.

"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."Kemal ATATÜRK .

31 Ocak 2010 Pazar

KÖR KUYUDAKİ EŞEK

Günlerden bir gün, köyün birinde, adamın birinin eşeği, kuyuya düşmüş. Niye düşer, nasıl düşer sormayın! Eşek bu. Düşmüş işte. Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı belki, üzerine de toprak dökülmüştü. Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprakta biten otları yemek isteyen eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm... Hayvancık saatlerce acı içinde kıvranmış, bağırmış kendi dilince.
Ayıptır söylemesi, anırmış yani.
Sesini duyan sahibi gelip bakmış ki vaziyet kötü. Zavallı eşeği kuyunun dibinde melül mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış.

Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hissedip köylüleri yardıma çağırmış. “Ne yapsak, ne etsek de eşeği kuyudan nasıl çıkarsak?” soruları havada kalmış! Sonunda karar verilmiş: “Eşeği kurtarmak için çalışmaya değmez. Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek, eşeği işkence çektirmeden tez vakitte öldürmek.” Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak atmışlar. Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe dökmüş. Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükselip sonunda yukarıya kadar çıkmış. Köylülerin ağzı açık, baka kalmışlarrr.
Mevlana'dan alıntı.

Hayat bu! bazen bizim de üzerimize abanır. Ne bazen? Çoğu zaman... Üstümüzü toz toprakla örtmeye çalışanlar olabilir. Bunlarla baş etmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil; dökülen toprakları silkeleyip,ayaklarımızın altına aldığımız o topraklar sayesinde yükselmek ve aydınlığa çıkmaktır.
Kör kuyulara düşsek bile...

Sevgilerimizle.

Devamı Buradan ...>>

29 Ocak 2010 Cuma

MERSİN AĞACININ KOKUSUNU HAVAYA SAÇMASI GİBİ

Dünkü yayınladığımız yazıda “Malınızdan mülkünüzden verirken pek fazla şey vermiş sayılmazsınız. Gerçekten vermek kendinden vermektir" diyordu Halil Cibran. Çinlilerin bir atasözü vardır; "vermek; satın almaktır" diye. Satın almak amaçlı vermek; ardında menfaat barındırıyorsa (örneğin vererek oy toplamak gibi)o vermekten bahsetmiyor ünlü üstad. Adalet terazisini kendi nefsine değil de haklının ve doğrunun lehine çevirebilmekten söz açıyor bence. Ananın çocuğuna karşılıksız zamanını, uykusunu şefkatini, merhametini, sevgisini vermekten bahsediyor. Bir Öğretmenin talebelerine; iyilik güzellik ve dürüstlük tohumları ekmesinden bahsediyor. Barışı aşılayabilmek, sevinci bulaştırabilmek, acılı gönüllerine fazilet ve erdemin sihirli suyundan serpmekten bahsediyor.

Aşk acısı çekmişleri buluşturup yaralarının sarılmasından…
Hak yolunu arayanları aramayanları kutsal kitaplar doğrultusunda bilgilendirmekten…
Yine Çin atasözünde olduğu gibi yoksula;”Bir kilo balık vermek yerine, balık tutmayı öğretmek…”ten söz açıyor. Malımız mülkümüzde zaten yoksulun fakir fukaranın payı var diyor Yüce Kuran.
“Veririm ama hak edenlere”diyerek değil, ayırt gözetmeden verebilmekten söz açılmışsa satır aralarında;
“-Hadi gelin, mersin ağacı; kokusunu, meyvesini, yaprağını, kabuğunu nasıl sorgusuz sualsiz veriyorsa bizlere; biz de öyle verelim dostlarım.” Asıl pehlivanın; kızdığında bile öfkesine hâkim olabilen olduğunu bilelim. Nefretimizi sevgiye döndürüp bal edip sunalım.”
Kuran Fussilet suresi 34.Ayette:”Kötülüğü en güzel tavırla sav. O zaman görürsün ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sımsıcak bir dost gibi oluvermiştir.”
Bakara:263. ayette dediği gibi de “güzel yapıcı söz, bir bağışlama; ardından bir eziyet gelen sadakadan daha üstün gelir.”diyor.

Hepinize Sevgilerimle.
Resim:deviantart'dan alıntı.

Devamı Buradan ...>>

28 Ocak 2010 Perşembe

ZENGİN BİR ADAM DEDİ Kİ: VERMEKTEN SÖZ ET

Sonra zengin bir adam dedi ki, bize Vermekten Söz Et.
Ve o yanıtladı: Malınızdan mülkünüzden verirken pek fazla bir şey
vermiş sayılmazsınız.
Gerçekten vermek kendinden vermektir.
Çünkü mal mülk, bir gün ihtiyaç olur endişesiyle alıkoyup sakladığınız
şeylerden başka bir şey değilmidir?
Ve yarın, yarın ne getirir, kutsal kente giden hacıların peşine
düşmüşken, iz tutmaz kumlara kemikler gömen aşırı tedbirli köpeğe?
Yokluk korkusu yoksunluğun bizzat kendisi değil midir?
Kuyunuz suyla doluyken susuz kalmaktan korkmak, asıl giderilemez
susuzluk değil midir?....


Çok şeye sahip olup çok azını verenler vardır- bunu şan olsun diye
yaparlar ve bu gizli arzu hediyelerini yoz eder (yararsız kılar).
Bir de aza sahip olup hepsini verenler vardır.
Bunlar yaşama ve yaşamın cömertçe verilmiş bir ödül olduğuna
inananlardır ve onların sandığı hiç boş kalmaz.
Sevinçle verenler vardır ve o sevinç onların ödülüdür.
Ve acıyla verenler vardır ve o acı onları arındırır.
Ve veren ve verirken acıyı bilmeyen, sevinç aramayan, faziletli olmayı
düşünmeden verenler vardır;
Şu vadideki mersin ağacının kokusunu havaya saçması gibi verirler.
Tanrı böylelerinin elleri aracılığıyla konuşur ve onların gözlerinden
dünyaya gülümser.
İstenince vermek iyidir fakat istenmeden, ihtiyacı anlayıp da vermek
daha iyidir
Ve eli açık olanlar için, alacak olanı aramak vermekten daha büyük bir
sevinçtir.
Sanki alıkoyabileceğiniz bir şey var mı?
Tüm sahip olduklarınız bir gün verilecek;
Öyleyse şimdiden verin de, size ait olsun verme mevsimi
mirasçılarınıza kalmasın.
"Veririm ama sadece hak edenlere" dersiniz sık sık.
Ne meyve bahçenizdeki ağaçlar böyle der, ne de çayırlarınızdaki sürüler.
Onlar, saklandığında çürüyecek olanı, yaşayabilsin diye verirler.
Günler ve geceler bahşedilmeye değer bulunmuş olan, sizin
vereceklerinizi almaya da layıktır kuşkusuz.
Ve hayat ummanından içmeyi hak etmiş olan, sizin küçük derenizden
tasını doldurmayı da hak eder.
HALİL CİBRAN

Devamı Buradan ...>>

27 Ocak 2010 Çarşamba

AHLAK BEKÇİLERİM

Her ne varsa âlemde sizden yansıyor” diyorlar. “Gözünün gördüğü her şey, iliklerine kadar işleyen aşk, parmak uçlarını hareketsizleştiren soğuk, esen rüzgâr hatta ahlak bekçilerini bile içten dışa yaratanlar sizlersiniz” diyorlar!”Biri için "ne iyi insan!"diyorsan; o sensin... "Ne ahlaksız ne dinsiz!" diyorsan "ahlaksız da dinsiz olan da sensin" diyorlar. "Orman içinde oturur gibiyim” diyorum, “senden yansıyan ağaçlar onlar!” diyorlar. Anlamakta zorluk çekiyorum. Sevdiğim ve sevmediğim diye ayırdığım her şey burnumun dibinde bitiyor çünkü...

Dün gece nedensiz bir dizideki yakışıklı hakkında “hiç sevmiyorum bu adamı!” çıktı ağzımdan. Oysa genç kızlar belki hayrandır adama! Tavrını, kasılmasını, kendini çok beğenmesini sevmemişimdir belki. Ama bunların hiçbiri benim o sözü söylememe mazeret değil. Sana ne adamın tavırlarından? Hani benden bana yansıyordu ya her şey?Belki de ben kendini beğenmişin biriyim, hıı nedersiniz?

Geçmişte filmlerde kahramanlıklar gösteren atlayan zıplayan bir anda 20 kişinin başını gövdesinden ayırabilen (film gereği bile olsa ) Cüneyt Arkın için de söylemiştim aynı sözleri, ertesi gün tiyatrocu bir arkadaşımla Alsancak’ ta gezerken karşılaşmıştım kendileriyle ve oturup muhabbetini dinlemiştim kuzu kuzu. “Dün sizin için bunları söyledim, bugün karşıma çıktınız!” demiştim de, kahkahalarla gülmüştü bana. Yaşayanın yaşadıklarından ders alması gerekiyorken aynı hataları bir defa bir daha yapması hiç öyle affedilir gibi değil bence. Dün gece o söz ağzımdan çıkmasıyla bir anda öyle bir öksürüğe tutuldum ki uzun süre nefessiz kalıp sabahı göremeyeceğimi sandım. Denetim ve koordinasyon şefim, Ahlak bekçilerim özel güvenliğim için gerekli zamanda gerekli müdahalesini yapmış yargıya taşımadan olayı tam oracıkta cezamı kesmişti.
Sevgiden, aşktan, birlik ve bizlik bilincinden insan olmaktan bu denli söz açıp kelime türeten tontini’ ye bu tür konuşma yakışır mıydı sizce? Ü-hü ühü...
Hepinize (içine yargı katılmamış) sevgilerimle.

Resim:images com'dan alıntı.

Devamı Buradan ...>>

24 Ocak 2010 Pazar

AŞKA AŞIKLARA AŞIĞIZ

Biz aşka aşıklara aşığız,aşkta yok olanlara..
Aşkın ateşinde yanıp da öz canından cayanlara…
Derdi tasayı unutup, her zerresi aşk olanlara
Aşığız aşkla yollara düşüp, Allah’ı bulanlara

Dikenli ayak, killi başla hak davetine koşanlara
Selim kalple maksadını fiili faile ulaştıranlara
Yüz sürmek gönül almak can bağışlayanlara
Biz aşka âşıklara aşığız aşkla serden cayanlara.

********
Kim demiş “sevgilinin cemali nurunda yanmam ben” diye
Kim demiş “onun emri fermanına dur denilebilir” diye
Haktan emir gelmeye dursun kılıç susar söylenen sözde
Cemali nur olan oturur aşk mabedinin baş köşesinde.
Devamı Buradan ...>>

23 Ocak 2010 Cumartesi

ALTINIZDA KARINCA EZİLMİYOR

Seslerdir: aynı vazifeli askerler gibi içerisinde keşfedilmeyi bekleyen, gizli hazineleri aşikâr eden.
Seslerdir: içerisinde kızgınlıkları taşıyan,
Seslerdir: aynı bir âşık gibi içerisinde parfüm kokulu manaları sevdiğine sunan.
Hayat denilen bilgelik okulu, kimilerimize bırakmıştır atalarımızın mirasını bir ses nidası şeklinde. Gönül Kulağını açan insanlara sunmuştur mana denizinin incilerini, mercanlarını. Anlatmak istediklerimizin değeri anlayanın verdiği değer ölçüsündedir her zaman. Sen ne kadar yeni gelinin bohçasına sarar gibi saklayıp sarmalasan da, açar kendi değer anlayışı doğrultusunda sunulanı. İşte O kadın da öyle yapmıştı o gün; Otobüste arka taraflara ilerlemekte nazlanan kendinden sonraki nesillere seslenirken; “Biraz ilerlesenize çocuğum, Altınızda karınca ezilmiyor” deyivermişti karşısındakini incitmek istemeyen ince ve gizemli sesi ile.

Ne kadar anlamlıydı sözleri!
Eskilerin bizlere bıraktıkları miras çok söz gerektiren bir duyguyu içerisine ansiklopedik bilgiler yükleyecek denli kısa ve öz meselle anlatmalarıydı. Çok söz bırakmıştı eskiler bize, adına da Atasözü denmişti mirasına sahip çıkalım diye. Hangimiz artık bir olayı anlatırken kısa ve öz konuşma mantığı çerçevesinde kendisine kalan mirastan yararlanıyor? Bir acayiptir atasözlerimiz bir derya bir umman bir bilgelik düşmüştür her sözün ardına. Anlamak isteyen her can için: içerisinde vardır bin bir mana.

Yaratıcı tüm yarattıklarını toplar ve onlara sorar: "hazır olacakları güne kadar insanlardan saklamak istediğim bir şey var. Bu bir gizli gerçeklik:
Kartal söz alır: "bana verin, onu ay'da saklayacağım."Yaratıcı: "hayır, bir gün oraya giderler ve bulurlar."
Yunus balığı: "ben okyanusun dibine saklarım" der. Yaratıcı: "olmaz, oraya da inecekler" der. At söz alır ve: "onu büyük ovalara gömer, saklarım" der. Yaratıcı: "onlar dünyanın derisini keserler ve orada da bulurlar" diyerek karşılık verir. Sonra Toprak Ananın koynunda, Dünyanın göğsünde yaşayan, gözleri görmeyen ama ruhsal gözle gören büyükanne söz ister ve: "onu, onların içine saklayalım" der. Yaratıcı da mirası onların İçine saklar. Bu: SÖZdür işte.
Sevgilerimle.
sufi Cem

Resim:images.com'dan

Devamı Buradan ...>>

21 Ocak 2010 Perşembe

GÖKÇE GELİN, GÜLENDAM ve GÜLSANEM

Nüfusu milyonlarla anılan bir yakın ülkenin tek kraliçesiydi Gökçe gelin. O, bir ana kraliçeydi. Onun ülkesinde; Gelişmiş askeri strateji, örnek ve rasyonel bir iletişim ağı, teknoloji, kolektif çalışma gücü, doğa koşullarına dayanmak için gerekli olan her şey gelişmişti. Bu topluluk; ülkelerindeki sır dolu yaşamlarını birçok insan topluluğunun çözemediği formüllerle halletmiş ve refah mutluluk ve huzura ermişlerdi nasılsa. "Ee! Peki, bu nasıl bir ülkeydi? Yoksa bu anlatılanlar masal mıydı?" diyeceksiniz. Hayır, dostlarım; sabırlı olun ve bekleyin lütfen bu gerçek hikâyenin günümüzde de devam eden yaşanılmışlıklarını anlatacağım sizlere dilim döndüğünce..

Gökçe gelin tüm ülke yaşayanlarının ANAsıydı. Gülendam ve Gülsanem de onun bakımını üstlenen iki yardımcı, diğer bütün yardımcıların en yaşlılarıydılar. Tüm doğan kardeşleri onların gözetiminde doğmuş bakımlarını beslenmelerini ve hatta emzirilmelerini bile üstlenmişlerdi. İlla doğum yapmış olmaları gerekmiyordu her an süt üretme kapasiteleri vardı onların. Erkeklerinse olgunlaştıklarında soylarının devamı için gökçe gelinle çiftleşmekten başka bir görevleri yoktu. Bu ülkenin tüm diğer işlerini ise sadece dişiler yürütüyordu.

Gülendam ve Gülsanem aynı yumurta ikizleriydiler. Bir zamanlar Gökçegelinle öleceğini bile bile çiftleşmeye gelen yiğit bir askere âşık olmuşlardı her ikisi de. Başlarını öne eğip kraliçeye hazırlamışlardı sevdikleri yiğidi içleri yana yana. Kıskançlık değildi onlarınki, kendi canlarını bile feda edebilecek kadar özveriliydiler aslında. Yüreklerini burkan şey yiğidin bu beraberlik sonrası öleceğiydi. Onu yaşatmak için her çareye gizli gizli başvurup, ölülerin atıldığı boşluktan o ölmeden kurtardılar erkeklerini. Kraliçenin bunu duymasına imkân yoktu, çünkü mabedine kapanarak açlık ve susuzluğa kendini mahkûm etmiş melek kanatlarını yolarak bir müddet için onlarla beslenme ritüeline girmişti o sıra.


İşçiler, ülke bekçileri (yani kapıcılar) feromenler (yani hormon taşıyıcılar), oduncular, hemşireler, çiftçiler, attalar, dokumacılar, lejyonerler, taktik ustaları ve uzmanlarıyla mükemmel görev dağılımı dönüşümlü olarak her birey tarafından sevgiyle gönüllü olarak üstlenilebiliyordu bu ülkede. Halk tarımla uğraşıyor, ekiyor biçiyor, sürekli üretiyordu.
80 milyon yıllık bu uygarlık iktidar savaşı olmadan, zengin yoksul ayrımsız, eşit bir şekilde ve müthiş bir düzen içinde yaşıyordu. İstedikleri mesajları birkaç saniyede tüm ülkeye duyurabiliyorlardı. Kendini feda edecek kadar cömert olan bu ümmet kıtlık dönemlerinde aç kardeşlerini besleyecek psikolojiye ve anatomik yapıya sahiptiler.”Bugün, ben toplumum için daha iyi ne yapabilirim?” sorumluluğuyla yaşıyorlardı. Müthiş gelişmiş bu oto organizasyonda şef yok, plan-program yok, emir-komuta zinciri yoktu.

Gelişmiş iletişim sayesinde Gülendam ve Gülsanem’in ölmesi gereken bir erkeği ölümden döndürdükleri, birkaç saniyede tüm ülkede duyuldu nasılsa. O güne kadar hiç yaşanılmamış bir İhanet, tadılmamış bir duygu, ceza-i müeyyidesi bilinmeyen bir davranış biçimiydi bu onlarca. Utanç duydu ülke halkı kendinden. Bilinmedik bir koku tüm bireyleri sarhoş edip bayılttığı ve bu aşkı onlara unutturduğu sıra Gülendam ve Gülsanem yiğitlerini alıp ayrıldılar ülkelerinden. Başka bir kum tepeciğinde kendilerine başka bir koloni kurdular ve orada çoğaldılar. Ülkelerinin adına da “Gülen karıncalar ülkesi” koydular.

Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.

Devamı Buradan ...>>

20 Ocak 2010 Çarşamba

NE SU UYUR NE HASTE-İ HİCRAN NE DE VATAN HAİNİ

SU yalar kayaları kumları toplar dağların doruklarından ak karların yer yer erimiş yer yer buz olmuş parçacıklı kısımlarını, katar bedenine en kuytu en oyuk kısımlarına sokulur toprağın usulca. “SU uyur” derler oysa uyumaz o, hep çağıldar susar gibi görünür vardı mı düzgün bir menzile dinler çobanın kavalını, kuşların börtü böceğin kurdun, kuzunun çıngırağının sesini.
“Su uyur düşman uyur haste-i hicran uyumaz” ; (ayrılık hastası uyumaz) der Şeyh Galip ünlü divan şairi. O, o zamanlar söylenmiş söz oysa uyumuyor düşman aynı uyumayan su misali.
Ummana hasrettir su kavuşmak vuslata ermek karışmaktır emeli.
Ayrılık hastasının da bu hicranının sebebidir ay yüzlü sevgili.
Ya düş-mana ne ola? Uyumaz. Fermanı yenmek fethetmektir emeli.
Gaye kavuşmaksa: Ne su uyur,Ne haste-i hicran, ne de vatan haini.
Uyuyan bizleriz dostlar bir rehavet, uyuşmuşluk durgun göl misali.
Devamı Buradan ...>>

19 Ocak 2010 Salı

GÖLÜN KENARINDA DURUP GÜMÜŞ AYA EVET DE

Kanadalı bir kızılderilinin sözü bu, benim değil.
“Bir gölün kenarında durup gümüş ay´a ´EVET!´ diye bağırıp bağırmayacağını bilmek istiyorum. Geçinmek için ne yaptığın beni ilgilendirmiyor. Neyi özlediğini, kalbinin arzuladığı şeye kavuşmanın hayalini kurmaya cesaret edip edemediğini bilmek istiyorum.”diyor.
AY önüne geçip GÜNEŞi perdeledi. RUH bedene ben buradayım dedi. Gümüş AY’a evet dedik. Böylece değişime girdik hep birlikte.
Öyleyse: bundan böyle,
“Kalbimizin istediği şey CESARETse ona kavuşacağız.
Kederlerimizin merkezine dokunup acıdan korkumuzu sileceğiz.
Coşkunun ayak parmak uçlarımıza kadar bedenimize dolmasına izin vereceğiz.
Yaş, cins, ırk, din dil ayırt gözetmeden insan olmanın sınırlarını aşacağız.
Bir aptal gibi görünsek de AŞK için ve hayallerimiz için kendimizden ödün vermeyeceğiz.
Sonucu ne olursa olsun ruhumuza ihanet etmeyip yalana tevessül etmeyeceğiz…
En ağır koşullarda ayaklarımızda zincir, gözlerimizde kara bant olsa da umut kuşumuzu işaret parmağımızın üstünde taşıyacağız.
Su gibi en altlarda aksak da kaya kadar sert olanı bile yumuşatacağız.
"Yanan bir daha yanmaz" deyip ateşi kendimize serin kılacağız.
Toprak gibi bereketli, hava kadar gerekli kılacağız ruhumuzu.
Kendimizle yalnız kaldığımızda yalnız olmadığımızın bilincine varıp kendi kendimizle yârenlik edebilmeyi öğreneceğiz.”
Hadi rastgele hepimize, sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>

18 Ocak 2010 Pazartesi

İNSAN BUDUR İŞTE

Dünyanın her neresinde bir can yanıyor, feryadı dağları tutuyor ya da gizli gizli gözlerinden yaşlar süzülüyorsa acılı bir ananın ve bir bebenin; eğilip kalıbımıza baktığımızda bizim de bir yerlerimiz ığıl ığıl kanıyor olmalı. Hani biz BİR kişiydik, onun bedenindeki bir uzuv gibiydik sanki! Eğer öyleysek tırnağa bir kıymık batsa; tüm bedenin ondan haberdar olması gerekmez miydi? Müstakil bir varlığımız varmış gibi tüm çilelerden muaf, dert ve tasalardan bertaraf olmuş gibi mi olmalıydık? Ne yılan dokunsun ne de yılan az yaşasın da; “Bana dokunmayan yılan, bin yıl yaşasın” mı demeliydik?

Hayır; bizler insanız… İnsanı tanımlamak; öyle kelimeleri ardı ardına getirerek iyiydi, şefkatli ve merhametliydi, adaletli ve duyarlıydı gibi sözlerin yaftası ardında bir mana denizinin kıyısına çekip çıkarmakla da olmaz.
Zaten İnsan gibi insan olanı anlatmaktan dilimiz aciz, onu methetmekten ırağız, gözümüz kör kulağımız da sağır misali.
Bağdat çarşısında dükkânı olan bir ulu zat sıcak bir yaz günü öğle vakti dinlenmek için evine varır. Tam hafif kestirirken çarşı esnafından biri telaş ve heyecanla bu zatın kapısını çalıp “aman efendi, çarşı yanıyor tez gel malını kurtar” der. Aceleyle giyinir tam adımını sokağa atacakken başka bir çarşı esnafı “ aman efendim sen telaş etme senin dükkânına ateş değmedi!” der. Bizim efendi canı gönülden bir “elhamdülillah” çeker. Mal canın yongasıdır derler ya, bu elhamdülillah sanki “benim malıma zarar gelmedi çok şükür, kimin malına gelirse, kimin canı yanarsa yansın!” der gibi bir elhamdülillahtır. Bu sözünün ardındaki benliği insanlık dışılığı fark eden ulu zatımız tam 40 yıl tövbe eder Allah’a.

Şimdi soruyorum sizlere: hangimiz kazalar sonucu ölenlerin isimlerinin açıklandığı haberlere “aman tanıdık var mı?” diye dikkat kesilip dinledikten sonra tanıdık yoksa o isimlerin içinde: “çok şükür!” demiyoruz.Haiti’de deprem olmuş otuz bin kırk bin insan ölmüş Haiti nere??? Türkiye nere deyip eğlencemize, havai fişekli kutlamalarımıza, yurt dışı gezilerimize devam edebiliyorsak biz insan mıyız? ”Ateş düştüğü yeri yakar” derler, tabi ki az yanar, o yer benlik sınırları içindeyse. .BİZ olabilen gönlün kanatları ise, sınırsız sonsuz kaplıyordur magribden maşrığa tüm kâinatı; Evrenin her neresinde bir acı varsa onun bedeninden duyulur çatır çatır yangınların alev sesleri. İNSAN budur işte…

“Vay bizim insanlığımıza!” demeden de edemedim dostlarım. Sevgilerimle.

Resim:images.com'dan.

Devamı Buradan ...>>

16 Ocak 2010 Cumartesi

BİTSİN BU ALACAK DAVASI

Sevgili dostlar:Kuran zilzal suresinde, "artık kim zerre miktarı iyilik yapmışsa onun sevabını görecek, kim de zerre miktarı kötülük yapmışsa onun cezasını görür " diyor.Haksızlığa uğradığını düşünenlerin alacakları mutlaka bir gün ödenir "hak asla yerde kalmaz" da; ya iyilik yaptığını sanıp da kötülük tohumları ekenlerin sonu nice olur sizce?
Bektaşi’nin biri bir bakkaldan 20 paralık alışveriş etmiş, çıkarmış kesesini parasını ödemiş. Ta kapıdan çıkacak bakkalcı; “hop hop amca hani para demiş.” Bektaşi; “ayol şimdi verdim ya demiş.” Verdim vermedin, verdin vermedin sonunda Bektaşi baba açıp keseyi bir daha vermiş.

Oradan fırıncıya uğrayıp ekmek vs almış o da 20 para tutmuş. “Hadi eyvallah deyip tam fırından çıkacak fırıncı; “hey amca aldıklarının parası nerde diye bağırmış.” Bektaşi “tövbe tövbe verdim ya!” demiş. Verdin vermedin, verdin vermedin oradan koşarak uzaklaşmış. Bir köşede durup
“AlLah Allah” demiş, “bakkalcı benim 20liği yuttu ben de fırıncınınkini yuttum, sen her şeye kadirsin bakkalcıdan al fırıncıya ver, günahı bana olmasın.”demiş.

********
Gariban Bektaşi'nin birine konuk gelecekmiş. Bektaşi konuğu nasıl ağırlar?..Elde yok, ayakta yok.. Mahcup olmak da istemiyor, konuk ağırlayarak Hak’ka hizmet edeceğini de düşünmüş...Komşusu Yahudi'nin bir sürü keçisi varmış...Onlardan birini çaktırmadan alıp kesmiş...Ama çaktırmadığını sanan kendisi...Yahudi, ağacın arkasından gözlermiş durumu...Demiş ki kendi kendine, "Kadıya gitsem.. Kadı Müslüman, o Müslüman, ben Yahudi.. Davayı kazanamam. Hadi kazandım, Bektaşi'nin nesi var ki, ondan alıp bana versin... Biz artık Allah'ın huzurunda hesaplaşırız... Yillar geçmiş. Yahudi, Allah'ın huzurunda davacı olmuş Bektaşi'den... Mahkeme kurulmuş.
Allah: Bektaşi’ye,
—Sen Yahudi kulumun keçisini kesmişsin,
—Kesmedim, demiş Bektaşi...
Yahudi:
—Ben gözlerimle gördüm diyor ya!
—Allah’ım, demiş Bektaşi... “Bir mahkemede bir adam hem şahit, hem davacı olamaz.”
—Haklısın ama demiş Allah, “Ben her şeyi görürüm. Ben de gördüm, kestiğini!...”
—Allah’ım, demiş Bektaşi... “Aynı mahkemede, hem şahit, hem hâkim olunmaz ki!...”
—Gene haklısın, demiş Allah... “O zaman getirin keçiyi ona soralım... “
—Ne! Demiş Bektaşi...” Keçi burada mı?...Ver onu o zaman bu Yahudi'ye...Bitsin bu alacak davası..”

Resim:images com'dan.

Devamı Buradan ...>>

14 Ocak 2010 Perşembe

UYUYAN GÜZEL PROJESİNE BİR ÖPÜCÜKLE ÇÖZÜM

Zamanın birinde bir Ülkenin kralı 17 yaşını dolduran prensesinin doğum gününü kutlamak için sarayında büyük bir parti verir ve ülkenin bütün ileri gelenlerini bu mutlu şölene davet eder, hatta büyücüleri bile. Ancak on üçüncü büyücüyü bu davete çağırmayı unutur. 13.Büyücü de; intikam almak için prensese büyü yapar. Prensesin eline, 18. yaş gününde iğne batacak ve bütün saraydakilerle birlikte prenses anında derin bir uykuya dalacaktır.

Bunu duyan birçok prens saraya ulaşmaya çalışır ama sarayın her tarafını dikenli sarmaşıklar sarmıştır. Çokça zaman sonra olanları duyan cesaretli bir prens kendi ülkesinden buraya gelip, elinde kılıcı ve cesaretiyle sarmaşıkları kesmeye başlar... Ve sonunda saraya ulaşıp, dikiş odasında kucağında eline batan iğneyle uyuyan güzeli bulur, anlına kondurduğu bir öpücükle büyü bozulup, prenses ve saraydakiler derin uykularından uyanır. Bu bir masaldır hepimizin bildiği. Ancak içinde yaşadığımız şu yıllarda UYUYAN GÜZEL PROJESİ’nden haberi olanlarınız vardır sanıyorum. Bu bir masal değil, Zihin kontrol Programı’dır..
Projenin amacı; İnsan beyninin uzaktan kumandası, beyinyazımızda da belirttiğimiz gibi yönetilip yönlendirilmesi.
Gerekçesi ise; Toplu ayaklanma ve karşı gösteri hallerinde insanları kontrol altına almak sakinleştirmek ve teslim olmalarını sağlamak. Proje üzerinde çalışan yetkililerin, beyin kontrolü projesi ile ilgili çarpıcı bir gerekçeleri var ; "Biz bu araştırmayı, insanlığın hayrı için yapıyoruz. Bu teknikle toplu bir ayaklanma, ya da gösteri halinde kimsenin canı yanmadan olay yatıştırılacak. Bunun yanında terör örgütlerinin eylemlerinin engellenmesi için de bu proje önemli" denmektedir. İnsanoğlunun yapamayacağı hiçbir şey yoktur, yeter ki azmetsin. Ancakkk, Allah'ın izni olmadan bir yaprak kıpırdamıyorsa; gelsinler “sivrisineğin kanadını yapsınlar” diyorum ben de.
Elbet uyuyanları bir öpücükle uyandıracak bir yiğit çıkacaktır bir gün, tam burada bu yerde...
Sevgilerimle.

Devamı Buradan ...>>

13 Ocak 2010 Çarşamba

KENDİ BAŞINA DOLAŞAN KEDİ


Anlatacağım hikaye; evcil hayvanların henüz yabani olduğu zamanlarda ve yerlerde gerçekleşmiş. Köpek yabaniymiş o zamanlar, At,İnek,Koyun ve Domuz yabaniymiş; tüm evcil hayvanlar en yabani hayvanların olabileceği kadar yabaniymişler, hepsi de Islak Yabani Orman'ın ıssız köşelerinde yaşarlarmış. Ama tüm yabani hayvanların en yabanisi KEDİ'ymiş. Kendi başına dolaşırmış o ve her yer aynıymış onun için.
Tabii ki Erkek de yabaniymiş o zamanlar. Hem de tam bir yabaniymiş. Erkek, Kadınla karşılaşana kadar evcilleşmemiş. Kadın Erkeğe onun yabani yöntemleriyle yaşamak istemediğini söylemiş; gece uyumak için ıslak bir ot yığını yerine kuru ve güzel bir mağara seçmiş Kadın, yere temiz kum dökmüş, mağaranın arka tarafına odunlardan güzel bir ateş yakmış, mağaranın girişine kurutulmuş bir yabani at postunu başaşağı asmış ve Erkeğe şöyle demiş;

"İçeri girerken ayağını sil, hayatım; artık evimizi çekip çevirelim." İşte o gece, Erkek ve Kadın yabani sarımsak, biberle baharatlandırılmış ve kızgın taşlar üzerinde kızartılmış yabani koyun,pilav,defne ve maydonoz doldurulmuş ördek,öküz iliği, çilekler ve yabani grenadiller yemişler. Sonra Erkek her zamankinden daha mutlu olarak ateşin başında uykuya dalmış, Kadın ise saçını taramaya koyulmuş. Eline bir koyunun omuz kemiğini almış -hani o büyük ve düz kenar kemiği-, üzerindeki o harika desenlere bakmış, ateşe bir odun daha atmış ve bir büyü yapmış. Bu büyü dünyadaki İlk Şarkı Büyü-süymüş.Dışarıda, Islak Yabani Orman'da tüm yabani hayvanlar ateşin ışığını uzaktan görebilecekleri bir yere toplanmışlar ve merakla ateşin anlamını çözmeye çalışmışlar.
Yabani At yabani ayağını yere vurarak şöyle demiş, "Ey arkadaşlarım ve düşmanlarım, Kadın ve Erkek büyük mağaradaki büyük ışığı neden yaktılar? Bunun bize nasıl bir zararı olacak?"
Yabani Köpek yabani burnunu havaya kaldırarak kızarmış et kokusunu koklamış ve şöyle demiş, "Ben gidip bakacağım ve neler olduğunu göreceğim, çünkü bize bir zarar geleceğini sanmıyorum. Kedi, benimle gel."

"Miyav!" demiş Kedi. "Ben kendi başına dolaşan kediyim ve benim için her yer aynıdır. Gelmeyeceğim."
"Öyleyse bir daha arkadaş olamayız" demiş Yabani Köpek ve mağaraya doğru yola koyulmuş. O daha biraz ilerlemişken Kedi kendi kendine mırıldanmış, "Benim için her yer aynıdır. Neden neler olup bittiğini gidip kendi gözlerimle görmeyeyim?" Sessizce Yabani Köpeğin peşine takılmış, mağaraya varınca da tüm olan biteni duyabileceği bir kenara saklanmış.
Yabani Köpek mağaranın ağzına varınca burnuyla kurutulmuş at postunu kaldırmış ve kızarmış etin güzel kokusunu koklamış. Elindeki kemiğe bakmakta olan kadın onun sesini duymuş ve gülmüş ve demiş ki, "İşte ilki geldi. Yabani Ormanlar'dan gelen Yabani Şey, ne istiyorsun?"
"Ey Düşmanım ve Düşmanımın Karısı, Yabani Ormanlar'da bu kadar güzel kokan nedir?" diye sormuş Yabani Köpek.
Kadın kızarmış bir koyun kemiği alıp Köpeğe atarak demiş ki, "tadına bak da kendin gör." Yabani Köpek kemiği kemirmiş ve şimdiye dek tadına baktığı her şeyden daha güzel olduğuna karar vererek yalvarmış, "Ey Düşmanım ve Düşmanımın Karısı, bir tane daha ver."Kadın; "Gündüzleri Erkeğime avda yardım et, geceleri bu mağarayı koru, ben de sana istediğin kadar kızarmış kemik vereyim."
"Ah!" demiş Kedi dinlediği yerden. "Bu çok akıllı bir kadın ama benim kadar akıllı değil."
Yabani Köpek sürünerek mağaraya girmiş, başını Kadının kucağına koyarak cevap vermiş, "Ey Arkadaşım ve Arkadaşımın Karısı, gündüz Erkeğine avda yardım edeceğim, geceleri de mağaranı koruyacağım."
"Ah!" demiş Kedi dinlediği yerden. "Bu çok aptal bir Köpek." Sonra da yabani kuyruğunu sallayarak ve yabani yollarda yürüyerek Islak Yabani Orman'a geri dönmüş. Hiç kimseye hiçbir şey anlatmamış.
Uyandığı zaman Erkek sormuş, "Yabani Köpeğin burada ne işi var?" Kadın ona cevap vermiş, "Onun ismi bundan sonra Yabani Köpek değil,İLK ARKADAŞ, çünkü bundan sonra her zaman bizim dostumuz olacak. Ava giderken onu da götür."
Sonraki gece Kadın nehrin kenarındaki çayırdan kucak dolusu taze ot keserek bunları ateşin kenarında kurutmuş, etrafa yeni biçilmiş saman kokusu yayılmış. Kadın mağaranın ağzına oturarak at derisinden bir yular örmüş ve koyun kemiğine bakarak
hani o büyük ve düz omuz kemiği, bir büyü yapmış. Bu, Dünyadaki İkinci Şarkı Büyüsüymüş.
Dışarıda, Yabani Orman'da bütün hayvanlar Yabani Köpeğe neler olduğunu merak ediyorlarmış. En sonunda Yabani At ayağını yere vurarak son sözü söylemiş, "Ben gidip neler olduğunu göreceğim ve Köpeğe neler olduğunu size anlatacağım. Kedi, benimle gel."
"Miyav!" demiş kedi. "Ben kendi başına dolaşan kediyim ve benim için her yer aynıdır. Gelmeyeceğim. " Ama yine de yavaşça ve sessizce Atı izlemiş ve mağaraya varınca her şeyi duyabileceği bir yere gizlenmiş.
Kadın, mağaranın dışında yürüyen atın upuzun yelesine takılıp tökezlediğini duyunca gülmüş ve seslenmiş, "İşte ikincisi de geliyor. Yabani Ormanlar'dan gelen Yabani Şey, ne istiyorsun?"
Yabani At cevap vermiş, "Ey Düşmanım ve Düşmanımın Karısı, Yabani Köpek nerede?"
Kadın yeniden gülmüş, koyun kemiğini eline almış ve bakmış, sonra da konuşmuş, "sen buraya Yabani Köpek için gelmedin, bu güzel otlar için geldin."
Uzun yelesine takılıp tökezleyen Yabani At cevap vermiş, "Doğru, otu bana ver de yiyeyim." Başını eğ ve sana vereceğim şeyi tak, ondan sonra bu harika otlardan günde üç kez yiyebilirsin."
"Ah!" demiş Kedi, konuşmaları dinlerken. "Bu akıllı bir kadın, ama benim kadar akıllı değil."
Yabani At başını eğmiş ve Kadın örgü yuları onun boynuna geçirmiş. "Ey Efendim ve Efendimin karısı demiş Yabani At, "güzel otların hatırı için hizmetkarınız olacağım."
"Ah!", demiş kedi saklandığı yerde. "Bu çok aptal bir At."kuyruğunu sallayarak Orman'a geri dönmüş. Hiç kimseye hiçbir şey anlatmamış.
Adam ve Köpek avdan döndüklerinde kadına sormuşlar, "Yabani At burada ne yapıyor?" Kadın cevap vermiş, "Onun adı bundan böyle Yabani At değil; "İLK HİZMETKAR". Çünkü bundan böyle bir yere gitmek istediğimizde bizi her zaman o taşıyacak. Ava giderken onun sırtına bin."
Ertesi gün, boynuzları dallara takılmasın diye başını yukarıda taşıyan Yabani İnek mağaraya gelmiş. Kedi de onun peşinden gelerek daha önce yaptığı gibi gizlenmiş. Her şey daha önceki gibi olmuş, Kedi gizlendiği yerde yine aynı şeyleri söylemiş, İnek otlar karşılığında kadına sütünü vermeyi kabul edince de Kedi aynen daha önce yaptığı gibi yabani kuyruğunu sallayarak Orman'a geri dönmüş. Hiç kimseye hiçbir şey anlatmamış. Adam, Köpek ve At avdan dönmüşler, daha önce sordukları soruları sormuşlar, Kadın şöyle demiş "Onun adı bundan büyle Yabani İnek değil, YİYECEK VEREN ARKADAŞ. Bundan sonra her zaman bize beyaz ılık sütünden verecek, ve siz ava gidince onunla ben ilgileneceğim."
Sonraki gün Kedi başka bir yabani hayvanın daha mağaraya gitmesini beklemiş, ama gelen giden olmamış, böylece Kedi kendi başına mağaraya gitmiş ve Kadını İneği sağarken seyretmiş, mağaradaki sıcak ışığa bakmış ve ılık sütün havadaki kokusunu koklamış Kadına seslenmiş, "Ey Düşmanım ve Düşmanımın Karısı,Yabani İnek nerede?"
Kadın gülmüş ve cevap vermiş, "Yabani Şey, ormana geri dön, çünkü artık saçımı ördüm ve büyülü kemiği kaldırdım, mağarada daha fazla arkadaşa ya da hizmetkara ihtiyacımız yok."
Bunun üzerine Kedi şöyle demiş, "Ben bir arkadaş değilim ve bir hizmetkar da değilim. Ben kendi başına dolaşan Kediyim ve mağaranıza gelmek istiyorum."
O zaman Kadın sormuş, "Öyle ise neden ilk gece İlk Arkadaşla birlikte gelmedin?"
Kedi çok kızmış ve sormuş, "Yabani Köpek benimle ilgili hikâyeler mi anlattı?"
Kadın gülmüş ve cevap vermiş, "Sen kendi başına dolaşan Kedisin ve senin için her yer aynıdır. Sen ne bir arkadaş ne de bir hizmetkarsın. Bunları kendin söyledin. Git ve senin için aynı olan yerlerde dolaş."
Bunları duyunca Kedi üzülmüş numarası yaparak konuşmuş, "Mağaraya hiç giremeyecek miyim? Sıcak ateşin yanında hiç oturamayacak mıyım? Ilık beyaz sütten hiç içemeyecek miyim? Sen çok akıllı ve güzelsin. Bir Kediye bile bu kadar acımasız davranmamalısın."
Kadın şöyle demiş, "Akıllı olduğumu biliyordum ama güzel olduğumu bilmiyordum. O yüzden seninle bir anlaşma yapacağım. Eğer seni öven bir söz söylersem, mağaraya girebilirsin."
Kedi;"Eğer beni öven iki söz söylersen?"
"Asla" demiş kadın. "Ama eğer söylersem ateşin yanında oturabilirsin."
Kedi;"Eğer beni öven üç söz söylersen?"
"Asla" demiş Kadın. "Ama eğer söylersem her zaman ve her zaman ılık beyaz sütü günde üç kere içebilirsin."
Bunun üzerine Kedi sırtını kabartmış ve şöyle demiş, " Ey post,Ey ateş ve Ey süt kabı, Düşmanım ve Düşmanımın Karısının söylediklerini hatırlayın. "Sonra da Yabani Orman'a geri dönmüş.
O gece Adam, Köpek ve At avdan döndükleri zaman, Kadın onlara Kedi ile yaptığı anlaşmadan söz etmemiş çünkü onların bu işten hiç hoşlanmayacaklarından korkmuş.
Kedi mağaranın çok çok uzağına gitmiş ve Yabani Orman'daki yabani yollarda uzun süre saklanmış, ta ki kadın onu tamamen unutana kadar. Sadece mağaranın tavanında asılı uyuyan Yarasa -küçük tepetaklak Yarasa- Kedinin nerede saklandığını biliyormuş. Her gece uçarak Kediye gidip mağarada olan biteni anlatmayı görev edinmiş.
Bir akşam Yarasa kendi başına yürüyen Kediye yeni haberler getirmiş, "Mağarada bir Bebek var. O çok küçük, pembe, tombul ve sevimli, Kadın da onu çok seviyor."
"Ah!" demiş Kedi. "Peki Bebek neleri seviyor?"
"Bebek yumuşak ve gıdıklayan şeyleri seviyor" diye anlatmış Yarasa. "Uyurken kollarının arasına alıp sarılabileceği sıcak şeyleri seviyor. Kendisiyle oynanmasını seviyor. Böyle şeyleri seviyor işte."
"Ah!" demiş Kedi o zaman. "Demek ki benim zamanım geldi."
Ertesi gece Kedi Orman'dan geçerek mağaranın yakınına saklanmış ve sabaha kadar beklemiş. Adam, Köpek ve At ava gitmişler, Kadın da yemek pişirmeye koyulmuş. Bebek ise ağlayıp duruyormuş, en sonunda Kadın onu mağaranın dışına taşıyarak oynaması için bir avuç renkli çakıltaşı vermiş. Ama Bebek ağlamayı sürdürüyormuş.
O zaman Kedi saklandığı yerden çıkarak tüylü patisini onun yanağına koymuş ve yanağını okşamış, mırıl mırıl mırıldamış, Bebeğin tombul dizlerine sürünmüş ve tombul boynunu kuyruğuyla gıdıklamış. Bebek kıkırdamaya başlamış, Kadın onu duyup gülümsemiş.
Mağaranın ağzında asılı duran Yarasa -küçük tepetaklak Yarasa- Kadına demiş ki, "Ey Ev Sahibem Yabani bir Şey Bebeğinizle öyle güzel oynuyor ki."
"Çok yaşasın o Yabani Şey, kim olursa olsun" demiş Kadın, ayağa kalkıp belini doğrultarak. "Bu sabah çok meşguldüm, o da bana güzelce yardım etti."
Tam o dakikada ve o saniyede, at postu yere düşmüş -pat!- çünkü Kadının Kedi ile yaptığı anlaşmayı hatırlamış. Kadın postu yerden kaldırmaya gitmiş, Kediyse mağaraya girip çoktan rahatça yerleşmiş bile.
Kedi, "ben geldim, çünkü beni öven ilk sözü söyledin, artık her zaman mağarada oturabilirim. Ama ben hâlâ kendi başına dolaşan Kediyim, ve her yer aynıdır benim için."
Kadın çok sinirlenmiş, dudaklarını sıkı sıkı kapamış ve çıkrığını alarak ip eğirmeye koyulmuş. Ama Bebek yine ağlıyormuş, Kadın onu susturamamış, Bebek ağlayıp bağırıyor, tombul bacaklarını havada sallıyormuş.
Kedi, "eğirdiğin ipten bir yumağı yere yuvarla, sana bebeği ağladığı kadar yüksek sesle güldürecek bir büyü göstereceğim."
"Olur" diye cevap vermiş Kadın. "Çünkü sabrımın sonuna geldim. Ama sana bunun için teşekkür edeceğimi sanma."
Kadın eğirdiği ipten bir yumak almış ve yere yuvarlayıvermiş. Kedi yumağın arkasından koşmuş, onu patileriyle yeniden yuvarlamış, yakalayıp ayaklarının
arasına sıkıştırmış, bacaklarının arasından arkaya yuvarlamış, peşinden hızla seğirtmiş, kaybetmiş gibi yapmış ve yeniden üzerine sıçramış, böylece yumakla binbir oyun yapmış Kedi, ta ki Bebek ağladığı kadar yüksek sesle gülmeye başlayana kadar. Bebek gülmüş ve emekleyerek Kediyi mağarada takip etmeye başlamış, yorulana kadar onunla oynamış ve en sonunda onu kollarının arasına alıp uyumaya hazırlamış.
"Şimdi" demiş Kedi, "Bebeği en az bir saat uyutacak bir şarkı söyleyeceğim." Böylece Kedi mırıl mırıl mırlamaya başlamış, alçak ve yüksek, yüksek ve alçak sesle mırlamış, Bebek mışıl mışıl uykuya dalıncaya kadar ona şarkı söylemiş. Kadın onlara bakarak gülümsemiş, "Harika bir iş becerdin Kedi, hiç şüphe yok ki sen çok akıllısın."
Tam o dakika ve saniyede, mağaranın dibindeki ateş dumanlar çıkararak sönüvermiş -puff!-çünkü Kadının Kedi ile yaptığı anlaşmayı hatırlamış. Dumanlar dağıldığında Kedi ateşin başına yerleşmiş bile.
Kedi; "işte ateşin başına oturdum, çünkü beni öven ikinci sözü söyledin, artık her zaman mağaranın dibindeki ateşin başında oturabilirim. Ama ben hâlâ kendi başına dolaşan Kediyim ve her yer aynıdır benim için."
O zaman Kadın çok ama çok sinirlenmiş, saçını açmış, ateşe odun atmış ve eline omuz kemiğini alarak Kedi için üçüncü övgü kelimesini söylemesine engel olacak bir büyü yapmaya koyulmuş. Bu bir Şarkı Büyüsü değilmiş, bu bir Sessizlik Büyüsüymüş ve mağara öylesine sessizleşmiş ki sessizlikten ürken minik bir fare mağaranın köşesindeki yuvasından çıkıp telaşla sağa sola koşuşturmaya başlamış.
Kedi, "bu küçük fare de senin büyünün bir parçası mı?"demiş.
"Ay! Ay! Hayır değil!" demiş Kadın ve büyülü kemiği elinden atarak ateşin yanındaki taburenin üzerine fırlamış. Saçını da fare tırmanacak korkusuyla çabucak örüvermiş.
"Ah!" demiş Kedi. "O zaman onu yememin sakıncası yok, değil mi?"
"Yok" demiş Kadın, "çabucak yakala onu, çok memnun olacağım."
Kedi bir sıçrayışta fareyi yakalamış, Kadın çok memnun olmuş. "Yüzlerce teşekkürler. İlk arkadaş bile o fareyi senin kadar hızlı yakalayamazdı. Çok akıllısın sen."
Tam o dakika ve saniyede, ateşin yanındaki süt kabı iki parçaya ayrılmış -çat!- çünkü Kadının Kedi ile yaptığı anlaşmayı hatırlamış. Kadın tabureden aşağı atladığında kedi çoktan yere akan sütü içmeye başlamış bile.
Kedi, "İşte yerdeki sütü içiyorum, çünkü beni öven üç söz söyledin, artık her zaman ve her zaman ılık beyaz sütü günde üç kez içebilirim. Ama ben hâlâ kendi başına dolaşan Kediyim ve her yer aynıdır benim için."
O zaman Kadın gülmüş ve Kediye bir kap beyaz ılık süt vererek şöyle demiş, "Kedi, sen bir insan kadar akıllısın, ama anlaşma Erkek ve Köpek ile yapılmamıştı, onlar avdan dönünce neler olur bilemem."
"Bana ne bundan?" demiş Kedi. "Eğer mağarada ateşin yanındaki yerimi ve günde üç kez beyaz ılık sütümü alacaksam onların neler yapacağıyla ilgilenmiyorum."
O akşam Erkek ve Köpek mağaraya dönünce, Kedi gülümseyerek ateşin başında otururken Kadın onlara Kedi ile yaptığı anlaşmanın tüm öyküsünü anlatmış. Erkek demiş ki, "Evet ama benimle ve arkamdan gelecek hiçbir erkekle anlaşma yapmadı o." Sonra iki deri çizmesini, küçük taştan baltasını (eder üç), bir parça odunu ve odun kesme baltasını sıraya dizerek (eder beş) yere koymuş ve Kedi ile konuşmuş, "Şimdi seninle kendi anlaşmamızı yapacağız. Eğer mağarada olduğun sürece her zaman fare yakalamazsan, seni gördüğüm her yerde bu beş şeyi sana fırlatacağım, benden sonra gelecek her erkek de aynısını yapacak."
"Ah!" demiş Kadın. "Bu Kedi çok akıllı ama benim Erkeğim kadar akıllı değil."
Kedi yerdeki beş şeyi saymış (hepsi de çok sert görünüyormüş) ve cevap vermiş, "Mağarada olduğumda her zaman ve her zaman fare yakalayacağım ama ben hâlâ kendi başına dolaşan Kediyim ve her yer aynıdır benim için."
"Ben yakınlardayken değil" demiş Erkek. "Son söylediklerini söylemeseydin tüm bu eşyaları sonsuza kadar ortadan kaldıracaktım, ama artık çizmelerimi ve taştan baltamı (eder üç) seni her gördüğüm yerde fırlatacağım. Benden sonra gelen tüm erkekler de aynısını yapacaklar!"
"Bir dakika" demiş Köpek. "Kedi benimle ve benden sonra gelecek köpeklerle de anlaşma yapmadı." Sonra da dişlerini göstererek Kedi ile konuşmuş. "Eğer ben mağaradayken Bebeğe her zaman iyi davranmazsan, seni yakalayana kadar kovalayacağım, yakaladığımda da ısıracağım. Benden sonra gelecek tüm köpekler de aynısını yapacaklar."
"Ah!" demiş Kadın, "bu çok akıllı bir Kedi ama Köpek kadar akıllı değil."
Kedi köpeğin dişlerini saymış (hepsi çok sivri görünüyormuş) ve demiş ki, "Mağaradayken, kuyruğumu çok sert çekmediği sürece her zaman ve her zaman Bebeğe iyi davranacağım. Ama ben hâlâ kendi başına dolaşan Kediyim ve her yer aynıdır benim için!"
"Ben yakınlardayken değil" demiş Köpek. "Eğer son söylediklerini söylemeseydin ağzımı sonsuza kadar ve sonsuza kadar kapardım. Ama artık seni ne zaman görsem bir ağacın tepesine kovalayacağım, benden sonra gelen tüm köpekler de aynını yapacaklar."
Sonra, Erkek iki çizmesini ve küçük taştan baltasını Kediye fırlatmış ve Kedi mağaranın dışına kaçmış. Köpek de Kediyi bir ağacın tepesine kovalamış. O günden sonra, beş erkekten üçü ne zaman bir kedi görse ona bir şeyler fırlatır ve her köpek gördüğü her kediyi bir ağacın tepesine kovalar. Ama kedi de anlaşmaya uyar ve evdeyken fare yakalayıp bebeklere her zaman iyi davranır, tabii kuyruğunu sertçe çekmedikleri sürece. Ama zaman zaman, ay uyanıp gece geldiğinde, o kendi başına dolaşan Kedidir ve her yer aynıdır onun için. O zaman dışarıya, Islak Yabani Orman'a gider, ya da Islak Yabani Ağaç'a tırmanır, ya da Islak Yabani Çatı'ya çıkar, yabani kuyruğunu sallayıp yabani yollarda dolaşırmış.

Hikaye:Kipling'den alıntı.

Devamı Buradan ...>>

12 Ocak 2010 Salı

BİLEN BİLİR

Bilen bilir ayrılığın derdini. Yaşamayan ne bilsin, hasret çekmeden elindekinin kıymetini?
Denizin mavi sularına balıklar gibi dalmayı, havayı avuçlarının içinde tutup da onu okşayıp öpmeyi, şöyle bir çimenlerden izin isteyip, buğday başaklarının dibinde yüzünü gökyüzüne çevirip yan gelip yatmayı, rüzgârla havada raks eden kuru yaprağın ardında koşmayı, çıplak ayak toprağın neminde dolaşmayı, ırmağın çıktığı gözeye ağzını dayayıp da kana kana dağların bağrından gelen buz gibi suları içmeyi, güneşe sırtını dayayıp kelebeklerin dansını seyretmeyi, bunlara hasret çekmeyen gönül nasıl bilsin?
Ne bilsin elmanın tadını elmayı tatmamış olan, sevda çekmemiş olan SEVDAyı? Aynı “damdan düşenin halinden, damdan düşenin anlaması” gibi… Gözlü gözsüzün, özgür olan mahkûmun, zengin; fakir fukaranın bilmez hali ahvalini. Onulmaz bir yaran varsa; onulmaz yaralara gark olmuşlara götürürler insanı. Sağaltır, avutur dert çekmiş gönül; dert çeken alev alev yanan gönlün yaralarını.

Resim:Deviantart'tan.
Devamı Buradan ...>>

11 Ocak 2010 Pazartesi

MASUMUN GÖRÜNMEZ KILICI VAR

Bir önceki yazımda kendine hâkim olabilmekten söz açmıştım. Kimi can dostlarımdan Kara kalem ve nanopolitika’ca yazdıklarım tepki gördü. Onlara tek bir sözle cevap verebilirim; “siz de haklısınız!”diye. Kara kalem; “Doğal olarak Başucuma su dökene de eyvallah, tükürene de der gibi giderim. Ama asla yaşadığım sürece doğru bildiklerimden ödün verip bir kenarda ezik ve sinik ölmeyi beklemeyecek kadar da insanlığımı kaybetmedim deme cesaretini de gösterebiliyorum.” Demiş. Arkadaşım söylediklerinde sonuna kadar haklı. Kendine hâkim olmak; tabi ki sinmek, doğru bildiklerinden vazgeçmek demek değil bence de. Ancak; küfrün içinde saklı olan duayı görmek, layık olanlara o duayı yapmak, Masumun görünmez kılıcı olduğunu, (görülmeyen savaşlar verdiğini) bilmemiz gerek demek.


Haksız yapılıyor gibi görünen icraatları eleştirip sorgulamadan önce görüş açılarımızı geniş tutup neden ve niçin bu tür davranışların muhatabı olduğumuz sorusunu kendimize sormalıyız. Bu tür aşağılanmalara ve haksızlıklara nasıl layık olduk? ” diye konuları irdelemek, başımıza gelen her şeyin bizlerin bir yerlerde yaptığımız kusur sehiv ve isyandan kaynaklandığını düşünmek gerek demek. Formül çok basit bu insanları kim seçti?
Cevap; “BİİİZ !”

Bir seçim daha yapılsa oyların çoğunluğunu yasal ya da yasal olmayan yollardan onların kazanacağı ise, yine kesin. Biz tabi ki cesaretle küfretme hakkına sahibiz. Ancak bu bize liyakat nişanı sağlamıyor. Bizi; “iki lokmaya muhtaç bırakılmışlığa” müstahakmışız konumuna taşıyor. Ülkemizi soyup insanlarımızın cesaretlerini kıranları haklı platforma yükseltiyor. Yani yüksek planda ödeşiyoruz. Haklarında uluorta orda burada konuşarak onları küfürlerimizle pozitif yüklüyor, karalarını, paslarını lekelerini temizliyoruz istemeden. Oysa susmayı bir başarabilsek, onları günah ve veballeriyle baş başa bırakmış olacağız ve ağır çeken negatif yanlarının hesabı “yüksek şûra”ca görülecek tez zamanda. İlaç parasını bulamadığı için çıldır otundan ağrı kesici yapan insanımızın belki de dinecek o zaman ağrısı sızısı. Banka ATM sinde gece yarısı uyurken bulunan sokak çocuğuna bulunacak belki de sıcak bir aile yuvası. O zaman dinecek insanımızın ve bizlerin belki de gönül sızısı.
Yoksa atalarımız boşa mı söylemiş;
“alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste! “
“Sen doğru ol kem belasını bulur!”
“Ah yerde kalmaz” diye.
Sevgilerimle.

Devamı Buradan ...>>

9 Ocak 2010 Cumartesi

NE KADAR HÂKİMİZ KENDİMİZE?

Dilimizin ucuna kadar gelen sözcüklere dur diyebilmekse kendine hâkim olabilmek,
Ne kadar hâkimiz kendimize? Bir dönüp kendimize bakmak gerek…
İçimizde fırtınalar koparken, sakin sessiz bir liman görüntüsünde olabilmekse,
Kontrolsüz iç yangınlarımızın çevreye sıçramasını önleyebilmek,
Bir aslan kadar yırtıcıyken okşayabilmekse pençelerimizle avımızı,
Küfür dolu kelimelerimizi sevgi sözcüklerine döndürebilmekse,
Elimizi uzatmışken bir bizim olmayan şeye o elleri geri çekebilmekse kendine hâkim olabilmek?
Yalan söylediğini bile bile karşımızdakinin yüzüne vurmamaksa doğruyu,
Kin dolu gönlü görmezden gelip, şefkat toplarımızı atabilmekse,
Gereksiz eleştirilerde zıplamadan boyun büküp “sen de haklısın!” diyebilmekse karşımızdakine,
İnsan olma yolunda; dıştan içe bir adım daha atabildik, kendimize az-buçuk hâkim olabildik demektir. Öyleyse ne mutlu bunu başarabilenlerden olabilenlere!
Sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>

8 Ocak 2010 Cuma

YOLA ÇIKTIK SANA GELİYORUZ

Bundan 8 sene önceyi düşündüm bir an…Her dakikası aklıma ince ince kazınmış, üzerinden koskoca yıllar geçmesine rağmen hafızamda dün gibi asılı duran o gündeyim şimdi. Biliyorum sende çok iyi hatırlıyorsun ayrıntıları. Sen ve ben: bizden başka bilen yok ki…
12 Şubat 2002…İnternette tanışıp, 10 ay yüz yüze görüşme fırsatını bir türlü bulamayan “biz” artık buluşacaktık o gün. İzmir’e gelmeye karar verdiğimden beri heyecandan sürekli midesi bulanan ben, buluşma günü bütün “heyecan hallerini” had safhada yaşamaktaydım.:) Kolay kolay ellerim terlemezdi ama ter içindeydiler. Şubat soğuğu değil, Ağustos sıcağıydı sanki.
Yer: Bornova Metrosu… Saat: 14.00…


Sen ne hallerde geldin hiç anlatmadın bana ama benim gibiydin sende muhtemelen. Heyecanlı ve meraktaydın.
Sonunda geldin… Sarıldık… Sıkı sıkı…
Yıllardır tanışan iki insandık sanki. Kısa yolculuğumun ardından o şahane manzaralı cafede saatlerce sohbete daldık sonra. Heyecanım biraz yatışmıştı. Kahve içtik. Ağzından çıkan her kelimeyi masal dinler gibi dinledim. Yüzüme bakarak söylediğin şarkılarını da ninniymiş gibi. Daha çocuksuydu yüzün, şakaklarına aklar düşmemişti henüz. Saçlar geriye taranmış, jöleli, Üzerinde krem rengi bir hırka ve kot pantolon. Etkileyici ses tonunsa telefonda duyduğum ilk günkünden daha etkileyici… Yüzünde kocaman bir gülümseme. Gözlerimin içine içine aşkla bakan bir çift açık kahverengi göz…
Beraber geçirdiğimiz kısacık ama dopdolu günlerin sonunda, ağlaya ağlaya ve çoook âşık ayrıldık. Hiç istemeden…
Sonraki aylarda hep buluştuk. Geldin, geldim. Gittin, gittim… Uzun süre uğurladık birbirimizi mevsim ne olursa olsun soğuk, puslu ve hiç sevemediğim garajlardan. Geleceğini rüyalarımda gördüğüm yunus sürülerinden anlıyordum hep. Yüzüyordum onlarla, sevip, okşuyordum. Bir kaç gün sonra çatkapı geliyordun sen. Ya da geliyorum dediğin akşamdan itibaren, sen gelene kadar onlar arkadaşlık ediyordu bana rüyalarımda. Yunusumdun sen benim:). (Taaa oğlumuz doğana kadar gördüm o rüyaları. O ikimizin YUNUS'u olacakmış meğer. Şimdi insanların; Ege'nin çıkardığı sesleri yunus sesine benzetmeleri de bu yüzden galiba.:))...
Yan yana değilken de varlıklarımız mutlu etti bizi. Mesajlarımızla dokunduk ruhlarımıza, ses tonlarımızdan anladık nasıl bir gün geçirdiğimizi. Telefonlar kulaklarımıza yapıştı, maaşlar kontörlere akıtıldı.:)Bazen telefon başında sabahladık, bazende saatlerde chat yaptık. Sevindiğimiz zaman ilk birbirimizle paylaştık. kötü günde dert ortaklığı da yaptık. Konuştukça konuşasımız, sevdikçe sevesimiz geldi...
Ankara’ya geldiğin bir gün bir anda nişanlanıverdik sonra. 1 günde. : ) 18 Ekim 2003. Devamı geldi çok şükür. Her anımda yanımdaydın. Olamasa da varlığın…
O kadar emekten, sevgiden ve özlemden sonra hiç ayrılmadan beraber yaşayabilmek bizim de hakkımızdı elbet dimi? Karar verdikten sonra 1 ay içinde de evlendik. Şimdiye kadar yapılan en romantik, en değişik evlenme teklifiydi diyemiycem:) ama seninle gerek de yoktu zaten. Çünkü her an beklendiğimi, özlendiğimi, sevildiğimi hissettirmiştin bana. Söze gerek yoktu aramızda.
8 Ocak 2005…Sen damat, ben gelin…”YEMİN TÖRENİMİZ”
Tamda 5 yıl sonra, İzmir’deyim... Sende benden 1,5 saat uzakta. El ele, sarmaş dolaş gezindiğimiz bu yollarda oğlumuzla dolaşıyorum bugün. İşte en büyük değişiklik bu hayatımızda. Oğlumuzun varlığı.
Sanırım değişmeyen tek şeyde Sevgimiz.
Zaman zaman sorunların, sorumlulukların içinde boğulsak da, içinden çıkılmaz sandığımız hallere bürünsek de hep sevdik, sevildik. Geçen zamanda sevgimizi büyüttüğümüzde oldu, sakladığımızda. En sevmediğimizi sandığımız anda bile sevgiliydik. Senin adına da yazıyorum çünkü biliyorum. Eminim. Senden duymayınca aksini söylesem de eminim:)
Ne diyebilirim ki, iyi ki gelmişim seni görmeye, iyi ki ellerimden tutmuşsun hemen oracıkta… İyi ki benden hiç vazgeçmemişsin. Bütün cadılıklarıma rağmen :)
Biz şimdi yola çıktık, sana geliyoruz canımın içi. “YEMİN TÖRENİ” nasıl olurmuş görmeye, 1 ay sonra 2 gün bile olsa görüşebilmenin mutluluğuna ermeye.
Böyle bir günde yapılan yemin töreni de Allahın bize hediyesi galiba. Ne biliyim işte. :)
Benim hassas ama dengeli, üzülen ama göstermeyen, kalbi bana karşı hiç kırılmayan, çabuk unutan, doğru, dürüst, EFE’m. Evliliğimizin 5. beraberliğimizin 8. yılı, hı bide yemin törenin kutlu olsun. : )
Geçirdiğimiz güzel günlerimize yenilerini, unutulmazlarını eklemek, birbirimizi, ailemizi hep beraber sevebilmek dileğiyle.
Seni Seviyorum…
Ela’n…

Devamı Buradan ...>>

7 Ocak 2010 Perşembe

HEP YANLIŞ ANLAŞILDIM

Olumsuzu olumluya çevirmek,
Negatifi pozitife döndürmek,
Çirkini güzelleştirmek,
Öfkeyi yapıcı kılmak potansiyeli elimizde...Gerçeği görmek için; bakmasını bilmek gerek. Seyredip görelim, hepinize sevgilerimizle.


Devamı Buradan ...>>

6 Ocak 2010 Çarşamba

SAMURAY

Sana da gereksinim var; unutma. Hiç kimse bir diğerinden daha yüksekte ya da alçakta değildir. Hiç kimse üstün ya da yararsız değildir. Her şey bir bütün halinde varolur. Yekdiğerine gereksinim duyar.
Bir Samuray, Zen tarikatı hocalarından birini ziyarete gelir. Söz konusu Samuray çok tanınmış bir kişi olduğu halde hocanın bilgeliği karşısında, kendini ikinci sınıf, aşağılık bir vatandaş gibi hisseder. Ve duygularını açıksözlülükle aktarır:

"Bunca zavallı hissetmemiştim kendimi bugüne değin. Huzurunuza çıkar çıkmaz, aşağılık kompleksine kapıldım. Ölümle yüz yüze geldiğim de oldu; o zaman bile bunca korku, heyecan duymamıştım. Neden dersiniz hocam?"
Hoca, diğer konuklar gittikten sonra kendisini yanıtlayacağını bildirir. Her gelen, saygılarını sunup önerileri dinleyerek gider. Samuray beklemekten yorgun düşmüş, iyiden iyiye tedirginleşmiştir. Akşam üzerine doğru hoca onu dışarı çağırır. Ay henüz doğmuştur. "Şu ağaçlara bir bak" der, "dalları gökyüzüne uzanan şu heybetli ağaç ile, hemen onun dibindeki minnacık ağaca bak. Yıllardır penceremin önünde, yan yana, birlikte yaşadılar. Aralarında hiç sorun çıkmadı, hiç yarışmadılar. Küçük ağaç büyüğüne "sen neden benden büyüksün?" diye sormadı. "Hangimiz üstünüz?" ikilemini yaşamadılar. Kulağıma bu konuyla ilgili en ufak bir dedikodu çalınmadı. Neden dersin?" Samuray kendinden emin yanıtlar: "Çünkü efendimiz ağaçlar kıyaslayamaz." Bunun üzerine hoca: "Artık bana sormana gerek kalmadı; yanıtı biliyorsun" der.

alıntı.

Devamı Buradan ...>>

4 Ocak 2010 Pazartesi

BAKALIM TANRININ GÖZÜ MÜ SÜLEYMAN

“Bakalım tanrının gözü mü, Süleyman?” dedi Belkıs. “Onun bir peygamber mi, sıradan bir hükümdar mı olduğunu deneyip görmeliyiz… Aldığımız sonuca göre kararımızı vermeliyiz… Kimmiş bu Süleyman? Kuşların dilinden anladığını söyleyip Hüdhüd’üyle haber yollamış utanıp sıkılmadan.” Allah’tan korkun ve bana itaat edin” demiş koca Belkıs’a… Belkıs bu, hiç boş durur mu? Toplamış Saba ülkesinin ileri gelenlerini: “Ben ona bazı şeyler göndereceğim onu deneyeceğim. Eğer denemelerimi geçerse; çaresiz başımızı eğip ona ve onun inandığı Allah’ına teslim olmalıyız. Yoksa sınavını veremezse, O ve onun ordusuyla işte o zaman savaşmalıyız.” Demiş...


Kız kıyafetinde elleri kınalı beş yüz genç oğlan ve erkek kılığında da beş yüz kız, İki altın kerpiç, yakut işlemeli bir taç, içinde eğri delikli inci bulunan bir de hokkayı Hz. Süleyman’a göndermiş. “Eğer bu adam peygamberse oğlanlarla kızları birbirinden ayırır, eğri delikli inciye ip geçirir, taşı da deler.”Demiş. Döşetmiş Süleyman 20 millik sahayı altın ve gümüş Belkıs’ın gönderdiği iki kerpiç büyüklüğünce kerpiçlerle. Hediye olarak getirilen kerpiçlerden elçiler utansınlar diye. O iki kerpicin yeri boş bırakılmış… Elçilerse şehrin girişinde boş olan iki yere koymuş iki hediye kerpici “çaldık zannedilmesin” diye. Elçiler Belkıs’ın mektubunu vermek üzere Süleyman’ın huzuruna vardıklarında, nasılsa güzel söz ve tatlı dille karşılanmışlar. Sormuş Süleyman; “hani nerede o eğri delikli inciniz getirin de iplik geçirelim” diye. Ağaç kurdu almış ağzına ipi girmiş bir deliğinden çıkmış diğerinden, delinecek taşı da delmiş ağaçkakan kuşu hiç zorlanmadan. Kız kılığındaki oğlanlar ve erkek kılığındaki kızlara getirtmiş Süleyman SU. “Yıkayın demiş elinizi yüzünüzü.” Kızlar sol ellerine aktarmışlar sağ elleriyle aldıkları suyu, erkeklerse tam tersini yapmışlar. Ayırmış işte Süleyman tam o zaman; gerçek kızlarla oğlanları. Böylece ispatlandı Tanrı’nın gözünün onda olduğu. Sonra da haber salındı Saba melikesi Belkıs’a. Gözünü yumup açmadan da tahtını getirdi ünlü Süleyman’ın adamı Berhiya. İşte böyle inandı Belkıs Süleyman’ın peygamber olduğuna… Ordusunu toplayıp geldi koca melike, inandı tek olan Allah’a ve evlendi yüce Süleyman’la. Onlar ermiş muradına, bizler de çıkmışız anlaşılan çoktaaaan onların tahtına.
Sevgilerimle.

Resim:deviantart'dan.

Devamı Buradan ...>>

3 Ocak 2010 Pazar

HER DERDİN DERMANI MI ZAMAN

10 yıl önceden bahsederken “sanki dün gibiydi” deriz bazen. Algımızın ifade şekli, referansımızdır bu anlatım biçimi. Geçmek bilmez oysaki dakika hatta saniyeler sevgilinin yolunu beklerken. O yarla baş başa olduğunda ise; geçiverir zaman, sanki yayından fırlamış ok gibi. Valiziniz hazırsa; yolculuğa çıkmadan, uzar da uzar lastik gibi otobüsünüzün hareket saati. Bebek bekleyen anne içinse asla 9 ayla sınırlı değildir bebeğinin cemalini görme süresi. Boş boş oturan için; geçmez günler haftalar hatta aylar, boş da olmasa geçiremez günlerini terhisini bekleyen şafak sayan…Ödenecek borcun varsa, kira ödeme günün;

“göz açıp kapayana kadar hemencecik geliverdi” dersin, o gün için. Geç gelir; eli belinde sallanır da sallanır maaş günün.
Işık hızının ötesine geçtiysen; ters akan ırmak gibi, neden tersine akmasın zaman? Işık hızına yaklaştıysan; yavaş, ışık hızındaysan; duruyor işte bak zaman, göreceli bu kavram…
Birine tez olan geç olabiliyor diğerine, birine hızlı olan yavaşlıyor diğerine. Tez geliyor herkes için Ölüm, geçe kalıyor sanki doğumlar ise…
“Her derdin dermanı zaman” diyorlar, “zamanla unutursun, geçer “diyorlar. “Sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir, rabbinin katında bir gün.” Diyor Kuran. Gözü kör, gaflette ve zanda olan galiba; zavallı şu İNSAN.

Resim:abandonimage.blog'dan.

Devamı Buradan ...>>

2 Ocak 2010 Cumartesi

İNSAN OLMAK


Bir yola çıktım hiç bilmediğim. Tanıdık gelen tek şey yüreğimdi. Bir de hatırlamayı istediğim anılarım bavulumda. Hayat öyle başarılı bir öğretmenmiş ki, anlayamadığınız birçok şeyi size yaşatarak; o bilmediğiniz yolu taşıyla, toprağıyla, çamuruyla, yol kenarındaki satıcı amcasıyla, üçkâğıtçı dilencisiyle, öğretiyormuş. Birçok kişinin hayatında diğerlerininkine benzemeyen olaylar yaşansa da öğretilerimizin aynı olduğu ortaya çıkıyor. Bu yazımdan yaklaşık 3 ay önceki düşüncelerimle, yaşantılarımdan elde ettiklerim arasında o kadar çok fark var ki. Yazdığım olayları birebir yaşamasanız da tanıdık bir taraf bulacağınızı düşünüyorum.
Hepsi içimizden birini temsil ediyor aslında.


Nefes alışımız, yorgunluğumuz, olaylara verdiğimiz tepkiler, kahkahalarımız o kadar yakın ki birbirine; çünkü biz insanız… Yaşam koşulları ne denli değişirse değişsin güzele hayranız, zaman zaman dengesizliklerimiz, ilginç tavırlarımız, hareketli bir müzik eşliğinde oynayasımız vardır. Birbirimize karşı bu kadar kin neden o zaman, bu denli benziyorken? Bir ırk bir diğerinle, baba oğulla, anne kızıyla, komşu komşusuyla, karısı kocasıyla neden bu kadar çatışmalı? Bizi diğerlerinden farklı kılan nedir, bütün duygularımız aynıyken?

Artık çoğunuz benim bir öğretmen olduğumu ve köyde görev yaptığımı biliyor. Size burada tecrübe edindiğim ve hayatlarımızın tam göbeğinde olan ama konuşmaktan çekindiğimiz bir konuyu dile getirmek istedim. Bulunduğum okulda öğretmen eksikliği yüzünden birçok derse girme imkânı buldum. Din kültürü dersi de bunlardan bir tanesi. Bu dersi alırken hem çok sevindim hem de birçok kuşkum oldu. Daha sonra derslere devam ettikçe ve tabii buradaki yaşam koşullarını tanımaya başladıkça bu dersin buradaki öğrencilerim için çok güzel bir vesile olduğunu anladım. Aile yapısı olarak kadın ve kızların kardeşten bile sayılmadığı ataerkil(baskın) bir köy burası. Çocuklar da doğdukları bölgenin şartlarına göre yetiştiriliyor. Bunu değiştirmeye kalkmak birçok kişi için, öğretmenler dâhil, hayalperestlikti. Ama bütün şu sahip olduğumuz teknolojik ve bilimsel gelişmeler de aslında birer hayal değil miydi? Bu düşünceyle yola çıkarak kimseye aldırış etmedim alaylarına bile.
Öğrencilere elimden geldiğince konular elverdikçe, insan olmanın güzelliklerini ve sorumluluklarını anlatmaya çalıştım. Bir öğrenci anlasa bile bir şeyler değişecekti burada. Ve bu yörede kişilerin hayatlarının bir parçası olan anormal yaşantıları konu olarak seçtim ve öğrencilerime ödev olarak verdim. Bu konulardan bir tanesi de kadın-erkek eşitliğiydi. Teraziyi dengede tutmam gerekiyordu... Amacım buradaki özellikle erkek öğrencilere kadınların ve kızların da insan olduğunu kızlara ise kendilerinin ne kadar değerli olduğunu öğretmekti. Birçoğunun dersteki katılımı bana umut vermekte. Öğrencilerimin ödevlerini okurken aralarından birininki dikkatimi çekti ve bunu sizlerle paylaşmak istedim. Yazılanlar ne kadar dehşet verici olsa da bulunduğu ortamı sorguluyor olması hoşuma gitti. Umarım beğenirsiniz...(Cümleleri olduğu gibi yazacağım, orijinal haliyle)

“KADIN VE ERKEK EŞİTLİĞİ
Kadın ve erkek eşitliği bütün insanlar yani kadın ve erkek için önemlidir. Bizim köyde kadınlar hep arka plandadır kadınlar buradaki erkekler için önemsizdir burada yaşayan bütün kadınlar kocalarından dayak yemiştir. Kadın hak burada hiçe sayıyorlar. Bu köyde bir kız baskıdan sürekli çalışmakta ve sevdiği biriyle evlenmek isterse babası istemediği zaman kaçarlar ve köyde onlar için söylemedikleri söz bırakmazlar.
Oysa peygamber efendimiz demiştir ki “kadınların ve erkeklerin birbirlerine karşı hak ve sorumlulukları vardır” diye buyurmuştur ama bunlar buradakiler için önemsizdir kızların yani bazıları para karşılığında satarlar. Burada kadınlar ve genç kızlar hiç boş durmazlar.
Niye diye soruyorsanız? Çünkü kızların benim yaşımdan itibaren çeyizi hazırlanır ve ben bundan nefret ediyorum. Buradaki bütün erkekler bir sürü oğulları olsun isterler hiç kız çocuğunu sevmezler. Çünkü hep erkek çocuk isterler bir keresinde annem bana dediki. Sen bir gün evlenip gideceksin oysa erkek kardeşin burada kalacak dedi. Ve benim çok ağırıma gitti bazı erkekler bodruma, istanbula gidip paralarını kazanıp gelirler ve kadınlar ya bir parça elbiseler getirirler yada hiçbir şey getirmezler. Kadınlar çocuk –yapmadıkları- zaman döverler, azarlarlar. Kadın eşitliği diye bir şey yok bu köylerde.”
Özlem D.(12)

Yaşadığımız yer ister İzmir ister Van olsun. Burada yaşanılan olayların birçoğunu farklı şekiller de yaşamıyor muyuz? Yaratılanların en mükemmeli olarak hepimizin aslında birimiz olduğunu ne zaman öğreneceğiz? Ya da hayatın önümüze getirdiği her yaşantının bunu öğretmeye çalıştığını ne zaman fark edeceğiz? İnsan olduğumuzu unutmamak dileğiyle…
Sevgilerimle,AHU.

Resim:abandonimage.blog'dan alıntı.

Devamı Buradan ...>>