
Ruhumun derinliklerinde giyindi sözcüklerim rengarenk libaslara,
Çıplaktılar önceleri bedenden etten ve kemikten yana.
Giyindi ovalarım bulutlarla ,yıldızlarla kucaklaşan dağlara.
Salındım indim mavi göklerden,denizle kucaklaşan kumlara.
Gökte gök boncuktum yerde yer, sonra kaldırdılar beni yerden hoppala.
"Ben gök yıldızıyım" dememe kalmadı,denizden geldim sanıp,
Aldı bir çocuk attı beni ummana.....
Yeniden dalgaların hışmıyla vurdum kıyılara kumlara.
Islandım üşüdüm, kurulandım sandım ki az kaldı ışığımı parlatmama.
Kendime döndüm baktım ne göreyim! rengim benzemiş bir KUMA.
Gözlerimdeki yaşları tutamaz oldum,güneş çekilip karanlık bastığında.
Işıl ışıl süslediler kardeşlerim gökadayı,
Bense bağırdım duyuramadım sesimi onlara.
Aslım gök yıldızı desemde ne çıkar,
Artık inanmaz ki kimseler bana.
Ruhumun derinliklerinden hasretimi aşkımı yazdım bundan böyle,
Geceleri ışıklarıyla gökleri aydınlatan kristal yıldızlara.
Olsun dedim Gök adayla ummanın rengi aynı,
Belki birgün ben de parlarım ummanın sularında.
Devamı Buradan ...>>
30 Nisan 2008 Çarşamba
GÖKTEN DÜŞEN YILDIZ
Gönderen
sufi
zaman:
12:35
1 yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
29 Nisan 2008 Salı
DEĞERİNİ BİLME/ YÜZÜK

Genç adam yöresindeki bilge ve yaşlı kişilerle ilgili olumsuz sözler söylüyordu.Bir gün
bilge sufinin birisi ona küçük bir ders vermek istedi.Genç adamı yanına çağırdı ve parmağındaki yüzüğü eline verdi "şimdi" dedi. "Pazara git ve bu yüzüğü 1 altına sat." Genç adam bilgenin verdiği yüzüğü satmak için pazara gitti. Ama hiç kimse yüzüğe 10 gümüşten fazla vermiyordu. Sonunda umutsuzca bilgenin yanına döndü ve olanları anlattı.......… Yaşlı bilge, genç adamın uzattığı yüzüğü almadı. Ona bu kez yeni bir görev verdi:"Şimdi kuyumcuya git ve bu yüzüğün değerinin ne kadar olduğunu sor." Genç adam bu kez elinde yüzükle kuyumcuya gitti. Kuyumcu genç adamın gösterdiği yüzüğü inceledikten sonra " size bu yüzük için 1.000 altın verebilirim" dedi.Genç adam kuyumcunun verdiği rakamı duyunca şaşırdı. Hemen yaşlı bilgenin yanına giderek ona bu kez kuyumcuda olanları anlattı.
Yaşlı bilge genç adamı dinledikten sonra ona hiç unutamayacağı bir yaşam dersi verdi: "Dünyadaki her varlığın gerçek değerini anlamak için çok çalışıp okuman,o işin uzmanı olman gerekir"......
Devamı Buradan ...>>
ZARARI YOKTUR
* Arada sırada insanlara kibarlık göstermenin kimseye bir zararı yoktur.
* Eşinize onu sevdiğinizi söylemenin kimseye bir zararı yoktur.
* Oğlunuzun beslenme çantasına, onu çok sevdiğinizi belirten bir not yazmanın kimseye
bir zararı yoktur.
* Tekerlekli sandalyedeki bir kadına kapıyı açmanızın kimseye bir zararı yoktur.
* Huzur evine arada bir çiçek götürmenin kimseye bir zararı yoktur
* Hasta bir arkadaşınıza çorba pişirip götürmenizin kimseye bir zararı yoktur.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:25
1 yorum
Etiketler: EĞLENCE, GELİŞİM, SAJA BAKIŞI
27 Nisan 2008 Pazar
GEBEŞİN GÜNCESİ
22 Ağustos 2007 saat 13.00 suları buluştuk oğluşumla. O yerini biraz daha önce almıştı tabii ama teknoloji sağ olsun küçük bir test çubuğu sayesinde ben o gün emin olmuştum varlığından. Birkaç ay bekletti hatta isteğime istek kattı ama biliyorum ki kendisi için en hayırlı zamanda aldı yerini. İlk yazımı okuyanlar bilir ben hep hazırdım sanki anne olmaya ama Efe'ciğim(müstakbel baba) sonradan alıştı bu fikre. İlk başlarda çok istekli değildi ama benim karşı koyamadığım bu isteğe çabuk teslim oldu. Yeri gelmişken; seni çok seviyorumm mm baba adaylarının en güzeli:) bu güzelliği yaşamamızdaki katkıların için:) binlerce teşekkür sana...
Hazır olmaya çalışması bile yetti ne yalan söyleyeyim. İlk o öğrendi tabii haberi. Bir kaç gün içindeyse herkes biliyordu misafirimizin varlığını ......…
Nede çabuk benimsedik onu hele ben... Ben her geçen gün daha da bağlandım daha birçok sevdim içimdeki Allahın parçasını. İlk günlerde o kadar sakindi ki varlığını unutup koştum bile. Hemen hatırlattı bana kendini o ayrı. Korkuttu biraz. Meğer amacı nede masummuş güzelimin. Sonradan anladım ki gelen kıymetli misafirler için 5 günlük bir tatil ayarlamış taaaa oralardan:))) bir yandan da hatırlatmış artik "ben buradayım' demiş 'ona göre dikkatli ol annecimmm".
9 aydır hiç üzmedi beni canımın içi. 8 ay çalışmama izin verdi kendisi için zararlı ama annesi için olmazsa olmazlardan bile hemencik vazgeçirdi beni Her şeyi ayarladı ben de ona uydum işte. O ne istediyse onu yedim, istemediklerinden de elim mahkûm uzak durdum...
Sonra büyüdükçe hareketlendi, hareketlendikçe büyüdü. akşamları mini showlar yaptı bize.mesela kapalı bir alanda ne kadar hareket edilirin en uç noktalarını gösterdi:) ayaklarla kaburga nasıl ittirilir, anne nasıl tepim tepim tepilir öğretti.:))) biz hep karnımdan sevdik onu alıştık, öptük, kokladık, konuştuk, heyecanlandık. Onunla beraber anlatılması çok zor, mucizevî bir tecrübe yaşadık. Simdi yaklaşık 40 haftalık o inanılmaz ve dünyalara değişilmez bağımızın başka bir boyuta taşınmasını bekliyoruz. Her an onu kucağımıza alacağımız günün hayaliyle yatar olduk. Herkes en küçük bir telefonumdan müjde bekler oldu. Bundandır bir kaç gündür annemi bile arayamaz oldum anne gelirken ekmek al demek için:)))
Hamilelik sürecinin çok çok uzun olduğunu düşünürken birden bire aslında bir o kadar da çabuk geçtiğinin farkına vardım işte. Gariptir şimdiden özledim bile hamile olmayı. içimde bir şeylerin kıpırdıyor olmasını, akşamları nefesimi kesen tekmeleri, babasını, beni ve gören herkesi şaşırtacak derecede güçlü atılan tekmeleri..
Artık bir aile olmaya günler belki de saatler kaldı. Hazırlanıyoruz... Tontinimiz yanımızda yengemizin amcamızın kulağı gece çalacak bir telefonda anneannemiz her an telaşta uzaklardaki sevdiklerimiz de merakta...
Zaman bize neler gösterecek oğlumuz neler öğretecek bilmiyorum ama tek bildiğim hayatimizin bundan sonra çok farklı olacağı. Tadımızın biraz daha güzelleşeceği. Uykularımızın, sevmelerimizin, sessizliğimizin daha kıymetli olacağı.
Güzel oğlum; ben ve baban seni bekleme telaşından ismini bile bulamadık daha ama aramıza katılmanı güzel yüzünü görmeyi birebir tanışıp koklaşmayı sabırsızlıkla bekliyoruz. Yaşattıkların ve yaşatacakların için şimdiden teşekkür ederiz sana. Sağlıklı ol mutlu ol güler yüzlü ol bebeğim. hayatımıza yeni tatlar getir aşkımıza sevgimize yeni güzellikler kat inşallah....bekleyen tüm dostlara en yakın zamanda müjdemizi vermek dileğiyle.......
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:58
4
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
26 Nisan 2008 Cumartesi
YILANLAR SIR TUTAR, YA İNSANOĞLU: ?

Tohum bir sırdır, toprağa girdi mi çözülür dili.İki kişi arasında ise sır, o SIR sır değildir ki!"O hor gördüğünüz su " diyor kuran adını vermeden, onunla yeşertirim toprağını budur Allah'ın ilmi.Seni sana gösteren öğreten SIRdır aynanın ardındaki.Sır taşıyamaz insanoğlu Allah gibi.Zaten bir bilen var ki.Yılanlar neden saklandı toprak altına çünkü CAMSAB ifşa etti padişaha Şahmeran'ın sırrını.
Hz Muhammed"Allahını seven gelmesin ardımdan "dedi, Mekke'den yola çıkarken sabah vakti.Öldürüleceğini duyunca Hz.Ali ölümü göze alıp peygamberin yatağına girdi.Koca peygamber korkar mı ondan bundan, zaten biliyordu ne zaman öleceğini.,......…
Alacakaranlıkta sabah vakti yola çıktı tek başına Allahın emriyle bu koca çölü geçecekti.Bırakmadı Ebu Bekir örtmedi bu sırrı .
"Ben de seninle geleyim "dedi.Çölde hiç iz kalır mı,rüzgar kapatır örter ayakların izini.Takipçiler müşrikler geldiler peşlerin sıra, bırakılmıştı belki bir ipucu. Gizlendiler Sevr dağında Hira mağarasına Allahın emri gereği...
O kutsal mağaranın örümceği örüverdi kapısına ağlarını, iki güvercin coşa geldi çırptı kanatlarını.Yol arkadaşı "Peygamber burada" diye tam bağıracaktı ki soktu kutsal yılan bu arkadaşın ayağını.O yüce peygamber sordu
"Hey MAR neden soktun Ebu Bekir'i ?"
"O sırrını saklamadı seni ifşa edecekti"dedi yılan.
"Allah bu an için beni bin yıldır bu mağarada bekletti."
O yüce peygamber emdi bacağındaki zehiri ve tükürdü yoksa sırrı ifşa eden arkadaşı ölecekti.Kitaplar yazmadılar bu gerçeği.Yılan koca peygamberi sokacakmış ta Ebu Bekir dayamışta ayağını, yılanın çıktığı oyuğa sözüm ona.Varın gelin siz anlayın bu anlatanın anlatışını.Bu koskoca son peygamber yılanları kement edip ormandan topladığı odunları onlarla sırtlayan Yunus gibi bile mi olamadı? Varın siz karar verin işte bu gerçeğe...Sevgilerimle.....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:50
11
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
25 Nisan 2008 Cuma
BAKIŞ AÇIMIZIN DELİLİĞİ

Bakış açımızdaki kalıplara sıkışmışlığımız, çevremizdeki hayatı algılamamızda zorluk yaşatıyor gibi geliyor bana. Hep aklıma şu fıkra gelir "hocanın eşeği yaz gününün sıcaklığından olsa gerek sararmış otları yememeye başlamış. Bakmış ki hoca eşek elden gidiyor, acil buna bir çözüm bulmalıyım demiş. Aklına bir fikir gelmiş. hoca bu ya hemen eve koşturmuş, kapıdan içeri atılmış “hanım bizim bir gözlük vardı hatırlıyor musun? he demiş hanım. şurada” hoca gözlüğü aldığı gibi hışımla fırlamış dışarı,......… koşturmuş eşeğin yanına gözlüğü eşegin gözüne geçirmiş eşek otları bir güzel yemeye başlamış. Çünkü eşeğe taktığı gözlük yeşil gösteren gözlükmüş zavallı eşek ne yapsın yediği sarı otları gözlükten yeşil görüyormuş."Üzerimizden atamadığımız yargılarımız ve içimizde sakladığımız kişisel doğrular diye adlandırdığımız kalıplar kısıtlı kılıyor bizi diye düşünüyorum. Fıkradaki gibi... Hani deli diyoruz ya kendi kendine konuşan ve onların ne gördüğünü algılamadığımız insanlar grubuna, onlardan bahsediyorum. Şöyle bir düşünüyorum belkide onlar bizim hayatı algılayışımızın ötesindekini görüyorlar, belkide onlar bize deli diyorlar. ( Buna kesinlikle katılıyorum) hepimizin aslında içimiz de yaşadığımız duyguları, onların dışa vurarak yapıyor olmaları mı onları deli kılıyor?O zaman biz daha deliyiz, çünkü biz olduğumuz gibi görünmüyoruz. İçin için konuşmuyor muyuz zamanın akışında, gece yattığımızda, işte, banyoda, mutfakta, yolda yürürken. Hatta hatta hayatımızın en önemli yerini teşkil eden kâğıt parçasına anlam yüklerken ve hayatımızı ona bağımlı olarak yaşarken. Aldığımız havanın değerini önemsemediğimizde, bastığımız kürenin güzelliğini görmemek için sınırlar koyduğumuzda. Daha sayamadığım yüzlerce anlamsız ama o kadarda anlam yüklediğimiz anlamsızlıkları yaşarken. Onlardan daha deli olmuyor muyuz sizce? Sizi bilmem ama ben deliyim hem de zır deli.....
Devamı Buradan ...>>
DİNLENESİ ALBÜMLER BİR TADINA BAKIN


Bu hafta sonu tadına doyulamayacak iki albüm öneriyorum size. mutlaka tadına bir bakın ruhun gıdası için.
Devamı Buradan ...>>
22 Nisan 2008 Salı
NİÇİN TAHTAYA VURUYORUZ? AMAN VUR..!

Meşe ağacına insanların ruhani bir değer vermesi çok eskilere dayanır. Ağacın yüksekliği ve sağlamlığı nedeni ile bazı güçlere sahip olduğuna inanılıyordu. Tahtaya vurma inancı dünyanın apayrı iki yerinde birbirinden bağımsız olarak gelişti. Önce milattan önce 2000'li yıllarda Kuzey Amerika yerlilerinde, sonra da Ege'de Helen uygarlığında.
Her iki kültür de meşe ağacına çok sık yıldırım düştüğünü gözlemlemişti. Amerika yerlileri meşenin, Tanrının yıldırımla yeryüzüne inip üzerinde oturduğu yer olduğuna, Helenler ise ......Yıldırım Tanrısı olduğuna inanmışlardı.
Kuzey Amerika yerlileri bu batıl inancı bir adım daha ileri götürdüler. Bu ağacın köküne vurarak, ileride başlarına gelebilecek tehlikelere ve şansızlıklara karşı Tanrı ile temasa geçtiklerine inanıyorlar ve ondan kendilerini korumasını istiyorlardı.
Ortaçağda ise Hıristiyan din adamları bu inancı kendi devirlerine taşıdılar. Onlara göre bu inanışın temelinde Hz. İsa'nın tahta bir çarmıhta öldürülmesi yatıyordu. Hatta Avrupa'nın her katedralinde orijinal tahta haçın küçük bir parçasının bulunduğuna inanılıyordu. Bu tahtaya vurmak ise "Tanrım dua ve isteklerimi gerçekleştir" anlamına geliyordu.
Bu arada diğer kültürlerde inanıştaki tahta aynı kaldı ama cinsi biraz değişti. Amerika yerlileri ve Helen medeniyetinin ağacı meşe iken, Mısırlılar incir ağacını, Almanlar dişbudağı tercih ettiler. Hollandalılar ise ağacın cinsine önem vermediler. Boyasız ve cilasız olması onlar için yeterliydi.
Amerikalıların tahtaya vurma inancının kökeni ne gariptir ki Amerikan yerlilerine dayanmıyor. Romalılar devrinde Avrupa'da iyice yaygınlaşan eski Helen inancının bir parçası olarak Amerikalılar tahtaya vuruyorlar.
Başımıza gelebilecek kötü şeyleri savuşturmak için tahtaya vurma inancı hala devam ediyor ama uygulama alanı çok daraldı. Her taraf plastik ve laminat dolu. Si/ en iyisi yanınızda daima bir küçük tahta parçası bulundurun. Meşe ağacından olursa daha da iyi olur!....
Devamı Buradan ...>>
YÜREĞİNİ AŞKA ARALA

Ünlü mistik bir sufi'yi,yüce bir kral ziyarete gelir.Armağan olarak bir makas getirmiştir.Üstü pırlantalı,çok değerli,altın bir makastır bu.Eşi benzeri bulunmaz bir makas. Sufinin ayaklarına kapanıp makası uzatır.Sufi makası alır,inceler ve krala geri verirken şunları söyler: " Teşekkürler kralım. Bu makas gerçekten çok değerli bir armağan. Ne var ki benim ona hiç mi hiç ihtiyacım yok. Bana bir iğne vermenizi yeğlerdim." Kral şaşkın kekeler: " Anlayamıyorum üstad. İğneye ihtiyacınız varsa makasa da ihtiyacınız elbette olacaktır."
Bunun üzerine sufi şu yanıtı verir: "Makası istemiyorum,çünkü bölücü ayırıcı bir nesnedir.Herşeyi keser. İğne ise birleştiricidir. Makasın kestiğini diker. Ben aşkı öğretiyorum. Tüm öğretim sevgiden kaynaklanıyor. Benim amacım her şeyi birleştirmek.Bir daha gelişinizde bana yalnızca,sıradan, herhangi bir iğne getirin yeter,kralım
Yüreğini aşka arala ve bırak aşk seni bütünleştirip birleştirsin.
Devamı Buradan ...>>
21 Nisan 2008 Pazartesi
L'Animateur
Güzel olduğuna inandığım harika animasyonlardan birtanesi daha, izleyin birde siz karar verin.
Devamı Buradan ...>>
20 Nisan 2008 Pazar
KAŞ(ANTİPHELLOS)’a YOLCULUK

Kaş’a yolculuk deyince aklınıza hemen:” Bak yine tatile gidiyorlar, Dalışa uçuşa gidiyorlar gibi gelebilir.” Bu şekilde düşünülmesi çok doğal. Çünkü Kaş dalış konusunda dünyadaki 50 dalış merkezinden biri ve paragliding mekânı. Doğru, son dört senedir Sufi-Saja ekibinin bir kısmı senenin 6 ayı Kaş’ta konuşlandı. Eğlenmek, tatil yapmak için mi yoksa yatları katları yalıları vardı da ondan mı? Hayııır, çalışmak yine çalışmak için ve dostlarla bir arada olabilmek için.Son iki yıl denize bile girmediğimizi söyleyebilirim. Dalış ve uçuş ise; rehberler eşliğinde daha önceki yıllarda yaptırılmıştı bizlere.
Şimdiki gidiş ise başka bir nedenden: Toprağa atılan tohumun çıkışı,
Bedenden beden ayrılması, gerçekleşen gen transferinin ışınlanışı ya da 9 aylık uzun yoldan gelenin karşılanışı gibi bir sebepten bu benim gidişim.
Zamanında “melek edinme acentelerine başvurmuştum.” Alçıdan yapılmış ellerini çenesinin altında kavuşturmuş ağlayarak dua eden melekleri” hatırlarsınız sanırım.
Hanların girişinde, Çimlerin arasında, bahçe duvarlarında oturtulur kış yaz oralarda aynı pozisyonda bırakılırdı ya, Ben onlara pek acır her yanlarından geçtiğimde başlarını okşar:
“İnşaallah sen de bir gün insan olursun derdim”......…
İşte onlar bir bir atlayıp duvarlardan 3–5 senedir insan olarak dünyaya gelmeye başladı bence. Geçen yıl 5 Haziran’da 2. torunum dünyaya geldi hastaneden alıp eve geldiğimizde beşiğine yatırdık. Belli ki huzur bulmuştu iki elini kenetleyip çenesinin altında uyuyakalmıştı. O manzarayı görünce yıllar önceki duamı hatırladım Hülya’ma yani büyük gelinime:
“Ne olur hemen resmini çek, bunun hikâyesini sana sonra anlatırım” dedim.
Gelinim elime o ara çok güzel bir paket tutuşturdu ve
“Ton tini’ cim vitrinde bunu gördüğümde sana bunu almam gerektiğini düşündüm ama şimdi içine bakma akşam Kaş’a dönerken bakarsın” dedi.
Mucize mühendisleri yine işbaşındaydı anlaşılan. Paketi açtığımda o alçıdan” dua eden melek” altın kolye olarak ellerimdeydi, daha sonra da boynumdan o güzel hediyeyi hiç çıkarmadım.
Şimdi beklediğimiz meleğin annesinin adı Özlem(Ela)-ki Sufi-Saja yazar ekibinden. Bebek beklerken yazdığı acıklı yazıları okumuşsunuzdur belki de.
Meleğin babasının adı Memet Efe(Dalış ekibinden) Yani benden doğmayı seçmiş seçkin bir yakışıklı. Oğlum olduğu için böyle söylemiyorum, o benim yol kardeşim, arkadaşım.
Ben onların Tontini’si, yani Dilek. Dünya barışına gönül vermiş, korku üzüntü ve bağımlılıklarından ayrılmış olduğumu düşünen ben; endişe, hastalık ve anlaşmazlıklara son vererek kendini ve geçmişini gönülden bağışlamış biri olarak yaratıcılık danışmanlarımla ve ruhsal rehberlerimle el ele Lycia yollarındayım bugün. Sevgilerimle.....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
00:58
4
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
GİZEMİ MORdan HÜZNÜ SİYAHtan aldık

Renkler hayatımızın parçası. Peki, renklerin hayatımızı nasıl etkilediğini biliyor muyuz? Renk seçiminin kimi zaman karakterimizi yansıttığından ya da seçtiğimiz rengin bize olumlu ve olumsuz etkileri olduğundan haberimiz var mı?
KIRMIZI: Bu renk canlılık ve dinamizmle ilgili bir renktir. Mutluluğu temsil eder. Kırmızı renk, fiziksel olarak; ataklığı, canlılığı ve duygusal bağlamda; bir işi sonuna kadar götüren azmi ve kararlılığı gösterir.
İştah açar. O yüzden dünyadaki gıda firmalarının çoğu logosunda kırmızıyı kullanır. Kırmızı tansiyonu yükseltir, kan akışını hızlandırır. Yanlış bir inanış vardır; boğaların kırmızıya saldırdığı sanılır. Oysa boğalar renk körüdür. Kırmızıya değil, kendilerine sallanan koyu renkli beze saldırır. ......…
YEŞİL: Duygusal olarak bizi en çok etkileyen bir organımız olan kalp organının, bu rengin yaydığı enerji alanında olduğu düşünülür. Doğanın ve baharın rengidir. Güven veren renktir. O yüzden bankaların logolarında hâkim renktir. Yeşil yaratıcılığı körükler. Bu yüzden büyük lokanta mutfaklarında yeşil tercih edilir. Hastanelerde de yeşil rahatlatıcı özelliği nedeniyle kullanılır. Yeşil alanda insanların daha az mide rahatsızlığı çektiği saptanmıştır.
SİYAH: Duygusallığı ve hüznü simgeler. Gücü ve tutkuyu temsil eder. Bizde ve batıda siyah matemi temsil ederken, Japonya'da siyah mutluluktur. Siyah fonda kullanılırsa karamsarlığı çağrıştırır. Einstein konsantre olabilmek için perdeleri siyah, gün ışığı olmayan odaları tercih ederdi.
MAVİ: Vücudumuzda boğaz bölgesini yansıtan bir renktir. Mavi renk gökyüzünün ve geniş ufukların, denizin simgesidir. Sınırsızlığı ve uzak bakışlılığı simgeler. Huzuru temsil eder ve sakinleştirir. Araplar mavinin kan akışını yavaşlattığına inanır, nazar boncuğu o yüzden mavidir. Batıda intiharları azaltmak için köprü ayaklarını maviye boyarlar. Duvarları mavi olan okullarda çocukların daha az yaramazlık yaptığı saptanmıştır.
LACİVERT: Kozmik renk olarak kabul edilir; sonsuzluğu, otoriteyi, verimliliği simgeler. O yüzden dünyadaki firmaların yarıdan fazlası logolarında laciverdi kullanır. Lacivert giyen kişiler kendilerini çok daha karizmatik ve inandırıcı hissederler. İnsanların üzerinde başarılı ve güçlü imajı bırakır.
MOR: Eskiden beri ihtişam ve gizemin son basamağı olarak düşünülür. Tarih, yüksek sınıfların, saray mensuplarının daima morla bezendiklerini kaydeder. Nevrotik duyguları açığa çıkardığından, insanların bilinçaltını korkuttuğu saptanmıştır. İntihar edenlerin beğendiği renktir.
PEMBE: Uyum, neşe, şirinliğin ve sevginin simgesi. Rahat hissettiren ve dinlendiren bir renktir. Bu yüzden bazı büyük mağazalar tezgâhtarlarına pembe üniforma giydirir ki, müşteriler kendilerini rahat hissetsin diye. Pembe aynı zamanda çocuk rengidir.
SARI: Sarı zekâ, incelik ve pratiklikle ilgilidir. Toplumsal yaşamı ve birlikte çalışmayı yansıtan bir anlamı vardır. Geçiciliğin ve dikkat çekiciliğin sembolüdür. Dikkat çekiciliğinden dolayı dünyada taksiler sarıdır. Sarı ayrıca hüzün ve özlemin rengidir. Sonbaharın tüm hüzünlü güzelliğinde onun her rengini izlemek mümkündür.
BEYAZ:Temizliği,saflığı,masumiyeti,simgeler,enerji sistemlerini dengeler.
TURUNCU:yapıcılığı, sağlığı, mutluluk, canlılık, yaratıcılık, güven,cesaret ve iletişimi simgeler.Çocuk odalarında,mutfaklarda kullanılması uygundur.
http://www.adaminsitesi.com/renklerin_dili.htm....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
00:25
0
yorum
Etiketler: GELİŞİM, SAJA BAKIŞI
18 Nisan 2008 Cuma
İKNA OYUNU BİR KANDIRMACA MI ?

Pamuk Prenses masalını anımsarsınız, üvey annesi cadı kılığına bürünerek Pamuk Prenses'i kırmızı, parlak elmalarla kandırarak zehirler. Çünkü parlak ve kırmızı bir elma hepimizde yeme arzusu uyandırır- eğer ki aramızda elmayı sevmeyenler yoksa tabii. Yanda iki tane elma görüyoruz. Sizlere yemek için hangisini tercih ederdiniz diye soracak olsam, büyük olasılıkla alacağım yanıt sağdaki göz alıcı elma olurdu. Peki, ikisinin de aynı elma olduğunu söylesem? Kuşkusuz koyu kırmızı görülen kısmı, sapının çıktığı alana göre daha ikna edici. Öyleyse birini ikna etme süreci,......…
ona bardağın dolu kısmını gösterebilmekle yakından ilişkili."Tübitak bilim ve teknik dergisinden"
Eğer pazarlamacı, ya da herhangi bir satıcıysak,eğer bir ANNE'ysek ya da sevgili; karşımızdakini, inandığımız bir konu, yapılmasını istediğimiz bir iş, ve de gidilmesi gerekilen bir yer,satmamız gereken bir ürün varsa İKNA ETMEK zorundayız.
Tasavvufda gidene gitme,kalana kalma, yapana yapma denilmez de yine de kişi kendini alamaz ikna etmeye çalışmaktan.Düşünün bir annesiniz yemek öncesi çikolata yemek isteyen çocuğunuza nasıl"Tamam yiyebilirsin çocuğum diyebilirsiniz?"
"Kişilerin dikkatini başka yöne yöneltebilme kandırmacası becerisi" desek buna daha iyi etmiş oluruz.Bunu yapabilen başarabilmiş demektir.Çocuğunuz düştü,ağlamasın diye:
"Aaaa yer çatladı bak!"
"Aaaa kuş uçtu bak!"demez misiniz?
Düşünüldüğünde işin içinden çıkmak gerçekten zorlaşıyor.Hayatın tüm birimlerinde galiba ikna yeteneği "yani kandırma yeteneği" olanlar daha başarılı oluyor.Yazarken içim acıdı inanın,düşünsenize öncelikle çocuğunuzu "illüstrasyon"göz yanıltmaca,kandırmaca,ikna yetenekleri kurslarına yazdırdığınızı!Çocuklarımızın başarılı olmasını istiyoruz ya.......
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:02
0
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
17 Nisan 2008 Perşembe
YARGILAMA SAKIN YARGILAMA !

Yargılamak mantığın bayatlamış bir ifadesi,bir beyandır. Mantık yargılamaya meraklıdır,çünkü sürekli duruşmada olmak tedirgin edicidir.Cesur ol,hızla büyü ve geliş.Anını yaşa. Tabanda var ol;ayakların yere bassın.
Bu öykü Çinde geçer. Köyün birinde çok yoksul ve yaşlı bir adam yaşarmış.Ne var ki krallar bile onu kıskanırmış, çünkü inanılmaz güzellikte bir atın sahibiymiş. Krallar bu at için,adamın hayatını kurtaracak kadar para teklif ettikleri halde, atını satmaya yanaşmazmış. "O benim atım değil ki,arkadaşım" dermiş, "Bir insanın,hele hele bir dostunu sattığı nerede görülmüş?"
Bir sabah at kaçmış.Köy halkı yoksul adamla alay etmeye başlamış. "Gördün mü beyinsiz" demişler ona. "Günün birinde at nasıl olsa kaybolacak ya da çalınacaktı. Keşke satsaydın onu. Ne bahtsız adamsın." ......…
Yaşlı adamın görüşü farklıymış. "O kadar ileri gitmeyin. Atım ahırında değil. Gerçek bundan ibarettir; gerisi yargıdır.Başıma gelen, bundan sonra gelecek olanın yanlızca bir bölümüdür. Şanslı yada kötü kaderli olup olmadığımı daha sonra göreceğiz" demiş köylülere.
Köylüler gülüp geçmişler . Onbeş gün sonra beyaz at geri dönmüş. Üstelik tek başına değil, on iki yabancı at ile birlikte. Bunun üzerine köy halkı, adamın evine doluşup "Haklıymışsın deli moruk" demişler. " Başına gelen senin de dediğin gibi, bir talihsizlik değil, Tanrının bir lütfuymuş meğer."
Yaşlı adam tavrını hiç değiştirmemiş. Onları bir kez daha uyarmış yanlızca: "Bakış açınız gene yanlış.Fazla ileri gidiyorsunuz. Yanlızca atın geri döndüğünü söyleyin, yeter. Bu dönüşün belamı yoksa lütuf mu olduğunu zaman gösterecektir. Sizler bir kitabı alıp tek bir cümlesini okuyan ademlersiniz. Kitabın tümü hakkında nasıl yargıya varabilirsiniz ki?"
Köylüler haset içinde, onca atı kıskana kıskana evlerine geri dönmüşler. Yaşlı adamın bir tek erkek evladı varmış. Vahşi atları eğitmeye başlamış. Ve atın birinden düşüp, iki bacağını birden kırıvermiş. Köy halkı yaşlı adamın ileri görüşlülüğü karşısında adeta secde edip. " Haklıymışsın ihtiyar" demişler. "Tek erkek evladın atlar yüzünden bacaklarından oldu. Bu atlar senin başına belaymış meğer." Bir tanesi işi iyice azıtıp: "Bu yaşta kim bakacak sana? Her zamankinden yoksul sayılırsın artık" bile deyivermişler.
Yaşlı adam istifini bozmadan köylülere, yargılama hastalığına tutulduklarını anlatmaya çalışmış. "Oğlumun ayakları kırıldı; bu doğru. Bunu söylemeniz yeterli. ille de kesin, değişmez bir sonuç çıkartmak adına debelenmeyin. Hayat bir zincirdir . Sebep-sonuç-yeni sebep zinciri. Hiç kimse yaşamın tümünü bir kerede görüp yaşayamaz.
Yaşam bölüm bölümdür; parçalar fragmanlar halinde gelişir."
İki hafta kadar sonra savaş çıkmış. Tüm gençler askere alınmış. Ama sakat olduğu için yaşlı adamın oğlunu almamışlar. Köy halkı salya sümük ağlamaktaymış, çünkü savaşta yenik düşüleceği ve gidenlerin hemen hemen tümünün öleceği kesinmiş . Yaşlı adama çok şanslı olduğunu söylediklerinde o gene oğlunun askere alınmadığını, köylülerin tümünün oğullarınınsa savaşa gitmiş olduklarını söylemeke yetinmiş.
Yargılama sakın yargılama! Kesin karara varmak için sakın acele etme. Ayrıntıyı genellemek yanılgıdır. Küçük varsayım yada olaylardan genel sonuçlara sıçrama. Hemen üzülüp çabucak sevinme.Yargılamaya başlarsan gelişmen son bulur. Yolculuğun hiç bitmesin.Zaten yaşam yolculuğu kolay kolay bitmez.Bir yokuş son bulur ,bir diğeri çıkar karşına.Zirveye ulaşırsın,bir başka zirve seni mutlaka çeker. Yaşam sonsuz,bitmez tükenmez bir yolculuktur; tıpkı tanrı'ya yolculuk gibi....
Devamı Buradan ...>>
16 Nisan 2008 Çarşamba
BURSA'nın UFAK TEFEK TAŞLARI

Geçen hafta sonu Sufi-Saja grubu olarak Bursa’daydık. Asıl amacımız sevdiklerimizi ziyaretti ama bu güzel kente gözlerimizi kapamak ta ne mümkün.

Bursa: M.Ö.4000 lerden beri çeşitli yerleşimlere sahne olmuş, adını Bitinya kralı 1.Prusias’tan alan, Selçukluların, daha sonra da Bizans’ın yönetimine giren 1326 yılında Orhan beyin Osmanlıya başkent yapmasına değin yönetilen 11 Eylül 1922 de de Yunanlıların işgalinden Atatürk ve silah arkadaşları tarafından kurtarılan büyük, tarihi, zengin yeşil ve mor şehir.
Kale ve surları, Türbe, medrese, han ve köprüleri, kaplıcaları, doğal mekânları ve Uludağ’ı, tabiat zenginlikleri, koynunda yetiştirdiği ermiş ve evliyaları, ünlüleriyle ne kadar öğünse azdır…
Biz Bursa’ya gittik mi gidip de döndük mü? Yaşam da böyle olsa gerek o gün gelince dönüp bakacağız geçmişe ve “Yaşadık mı?” diyeceğiz belki de.
"Bursanın Ufak Tefek Taşları
Keman Olmuş O Yarimin Kaşları
Bir Omuzdan Bir Omuza Saçları
Al Beni Esmer Güzeli
Yarimle Kol Kola Gezmeli
Hamamın Üçtür Kurnası
İçinde Üç Kiz Yunası
Üç Kızdan Biri Benim Olası
Meşeli Dağları Meşeli
Hamamı Mermer Döşeli
Kül Oldum Ben Bu Aşka Düşeli."
Bursa'da buluşmamızı sağlayan M.Ahmet'e,Seher, Seçkin ve Ali'ye İstanbul'dan gelen sevgililerimize teşekkür ederiz.
Devamı Buradan ...>>
15 Nisan 2008 Salı
GÖZÜMDE

Karşısına geçtim bir gün
“Ben nasıl istersem öyle gözüküyorsun bana” dedim.
Bazen bana yalan söylediğini bile düşündüm.
Ama aslında yalan söyleyen ve söylediğini düşünende bendim.
Bir sırrın vardı arkanda saklıyordun onu. Biz ise bizi bize göstermeye çalışmandan sırrını anlayamıyor ve göremiyorduk.
Önünde bulunan perde camından kaynaklanan sebepten,
Bazen değişiyordun ortamın dengesizliklerinde. Olsun yinede seviyordum seni, sevmesem de sevsem de benden başkası değildin sen. Var olanın dışında bir şey söylemezdin ki söylediğin ise benim söylediğim şeydi zaten.
İyi de kötü de bana aitti, bakışımdaydı. Adında zaten oradan geliyordu ayın'dan aynı olandan bizim seninle aynılığımızdan .AYNA oluşundan.
Seni bana gösteren sen ile seviyorum seni. Biliyorum sensin ayın'imde, seven beni.
SUFİ
Devamı Buradan ...>>
14 Nisan 2008 Pazartesi
İNSAN veİNSANLIK=kelime oyunu
Kuran’da” Kendi kitabını oku, bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter”<17/14>yazmaktadır. Nerede kendi kitabını okuyup siyahı beyazdan, doğruyu yanlıştan ayırabilme yeteneği! Bizler Eşeğin bile yaptığını yapamamakta, ayak diretip tekrar tekrar aynı bataklığa batışımızı tanımlamakta bile aciz kalmaktayız nedense.
Çünkü eşek bir kez bir yerde çamura batsa, öldürsen bir daha oradan onu geçiremezsin çamur kalksa yer kurusa bile.
Ya bizler! İnsan kalıbında yaşamayı hak kazanmış; düşünen, akıl, fikir sahibi Allahın halifem dediği en güzel surette yaratılan varlıklar, ya bizler neler yapıyoruz insanlık adına?......…
Allah rızası için doğru oturup doğru söyleyelim; aile içi ya da akrabalarca tacize uğramamış kaç kişi var aranızda. Hafıza kayıtlarımızdan clear tuşuna defalarca basıp sildiğimiz biz yanlış anlamışızdır gibi yanılsamalarla gündemden düşürdüğümüz, kendimize” itiraf edersen aşağılanmış gibi hissedersin kendini” dediğimiz hiç mi tacize uğramışlığımız olmamıştır. Sözle, Gözle, elle ya da bilindik başka yaratılmış organlarla kendi çemberimizin dışına çıkıp diğer çemberlerde cirit atıp koşturmadığımız olmuş mudur acaba? Kendimize de dönüp bakmalıyız bir kez. Taciz illa da CİNsel taciz olmayabilir. Bir annenin oğluna;
” Hayır, o kızla evlenemezsin eğer evlenirsen sütümü sana helal etmem” deyişi bile taciz değil mi sizce? Sanki sütü emek vererek üretiyormuş gibi… Anne çocuğunun tecavüz zanlısı olduğunu öğrenir inanamaz;
“ Ben onu el bebek gül bebek büyüttüm, benim oğlum öyle bir şey yapmaz der.
Ama küçükken belleğine doldurduğu kızlarla ilgili engramların hiç ayırdın da değildir. Sünnet fasafisosu örneği
Senin organın için düğünler şenlikler düzenledim seramonisi, en büyük en yüce en tapılası en en en imajının verilmesi…
Babanın “Ayağı sandalyede oturduğunda yere basan her kızla beraber olabilirsin ” gibi sözlerinin ardındaki geri beslenişlerle çocuk kendini bir şey sanır.
Çapkınlıklarıyla gurur duyar sırtını sıvazlar, bir kızdan ayrıldığında acı çekiyorsa oğlu;
”Olsun oğlum, o olmazsa başkasını alırız bir kız bile sana az “der.
“ Karı gibi ağlama, o karı işi, karı gibi sevme gibi” beslenir beslenir bu günlere getirilir. Erkek insanlıktan işte böyle çıkarılır.
Yeşil renk tutkunu fotoğraf sanatçısı Pippa Bacca’ya tecavüz eden, yetmezmiş gibi boğazlayan cani sapık Mustafa Karataş işte bu günlere böyle getirilmiş olmalı.
Kız çocuğunun ilk kadınlığa adaylığa geçişi kutlamalara konu olmazken, erkeklere uygulanan bu çifte standart protesto edilmeli, baş kaldırılmalı bu acımasızlıklara. Erkeğe tacizlere neden olan organının burnundan parmağından yanağından daha önemli olmadığı öğretilmeli. İnsan olmanın kuralının yürekten geçtiği, sevginin hoşgörünün ayrım gözetmeden her yaratılmışta hakkın varlığının görülmesi, organınla ancak sevgiyle ve karşı tarafında rızası varsa” CİN-sel birleşme” değil ancak İBADET edebileceği anlatılmalı. Söze bile gerek yok, biz arpa ekersek tarlamızda arpa bitecektir, Badem ağacıysak ta badem vereceğiz emin olun. Hesap sorucu olarak kendi nefsimiz bize yeter. Bu ve bunun gibi olaylarda biraz da kendimizde aramalıyız nedenleri…*Dilek*
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
16:00
7
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
13 Nisan 2008 Pazar
Mevlana Celaleddin-i Rumi: Aşkın Dansı
Yakın zamanda izleyeceğimiz Mevlana Celaleddin-i Rumi belgesellerinden biri daha. kapsamlı çekildiği söyleniyor, kariyeri belli sanatçılarla çalışılmış biraz da sesini duyurabilmek için popüler insanlar da eklenmiş. hayal kırıklığına uğramayız umarım. Bunu neden söylüyorum Mevlana’nın hayat felsefesinde insanın kutsallığı hayatın anlamını insanda bulma öğretisi ve aşk vardır. Müslümanlığın kirletilmeye başladı bu dönemde anlatılması gereken sevgiyi doğru olarak yansıtmışlardır umarım.
Devamı Buradan ...>>
12 Nisan 2008 Cumartesi
GÖÇ YOLLARINDA

TORUNLARIMA:
Salkım söğüt ulaşılması zor dağlarda mı yetişir?
Çalılıklarda mı öter, üveyik, kumru, arap bülbülü?
Altın çamurun içinden mi çıkarılır?
Öyle bile olsa eksilir mi değeri çamurun içinden çıktı diye. Adı: Çamur mu olur altın yerine. Nasıl tanımlanıyorsa cismi terkibi, kimyası gereği orada anılır sayılır adı. Benzer benzerle gezer ruh haleti, cisim ve kariyer statüsü gereği sözün kısası.
Bir zamanlar havalar soğumaya başladığında İskandinav ülkelerinden güneye sıcak iklimlere göç eden kuşlar nasıl olduysa uçamadığından yaralı bir yavruyu Kırşehir’in Seyfe gölü kenarındaki sazlıklarda içlerinden iki görevliyle bırakıvermişler. Ama bakmışlar öldü ölecek, almışlar iki görevliyi de geri, Eee! Ne yapsınlar, havalar da ısınmış gelmiş kuzeye göç günleri.......…
Filonun uçuş görevlileri birbiri ardına havalanmış almışlar yerlerini havada, liderlerinin ardına çift sıra sıralanmışlar başlamış seferleri. Sürüdeki annenin gönlü yaralı, sazlıklarda kalan yavrunun gözleri yaşlı.
Çiftesi sırtında bir avcı onu bulmuş, bakmış özenle sarmış yaralarını. Götürmüş köyüne avucunun sıcaklığından salıvermiş tavuk ördek horozların arasına. Bir zamanlar avcı çiftesiyle nişan alıp vurmaya çalıştığı yaban kazlarının öksüz yavrusunu.
İçinde bir vicdan azabı avcının, gelmiş gitmiş bakmış kümese, ayarlamış ısısını hep o küçük yaralı yavruya göre. Günler geçmiş büyümüş bizim yaralı küçük kaz, gökyüzünde hep gözleri İç çekerek hasretle. İmrenirmiş kanat çırpıp süzülerek uçan her yaratığa sinek sivrisineğe bile. Uçmak onun naturasında var çünkü ama hiç uçmadı ki!
Neyse günlerden bir gün boşaltmış kümesi avcı, bahar geldi otlasın yem yesin gelişsin her yavru.
Bizim kaz koşup koşup kanat çırpmakta sevinçle.
“Dur. Demiş tavukların başı.”
“Ne sanırsın sen kendini KUŞ mu?”
“Kırlangıç, üveyik yoksa göçmen kuş mu? Görmez misin şu çirkinliğini, ibiğin de yok gıdaklayamazsın da senin biraz da tüylerini yolmalı.”
“Bizim kaz demiş ki buradan yavaş yavaş tüymeli, koşup ırmağın karşı kıyısına atlamalı soluğu o uçan kuşların yanında almalı.
Koşmuş koşmuş açmış kanatlarını bir bakmış aşağılarda kalmış kümesteki arkadaşları.*Dilek*..
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:13
3
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
11 Nisan 2008 Cuma
İÇİMİZDEKİ ÇİFTLER
Bütün her şey içimizde çifter çifter dolaşır; Mutlulukla-mutsuzluk, kazanmakla-kaybetmek, sevgiyle-nefret, sevinçle-keder. Hangisi biraz daha baskınsa, bir diğerinin örtüsü olur çoğu kez. Tek görülürler bakıldığında. Nasıl her şeyin bir olumlu bir olumsuz yanı varsa, EL gibi; Döver de sever de,
DİL gibi; söver de över de,
SÖZ gibi; küfür de dua da, Rüzgâr gibi, yağmur gibi, kılıç gibi.Tüm bunları içimizde barındırıp, besleriz birer birer. Kin ve nefret azıcık karıştı mı işin içine güçlenen taraf negatif örtüsü oluverir pozitifin. Duygularımızın fiziksel oluşturucusu, iç istikrarı sağlayıcı vücudumuzun hakimi hipotalamusa bir şek şüphe girdi mi anahtarını kilidinde çeviriverip kapatıverir kapılarını. Bütün mekanizma sekteye uğrar tıngırdar tekler. Sağlık hastalığa, iman imansızlığa, mutluluk mutsuzluğa dönüşüverir.......…
Teknolojinin bunca çıkmaza çözüm bulduğu şu zamanlarda öyle bir makine olmalı ki düşünce okuyucu, olumsuz fikir olumluya örtündüğünde “BİP”lemeli, “DUR” demeli uyarmalı aklımızı fikrimizi. Hani gece yatağımıza giderken saati kurayım sabah erkek kalkayım dersiniz ve 7.oo ye kurarsınız da, yediye beş kala uyandırır sizi belleğiniz saatin zili çalmadan önce ya, işte onun gibi bir şey. Herşeyi gözlemleyen ve bizi uyaran kameralı bir kontrol paneli bizde var olsa da keşke; teknolojiden böyle bir beklentiye ihtiyaç duymasak "Bbiiiplensek."
Her şey varlığımızın içinde çifter çifter dolaşıyor, yarı yarıya kucaklaşarak yaşıyorlar, İstediğimiz ve kaçındığımız her şey. En Sonunda pişmanlıklarımız giriyor devreye; NedenYaptım?
Neden gittim?
Niye söyledim? diye.
Tanrının diğer mevsimlerine dönüşüyor, vaktinden önce gelen bir sonbahar gibi, esip savuruyoruz böylece. Sevgi ile bereketlendirelim mevsimlerimizi, bilgilerimizin gözünü açalım artık, kulak verelim o bize YAPMA diyen bilge sesin sesine.İnsan olalım... Gündüzün gece olan örtüsünü kaldırıp;İnsanlık adına; aydınlıklarla, kendimizle sevgiyle kucaklaşalım.*Dilek*....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
02:25
3
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
10 Nisan 2008 Perşembe
OKUL ZAMANI ANISI

Geçen yazımda nostalji adına bizim kuşağın çizgi filmlerin den Atom karıncayı yazmıştım. Bu günde uzun zamandır yüzünü unuttuğumuz ama okul hayatımızın başlangıç noktasının kahramanı olan cin Ali yi hatırlatmak istedim. Atom karınca yazısına bir yorum gelmedi, cin Aliyi hatırlayanlarınız vardır mutlaka. Sizde bıraktığı izlerin yorumunu bekliyorum.
Devamı Buradan ...>>
KÜN EMRİ VERİLDİĞİ AN

"Onu (insan şeklinde) tasarlayıp da ruhumdan üflediğim (ve o da dirildiği) zaman," ...Diyor Kuran. Askıda takılı olmadan buruşup kırışmamış cansız elbise oluşumuz da, üflenilen ruhla canlanıp ta bu cesedimizle ruhlara akışımız da bilmeden. Sanmışız ki bu seyr-ü sefer göze kaşa libasa. Oysa bu yol götürür bu engebeli güzergâhta bizleri Leyla’dan geçirip Mevla’ya.
“Leyla’dan geçme faslındayım,
Mevla’yı bulma yollarında “
Dedirtir maşuka âşık olan sevgiliye.
Ah o kavuşma günleri: kalır mı sende senin izleri? Çıkarılır buruşup kırışmamış elbise, sıcacık ruhun eğninden, karışır ruhun aynasında kendinlen.Maestro susturur telli sazları,vurmalı sazlar konuşur. Söz biter o an sözsüz konuşur tüm sözler kelimelerin karışıp noktaya ulaştığı an. Tüm yargılarla acılar elele tükenir, beklentiler biter, eserler var olur.” KÜN” emri işte o an verilir, üflenildiğin an. Olur KURan. İşte insan.
Sevgilerimle.Dilek.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:02
0
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
8 Nisan 2008 Salı
ARI SÜTÜ NEDİR

Bir arı kolonisinde on binlerce işçi arı, binlerce erkek arı ve sadece bir tane ana (kraliçe) arı vardır. Ana arı kovanın her şeyidir, yokluğunda iş düzeni ve üretim durur. Ana arı kovanda tek olduğu gibi, ölümü halinde yerine geçebilecek ikinci bir arıya da izin vermez. Kovanda ana arı adayı olmak demek ölüm demektir.
Ana arının yok olmasına bir şekilde ölmesi neden olabileceği gibi arıcı tarafından da bilinçli olarak kovandan alınabilir. Ana arı yok olunca koloninin kendisine süratle yeni bir ana arı edinmesi gerekecektir. Bu yeni ana arı eskisinin yumurtladığı son yumurtalardan çıkacaktır.......…
Bu yumurtaların arı sütü ile beslenmesi, yeni ana arının arı sütü içinde doğuş ve gelişme evrelerini geçirmesi gerekmektedir. Burada görev yine işçi arılara düşer. İşçi arılar üst çene bezlerinden beyaz renkte, pelte kıvamında, hafif keskin koku ve tatta bir sıvı salgılarlar. İşte arı sütü budur. Bu salgı ile beslenen yumurtalar 16 gün sonra arı olarak gözü terk ederler.
Arı yetiştiricileri bu safhada larvaları yok ederek, arı sütünü kaşıklarla gözlerden toplarlar. Her bir gözden yaklaşık 0,l gram arı sütü alınabilir. Yüzde 65'i su, yüzde 35'i ise protein, yağ, şeker ve vitamin ihtiva eden kuru maddeden oluşmuştur.
Arı sütü, özellikle sinir sistemi hastalıklarında, yorgunluk sorunlarında, kısırlık ve damar sertliği tedavilerinde, insana güç ve zindelik kazandırmada kullanılan, doğrudan doğadan gelen önemli bir tabii gıdadır. Piyasaya saf veya bala karıştırılmış halde, draje veya tablet halinde sunulmaktadır...
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:01
1 yorum
Etiketler: GİZEM, SAJA BAKIŞI
ŞEHR-İ İZMİR'e DÖNÜŞ
6 gün önce Ey şehr-i İstanbul sana geliyorum.” Ufukta yine yolculuk göründü” demiştim. Ne çabuk geçti günler ah. Geride bırakıp 425 kilometrelik karayolunu sağlı sollu yemyeşil vadileri aşarak dağlar arasından geçerek şehri İzmir’ime geri döndüm. Şu anda hayallerdeki İstanbul” hayal gibi oluverdi işte. İstanbul programı aynen aşağıdaki gibiydi
Kemerburgaz; Çocuklarımın mekânı, kuşların akın akın göç ettiği bir gökyüzü altındaki kuş yuvaları.
Zekeriya köy Kilyos gezimiz: Dostumuz Murat’ın
Fatih Bitlis Siirt ve Diyarbakırlılar çarşısı: Murat’ın ve Bedoş’un,
Şişli organik Pazar,
Kulin dağ,
İskele balıkçısı: Çocuklarımın ve Özgür’ün de hafta sonu dolayısıyla katılabildikleri GEZİ noktalarımızdı.
Yolculuğumuzu; İstinye park alışveriş merkeziyle noktaladık.
Kilyos’ta: Karadeniz’in siyah olmayan ılık sularına, kumlara yazdığım yazıları ve resimleri emanet ettim. Fatih’te: Sanki doğunun Diyarbakır,Bitlis ya da Siirt’ine geldiğimi sandım. Akşamına Kaş’tan dostlarımız İpek böceği ve Tırtıl’la neredeyse sabaha kadar muhabbet ettik. Evlilikleri yakın. Antalya-Kaş ta gelip yerleşti sanki Şişli’nin bir köşeciğine.
Kemerburgaz ve Fatih’teki Su kemerlerinin altından bir anda suların coşarak üstüme üstüme geldiğini gördüm.Şişli Organik pazarda saksafon dinleyip sebze çorbası içtim dostlarımla çocuklarımla. Şişli belediye başkanı Mustafa Sarıgül'ü tebrik ettim .
faaliyetlerinden, ekolojik tarımı destekleyişinden ötürü. Ya KULİNDAĞ sahibi İsmail Bey ve kardeşinin misafirperverliğini anlatmak biraz zor “samimi içten mütevazıler.” Bizlere resimleriyle Kaçkar tırmanışlarını hikâye eden dost canlısı kırk yıllık arkadaşımız sanki İsmail Bey. Fethiye kelebekler vadisi ve kabak Naturel life dan da yamaç paraşütü ve su altı dalışlarından da konuşuyoruz.
KULİN DAĞ
Sevgiyle vedalaşıyoruz.
Eylülde ATA’nın doğumunda tekrar buluşmak üzere
OĞLUM VE KIZIM
görülesi ve yaşanası tabiatın kokusunu ruhumuza ve görüntüleri belleğimize kaydedip yollara düşüyoruz yeniden. Yollara düşüyoruz işte. Çimlerin arasını süsleyen renk renk laleler uğurluyor bizleri. Canlarımızı gönlümüze sokup diğer canlarımıza koşuyoruz. Şükrediyoruz güzellikleri yaşama fırsatını bizlere sunduğundan ötürü. O’na Saygıyla eğiliyoruz.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:14
4
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
7 Nisan 2008 Pazartesi
ÖZLEMDEN ÖDÜLE

Başımıza gelen her olayın, yaşanması gereken her duygunun zorluğunu, katlanılabilirliğini azaltabilir ya da daha da fazlalaştırabiliriz. Kimimiz her şeyin iyi yanını görmeye çalışır, kimimiz karartır da karartırız etrafımızı. İki seçenek arasında gider geliriz. Ya kendimize dert eder, kahrolur, yıkılırız, ya da sakince bekler, tadını çıkarır, hayatımızı yaşamaya devam ederiz. Yaradılışa göre mi değişiyor acaba bu özellik? Görürüz ki bazıları daha katıdır hayata karşı bazıları da Pollyanna gibi her şeyi iyi tarafından görür, daha serinkanlıdır. Hepimizin olaylara verdiği tepkiler faklıdır işte. Belki yaşanan bunca kötü olayların sebebi de her insanın olaylara verdiği tepkilerin bu kadar farklı olmasıdır.
ÖZLEMi nasıl yaşarız peki. Hasreti çekerken ne hallere gireriz? Bir şeyleri,......…
birilerini özlemeyi, -adam gibi- özlemeyi becerebilir miyiz ki? Evet, aynen çoğu şeyde olduğu gibi özlerken de farklı tepkiler veririz. Kimi dibine kadar yaşar, kimi üstünkörü. Bende dibine kadar yaşayanlardanım;)en azından öyleydim, böyle yaratıldığıma inanıyordum. Dönüp bakınca güzel özlemimi! Boşuna harcadığımı, acı çekmeyi bizzat kendimin seçtiğini görüyorum. Tabii yaşadıklarımdan değil, yaşayamadıklarımdan pişman oluyorum…
Gözümde canlanıyor dün gibi hatırlıyorum. Sevdiğimi özlerken ne de çekilmez olmuşum : ) Aşkım yanımda değilken dünyam durmuş, sürekli ağlamışım, o olsun yanımda başka biri olmasa da olur demişim, hep iç parçalayan şarkılar dinlemişim, söylemişim. Bilenler bilir tam bir bunalım yaratmışım ama akıp giden özlemimin güzelliğini bir türlü görememişim ne yazık dimi?
Şimdilerde anlıyorum ki çekilen her acı güzelliklere, sonunda gelecek türlü türlü mükâfatlara gebeymiş. Nasıl bilebilirdim ki o gün çektiğim o dayanılmaz özlemin her dakikasının beni bu günüme hazırladığını. İçinde bulunduğum, yaşadığım huzurumu mutluluğumu (maaşallah deyiniz: ) özleyin sabredin sizinde olur) o günlere borçlu olduğumu nereden bilebilirdim…
Haydi, gelin bundan sonra çiçek gibi özleyelim. Suyumuzu bekleyelim. ammaaaa beklerken de açmayı, misler gibi kokmayı ihmal etmeyelim. Belki uygulamak çok kolay değil ama deneyelim. En azından çaba gösterelim. Artık gidenlerin arkasından ağlamak yerine dönüşünü hayal edip sevinelim, dualar edelim tekrar kavuşmak için. Hayatta başımıza gelen her şeyin iyi yanlarını görelim. . Onu özlemenin, varlığını hissetmenin, sesini duymanın, aynı dünyada nefes alıyor olmanın, her güzellikte onu hayal ederek yaşamanın tadını çıkaralım.
Özlemenin zorluğunu bırakalım bir yana, özlediğimizin de bizi özlemesini isteyelim. Sonra da oturup ardından gelecek güzellikleri bekleyelim… Sevgilerimle...
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
21:57
0
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
4 Nisan 2008 Cuma
KELEBEK KANATLARINDAKİ HARFLER

Fotoğraf sanatçısı Kjell Sandved, 24 yıllık araştırma sonucu , kelebek kanatlarındaki desenlerde alfabenin bütün harflerini ve 1'den 9'a bütün rakamları fotoğraflamayı başarmış.gerçekten bize çok ilginç geldi daha detaylı bakmak için burdan baka bilirsiniz.
Devamı Buradan ...>>
3 Nisan 2008 Perşembe
HATA ve AFFETME/Kelime Oyunları

Büyük bir bankanın Cari Hesaplar Servisinde yeni işe başlamış 1–2 aylık bir memurum o zamanlar. Genel Müdürlük birimleri ve şubenin kadrosuyla 300 ü aşkın çalışan var tarihi binada. Hayat doluyum, daha doğrusu öyle olduğum söyleniyor. Ne kadar idealim olan doktorluk ve hatta ilkokuldan itibaren kendime çizdiğim gelecekte “deli doktoru” olacağım dememe, Ankara tıbba puanımın tutmasına rağmen TCDD memuru olan babamın maddi durumu ve okulun devam mecburiyetinde olmasından, hiç alakasız yaradılışıma ters bir üniversiteye kaydolmuştum. Dışarıdan okulun sınavlarına katılıp, aynı zamanda çalışıp, para kazanıp aileme yardımcı olacaktım. Tıbbiyeye gidemediğim için umutlarım kırılmadı dersem yalan söylemiş olurum. Şu yaşımda sokaktaki divanelerle muhabbet etmek isteyişim, onlara sevgi ve ilgi duyuşumun temelindeki gerçek de bu sanıyorum.......…
İdealist, hataların ve günah diye nitelendirilen şeylerin bile hatayı yapanda ve günahı işleyende değil onu o yanlışa ve hataya sevk edende, toplumda, ailede ve diğer faktörlerde olduğunu düşünen bir kafa yapısındayım. Belki de burcumun özelliğidir diyelim bu tür uç tavırlar. Bilirsiniz balık burcu insanı biraz saftır, salaktır ya, bu huyunu bildiği için de ortada bir yanlış bir hata varsa; kusurları hep kendindeki gönül aynasındaki sırda bulmuştur.
Bankamın o zamanlar çalışan sayısına göre küçük olan tuvaletleri çok sayıda insana hizmet ediyor, Birbirimizi kapıda beklemek zorunda kalıyoruz çoğu zaman. Benimle aynı dönemde bankaya giren bir kızcağıza sevgiyle aynadan bakıyorum fırsat kolluyorum arkadaş olabilmek için. Ama o da ne, uzun boylu beline kadar saçları olan bu kızcağız daha önce tuvalete girerken yüzüğünü aynanın önüne çıkarıp bırakan diğer bayanın yüzüğünü parmağına geçirmiyor mu? Görmezden gelip bir üst kata çıkıyorum
”.Beğenmiş parmağında nasıl duracağına bakıyordur” diyorum.
Neyse diğer gelişmelerden hiç haberim yok. Ama bu arada müdürler toplanıyor, bizlere göre eski memurlar ikide bir Şube müdürünün odasına girip çıkıyor, bir şeyler dönüyor da zerre kadar ne olduğu ya da olacağı konusunda hiçbir fikrim yok. Teftiş kurulundan bir müfettişin geldiği söyleniyor. Burası banka gelir ya, normaldir herhalde diyorum. Müfettiş şubeye geldikten iki ya da üç gün sonra müstahdem yanıma geliyor ve
” Dilek hanım sizi müfettiş bey çağırıyor “diyor.
”Allah Allah! Neden acaba “deyip biraz da kendimi önemseyip –çünkü benim bankada ilk aylarım, daha memuriyetim bile onaylanmamış. Müdüriyete ancak kıdemliler şefler müdürler girer biliyorum. Saygıyla karışık bir merakla giriyorum içeri. Müfettiş;
”Oturun Dilek Hanım “diyor. Ben mahcup utangaç belki de saygıdan oturmak istemiyorum önce. Sonra konuyu öğreniyorum bu bir sorgulama imiş. Efendim Şubede birçok bayanın kıymetli yüzükleri kaybolmuş, benim görüp bildiğim bir şey var mıymış, mış mış… Dinliyorum ve :
“Varsayın ki biliyorum ama size söylemek istemiyorum “diyorum.
“Belki de o arkadaşımızı işten çıkaracaksınız toplumdaki bu insanı daha büyük suçlara itmiş olmayacak mısınız?”
“Belki arkadaşımız hastadır, onunla konuşup bu yaptığının hata olduğunu, bir daha yapmazsa onu affedeceğinizi” söyleseniz diyorum.
18 yaşındayım ve cesurmuşum demek ki müfettişlere hatta müdürlere öyle öneri getirmek prosedüre tersmiş, sonra öğreniyorum. Müfettiş Bey sevecen bir ifadeyle
“Bu küçücük yaşınızla bana hayatımın dersini verdiniz “diyor. “Biz de tespit ettik hırsızlığı yapan kişiyi, planımız işten el çektirmekti, fakat şu an bu uygulamadan vazgeçiyorum emin olabilirsiniz.”Diyor ve ayağa kalkıp benimle tokalaşıyor.
Neticeyi mi merak ediyorsunuz?
Evet, o arkadaşım işten atılmadı. Bankanın üst kademelerinden emekli oldu. Hayatı boyunca o sırrı benim bildiğimi asla bilmedi, bilmeyecek .
Ben 7 yıllık bir çalışma sonrası ilk oğlum doğduğunda bankamdan ayrıldım. 5 sene ara verdim. Bankalara, bayan elemanın alınmadığı bir dönemde ekonomik sıkıntılardan tekrar aynı bankaya başvurmak zorunda kaldım ve reddedildim. Genel müdürlük personel müdürü olduğunu öğrendiğim o müfettişe tekrar ayrıntılı iş başvurumu gönderdiğimde, haftasına aynı unvanla en güzel şubede işe başladım.banka tarihinde ilk olduğum söylendi.Kıdem tazminatımı almıştım,32 yaşındaydım,bayandım.Maaş ayarlanmam ertesi yıl toplu sözleşmeye ek madde konarak yapıldı.
"İkinci işe alınışlarda mensubun tahsil ve ünvanı geçmiş çalıştığı yıllar gözönüne alınarak emsalleriyle eşdeğerde olacaktır." Diye.
Zamanında bir arkadaşımın hatasını affettirme çalışması ödülümü işte böyle fazlasıyla almıştım...
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:50
11
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
1 Nisan 2008 Salı
YİNE UFUKTA YOLCULUK GÖRÜNDÜ

Yine ufukta yolculuk göründü. Sevgili İstanbul, sana geliyoruz. Sana ve bağrında bakıp havanla, nefeslerine nefes olduğun sevdiklerime geliyoruz. Eylül 2008 de ilk nefesini senin havandan ciğerlerine dolduracak minik torunumun tarihi mistik gizemli şehrine geliyoruz. Belleğime kötü anıların yansıyan aynasında karanlık görüntülerin yerleşip de çöreklenmediği tek şehir İstanbul, sana geliyoruz.
Nasıl kanatlarımı takıp da uçarak gelmeyeyim ki sana?......…
Kulaklarımda bıraktığın melodin, belleğime doldurduğun eşi emsali bulunmaz güzelliklerin. Birbirinden güzel çocukluk anılarım, salıncaklarım, tornetim, samandan bebeğim, ilkokulum, sahillerinde intiharını gördüğüm balinaların, çubuk şekerlerin, pamuk helvaların rengârenk geçmişim ve geçmişimin ilkleri hep senin bağrında saklı.
Bu yaşamıma senin kucağında "aşıkların mekanında" gözlerimi açtım Ben. Denizlerin maviliklerini, tarihin elle tutulur gözle görülür kalıntılarını sende elledim.İlk kez öpüşen iki kişiye Pendik'te tanık oldum,neyaptıklarını bilmediğimden şaşırdım.Kimselere birşey söyleyemedim. Geçmişinin ve geleceğinin imgelerini senin kıyılarında kurdum, kendi geçmiş ve geleceğimle birledim. Haydarpaşa Garında hala Sevgili Babacığımın hayali duruyordur eminim. Geçmişindeki acılı acısız aşk hikâyelerini önce babamdan dinledim, sonra seni ve bağrında yaşanan aşkları anlatan şairlerden yazarlardan öğrendim seni ve sende yaşananları.
Büyük aşklarını yaşatmak amacıyla Zeynep hanımla Yusuf kâmil Paşa’nın üsküdarda Nuh kuyusu semtindeki bostan tarlasındaki arsalarında ücretsiz hizmet vermek amacıyla yaptırdıkları “Zeynep Kamil Hastanesi”nde sabahın ilk ışıklarında bir kadın doğum yapıyordu o zamanlar. İkinci doğum yapması yasaklanmış bu kadının yani annemin 2.bebeğiyim ben. Doğurursan ölürsün demişmiş ilk doğum doktoru. Annem beni düşürmek için çeşitle çarelere başvurmuş o zamanlarda. Hamileliği sırası neredeyse her gece bir şişe rakı içmiş ama düşmemiştim işte. İstenmeyen reddedilen çocuğum o zamanlar. Ama inatla asılıyorum plasentama ve direniyorum yaşamak için. Göbeğimi Zeynep diye kesiyorlar. Annemde bende hastaneden sağlıklı çıkıyoruz, güçlü sağlıklı bir kadın oluyorum tüm yaşam sürecimde. Annem de 85 yaşında hala hayata bağlı ve vesveseleri dışında sağlıklı yaşadı ve yaşıyor bence Zeynep Dilek koyuyorlar adımı. Hürrem Sultan diye çağırıyorlar. Daha sonra öğrenince sultanın acımasızlıklarını kimsenin ağzına aldırmıyorum o takılmış adımı.İstanbul seni, sana gelince yeniden yazacağım.Belki de anılarımda yeniden doğacağım kimbilir.....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
01:03
6
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...

