayların nedenlerini çarpıcı örneklerle seyircilere aktarmıştı.Zeitgeist 2 yi ise daha çok beğeneceğinize inanıyoruz.Çünkü ne olduğumuzun ve nereye gittiğimizin yorumlu anlatımını göreceğiz "venüs projesi" çerçevesinde.İyi seyirler dileriz.
Devamı Buradan ...>>
10 Ekim 2008 Cuma
“HÜKÜM VERİYORSUN” diyen de HÜKMEDİYOR zaten.

Efendim,” yargısızlık ve beklentisizlik” gömleğini giymek zor zanaat.
Kimseyi yargılamayacaksın, hükmetmeyeceksin kimseye ve kimseden bir şey beklemeyeceksin, gelecekten bile. Akışın içinde”başına ne gelirse HAK’tandır”deyip, derdin içinde dermanı arayıp bulacaksın. Tasavvufta yol zor ve engebeli kıldan ince. Muhabbetin bile var bir adabı bedeli. Muhabbet ayrı şey, sohbet, konuşma, geyik, laga-luga ayrı.
Muhabbetse konu AŞK doğmalı her sözden, tohum atılıp gönül toprağına, düşüne düşüne konuşulmalı. Kinaye, alay,.
dedikodusuz yapılan muhabbette; ne yâre, ne ağyara dokundurulmamalı sözler, kelimeler ince elenip sık dokunmalı nakış misali. Yeşermeli fidanlar, bağlar üzümlerini vermeli, değersiz görünen madenlerimiz inceden altın olmalı.
Muhabbetten; Muhammet olmalı hâsıl
Muhammetsiz, muhabbetten ne hâsıl?
Eğer lagalugayla doluysa konuşma; köpoğlu salatası çıkar ortaya. Ben bunları derken bile “beklentim yok ki” diyemem ki. Ama beklentim var ama aşktan yana. Neye mensupsa kişi mensubu olduğu, mizacı olanı arar durur belki. Meyleder gönlü, eğilir sevgilinin cemali nuruna doğru. Leke kabul etmez “yargısızlık gömleği.”Sıçradı mı yöneldi mi sorular, susamaz susturamazsan dilini, vay sana artık delinir gömlek üşütürsün bedeni…Terazinin ağır geldi mi bir kefesi bozuldu denge ağır gelir kötülük perisi.
Hani, sendin gördüğün her şey? Herşeyin yansımasıydın ya sen. O sana yansıyan da o TEK’in kendisi değil miydi zaten.
Alay eden kim seninle, alay edilen kim?
Sen çık aradan
Görünsün yaradan.....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:42
0
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
9 Ekim 2008 Perşembe
EL ALEMİ ALDATANLAR BU MASAL SİZE;

Tilki hocanın iyiliği tutmuş bir gün,
Leyleği yemeğe buyur etmiş.
“-Ama demiş tilki; bizde misafir
Umduğunu değil, bulduğunu yer.”
Meğer tilkinin cimrisi hepsinden betermiş.
Bir çorba çıkarmış topu topu,
O da sulu mu sulu.
Hem nerde getirse beğenirsiniz? Tabakta.
Leylek gagasıyla uğraşadursun,
Tilki bitirmiş hepsini bir solukta.
Leylek kızmış, ama çekmiş sineye.
Bir zaman sonra
O da tilkiyi buyur etmiş yemeğe.
“-Hay hay demiş tilki; nasıl gelmem?
.
Ben dostlara naz etmesini sevmem.”
Tam saatinde gelmiş,
Leyleğe türlü diller dökmüş.
Şu güzel, bu güzel,
Hele yemeğin kokusu,
Gel iştahım, gel!
Gerçi tilkilerin iştahı
Pek nazlı değilmiş ama
Et kokusu başka şeymiş:
“-Kuşbaşı galiba, demiş.”
Bayılırmış etin böylesine,
Hele kıvamında pişmişine.
Derken yemek sofraya gelmiş,
Gelmiş ama nasıl?
Kokusunu duy, eti ara bul!
Dar boğazlı, upuzun bir çömlek içinde,
Tam leyleğin gagasına göre.
Tilki burnunu burgu etse nafile.
Kısmış kuyruğu evine dönmüş.
Aç kaldığına mı yansın,
Bir kuşa rezil olduğuna mı?
El âlemi aldatanlar,
Bu masal size
Bir gün sizi de sokarlar
Kurduğunuz kafese…
la Fontaine'den,Sevgilerimizle.....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:25
12
yorum
Etiketler: HİKAYELER, SAJA BAKIŞI
7 Ekim 2008 Salı
DİNLE NEYDEN\FİLM

“Dinle Neyden”, 1798 Osmanlı-Fransız savaşının yaklaştığı günlerde, İstanbul’da barış arayan bir avuç insanın çabalarıyla, iki genç Saray mensubu arasında yaşanan duygusal ilişkinin tanığı olan genç bir Mevlevi Dervişinin mistik dünyasını anlatıyor;
Mevlevihane defterlerini tutmakla görevli Derviş, aynı zamanda eski bir Osmanlı Paşası olan Nuri Dede efendinin hizmetindedir
Dede efendi ve onun eski dostu olan bazı Fransız diplomatlar yaklaşan harbi önlemeye çalışmaktadır. Gayriresmi olarak sürdürülen bu çalışma, Sultan III.Selim’in kızkardeşi Beyhan Sultan’a ait Sahilsaray’da gerçekleştirilmektedir.
Rahatsızlanan Dede efendiye, diplomatik müzakereler sırasında eşlik eden Saray Tabibi Halil ile Beyhan Sultan’ın yardımcısı Gülnihal Kalfa arasında bir yakınlık yaşanmaktadır.
Dede efendiyle birlikte Sahilsaray’a gelen genç Dervişin defteri, tamamına tanık olduğu bu hikaye ile Hz.Mevlana’nın öğretisinden yansıyan satırların bir araya geldiği sayfalarla doludur
..
Devamı Buradan ...>>
SONBAHAR
İşte geldi Sonbahar. O yakıcı, kavurucu sıcakların ardından limonata tadı veren güzel Sonbahar...
Kimileri çok dertlidir ondan yana, kimileri âşıktır ona. Kimilerinin sebebi bilinmeyen her türlü halinin sorumlusudur. Kimilerinin kendini bulduğu tek mevsimdir. Ama ne olursa olsun hüzünlüdür. Nelere kadirdir bu kısacık mevsim. Geldi mi insanlar bunalıma girer, eser, gürler, gereksiz alınır, sebepsiz yorulur, hatta bazılarının saçları bile dökülür sonbahar yüzünden. Bulutlar gökyüzüne değil, içlerine çöker sanki hiç çaktırmadan, usulca...
Sararmış yapraklar .
sokaklarda rüzgârla savrulurken, arkasından gelecek kara kışın derdine düşer insanlar. Belki de bundandır hissettirdiği hüzün. Kış babanın gümbür gümbür geleceği korkutur, yıldırır insanları şimdiden. Hele o ayazda yakacak odunu, başını sokacak bir çatısı olmayanları.
Ben oldum olası sevmişimdir bu mevsimi. Evet dertlenirim biraz ister istemez ama yağmur çiselerken dışarıda, elimde çayım dışarı izlemeye bayılırım mesela. Fırtınalar koparken, rüzgâr balkondaki çiçeklerimi uçurup topraklarını savursa da ben evimde huzurluyumdur. Tabii evi barkı olmayanlar için yardım da dilerim ama nasıl yaşadıysam ilkbaharı, yazı Sonbaharı da öyle yaşarım. Bir başkadır sarı sonbahar bende. Habercidir o. Hem elçiye zeval olur mu hiç? Alıştırır insanı, tamam der artık hazırlan, yaz bitti. Birkaç ay üşüyeceksiniz. Hemen duyar çıkarırız kışlıkları sandıktan. Düşünsenize ya haber veren olmasaydı. O civciv sıcaklarından sonra bir anda kışa alışabilir miydik?
Aslında dışarıdaki mevsimden çok içimizdeki mevsim karadır. Aklımızın bir yerlerine yerleşmiştir ya sonbahar sarı diye, gri diye bizim yapraklarımız daha bahar gelmeden dökülür bile. Bu güzelim tatlı serinliği yaşamak yerine, içimizi sarartır taaaa o adı güzel Yaz gelene kadar güneş doğmaz bedenlerimize. Ne kadar yazık...
Sevelim biz sonbaharı boş verin siz. Yağmur yağarken sevgiliyle aynı şemsiye altında yürümenin keyfine varalım, sıcak evimizin kıymetini anlayalım işte daha ne. Yapraklarını hazan rüzgârlarına bırakan ağaçları daha bi çok sevelim ki yenileri gelene kadar üşümesinler. Ne renk olursa olsun sonbaharın rengi biz onu yeşil, mavi görelim. Görelim ki küsmesin Sonbahar yine gelsin. Bir sonrakini de görmek için dualar edelim. Son baharımız değil ki bu altı üstü yine bir SONBAHAR.....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:25
8
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
5 Ekim 2008 Pazar
ARTIK ÖLMEYİN NE OLUR, ÖLDÜRMEYİN BİRBİRİNİZİ

Biz bir zamanlar ne güzel yaşardık, ne mutlu kardeş kardeşe.
Biz bir zamanlar dosttuk kürtle, çerkezle, ermeniyle, abazayla,
İlgilendirmezdi bizi kimsenin dini seçimi,
Süryani, Müslüman, Hıristiyan, Musevi oluşu…
Biz bir zamanlar BİRDİK tek tanrının kulları.
Elele başlarımız dik Türklüğümüzle öğünür, çeşitli kültürlerle harmanlardık birbirimizi.
Biz aynı toprağa tohum serpip, aynı topraktan beslenirdik.
Bahçelerimize izinsiz girebilirdik, kışkırtmazdı kimse bizi.
Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesi aynı dili konuşuyorduk 70 kişi…
Bacım der, bacım söylerdi yürekten Selahattin’i, Şeyhmuz’u, Neco’su
Hiç bölünmemiştik, hiç dağlara mağaralara sığınmamıştık bir zamanlar.
Silah değil, çiçekler almıştık ellerimize, vermek için bir birimize.
Lice, Ergani, Elazığ, Hakkâri gezerdik her hafta sonu kızlı erkekli sınıfça.
Duymadık, tembihlenmedik “aman kızım dikkat et güvenme kimseye” diye.
Şimdilerde nasıl düşman olduk nasıl vurduk böyle birbirimizi?
Biz birlikte kazanmadık mı Kurtuluş Savaşımızı?
O ellerine silah tutuşturulan saf ve temiz insanlarımız,
Nerede bıraktınız çiçeklerinizi, kalemlerinizi?
İsminiz ne zaman PKK oldu, ne ile kandırdılar sizi?
Hiç kıyar mı insan olan bir cana, İNSAN’A?
Her kurşunda sizlerle bir ana daha ölüyor, gözü yaşlı yavru, yavuklu…
15 kişi ölürken, aynı anda ölüyor 1500 kişi..
Tüm analar ölüyor, ölüyor bu vatan toprağında yetişen insanoğlu.
Sizlere ekilen NİFAK tohumlarını geri verin sahiplerine.
Artık ÖLMEYİN ne olur, ÖLDÜRMEYİN birbirinizi…
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:20
9
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
4 Ekim 2008 Cumartesi
LOST SONGS OF ANATOLİA/ ANADOLU'NUN KAYIP ŞARKILARI
Antik kültürleri, imparatorlukları, mitolojileri ve yaşanmış görkemiyle dünyada eşi benzeri olmayan Anadolu’nun 10 binyılı aşan bir geçmişten kalma egzotik mekanları ve insanları arasında yaşanan bir müzikal yolculuk.
Anadolu’nun Kayıp Şarkıları, bir müzikal-balgesel olarak belki de türünün ilk örneği: Anadolu halkının kendi mekanında ve provasız kaydedilen otantik performansları, 20 benzersiz şarkı halinde yeniden düzenlenirken bazıları ise orijinal halinde bırakıldı.
Bu yolculuk, müzik ve kültürün nasıl olup da hayat, coğrafya ve çalışma ortamından türediğini gözler önüne sererken, Anadolu’nun zengin kültürleri de müzik, dans ve ritüeller temelinde keşfediliyor. Bu insanları saran ve yaşam biçimlerini etkileyen büyüleyici çevre de filmin şiirsel anlatımına katkıda bulunuyor.Yakında vizyona girecek Mutlaka izlemenizi öneririz.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
22:08
1 yorum
Etiketler: FİLMLER, MÜZİK, SAJA BAKIŞI
3 Ekim 2008 Cuma
ALLAH’I PARA OLMUŞLARA

Paranın dayanılmaz hafifliğine kendini adamışlara: dayanılmaz ağırlıklar altında ezilecekleri günleri hatırlatabilsek keşke. Allah’ı; Para olmuşlara taptıkları putlarının ferah, refah, mutluluk ve sağlık bahşetmeyeceğini anlatabilsek. Madeni kalplerine “duygusuzlaşma sendromu mikrobu “bulaştığından, taş kalpli olmaktan kaçınmak için yanlarına yakınlarına da varılmaması gerekmekte. SOS veriyorlar çünkü ölümcül mikrop taşıyıcılar.Heybe doldurucular, parsa toplayıcılar, hep bana hep bana tablosu çizicileri hey STOP… Nereye gittiğinizi sanıyorsunuz? Hayat ta yol da kısa kefenin de cebi yok her nedense!
Zamanın birinde Şam şehrinde böyle gibilere kafası bozulan zamanın İslam âlimi büyük veli;
Muhyiddin Arabî yere ayağını 3 kez vurur ve "sizin taptığınız Allah benim ayaklarımın altında." der. Daha sonra ayağını vurduğu yer kazılır ki görülür bakılır çil çil altın kazılı toprakta. Sizin Allah’ınız bizim ayaklarımızın altında. Allah’ı para olanlara duyurulur.
Biz sırattan”bir don bir gömlek” der geçeriz de, ya siz o altınlarla mal mülkle karşı kıyıya nasıl geçersiniz varın siz düşünün…
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:33
7
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
SUFİ SAJA PLASTİK POŞETLERE KARŞI

Bundan 30 yıl evvel pazarlara filelerle giderdik, ya da sepetlerle. Fileler kirlendi mi suya basılır bir çırpıda kiri pası akar giderdi çitilemeden. Bakkal alışverişlerimize de kesekâğıtları aracılık ederdi. İçlerindeki şeker un makarna gibi ürünleri kavanozlarına boşaltır, kesekâğıtlarını Babam aynen katlar, tekrar bakkallara geri verirdik, kâğıt ziyan olmasın diye. Şimdilerde mi plastik poşetlerin dayanılmaz cazibesinde kaybolup gitmeden, tehlike çanlarının çaldığını duymamız gerekiyor. .
Güneş ışığı, plastik torbalarda kimyasal çözümlemelere neden oluyor çünkü. Zaman içinde daha küçük ancak daha zehirli petro-polimerlere bölünüyorlar. Ve bunlar da topraklarımızı ve sularımızı zehirliyor
Sonuçta, bu mikroskobik partiküller besin zincirine giriyor..
Balina, yunus, fok, deniz kaplumbağalarından başlayarak yaklaşık 200 farklı deniz canlısı, plastik torbalar nedeni ile hayatını kaybediyor. Kuşlar boğuluyor.
Besin sanarak yuttukları plastiği hazmedemeyen kaplumbağalar ölüyor.
Öyleyse, çözüm nedir?Bez torba ya da file kullanmak eskisi gibi.
Böyle yaparak haftada 6 plastik torbayı kullanımdan çıkartmış oluruz.
Bu da ayda 24 torba,
Yılda 288 torba,
Ortalama bir yaşam süresince de, 22,176 torba eder.
Ülkemizde her 5 kişiden sadece 1’ i bunu yapsa, yaşamımız süresince 31.046.400.000 plastik torba kullanımdan kalkmış olur.
Bangladeş plastik torba kullanımını yasaklamış. Çin, kullanımını paralı yapmış. İrlanda, Avrupa’da bir ilk olarak, 2002’de plastik torbaları vergilendirmiş, Bugüne kadar plastik torba kullanımında %90 azalma kaydedilmiştir. 2005’te Ruanda plastik torba kullanımını yasaklamış. İsrail, Kanada, Batı Hindistan, Kenya, Tanzanya, Güney Afrika, Tayvan ve Singapur’da ise yasaklanmış ya da yasaklanma yolunda adımlar atılmış. 27 Mart 2007’de San Francisco Amerika’da plastik torba kullanımını ilk yasaklayan şehir olmuş. Boston’sa yasaklama yolunda.
Plastik alışveriş torbaları, petrol türevi bir Termo plastik olan polietilen mamulüdür.
Dolayısıyla plastik torba kullanımındaki azalma, bir ülkenin dışa olan bağımlılığında da bir azalma demektir.
Çin, sadece torbaları paralı yapmakla, her yıl 37 milyon varil petrol tasarruf ediyormuş.
Demek ki bir şeyler yapmak mümkün! Haydi, dostlar, gelin plastik torba kullanmaya son verelim. Nereden başlasak kar kardır geleceğimiz için. Sevgilerimizle.....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:25
4
yorum
Etiketler: SAJA BAKIŞI
2 Ekim 2008 Perşembe
GİNSENG

İnsan şekline benzerliği nedeniyle Çince ’ insan bitkisi ‘ olarak adlandırılan ginseng’in iki farklı çeşidi vardır. Bunlar Asya ginsengi ve Amerikan ginsengidir. Ginseng kökü 6 yıllık bir yetiştirme süresinden sonra hasat edilir ve tedavi amaçlı kullanılan bitkinin esas bu bölümüdür M.S. 1. yüzyıla ait bir Çin metnine göre; Ginseng, zihni güçlendirici, irfan ve bilgeliği artırıcı olarak tanımlanmakta ve düzenli kullanımının yaşam süresini arttıracağı belirtilmektedir.. Ginseng’in kalp, akciğer, sindirim sistemi ve böbrekler üzerinde oldukça etkili bir tonik etkisine sahip olduğunu yazmaktadır, aynı zamanda ruhsal düzeni sağlayıcı şifalı bitki olarak da belirtilmekte, Anemiye (kansızlık) iyi geldiği yönünde araştırmalar mevcuttur. Bağışıklık sistemini güçlendirir ve kalp damar sistemi üzerinde olumlu etkisi vardır. Şeker hastalığının iyileşmesine yardımcı olabilir ve kandaki şeker, lipit ve kolesterol seviyesini düşürür. Tümör hücrelerinin çoğalmasını yavaşlatabilir ve hatta engelleyebilir.Özellikle kanser hastalarında görülen kandaki bazı eksiklikleri giderebildiği söylenmektedir.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
08:19
0
yorum
Etiketler: ŞİFALI BİTKİLER

