.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

30 Mart 2009 Pazartesi

ÇIRAĞAN SARAYI ve DERYANIN DALGASI


Çerağan Safaları nedeniyle adı (mum gibi yanan, parıldayan)olan Çerağan yalısının gizemli hikâyesini bilenleriniz var mı bilmiyoruz ama topladığımız söylenceleri sizlere aktarmadan edemedik. İlk defa kasır ve köşklerin bölümleri 4. Murat’ın kızı Kaya sultan adına 1719 da yapılmış. Daha sonra 1834 de eski kasır ve köşkler yıkılmış, yerine yenisi yapılmış.
Daha önceleri 1613 yılında şimdiki Çırağan sarayının bulunduğu yerde Beşiktaş Mevlevihanesi bulunmaktaymış. Sarayın inşaatı başlayınca Mevlevi tekkesi istimlâk edilmiş, yüz senedir devam eden tuhaflıklar ve uğursuzluklar işte bu istimlâkle başlamış. Zira Mevlevihanenin mezarlığının nakledilmesi unutulmuş 12 Mevlevi dedesinin mezarı sarayın bodrumunda kala kalmış.
1839 da 2.Mahmut sarayın bitimini görmeden son nefesini vermiş.
Sultan Abdülaziz Eylül 1871 de yapılan resmi açılış töreninde

ayağı tökezleyip düşme tehlikesi geçirmesini hayra yormayarak resmi açılış gerçekleşememiş.
Sultan Aziz 5 sene sonra tahtından indirilip Feriye saraylarına götürülmüş ama birkaç gün sonra öldürülmüş.
Yerine geçen yeğeni 5. Murat tahtından 93 gün sonra indirilip, Çırağan’a kapatılmış. 1878 Mayısında Sultan Murat’ı yeniden tahta çıkarmak isteyen gazeteci Ali Süavi Çırağan’a girmesinden birkaç dakika sonra kafası sopayla kırılarak öldürülmüş.
5. Murat Çırağan’da 28 yıl hapis yaşayıp 1904 de saraydan cenazesi çıkmış.
1908 de 2.Meşrutiyet ilanıyla Çırağan Meclis-i Mebusan binası olmuş, 19 Ocak 1910 gecesi çıkan yangınla saray yanıp sadece dış duvarları kalmış.70 yıl enkaz halinde öylece kalakalan Çırağan'ı düzinelerle işadamı otel yahut müzeye dönüştürmeye kalksa da hiçbiri becerememiş. Eskiyi bilenler,”12 Mevlevi dedesinin mezarları bodrumda durduğu sürece, değil inşaat yapmak enkaza çivi bile çakamazsınız” demişler. 1980 yılı sonlarında uluslararası bir konsorsiyumla enkazın üstüne otel yapılması konusunda anlaşmaya varıldığında mezarlar hala bodrumdayken inşaat başlamış, ama peş peşe çıkan yangınlarla, şirketlerin bazısı krize girmiş. Restorasyonun parasını sağlayan BCCI bankası da iflas etmiş.
İflaslar sonrası ihale el değiştirip, mübarek 12 Mevlevi DERYA’ sının mezarı 1986 Temmuz ayında tüneldeki Galata Mevlevihanesine nakledilince artık engeller yani dalgalar durulmuş ve inşaat kazasız belasız tamamlanabilmiştir. Bunlar bizim duyduklarımız, ya duymadıklarımız? Kulaktan kulağa aktarılmamış olanlar…….Onları da duyanlar söylesin.
İşte Mevlevi Dedelerinin ve muhteşem Çırağan Sarayının 300 yıllık gizemli hikâyesi.

Devamı Buradan ...>>

29 Mart 2009 Pazar

ÜÇ KAHVE, BİRİ ASKIDA


"İtalya’da Venedik’in kenar mahallelerinden birinde, bir Cafe-Bar’da, espressolarımızı içiyorduk. İçeri giren müşterilerden biri barmene, “iki kahve, biri askıda!” dedi; iki kahve parası verdi, bir kahve içip gitti. Barmen de duvar üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kâğıt astı. Biraz sonra içeri iki kişi girdi. Onlar da “Üç kahve, biri askıda” dediler; Üç kahve parası verdiler ve iki kahve içtikten sonra gittiler. Barmen “askı”ya yine bir küçük kağıt astı. Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyordu. Bir süre sonra kahveye, üstü başı biraz eski-püskü, belli ki yoksul bir kişi girdi ve Barmen’e “Askıdan bir kahve!” dedi. Barmen hemen bir kahve hazırladı ve yeni müşterinin önüne koydu. Yoksul kişi, kahvesini içtikten sonra para ödemeden çıktı, gitti. Barmen’se, duvardaki askıya taktığı kâğıtlardan birini kopardı, parçalayıp çöp kutusuna attı. Bu günün sonunda, gözlerimizi yaşartan bir “İtalyan toplumsal terbiyesi” öğrendik: Bir Venedikli için yaşamsal olmasa da, kahve, günlük yaşamda önemli bir yer tutmaktadır. Kahve içecek kadar parası olmayan kişilere yardım edebilecek düzeydeki kişiler,

bir kahve parası daha ödüyorlar. Yardım ettiği kişiyi görmedikleri için bu kişiler de daha mutlu oluyorlar; kimden geldiğini bilmedikleri bu ikramı kabul edenler de daha huzurlu! Yardım eden ile alan arasında, bu cafe-bar’daki garson gibi köprü görevi yapan kişilerinse, güler yüzlü ve sevgi dolu olmaları gerekiyor. İçeri giren yoksul bir kişinin “Bana askıda kahve var mı?” diye sormasına gerek bırakmamak için, askıda kahve olduğunu belirten kâğıt parçalarını kolaylıkla görülebilen bir yere asmaksa, bu olgunun zarif bir bölümü... "

Üzerinde bol bol düşünülmesi gereken bu olay bir hikâye değil...
Çoğunuz daha önce okumuşsunuzdur zaten. Eminim düşünmüşsünüzdür de.

Ben yine de paylaşmak istedim sizlerle. Çünkü okuyunca ilk defa okuyormuşum gibi etkilendim. Etkilenmekten ziyade hemen hayallere dalıverdim. Askıda ekmek, askıda peynir zeytin, askıda yemek istenilen ama alınamayan her şey... Tüylerim diken diken oldu.
Bugün seçim var. Evet, çok şey bekliyoruz devletten, belediyeden, ondan bundan şundan. Hoşumuza gitmeyeni, işimize gelmeyeni ters düz ediveriyoruz kafamızda. Ama bir şeyleri yoluna koymak için, hayatı, dünyayı daha yaşanabilir bir yer yapmak için bizim de bir şeyler yapmamız gerekmiyor mu yani? Hangimizin aklına fırına girip evimize ekmeğimizi alırken "askıda ekmek" demek geliyor? Hiç birimizin. Gelse de yardımın yerine ulaşıp ulaşmayacağı kuşkusu sarıyor içimizi, vazgeçiyoruz. Çünkü yardımların yerine ulaşması konuşunda yaralı bir milletiz biz.
Yardımlarımızı yaparken bile gözüne gözüne sokmuyor muyuz insanların, birbirlerini ezme pahasına toplamıyor muyuz hepsini küçücük bir alana.
Birileri bir yerden başlasa, ah biri başlatsa da biz de arkasından gitsek diyeceğimize başlatsak ya. Kocaman bir karamsarlık çöküyor içinize değil mi? Neden ben başlatamıyorum? Neden, kimden çekiniyorum? Karamsarlık çöküyor içime ve hikâyenin yaşandığı yerde yaşamak istiyorum böyle olunca. Keşkelerden nefret etsem de keşkee işte ya keşke. Zaten var olanı sürdürmek kolay. Var olmayanı "var" etmekse!!!!!!!!!
Sevgiyle kalın.
ELa

Devamı Buradan ...>>

28 Mart 2009 Cumartesi

SUYUN TİCARETLEŞTİRİLMESİNE HAYIR


Geçen yıl kara haber tellalları olmuştu bazı kişiler. Barajlarda su tükendi Türkiye çöl mü olacak diye diye. Su azaldı… Su bitti… Su tükendiii… diye diye. Bu yıl da “yağmur yağmasın” duasına çıkılacağı söyleniyor nasılsa!

Geçen yıl Zeitgeist'i izlediğimden midir bilmem bu tellalların sözlerinin altından ne çıkacak acaba diye düşünüp durmuştum. Her felaket sözünün altından nasıl bir komplo teorisi çıkacak acaba diye de belki kurmuştum.” Birileri sularımızı bidonlayıp satmak istiyor galiba, burnuma karanlık kokular geliyor” demiştim bir kâhin gibi. Neyse yağmurlar geçen kış ve bu bahar durmamacasına yağınca içim ferahlayıp imanım ve inancım tazelenmişti. Gök gürültülerini ve yağmurun toprağa değen sesini bu yılki kadar hiç sevmemiştim…

Ancak duydum ki 16 Mart–22 Mart tarihleri arasında İstanbul’da 18 milyon avro harcanarak Dünyamız çöl olmasın diye “5.Dünya Su Forumu” gerçekleştirilmiş. Bu sefer görelim bakalım bu forum ülkemiz için ne sağlamış diye düşünmeye ve araştırmaya başladım kendi kısıtlı ve mütevazı köşemde.

Adı geçen foruma: 110 ülkeden 33000 kişi katılmış. Ülkemizden ve Dünyanın her yerinden SU TÜCCARLARI ve Ülkemizin akarsularına ve göllerine göz dikmiş şirketler, pazarlamaya hazır ülkemin su tacirleri ile sözde ekolojik dengeyi korumak için çözümler üretmişler. Forum pazaryerine dönüp akarsularımız ve su kaynaklarımız görücüye çıkmışlar da haberimiz olmamış. Evlerimiz su üstünde dalgalanıp giderken susuz kalabiliriz diye çeşitli önlemlere imza atanlar, bu gün toprağımızı, suyumuzu, yarın havamızı, doğamızı, sonra da bizleri satmaz mı?
Biz, SUFİ SAJA ekibi olarak taraf olmaktan ne kadar kaçınsak da; suyumuzun meta gibi alınıp satılmasına, ticaretleştirilmesine karşıyız.Akıp giden satılan sularımızla hayallerimizin, doğamızın, evlerimizin içinde bizlerin de sürüklenip gitmesini istemiyoruz. Ya siz?
Devamı Buradan ...>>

26 Mart 2009 Perşembe

BADEM HELVASINA SARMISAK KARIŞTIRAN


Zamanın birinde Yahudilerin zalim, İsa düşmanı ve Hıristiyanları yakıp yandıran bin bir eziyet eden bir Padişahı, bu padişahın da kendisinden beter, hilekâr düzenbaz bir veziri vardı. Hile ve düzen kurmakta o kadar ustaydı ki yaptığı hilelerle suyu bile bağlayıp düğümlerdi adeta. Bu hilekâr vezir bir gün padişaha :
- "Padişahım, dedi. Hıristiyanlar dinlerini gizleyerek, kendilerini koruyorlar. Sen ne kadar öldürsen de onlarla başa çıkıp hepsini temizleyemezsin. Kimin gönlünde ne saklı nereden bileceksin?"
Bunu duyan padişah : "Madem öyle söyle bakalım çare nedir, ne yapalım ki ne açık dindar, ne de gizli Hıristiyan kalmasın?" dedi.
Vezir bunun üzerine hilesini anlattı :

- "Padişahım siz benim kulaklarımı ve elimi kestirin burnumu kulağımı yardırın, sonra idam edilmek üzere darağacına gönderin. Tam idam edileceğim zaman sizin kıramayacağınız biri çıkıp benim affımı sizden dilesin. Bunu çok kalabalık bir yerde ve tellal çağırtarak halkın huzurunda yapmalısınız.

Bunun üzerine siz beni affedip uzak bir yere sürgün edin. O zaman Hıristiyanlar benden şüphe etmezler ben de onların dinlerini bozarak onları yoldan çıkarırım, onlara :

- "Ben gizlice Hıristiyan olmuş biriydim padişah bunu anladığı için bana bunları yaptı. Ben yıllardır dinimi gizleyerek padişahın dininden gözüktüm, fakat bunu anlayınca bana bu zulmü yaptı; eğer İsa'nın manevi gücü yetişmeseydi beni parça parça edecekti. Ben İsa dini için canımı vermekten bir an olsun çekinmem, fakat ben, bu dinin bütün bilgilerine vakıfım. O dinin cahiller elinde kalması bana büyük azap verir, diyeyim " dedi.

Bunu duyan padişah son derece sevindi. Düşündüğü bu güzel tedbirden dolayı vezirini tebrik etti. En kısa zamanda vezirin dediklerini yaparak onu Hıristiyanların çok olduğu bir bölgeye sürdü.

Vezir oraya gider gitmez davete başladı...

“—Ey insanlar devir İsa dininin devridir. Bu dinin yüce sırlarını benden dinleyin." dedi.
Kısa zamanda şöhreti her yana yayıldı. Samimi dindarlar onun etrafında toplanmaya başladı.

Vezir görünüşte İsa dininin hükümlerini anlatıyordu, lakin bu onları tuzağa çekmek için bir yemdi.

Az zamanda vezirin etrafında yüzlerce, binlerce insan toplandı. Herkes onu İsa'nın samimi bir halifesi sayıyordu.

Aradan altı ay geçince vezir bütün Hıristiyanların gönlünü kendine bağladı. Bu arada padişahla vezir arasında haberler gidip geliyordu.

Bu sırada İsa kavminin on iki emiri vardı. Her fırka bir emire bağlıydı. Fakat bütün emirler o vezire gönülden bağlanmıştı. Herkes ona sonsuz bir güven duyuyordu, hiç kimse onun samimiyetinden şüphe etmiyordu. Vezir öl dese her emir hemen ölmeye hazırdı..

Vezir her emir için ayrı bir risale hazırladı. Her kitap ayrı bir olaydan farklı bir şeyden bahsediyordu. Her biri diğerinin tam zıddı şeyler ifade ediyor, birinin ak dediğine diğeri mutlaka kara diyordu.

Birinde riyazat ve açlık tövbenin esası ve Allah'a (c.c) dönmenin şartı sayılırken, diğerinden riyazat faydasızdır, deniyordu.

Birinde açlık çekmek ve sadaka şirk sayılırken diğerinde tam tersi söyleniyordu.

Hâsılı hiçbiri diğerine uymuyor, her biri yekdiğerinin tam tersi şeyler emrediyordu.

Vezir bir müddet sonra halka vaiz ve nasihati bırakarak yalnızlığa çekildi. Kırk, elli gün yalnızlıkta kaldı. Onu sevenler, sohbetinden mahrum olan halk deli divane olmaya başladı. Ağlayıp yalvardılar, sızlayıp dövündüler fakat nafile...

Vezir : "Ruhum sizlerle beraber fakat dışarı çıkmama izin yok." dedi. Onların ağlamalarına, yalvarmalarına aldırmadı.

Bir müddet sonra da emirleri tek tek çağırıp, her birine: ayrı ayrı nasihatlerde bulundu. Birine: açlık ve tövbe yolunun Tanrıya dönüşün şartı olduğu,
Diğerine; cömertlikten başka kurtuluş olmadığı,
Diğerine; açlıkla kurtuluş olamayacağı ve malların zekâtını verişin Allaha şirk olduğu,
Bir diğerine; Tanrıya teslimden başka her şeyin hile olduğu,
Diğerine; Er ol, erlerin maskarası olma, kendi başının çaresine bak, sersemleşme,
Diğerine; Bir üstat ara, Akıbeti görme bulamazsın. Birine; kendini zahmete sokma, diğerine zahmet ve çile içinde kendini sakla ört gibi sözler ile kimine zehir, kimine şeker çeşit çeşit zıt nasihatleri yazıp verdi.
"Benden sonra bu dini sen ihya edeceksin, benim halifem sensin, fakat ben ölmeden bunu sakın açıklama!" deyip ellerine bu risaleleri tutuşturdu.


—Gerçek din ve İsa'nın emirleri bu risalede yazılıdır, bunun dışındakiler hurafedir." dedi. Daha sonra kapısını kapayıp hiç kimseye açmadı. Kırkıncı gün kendini öldürdü.

Halk vezirin ölümünü duyunca oraya yığıldı. Vezirin mezarı mahşer yerine döndü. Dört bir yandan gelen insanlar günler ve aylarca ağlayıp inlediler. Zaman geçip acı hafifleyerek ortalık sakinleşince halk :

- "Ey beyler o kutlu kişinin yerine kim geçerek bu işi devam ettirecek, ortaya çıksın ki biz onunla teselli olalım..." dediler.

Bunun üzerine emirlerden biri ortaya çıkıp :

- "O kutlu kişi beni vekil ve halife tayin etti. İşte elimdeki risale bunun delilidir." diye ortaya çıktı. Diğeri :

- "Hayır gerçek halife benim". Dedi.
Diğerleri de teker teker çıktılar halifelik davasına kalkışıp keskin kılıçlar çektiler, sarhoş filler gibi birbirlerine düştüler. Yüz binlerce Hıristiyan öldü, kesik başlardan tepe oldu. Sağdan soldan sel gibi kanlar döküldü. O vezirin ektiği fitne tohumları da, onların başlarına afet kesildi.

. Böylece vezirin ektiği fitne tohumu yeşermiş dindarlar birbirine girmiş, İsa dininin hükümleri, karışmış ve o münafık da böylece ölümü pahasına muradına ermiş oldu...

Alıntı:Mevlana'nın: Mesnevisinden

Devamı Buradan ...>>

24 Mart 2009 Salı

TOPRAK: BİZ seni SEviYOruzzz


Nasıl ki can bedende akıl fikir içinde, gören göz, duyan kulak söyleyen dil hep bendeyse, Ben de O’nda; dört hatta 5 elementi de mümkün değildir birbirinden ayırabilmem. SU; Ben asım derken, TOPRAK girdi isyan ve feryada bugünde… Diğerleri ne zaman başkaldırır, onları bilemem ben. BEN nasıl bir bütünsem insan olarak, ayrılamasa parçalarım birbirinden, uzuvlarımı önem sırasına bile koyamazken, 5 unsur nasıl ayrılır birbirinden. Suyun sözlerine saygıyla eğildik. Bugün de TOPRAK anlatsın bakalım kendini dedik:

Bağrımda ne varsa O’nundur Ondandır, karanlıklarımda bir tane yaş ve kuru her şey ne varsa onun kitabında yazılıdır. Benim bağrımda yetişir üzümler yoncalar, gür çimenli, bol ağaçlı bahçeler, meyve, otlak sebzeler..”O Odur ki; Sizi önce topraktan, sonra bir spermden, sonra bir embriyodan yaratan.”
Sad suresi 71. ayette:
“Hani rabbin meleklere şöyle demişti: Ben çamurdan bir insan yaratacağım bir avuç toprak al da gel yerden.” Ben ağlayıp feryat etmiştim meleklere vermek istememiştim bedenimden. Benden yaratılan canlı acı çeker benden çıkan bana döner demiştim de anlatamamıştım. Sonra Azrail ahdine vefa gösterip de kapıp götürüvermişti bir avuç toprağımı bir yerlerimden. Atanız Âdemin ilk yaradılışı işte böylece olmuştu, benim bedenimden. Sonra bir atımlık sudanmışsınız orasını ben bilmem. Dönün bakın bir çevrenize dokunduğunuz her şeyde ben yok muyum? Ya yiyip içtiğinizde? Oturacağınız evlerinizi benim üstüme yapmadınız mı? Yediklerinizi benden toplayıp, benim için savaşlar yapıp yenilip yenmediniz mi? Kazdınız, bellediniz, sınırlar koydunuz, elediniz hiç ses çıkarmadım ben. Akan kanlarınızı da ölülerinizi de hazinelerinizi de en derinlerimde saklayıp kimselere ifşa etmeden. Benden yaparsınız testilerinizi çanaklarınızı, ben üretirim eğninize giydiklerinizi, bende ararsınız hastalıklarınıza şifanızı…Oyuklarımda tutarım okyanuslarınızı,yükselir bedenim, dağlarımla tutarım rüzgarınızı. Yol olurum gelip geçişinize, üstümde koşarsınız, tükürüp, pislersiniz üstüme yine de. Bağrımdan çıkarırsınız yakıtınızı petrolünüzü bile. Mineraller madenler... Parmağınıza, göğsünüze taktığınız kıymetli taşlar altın elmas pırlantalar ne varsa bendedir BENde. Bir gün bana da şükredip Âşık Veysel gibi” benim sadık dostum kara topraktır” demediniz bile. Olsun, yine de dönüp geleceğiniz Allah’ımın emriyle benim bağrım, ben sizi sarıp sarmalarım Onun emriyle yine de şefkatimle.


Ey sadık dostumuz TOPRAK: Biz seni SEviYOruzzz.
Devamı Buradan ...>>

22 Mart 2009 Pazar

AZİZEM SU


Ben; "Bize gökten su indiren, o suyla her şeyin bitkisini çıkaran, taneleri, meyveleri, denizleri ırmakları gölleri oluşturan, bedenimizin içini onunla doldurana selam olsun."diyorum.

SU da diyor ki;
Duygusalım ben, birleştirici ve heyecanlandırıcıyım, koruyucu, temizleyici, bereket getiren ASım ben AS.

Ben yaratılmasam, sevgilimin sihirli çanağından sizlere akmasam, ta başlangıçtan beri var olmasam haber eden olmazdı yaratılandan. Toprağın ateşin, havanın bile sevgilisiyim ben. Yer çekimine kim karşı koyabilir benden başka? Ben; toprağın koynuna girip uzandığımda çıkabilirim ağaçların köklerinden tutunup ta en ince dallarına. Gün olur buharlaşırım yükselir yükselir ta çıkarım arşa, özleyip sizleri yeniden inerim yerkürenize arza. Sen benim akışkan olduğuma bakma donarak bedenlenebilirim de. İstesem koca koca gemileri bile yüzdürürüm üstümde, özelliklerimi sunarım sizlere maharetle. Dolu olurum, kar, sis, çiy, buhar olurum, kaynak olurum ittirip çıkarım kayalardan bile. En sert metal çeliği bile keserler benle. Işığı bile emerek sihirli renklerle yansıtırım size. Her girdiğim kabın rengini alır, her değdiğim yüzü diriltirim ben. Sıcak su kaynaklarımdadır tüm hastalıklarına şifan da. Ben SUyum SU cennetteki 4 ırmakta gürül gürül akan. Benim işte; dertlenip, sevindiğinde gözlerinden akan da.
Ben de beni yaratana özümle ÖZ olana hamd ediyorum seninle elele… Sen bakma benim benlikle Suyum ben SU dediğime.
Devamı Buradan ...>>

21 Mart 2009 Cumartesi

MELİH ÜNEN/ KITALAR BİLE BİRBİRİNE DAHA YAKIN


Kimi zaman dinlediğimiz müziklerin içinde mutluluk enerjisi yakalarız. Bugünlerde dinlerken o enerjiyi yakaladığım şarkılardan bir tanesi de Melih Ünen'in Video'su ile birleşen Parçası oldu, bunu sizinle de paylaşmak istedim. Siz de benim gibi o duyguyu hissedersiniz inşallah. Kısaca kendisini söyle tanıtmışlar internette:

Melih Ünen'in müzik tutkusu birçok müzisyen gibi okul yıllarında başlamış. Milliyet Müzik Yarışmalarında alınan ödüller bu tutkusunu perçinleyince, daha sonra Viyana'ya giderek orada müzik eğitimi almış. Bu dönemde değişik gruplarda solistlik yaparak şarkıları radyolara kadar ulaşmış ve bazı yarışmalarda bu gruplarla ödüller bile almış. 90'ların ikinci yarısı İstanbul'a döndüğünde Kamelion grubunu kurmuş ve Hayal Kahvesi, Kemancı, Line gibi seçkin mekanlarda uzun yıllar program yapmış.
Tarantino filmleri tadında gitar tınılarıyla, retro soundların modern bir biçimde birleşimini ortaya koyan Melih Ünen'in "Arkası Yarınlara" albümü Yakartop Muzik etiketiyle 03 Mart 2009'da müzik marketlerde satışa sunuldu.Tema olarak aşk ve modern ve zamanları ele alan albüm balad ve rock'n'roll gibi, hüzünle birlikte umut taşıyan retro-modern soundlu şarkılardan oluşuyor. Albümün çıkış parçası ve klibi çekilen Beşiktaş Üsküdar'da Göksel de vokal yaparak eşlik ediyor.MELIH UNEN - BEŞİKTAŞ ÜSKÜDAR (feat. GÖKSEL)


Devamı Buradan ...>>

20 Mart 2009 Cuma

BİSİKLETTEN ÖĞRENDİKLERİM:


EŞİTLİK ve DENGE yi öğrendiğimiz ilk eşya ya da vasıta gibi gelmiştir bana BİSİKLET. Çocukluk dönemimde aşkla bağlı olduğumu düşündüğüm vazgeçilmezimdi kendisi. Bu yazıyı yazarken hakkında konuşulacak ne kadar çok özelliği olduğunu düşünüyordum. Bisikleti kullanmayı öğrenme esnasında mutlaka yanı başımızda birisinin olması gerekliliği, nasıl denge sağlayacağımızı gösteren, arkadaki seleden tutup, pedalları çevirmedeki formülün sırlarını bize anlatacak, düşmeden nasıl bisikletle bir beden olacağımızı bize gösterecek rehbere ihtiyacımız olduğunu hatırladım: Aynı HAYAT gibi……..Nasıl ilk adımlarını atan çocuğun ellerinden tutacak ona destek olacak birine ihtiyacı varsa,

Bisiklet kullanmada da birine ihtiyaç duyulduğunu hatırladım. Senden önce öğrenenler öğrenmiştir bisiklete binmedeki denge unsurlarını, gidon, sele, fren elcik ayarlarını, vites kollarının rahat tutuş ayarlamalarını, kadro boyu, km, zil ayarlarını. Bir bilenden öğrenmişlerdir onlar da, bu sefer öğretici konumundadırlar artık ve öğretmeye çalışırlar bildiklerini, büyük bir bilgelik dersi verir gibi. Yaşam; değil midir dengenin var oluşundan türeyen?… Değil midir geçtiğinde denge çizgisinin öte tarafına seni cehenneme iten? Hayatı bisiklet kullanmayı öğretirken öğretici öğretiyor zaten. Hayat önden gidenlerin ayak izlerine basarak yürümek değil sadece… İklimler değişiyor, teknoloji, bilim, ilim ve hatta insanlar ve ihtiyaçlar bile gün be gün değişiyor. Bizi ileriye götürecek aracımız Pinokyo bisikletimiz de olmasa bizim kendimizi hayata ayarlayıp kadro boyu ayarımızı kilometre ve zil ayarlarımızı iyi yaptırmamız gerekiyor kanımca. Bisiklet kullanmayı öğrenirken öğreniyoruz hayatın gerçek yüzünü. Bugün hayatın anlamı nedir diye sorduklarında; eşitlik ve dengedir diyebilir misiniz? Neymiş hayatın anlamı?

Devamı Buradan ...>>

19 Mart 2009 Perşembe

LİMON AĞAÇLI ESKİ EV / satılıktır


Kiracı olarak 10 yıldır aynı evde oturuyorum.3 katlı bahçe içinde kahverengi panjurlu bir ev. Zaman zaman genç kızlık hayallerimi süsleyen, Nazım Hikmet’in dizelerindeki o eve benzetsem de bu evi, panjurlarını kırmızıya boyamaya cesaret edemedim bir türlü. Ne de olsa kiracıyım, ev sahibim zevkime saygı da gösterse yapamadım işte. Bahçemizde 2 adet yediveren limon ağacı: erik, nar mandalina ağaçları, ebruli ve hanımelileriyle mutlu umutlu yaşarken, kedilerin de cennet mekânı oldu burası. Bahçe kapısının iki yanındaki ağaçlaşmaya azmetmiş melisaların inanılmaz ve kendinden beklenmeyecek mis kokularını caddeler boyu insanların burunlarına burunlarına yayması zamanını bekliyorken şimdi;….İşe bak! .Oturduğumuz evi sahipleri satışa çıkardı, nedenmiş ? Kredi borçları…. kriz nedeni.
Yarım metre duvarlara sahip olduğundan emektar evimizi, depremler bile yerinden bir milim sarsamıyordu. Denize yakınlığı,
bunaldığında kendini sahile atabilmenin özgürlüğü, Levent cafede gevrek peynir çay üçlemelerimize tavla partilerini ve güneşlenme seanslarımızı eklememiz eskilerde mi kalacaktı şimdi? Kim bilir şimdi hangi semtte mekân tutacaktık kendimize… Her şey bir yana limon ağaçlarımıza ne olacaktı? Sağımız solumuzdaki apartmanlara uygun dizaynda yapılacak yepyeni binadan bana ne ? Ağaçlar kesilmesin ben başka bir şey istemiyorum ki.

Yıllar önce eski oturduğum evin arka bahçesinde bir dut ağacı vardı. Mor dutlardan ağırlaşmış dalları yere bakardı. Her sabah erkenden kalkıp balkona çıkar konuşurdum kendisiyle: “Seneye daha büyüyeceksin, dalların benim sana dokunacağım kadar yakınıma yaklaşacak. Ben uzanıp o güzel meyvelerinden yiyeceğim.”diye. Bir gün öğle vakti bir gürültü arka bahçede adamlar ellerinde çift taraflı testere “ordan tut buradan tut” bağrışıyor. “Aman sağlam bağla Ahmet Efendi, ağaç evlerin üstüne düşmesin” diye. Yerimden öyle bir fırlamışım ki hışımla “ne oluyor orada?” diye bağırdım adamlara.. Hepsi zemin üstü kata yani benim oturduğum evin balkonuna çevirdiler başlarını-bu kadın da nerden çıktı ?-der gibi. Nasıl şiddet içeriyorduysa sesim…”Hiç meyve veren ağaç kesilir mi, siz deli misiniz, şimdi sizi şikâyet ediyorum “dedim. Aşağıdan cılız bir ses yükseldi “Size ne hamfendi ağaç benim bahçe benim istediğimi yaparım, “ dedi sinirli sinirli. Balkon kapısını kapatıp kulaklarımı tıkadım ve oracıkta dostumdan ayrılacağım için ağladım için için. Beş dakika geçmedi büyük bir gürültüyle apartman sallandı. Ne göreyim dut ağacım bütün dallarıyla benim balkonuma düşüp tüm dutlarını bir iki yaprağıyla birlikte bana silkelemişti. Sonra ağacı geri çektiler nasıl yaptılarsa. Beni bekletmeden meyvesinden yediren o ağacın bir yaprağını kurutup yıllarca sakladım.
Ertesi sabah balkona çıktığımda o artık yerinde yoktu ama koca bir kalp şeklinde kök bırakmıştı toprakta. Gözyaşlarımı tutamayıp sadakatine ve dostluğuna teşekkür ettim. Bir şeyleri ısrarla istememeyi işte o gün öğrendim. Kısa süre sonra da o evden taşındım zaten.
Şimdi de diyorum ki: Ben taşınmaya razıyım, bahçemdeki ağaçlar kesilmesin bana yeter.

Yine ısrarla mı istiyorum bilmem? Sevgilerimle.

Devamı Buradan ...>>

18 Mart 2009 Çarşamba

ARANAN neden HEMEN BULUNMAZ ki?


Aradığımız zaman hemen bulduğumuz bir şey var mıdır acaba? Evet, var diyen varsa hemen yazsın bende öğreneyim.
Neyi ne zaman arasam, ne zaman acil bulmam gereken bir şey olsa yarım saat aramadan bulamam. Neden ki?
Cep telefonum çalar, içinde bebek bezinden tutunda ıslak mendil, biberon, yedek bir hırka ve emziğe kadar tıka basa dolu çantamdan bulana kadar, ohooooo kapanır gider.
Bir düğme dikmem gerekir, iğne, ipliği hemen bulabilene aşk olsun. E küçücük iğne kocaman evde hemen nasıl bulunur dimi :)
Evden çıkarken anahtarımı koyduğum yerde bulursam şaşırırım. Bir evrak için eskiden çekilip bir kenara atılmış vesikalık fotoğraflarsa yenileri çekilip yerine kullanıldıktan sonra bulunmaz mı? : ) Sonuç: Evde biriken bir sürü fotoğraf. Bazen buzdolabında aradığım sebzeyi bile hemen bulamam.

Hepsi çıkar torbaların en sonunda işte aranan torba. Ve nedense hep en sonda:)
Aaa bide aşk var. Ara ki bulasın. İstediğin zaman asla bulamazsın. Ta ki o seni arayıp bulana kadar : )
Sonsuz örnekleri olan bulunamayanlara, dün aloe vera da eklendi benim listeme. Hani şu yüze, göze iyi gelen mucize bitki aloe vera. Dün çıktığımız yarım ada yürüyüşü boyunca gözlerim şaşı oldu bakınmaktan. Bir arkadaşımdan duymuştum oralarda bir yerlerde çok vardı onlardan. Ama nerde? Yok işte. Bitki bilimci olsam bu kadar arardım galiba. Sonunda buldum diye koşa koşa yanına gittiğim kocaman kaktüsü görünce de vazgeçtim aramaktan. Hemen bulsam kurban kesecem zaten o derece yani :)
Belki bir mevsimi vardır ya da köküne kibrit suyu dökmüş olabilirler deyip boş verdim. Yürü yürü ayaklarım şişti. Ama olsun dedim. Bari bu sayede biraz yürüyüş yapmış oldum. O yorgunluğumun üstüne evimizin önündeki yokuş tuz, biber oldu yani. Bir soluklanayım diye duruncaaaa: gözüm komşunun kocaman küpüne ilişti. İçinde altın olsa ahh ahh nerdeeee? Bir sürü ayrı telden çiçek. Tam ortalarında bir şey var ama kaktüs mü yine? Hemen attım elimi. Valla billa aloe vera. :) İçeride oturan komşuya seslendik.
-Aloe vera mı bu?
—evet.
-Abowwww. O kadar saaat boşuna mı yürüdüm boşuna mı kaktüslerle haşır neşir oldum ben hıı?
-hihihi (ne diyo bu ya? Deli mi ne?)
Aradığım GÖZÜMÜN ÖNÜNDEYMİŞ meğer. Her gün en az bir kere geçtiğim, baktığım ama göremediğim yerdeymiş. Bundan sonra bir şey ararken önce gözümün önüne bakmaya karar verdim. İğne mi arıyorum önce gözümün önü. Aloe vera mı arıyorum önce komşunun saksısı :)))
Son olarak arayıp bulamadıklarıma şunu da eklemeden geçemiycem, bütün gün doğru dürüst bir şey izletmeyen zart diye araya giren reklam kuşağınııı oğlum arızaya bağlayınca nedense tek kanalda bile bulamıyorum.(Reklamlara meraklı benim ufaklık ya) Neden yaaa Acaba bu bulunamayanların bana bir kastı mı var? :))
Her aradığınızı hemencik bulmanız dileğiyle. Öpüldünüz...

Devamı Buradan ...>>

17 Mart 2009 Salı

ABDAL MUSA ile KAYGUSUZ ABDAL


Antalya’nın Elmalı ilçesinde, Abdal Musa diye bilinen bir evliya varmış zamanın birinde…

Hak arayan, nereden gelip nereye gittiğini bilmek isteyen gelirmiş mübareğin kapısının eşiğine..Ham olanlar pişer, pişenler olurmuş yanı başında bir şekilde.Bir gün Alara beyinin oğlu Gaybi düşmüş bir geyiğin peşine geyik kaçmış o kovalamış okunu atmış yaralamış.Geyik kaçmış seke seke yaralı… Avcı kovalamış dağ tepe görmüş bir kulübe dalmış içeri. İçeride oturur bir ihtiyar ay yüzlü. Gaybi;
”Avımı kaybettim “demiş, “kolunun altı oklu, “
“Görsen tanır mısın okunu” sorusunu sormuş ihtiyar,
“Tanırım “demiş Gaybi. ? Göstermiş ay yüzlü kendi koltuk altını,
Avcı: Ne görsün? İhtiyarın göğsünde kendi oku saplı.
Tövbeler getirip

öpmüş ihtiyarın elini eteğini; olmak istemiş o muhterem zatın talibi.Gaybi'nin Kaygusuz abdal olmuş bu ikinci doğuşundaki adı. Gel zaman git zaman pişmiş talip, canlar uyandırmak için görevlendirilmiş, yanına 40 derviş alıp yazılmış Mısır’a gitme fermanı.Kendi seçmek istemiş dervişleri,bakmış eline yüzüne önce, görememiş özlerini..Dönmüş gelmiş yine pirinin eteğine demiş;
“Sen kimler uygunsa onları ver yanıma… Ben benlik getirdim yine kendim seçerim sandım her birini, bilemedim imanlarının eksik, birlik bilincinden mahrum daha ham olduklarını.”

Neyse seçilmiş kırk kişi biri kırk kırkı bir olarak çıkmışlar yola zemheri ayı. Söğüt ağacından elma toplayıp yemişler, sahile ulaşıp yapmışlar sallarını. Mısır kıyılarına az kala Kaygısız Abdal demiş:
“Bu diyarın padişahının sağ gözü görmez, sizin de sağ gözlerinizi bağlamalı.”Sevmiş halk bizimkileri, ulaşmış bir gün Sultana bu kırk dervişin haberleri. Sultan:
”Neden bağlıysınız gözlerinizi “diye kükremiş. Bizim dervişler demiş:
“Efendimiz; sizin gözünüz bağlıyken icabetmez bizimkilerin açık olması” Ama
“İzin veriniz “demiş dervişler “dilerseniz biz okuyalım size bir dua, açsın gözünüzü Hikmet-i hüda.”sonunda açmış gözlerini Mısır’ın sultanı.
“Dileyin benden ne dilersiniz?” sözüne: bir öküz derisi kaplayacak yer istemiş bizim dervişler arzu etmişler orada yurtlanmayı.
Gel zaman git zaman Padişah davet etmiş saraya Kaygusuz Abdal dervişleriyle memleketin SOFTAlarını, un serptirmiş beyaza bulatmış sarayın merdivenlerini. Softalar saraya ite kaka girmişler bir birlerini. Bir kişinin ayak izine basarak çıkmış Kaygusuz’un yol kardeşleri kırkı bir kişi gibi. SOFTAlar masalarda upuzun kaşıklarla döke saça yiyememişler bile yemeklerini. Bizim dervişler ne dökmüşler yerlere tek bir hoşaf damlasını, ne de bir pirinç tanesini. Uzun kaşıklarla karşılarındaki dostlarına yedirmişler, bu arada da tatlı tatlı etmişler muhabbetlerini.Tek bir kişi gibi,gülbenk çekip ayrılırken saraydan, Padişah izlemiş hayranlıkla kendilerini. Niyaz alıp çıkan birinci dervişe sormuş;”
“Bu ne düzen bu ne intizam hayran oldum her birinize acaba sizin başınız kimdir ki?”
“Arkamdaki haşmetmeap “demiş her biri. Sonunda En sonuncu dervişe gelmiş sıra: O da tevazu ile demiş;
“BAŞIMIZDIR EN BAŞIMIZDAKİ…”

Devamı Buradan ...>>

16 Mart 2009 Pazartesi

KARANLIKLARIN ÖRTÜSÜNÜ KALDIRMALI


Kuran’ın Fatır suresinin 19–20–21–22-Ayetlerinde:

“Körle gören bir olmaz
Karanlıklarla ışık da bir olmaz
Gölge ile sıcaklık ta aynı değildir
Diriler de eşit olmaz, ölüler de”
diyor.
Bizler de her hafta Kuran’dan bir sayfa açıp yorumlayacaktık ya kendimizce ayetleri. İşte bu gün de bu ayetler çıktı bahtımıza. Ben kendimce anladıklarımı yazacağım, sizlerin de bekliyorum ayetler hakkındaki düşündüklerinizi.

Gecelerin karanlıklarında gözler seçemezken tüm ayrıntıları ışık yakmak gerek tam orta yere. Kaldırmak gerek gözdeki perdeleri. Gözün görmediği YOKların tam orada kapı gibi görmeli ışık yakarak durduklarını; YOK aslında var, VAR aslında yok sanılanları. Geceyse; ruhum, örtüsünü aralayıp gündüze çevirmeliyim onu da gözün gördüğü bedenim gibi. Arıtıp temizlemeliyim haset fesat dolu karanlıklara ittiğim Çıfıt çarşılarımı. Aydınlık yüzümle parmağımı kaldırıp yakalamalıyım şek ve şüphelerimi. Eğer karanlık içimle birleyebilirsem dışımı, biliyorum kuşlar gibi hafifleyeceğimi. Ayağımın zincirlerini çözüp, bağışlayıp arındırması için onları evrene emanet etmeli. Şemseddin Sivasi’nin:
“Sür çıkar ağyarı dilden ta tecelli ede Hak
Padişah girmez saraya hane mamur olmadan” dediği gibi.

Beden şehrimizin çıkmaz sokaklarındaki düşmanları çıkarıp sürmeli, açmalı perdeleri temizleyip dip köşeyi haneyi mamur etmeli. Gelip oturacak o saf ve temiz olan. Gönlümüzü gelene aralayıp açmalı., ısıtmalıyım ortamı, diriltmeliyim UMUTlarımı.
Devamı Buradan ...>>

15 Mart 2009 Pazar

POST ELDEN GİTMESİN diye:


Postla ilgili bu güne dek söylene gelmiş deyimleri bilmeyeniniz yoktur. Ayıyı vurmadan postunu satmak, postunu paylaşmak, postu çizdirmek, postta oturmak…..Daha kim bilir bundan başka hatırlamadığım POSTla ilgili daha neler var neler kim bilir?…
“Her yüze güleni dost olur sanma
Her koyun derisini post olur sanma”
gibi atasözleri de dedelerin babaların torunlarına ve çocuklarına ön öğütleridir benim hatırladığım. Bir de Mevlana’nın bir hikâyesi var günümüzü çok güzel ifade eden. Sizlerle paylaşmadan edemedik. İster bu hikâyeyi öğüt kabul edin, ister siz de hikâyedeki adam gibi yapın. Biz henüz karar veremedik, çünkü suskunluğu yiyip suskunluğu içiyoruz bu aralar. İnanıyoruz ki bir gün her şey güzel olacak.
“Adamın biri, bir caddede olanca gücüyle koşuyormuş.
Başka bir adam sormuş:
“-Niye böyle kaçıyorsun? Neden benzin uçuk..Bir şey mi var?”diye,
Adam:
“-Duymadın mı? Şehrin sultanını eğlendirmek için, çarşıda, pazarda ne kadar eşek varsa topluyorlar. Sonra da kesip postuna saman dolduruyorlar.”demiş.
“-İyi ama sana ne? Sen eşek değilsin ki?”
“-Evet, eşek değilim, bunu ben de biliyorum. Biliyorum ama sultanın adamları bu işe öyle girmişler, bu işe kendilerini öyle vermişler ki, ben onlara eşek olmadığımı anlatana kadar, Post elden gider.”
demiş………..
Sevgilerimizle..
Devamı Buradan ...>>

ÇATLAKSA TESTİN: SIZAR HASTAlıklar


Eğer testimiz çatlaksa; içinde ne varsa dışarı sızdırır. İçinde su varsa; su, pekmez varsa; pekmez, bal varsa; bal akar gider. Eğer hastalandıysak da bir yerlerde açık verdik demektir.
Hastalıkların tümünü psikolojik nedenlere bağlayanlardanım Ben. Baş ağrıları, mide yanmaları, uykusuzluk, deri döküntüleri hatta kanser, ülser ve akla gelmedik tüm hastalıklar çatlaklarımızdan süzülüp yerleşiverirler ta içimizdeki en boşta kalan organlarımıza. Şüphe endişe ve korkularımız delikler açarken cismimizde; elleri silahlı soyguncular ve virüs saçıcılar dalıverirler içeri. O arada biraz sıkıntılı üzgün bir şeyleri dert ettiysek hele; cismin bekçileri de üzgün olacağından, bekleyemezler herhalde kapıları. Zayıf düşüp hastalanıverir şu insanoğlu.

Geçen hafta sonu ortanca oğlum ve gelinim yurt dışına gittiklerinden hafta sonu güzel torunlarımı yanıma aldım.

Güldük, şarkılar söyledik, çizgi filmler izledik, top oynadık, dans ettik, körebe, kâğıt kesme, çadır kurma, masallar bulmacalar derken günler gelip geçti..Her bir aktivitenin arasında çikolata seanslarımız vazgeçilmezlerimizdi tabii ki.Pazar akşamı Bornova’da oturan anneanneye metroyla ulaştık, metronun camlarında gülümseyen yansımalarımıza sırıta sırıta.Vedalaşıp teslim edildikten sonra can kuşlarımdan bir feryat koptu arkamda, büyük torun neredeyse yerlere atıyor kendini. Anneanne ne yapsın dil dökmeye ikna etmeye çalışıyor, ben de konuyu bilmediğim için soruyorum ki (Eren’in gidilecek yönün tersindeki yaya geçidinden geçmek istemesi)Anneannenin de doğal olarak bu isteğe itiraz edişi sebep oluyorrrr. Anneannenin Hayır-ına benim EVet demem doğru olmayacağı için de ikna edilmesi zor ve sıkıntılı anlar yaşadık. Oradan önümüze çıkan markete dalıp 3–4 tur Eren önde ben arkada gezerken biraz önceki davranışının nedenini sorduğumda işaret parmağını başına götürüp “kafa kafaya bakıyorum ben Tontini “dedi. Daha önce de bu ısrarlı isteyişin bir nedeni olduğunu anlamıştım ama verilen bir kararı çiğnemenin yanlış olduğunu düşündüğümden, kararı veto etmemiştim. Neyse öpüşerek ayrıldık.

Metroya bindim eve dönmek için, amaaa bedenimde bir yarılma olmuştu sanki. Çünkü çocuk haklıydı anaokulu öğretmeni yaya geçitlerinden, ışıklardan bahsetmiş ve onlara tembih etmişti “yaya geçitlerinden geçin ve öğrenin nasıl geçtiğinizi bana anlatın “demişti bence. Dikenli tellerin altında kalmış gibi titremeye başladım. Çok üzülmüştüm, üzüntüden çatlayan bedenime ne girdiyse o an girmişti işte… Eve gelip banyodan sonra bir yatış yattım 3 yorganla ateş titreme 24 saat neredeyse hiç kalkamadım.”TOnTiNii kafa, kafaya bakıyorum ben” sözünü unutamadım ve böylece yazdım bu sözü deftere.
Sevgilerimle, Dilek yani Tontini

Devamı Buradan ...>>

14 Mart 2009 Cumartesi

MİNİ MİNİ MİMLER


Hep diğer arkadaşlardan duyardım sonunda benimde başıma geldi. :) Bloğumuza “Cadılar kampı “sevgili Belgin tarafından yapılan Mim’i cevaplama görevi bana verildi. Müzik, resim, yazar vs gibi durumlarda yelpazesi çok geniş olan ben, içlerinden en sevdiğini bulmada her zaman zorlansam da elimden geldiğinde cevaplamaya çalıştım soruları. Ve kendimi lisede arkadaşların verdikleri anket defterlerini dolduruyor gibi hissettim. Gençleştim biraz o günlere dönerek:)) hepinize kocaman sevgiler gönderiyorum.
Sizi en çok üzecek olay:
Sevdiklerimden birinin yitip gitmesi... Allah korusunnnn
Nerede yaşamak isterdiniz?
İzmir Güzelbahçe'de...
Yaşayabileceğiniz en mutlu an?
Bilmem. Oğlumun iyi bir okuldan mezun olduğunu gördüğüm an olabilir. Ya da lotonun bana vurduğu an :)
Hangi hataları hoşgörüyle karşılayabilirsiniz?
hatayı yapanın yaptığını hata olarak kabul ettiği hataları :)
En sevdiğiniz erkek karakter?
Nasrettin Hoca, Şener Şen vs komik karakterler
En sevdiğiniz kadın karakter?
Adile Naşit'i çok severimm canım benim.
Tarihteki favori kahramanlarınız?
Atatürk ve bütün silah arkadaşları.
Gerçek hayattaki favori kahramanlarınız?
İlkokul öğretmenim ve Tontini

En sevdiğiniz ressam?
TRT'de, 2 dakikada harikalar yaratan ama benim adını bilmediğim o ressamı:)
Bir erkekte en çok beğendiğiniz özellik?
Şefkat, sadakat, düşünceli olabilme...
Bir kadında en çok beğendiğiniz özellik?
Hem iş kadını, hem ev kadını hem anne hem baba olabilmeleri...
En sevdiğiniz erdem?
Kendine karşı güven, dürüst olabilmek ve her şeye karşı sevgi besleyebilmek...
Yapmaktan en mutlu olduğunuz iş/ler?
Örgü örmek, puzzle yapmak, gezmek- tozmak, kitap ve dergi okumak, ütü yapmak zorunda olmamak:))
Kimin yerinde olmak isterdiniz?
Hiç kimsenin.
Arkadaşlarınızda hangi özelliklerin olmasını istersiniz?
Doğru dürüst olmalı, her zaman yanımda olup sır tutabilmeli.
Kendinizde gördüğünüz en temel eksiklik?
Sabırsızım, çabuk sinirlenirim, taktım mı takarım :()
Hayatınızın en büyük şanssızlığı?
Çok şükür şanssızlık olarak görebileceğim bir durum yok şu ana kadar:)
En sevdiğiniz renk?
Beyaz
En sevdiğiniz çiçek?
Nergiz
En sevdiğiniz kuş?
Sevda kuşu:)
En sevdiğiniz yazar?
Okuyabildiğim, beni saran kitapları yazan bütün yazarlar.
En sevdiğiniz şair?
Ümit Yaşar.
Tarihte en sevmediğiniz karakter?
Hitler ve Ramses’in kardeşi Şenar. (Ramses serisini okumaya başladım da :))
En çok isteyeceğiniz özellik?
Gayet relax ve geniş olabilmek. Hem de gepgeniş:)
Nasıl ölmek isterdiniz?
Hiç acı çekmeden ve öleceğimi bilmeden... Uykuda olabilir mesela.
Şu anki ruh haliniz?
Agresifim ;)

Devamı Buradan ...>>

13 Mart 2009 Cuma

İNCESAZ 6 / KALBİMDEKİ DENİZ / DİNLENESİ


1997 yılında bir araya gelen, 1999’da ilk albümünü yayınlayan İncesaz grubu altıncı albümlerini yayınladı: “İnce saz 6 - Kalbimdeki Deniz”.

Kendine özgü müziğiyle, ilk yıllarda müzik marketlerin hangi başlık altında sınıflayacağını bilemedikleri İncesaz, geçen on iki yıl içinde kendi tarzını oluşturdu ve dinleyicisini buldu. Toplumun her yaş ve her kesiminin beğenisini kazanırken, aynı zamanda tüm dünyada ilgi gördü. İncesaz bir yandan geleneksel müziğimizin makam, ezgi, ritm ve tınılarını, klasik kemençe, tanbur ve kanun sazlarının icra tavırlarını korurken, diğer yandan da evrensel armoni, ezgi, ritm ve tınıları müziğine kattı.

İncesaz müziğini üretirken yüzyıllardır tartışılan “Doğu - Batı Sentezi” parantezine sıkışıp kalmadı. Kendi müzikal ifadesi için doğru bulduğu evrensel müzik dilinin çoğu unsurunu kullanarak sözünü olabilecek en özgür biçimde söylemeyi seçti.
İncesaz’ın “6 - Kalbimdeki Deniz” albümü 14 eserden oluşuyor. Albümde Neveser Kökdeş, Muhlis Sabahattin Ezgi ve Sadi Işılay’ın birer şarkısının yanı sıra, Murat Aydemir’in bir saz eseri ve Cengiz Onural’ın saz eserleri ve şarkıları yer alıyor. Şarkıların solistleri, “4 - Mazi Kalbimde” albümünün de solistliğini yapan Dilek Türkan ve “Oya - Bora” ikilisinden tanıdığımız Bora Ebeoğlu. Albümü dinlemek için Burdan

Alıntı KALAN MÜZİK
Devamı Buradan ...>>

12 YIL ÖNCEYDİ:


Boşanmış bir anne babanın çocuğuyum ben. Bunu kabullenmek ve yaşamak buraya yazıp geçmekten çok daha zor oldu benim için tabii ki. Üzerinden tam 12 yıl geçti ve ben okuduğum bir haber üzerine geçmişe yine dönüverdim.

Düşününce hala inanamıyorum çünkü o günleri her ne kadar hatırlamak istemesem de dün gibi hatırlıyorum. Her şeyi bütün ayrıntısıyla hem de. Sanki o zaman daha kolay gelmişti, daha az koymuştu. Gün geçtikçe hatırlamak, yaşanılanların ağırlığından olsa gerek içimi karartıyor. Aslında çok dert etmiyorum artık. Bu konuda çoooktaan iyileştirdim kendimi. Yaşanması gerekiyormuş, yaşanmış diyorum artık. Sevgisiz, mutsuz ve huzursuz olacaklarına böylesi daha iyi diyorsunuz ama icraatlar başladıkça, eşyalar ayrılmaya, bölüşülmeye başlanınca kendinizi kör bir kuyunun içinde buluyorsunuz...

Bundan 12 yıl önce annem bana gelip, "ben babanızdan boşanmaya karar verdim" dediğinde:

hissettiğim şeyler şaşkınlıkla karışık, korku ve endişeydi. Aralarında sevgi, saygı kalmadığını ya da hiç olmadığını uzun zaman önce kavramıştım zaten. O zaman 17 yaşındaydım. Üniversite sınavına yeni girmiş sonucunu bekliyordum... Hayatın insana neler getireceği belli olmuyor... Çok şaşırmamıştım bu habere. Zira 20 yıl önce annem 16, babamsa 29 yaşındayken görücü usulüyle annemin tamamen isteği dışında gerçekleşmiş evlilikleri, bir türlü bir üst seviyeye ulaşamamış, temelsiz, adına evlilik dedikleri düzenleri çatır çatır çatırdıyordu. Yapı olarak birbirinden çok çok farklı olan iki insanın 20 yıl aynı yastığı paylaşmaları bile çok kolay değildi fikrimce...
Karışmadım. "Sen bilirsin" dedim anneme. "Bu senin hayatın ve nasıl yaşamak istersen öyle yaşarsın." O güne kadar kardeşimin ve benim her türlü sorunumuzla ilgilenen, bizi kararlarımızı almakta hep özgür bırakan, her şart ve koşulda güvenen, sahip çıkan, arkamızda bir dağ misali destek veren Anneme nasıl yapma derdim ki? Mutsuzdu. Yapmak istediği hiç bir şeyi yapamıyordu. Onun içi kıpır kıpır, babamın içiyse çoktaaann emekliye ayrılmıştı.

Evet, çok uzun olmayan ama bize yıllar gibi gelen bir hafta içinde son noktalar koyuldu. Son imzalar atıldı adliye koridorlarında. Ne yapacağımı bilemediğimden mahkemeye bile gidemedim. Ne olursa olsun babamdı. O giderken arkasından bakma fikri ağır gelmişti. Her şey oldu, bitti. Yeni hayatımıza alıştık elimiz mahkum.
O zamanların sıkıntısı daha sonra bana panik atak olarak geri döndü. Bir süre sinemaya gidemedim. Otobüse binemedim. Kapalı alanlara giremedim. Gece uyku uyuyamadım. Zor nefes aldım. İlaÇ kullanıp bütün gün uyumak yerine içime bir yolculuk yaptım. Neden?
Bu hastalık neden beni esir aldı? Uğraştım, cebelleştim, üstüne gittim sonunda hem annemi hem de babamı içimde rahat bırakmam gerektiğine karar verdim. Yargılamayı bıraktım. Keşkelerle vedalaştım. Onlar özgür kalınca bende özgür kaldım. Rahatladım...
UMARIM HERKES BERABERLİKLERİNİ SONRADAN SONLANDIRMAK ZORUNDA KALMADAN, MUTLU MESUT YAŞAR...
BÜTÜN ÇOCUKLAR DA AŞKLA BÜYÜR. HEP MUTLU OLUR...
SEVGİLER...

Devamı Buradan ...>>

11 Mart 2009 Çarşamba

PHİLEMON ile BAUKİS/IHLAMUR ve ÇINAR AĞACININ efsanesi



Sevenler ölmez derler, aşk yok olmaz.
Diledi mi iki sevgili ayrılmamayı
Gök dürülür, gün bükülür yer yarılır.
Başarır iki âşık dimdik el ele kalmayı.

Efsane bu ya…
Zamanın birinde yaşarmış iki ihtiyarcık Bergama’da
Gelmişler ihtiyarlık yaşına mutlu mesut yaşaya yaşaya
Sıkılmış Zeus’la Hermes bir gün inmişler ovaya
Kıyafetlerini değiştirip girmişler insan kılığına.
Çalmışlar kapılarını evlerin bir bir açılır belki olur ya!
Heyhat köyde çalınıp da açılan bir tek kapı olmamış
Zeus:”bu ne yabanilik, bu ne insanlık dışı davranış” demiş.
“Ölsek acımızdan meğer bir damla su verenimiz olmazmış”
Hermes’le çıkmışlar bir dağın tepesine, görmüşler
Fakir mi fakir eğri büğrü dökülen bir kulübe.
Onlar çalmadan açılmış içli içli gıcırdayan kapı
Güvercinler uçmuş, tavuk kedi koyun köpek
Hep birlikte Yaşarmış içerde besbelli.

Dört gülen göz tebessümle karşılayıp
Buyur etmişler misafirlerini içeri.
Ellerine sular dökülmüş, peşkirler tutulmuş
Yemekler önlerine gelmiş.
Şarap testisini getirmiş Philemon neden sonra
İçilmiş şaraplar ama boşalmamış testisi.
İki sevgili birbirine göz etmiş;
Baukis demiş:” bunlar basbayağı Tanrı”
Eyvah demiş karısına “sakın bir hata yapmamalı.”
Tanrı’lar karı-kocayı tepeye çıkarmış bir zaman sonra,
Bakmışlar ki köydeki tüm komşuların evleri sular altında.
Zeus görünce korktuklarını iki yaşlı aşığın,
Demiş ki: “dileyin benden ne dilersiniz, onu söyleyin”
İkisi bir ağızdan getirmişler dileklerini dile
Demişler:“ayırma bizi birbirimizden bir gün olsa bile,
Birlikte yaşayalım, hatta aynı anda birlikte ölelim bile”

Ihlamur ve çınar iç içe, Zeus o gün vermiş emrini:
Tek gövdeli ağaca dönüşüvermiş iki sevgili..
Bergama’ya düşerse yolunuz bir gün, hele mevsim de baharsa,
Ihlamur kokusuna yürüyün yavaşça
Şifa saçan Philemon’u göreceksiniz
Büyük aşkı Baukis’le yan yana...
Benden de âşıklara selam olsun,
Yazdığım efsanede hata varsa affola…

Devamı Buradan ...>>

10 Mart 2009 Salı

DİNLENESİ ALBÜM/ TRİ A TOLİA


Sessiz bir yürüyüş içerisindedir aşk yolunun yolcusu; duyulmaz ne ayağının sesi, nede nefesi. Bir gizi muamması vardır gittiği yolda, kendine doğrudur yol, sabahın sessiz güneşi gibidir ateşinin ısısı. Aşk derdine düşen bilir ve görür solmuş benizleri ve yaralı ciğerleri. Bilmez aşk derdine düşmemiş olan ne bilsin yürek sancısını. Gözünün gördüğüne ve sanmaya devam eder kendinde var olan zan ile. Oysa sessiz bir yürüyüş içerisindedir aşk yolcusu.Onu ne bağ duyar ne de bağbancı...Türkü sözlerinin sahibi Teslim Abdal'a ve seslendiren Melike'ye gönülden teşekkürler.Sufi(Cem)


Discover Tri a tolia!

Devamı Buradan ...>>

8 Mart 2009 Pazar

PARAGLİDİNGden SEYİR ALEMİNE


İnsanoğlunun gözlerini sürekli gökyüzüne çevirip çevirip uçma özlemini dile getirmesi;Hazerfan Ahmet Çelebiyi yetiştiren bu topraklarda yetişmemizden dolayı mıdır?
Turnalara, kartallara şahin ve doğanlara imrenmemiz; özgürlük özlemi, olayları ve âlemleri kuş bakışı izleme isteğinden midir?
Uçakla bir ülkeden diğer bir ülkeye gitme isteğiyle aynı olmayan, bu kanat takıp uçma isteği;Ölüme meydan okuyuş, cesaret, adrenalin, özgürlük ve Allah olduğunu hissetmek gibi bir şey midir? Ya da bu sebeplerin her biri; uçma isteği nedeni midir bilmiyorum…
Belki de insan; uçarken kendini Allah gibi hissediyordur. Hııı ne dersiniz?…
Bir zamanlar Kaş’ta sufi Cem’le dalış ve uçuş (diving ve paragliding )okulunun kafesini işletiyorduk.

Pilotlarımız her gün takılıyorlar “Tontini bu gün sıra sende “diye… Ben de hiç korku belirtisi yok. Gencecik çocuklar günde 3-4 sorti uçuş gerçekleştiriyor korkmuyorlar da, ben mi korkacağım bu yaşta diye düşünmekten de kendimi alamıyordum.
Neyse, günlerden bir gün; yaklaşık 25–30 dakikalık bir yolculuktan sonra, ortalama 1000 metre yükseklikteki ASAS dağına yönelmiş olan Halil beyin kullandığı aracımızın ön koltuğunda buluverdim kendimi…. Piste vardığımızda kısa bir dersten sonra elbisem ve kaskım giydirildi, pilotum Sukan kanatlarımızı yaydı… Dalış ekibinde eğitmen olan 2 oğlumun çalıştığı teknenin limana girmek üzere olduğunu gördüm uzaktan hayal-meyal… Cep telefonuyla 2 numaralı oğlumu arayıp “Canımmm başını gökyüzüne çevir birazdan annen kuşlar gibi uçacak” dedim.
Uzun bir sessizlikten sonra oğlumun kısık sesle söylediği söz:
” Anne hakkını helal et.”olmuştu. İşte ben o zaman titremeye başlamış, geri dönmek isteğimi bile dile getirememiştim heyecandan. Celebin bıçağına boynunu usulca uzatmış koyun gibi hernese(kanatların iplerinin bağlı olduğu oturulan şey) yerleşip verilen komuta uyarak koşmaya başlamıştım.3–5 adımdan sonra hooop yerden yükseldiğimizi fark edip iplere sımsıkı asıldım. Sanki asıldığım ipler kanatların dışında sabit bir yere bağlıymış gibi. Baktım pilotum bir elinde kamera serbestçe uçuyor…
“ben de ellerimi bırakabilir miyim?”dedikten sonra o uçuşun gözlüksüz en yalın haliyle seyrine daldım… Ülkeler arası tüm dostlarıma rüzgârla karışık tiz seslenişlerim ve sevinç çığlıklarımla selam ve sevgilerimi gönderdim; -sanki uçarken mesajlarımı daha kolay ulaştırabilirmişim gibi- Kulaklarım, beynim ve kalbim hatta gözlerim, hatta tüm iç organlarım spiralin içinde blenderdeki karışan meyvelere dönmüştü. Güneş: gümüş parıltılarını, adalarla noktalanmış masmavi denize kâh yayıp kâh topluyordu. Artık hiçbir yerde hüzün ve keder yokmuş gibi, mutluluğun sarmaladığı bir yerküre vardı altımızda.
Pilotum son bir showdan sonra inişe geçtiğimizde iniş için son komutunu da vermişti. Ama ben uçmaya daha doyamamıştım...
Bu mutluluk sarhoşluğundan olsa gerek; o gün ve gece boyu inişten sonra ayaklarımı yere basmadan yürüdüm sanki...
Nesimi’ye:
“Kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi
Kâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni” dedirten duygusunun, kanatsız, pilotsuz seyir alemlerinde gezebilmesinin, Ben de böylece o gün provasını yapmış oldum ….Hak gerçek seyirleri hepimize nasip eder bir gün inşaallahhhh.....
Dilek yani Tontini

Devamı Buradan ...>>

6 Mart 2009 Cuma

SÜPER LOTO BANA ÇIKABİLİR


Bir şeyi istemeyi bilmek gerekiyor. Ben çok ŞÜKÜR, (temiz kalple, içinde hiç bir kötülük düşünmeden Allah'tan bir şey istediğimde) istediği her şeye kavuşmuş bir insanım. Zaman zaman tam tersi olsa da, oturup istediğim şey hakkında biraz düşününce içinde bir olumsuzluk ararım. Nasıl istedim de olmadı? İçimden kötü bir şey mi geçirdim acaba? Ya da fazlasını mı istedim diye. Buymuş demek ki hayırlısı derim. Bazı sıkıntılarımı atlatacağımı önceden rüyalarımda gördüğüm de olmuştur. İşsizlikten çok bunaldığım ve sırf çalışmak için evimi, kocamı bir süreliğine geride bırakıp Ankara'ya geri dönme planları yaptığım günlerden bir günün gecesi rüyamda Ankara’yı yerle bir eden bir deprem görmüştüm. Hayatım boyunca unutamam o rüyayı. Arkamı dönüp baktığımda dalgalanan evler ve çalkalanan toprak... Uyandığımda tamam demiştim. Neyi nasıl istediğine dikkat et!!!Yine unuttun bir şeyleri. Böyle başına yıkarlar adamın işte o Ankara'yı. O düşünceden kurtulup içinde bulunduğum durumu kabullenip,” oturayım oturduğum yerde “dedikten sonra bir rüya daha.

Ben ve bir fok balığı. Saatlerce mavi sularda yüzdük. Benimle oyunlar oynadı. Tabii ki arkasından gelen, bulunduğum yerin en iyi iş imkânlarından birine kavuştum...
Kimseyi üzmeden, arkanda sevgilini bırakmadan yapabileceğin bir şey istesene kuzum: )
O zaman da düşünmüştüm doğru istemeyi bilmek gerekiyor diye. Doğru bildiğimiz ama yanlış istekler işte.
Eevettt… Dün süper loto yine devretmiş. Sabah öğrendik. Kuponumuzda çıkan her sayıdan var ama ayrı ayrı kolonlarda. Bir işe yaramaz ki. Şimdi ben nasıl istesem de bu ikramiye bize çıksa diye düşünüyorum:) Bir sonraki haftaya kadar da düşüneceğim. Yardım edeceğim, hayatını değiştireceğim insan sayısı çok fazla oradan ümitliyim mesela.:) Çevre geniş ve yoksul insanda çok. Valla billa kafayı da üşütmem. Sakin sakin yaparım yardımlarımı. Bir de oğlum var şimdi. Onun yüzü suyu hürmeti de girdi mi işin içine. Tamaammm:)
Bu ikramiye bize çıkar mı çıkar. İçimde hiç bir fenalık ya da kötü düşünce olmadan. Önce sağlıkla, bütün saflığımla, iyi niyetimle istiyorum o ikramiyeyi. Sizde isteklerinizi şimdiden bana bildirebilirsiniz. Çıkarsa söz size de yetişirim:)) Bir ara sağlığını yitirmiş ve hastanelerde sürünmüş biri olarak Allah’ımdan önce sağlık istiyorum tabii ki. Ama büyük ikramiyeyi de is-ti-yo-rum..:) Çok mu şey istiyorum yani Yooooo :)
İsteyenin bir yüzü, vermeyenin...:)
Yinede herkese önce sağlık diliyorum:))

Devamı Buradan ...>>

5 Mart 2009 Perşembe

HİNT KUMAŞI GİYDİRİLMİŞ KÜTÜK PARÇALARI



"Onları gördüğünde gövdeleri hoşuna gider.Bir şey konuşsalar, sözlerine kulak verirsin.Onlar birbirine dayandırılmış keresteler/Hint kumaşı giydirilmiş kütük parçaları gibidirler.Her bağırtıyı aleyhlerinde zannederler.Düşmandır onlar; sakın onlardan."Kuran'da Münafıkın suresi 4. ayet böyle diyor.

Her Sabah BAŞ KUŞ (ya da görevli) bilmiyorum, diğer kuşların uyuduğu ağaçları tek tek gezinerek melodik bir şakımayla "hay-di ar-tık u-ya-nın, gece güne kavuştu hay-di ar-tık uyanın" dediğinde ve sonra kepenkli pencereme geri geldiğinde kuşlar korosuna ayıp olmasın diye ben de uyanırım mutlu umutlu erkenden. Teşekkür ederim BAŞ KUŞA.

Kepenklerim kapalı camım açık ben onu görürüm o beni görmez zavallı. Açılan kapanan lavabo,wc, mutfak musluklarından sonra basılır düğmelere sırasıyla otomatik olarak. Selam verilir önce aynadaki aksine, sonra bahçedeki melisa, erik, mandalina, limon ağacı, kapıdaki prenses'ine. Bir elde mis kokulu kahve laf aramızda: bir elde sigara, bilgisayarın açılması beklenirken Kuran'dan bir ayet okunur, üzerinde tüm gün düşünmek üzere.Bugün de bahtımıza bu ayet çıktı:Haydi düşünelim hep birlikte...Sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>

4 Mart 2009 Çarşamba

ZANGOÇ













Zangoç bilmem bilir misiniz kiliselerde çan çalan kişiye derler.Hikaye bu ya, bir gün kilisenin papazı, iki metre ilerisindeki Zangoç’a sormuş:
“Gizli gizli sen mi içiyorsun kutsal şarabı?” Zangoç’ta derin bir sessizlik. İyice köpürmüş Papaz:
“Sana soruyorum be adam! Duymuyor musun?”
”Hayır. Buradan hiçbir şey duyulmuyor efendim!”
“Olacak şey mi! İki adım öteden beni duymuyorsun…”
Zangoç bıyık altından gülmüş:
“İsterseniz yer değiştirelim, anlarsınız…"Yer değiştirmişler. Bu kez Zangoç seslenmiş:
“Kilise için toplanan yardımları kim hiç ediyor?”
Papaz kendi kendine söylenmiş:
“Hakikaten yahu! Buradan hiç bir şey duyulmuyor.”
Devamı Buradan ...>>

2 Mart 2009 Pazartesi

SAATİSTAN ÜLKESİNİN SAATSİZİ


Dağılan parçaların toplanma zamanında, batıdan doğuya dönüyorken bu gezegen daha“bilinmiyordu dünyanın döndüğü” …
Zaman icat edilmemişti çünkü Güneşe yıldızlara, sıcağa soğuğa, yağmura kara bakılıyordu her zaman.
Uyanıyordu, beyaz iplikten siyah ipliğin gözle ayrılma vakti, tarlaya sabana koşturuyordu insan denen yaşayan.
Kiraz dallara basınca, kurtlar dağdan köye varınca, denize ayak basınca doğuyordu insana göre insan.
Ağaçlara can suyu yürüdüğünde, kuşlar ötüşüp seviştiğinde, kediler düz damlarda birbiri peşin sıra koşuştuğunda geliyordu tohumun toprağa düşeceği zaman.

Güneşe baktı âdem, yıldıza, sonra kumla, sonra suyla ölçtü zamanı. Günlerden bir gün toplandı bir ülkenin insanı bilmek istedi, hasat zamanını an be an.

Geçen ömrünü rakamlarla saymak, geleceği ince ince saymak istedi. Günü 24 e, ayı 3o güne, yılı mevsimlere bakıp böldü

Her saati 60 a ayırıp dedi ki buna da dakika. İşte böyle başladı bu macera bölündü parçalandı düz yaşam sonra tüm parçalar eklenip kenetlenip kondu her parça kendi kutusuna.

Bu kutunun adına: saat, bu makineyi bulanların ülkesinin adına da dendi ki: SAATİSTAN.
Dilleri başkalaşmış başka insanlar geldiler kendi ülkelerinden,saatlerini tamir ettirdiler, bu ülkenin insanlarına saat sipariş ettiler her zaman.
Böylece büyüdü adı-sanı bu ülkenin şarktan-garba çoğaldı onların adını anan.

Ne var ki her diyarın nasıl varsa bir velisi bir delisi; Saatistan’ın da vardı bir delisi SAATSİZİ.
Onun ne akreple, ne yelkovanla ne zamanla ne saatle yoktu bir bağlantısı bir işi.
Yıldıza güneşe bakar bilirdi hangi mevsimin geleceğini, kucaklardı gündüzünü geceyi.
“Zaman senin içinde senden özge
Topla kendini gün gelmeden önce”
der durur, çomağını toprağa gömer doğrultur feryat ederdi kendince:
“İşte der bu filizlenince,
Gelecek bahar kendince.
Saate bakmama ne gerek
Gece olur güneş gidince”

Alay eder, taşlar bütün Saatistan insanı derki "bu deli mi ne?" Saatsiz’imiz yazdırır eğnine “Ben saatsizim kime ne”
Gün gelip yaşlandı, ihtiyarlayıp öldü tüm Saatistan insanı,
Sadece o deli: GENÇ kaldı, devraldı Saatistan’ı.

Bu hikaye:
Öykü atölyesi"Fotoğrafın dili" 13 çalışması için yazılmıştır.

Devamı Buradan ...>>

1 Mart 2009 Pazar

KADER DEĞİŞTİRİCİ

SPİN=DÖNÜ=FIRIL gerçekleşebilir mi?
Zamanda yolculuk yapabiliyorsa kişi, yüreği şefkat, merhamet ve sevgiyle çarpıyorsa, sizce neler yapabilir dünyada?Zaman gezgini: DJ nin müzik eşliğinde gerçekleştirdiği bu dönü kısa film dalında birçok ödüle layık görülmüş.Seyredelim görelim...


Spin
Yükleyen Sufi-saja

Devamı Buradan ...>>