
“Neyi arıyorsan sen
O'sun" der Mevlana...
Zulmün peşindeysen zâlimsin, aşkı arıyorsan âşık...Elinden tuttuğumuz her sevgili,
bizi sürükleyip, kendi iç dünyamızın derinliklerinde bir keşif gezisine çıkarır.
Her ilişki, benliğimizde bir kazıdır aslında, her sevda ruhumuzun bir başka yüzü...
Her aşkta kendimizi ararız; o yüzden bulduklarımız, benzerlerimizdir.Resimlerini yan yana koyun sevdiklerinizin ve dikkatle bakın yüzlerine, onların suretlerinden kendi yüzünüz bakacaktır size...
Aşk denilen kaleydoskopun buzlucamına gözünüzü dayadığınızda, bin bir camın rengarenk ışıklar saçarak döndüğünü ve her seferinde bambaşka şekiller ördüğünü görürsünüz. Her camda,farklı bir renginiz vardır; her şekilde sizden bir parça..
Aşklarınız hülâsanızdır.Sevdiğiniz her adam, beğendiğiniz her kadın, farklı ruh hallerinizi ele verir; arada bir çevirdiniz mi kaleydoskopu, cam parçalar yer
değiştirip yeni şekiller alır; hepsi siz...Sevgilinizin gözlerindeki dolunay,
sizdeki ışığın yansımasıdır aslında; dilindeki sizin ilhamınız, tenindeki sizin ısınız...
Yoksa hâlâ bir sevdiceğiniz, o
henüz kendinizi bulamadığınızdandır...
Aşk, narsizmdir.
Kendimiziz her aşkta arayıp
durduğumuz, peşinde olduğumuz
Bir omza sığınmanın şefkatinde de,bir göğsü dişlemenin şehvetinde de kendimize açılan
kapılar var.
Sevda, çevrildikçe içimizin farklı ışıklarını yakan eğlenceli bir kaleydoskop gibi
başımızı döndürüyor.
Ve biz, hep baharı takip ederek dünyayı gezen bir gezgin gibi içimizdeki eski baharları arıyoruz.
Narcissus'u bilirsiniz:
Öyle heybetli ve güzelmiş ki,bakmaya doyamazmış kendine... Gün boyu kara gözlerini, incecik burnunu, dar kalçalarını,kıvırcık saçlarını seyredermiş hayran hayran... Bir gün ırmak kenarında gezinirken, sudaki yansımasına ilişmiş gözü... uzanıp, iyice bakmak istemiş. Tam gördüğünde kendini, dengesini kaybedip düşüvermiş ırmağa, kapılıp gitmiş suya...
Yeryüzünün en güzel insanının öldüğünü duyan Tanrı, unutulmaması için O'nu her bahar
açan güzel kokulu bir çiçeğe dönüştürmüş.Narcissus, nergis olmuş.
"Kıssadan hisse, benden size tavsiye,taze bir nergis verin bugün sevgilinize...
Sonra da, nerede baharsa mevsim, rotasını oraya çevirip içindeki eski baharlara koşan bir gezgin gibi "Bahar getirdim sana" deyin, baharın elinizde olduğunu
unutmadan...Onun gözlerindeki ırmağa baktığınızda kendinizi göreceksiniz; dikkat edin de hayran olup düşmeyin! Düşüp bahar kokulu bir çiçeğe dönüşmeyin..."
Can DÜNDAR.
Resim:Clauda theberge
Devamı Buradan ...>>
31 Mart 2010 Çarşamba
SEN O'sun
29 Mart 2010 Pazartesi
İŞVEREN-ÇALIŞAN ARASINDAKİ KAN UYUŞMAZLIĞI
Güzel Ülkemizde işsizlerimizin sayısının 16 milyona çıktığı şu günlere nasıl geldik? Şöyle bir dönüp bakmamız gerek geçmişe:
Çokbilmiş adamın biri Jack Trout diğeri (ne tesadüf) Jack Welch:
“ farklılaş ya da ÖL”
“Böl ve Yönet”
“Kan değişimi yap”
“Doldur boşalt”
"yumurtlamayan tavuğu KES" gibi sloganlar atarak, bir işletmede kârlılığı arttırmak masrafları asgariye çekebilmek için çeşitli faraziyeler üretmişler... “Efendiler, köleleri daha en iyi nasıl çalıştırabilir? Yok çalışmıyorlarsa; 40 değnek vurulup, ardından kör kuyulara nasıl atılır? ” formülleri gibi birtakım yöntemleri granül halinde işverenlere yutturmuşlar.
Performans değerlendirme konusunda; çalışanlara aynı ilkokullardaki gibi A-B-C gibi kurdelalar takılmış, çalışanlar birbirine: “aaA şuna bak C=cılız şey sen de!”diyebilir duruma gelmişiz.Ülkemize konferans vermeleri için 80-100 bin dolarcık ödenerek getirilen bu ünlü GURUlar, olmazsa olmaz bu büyük düşünürler; size kalıplaşmış şu sözleri söylemişler sadece, hepimizin bildiği:
“İlk olun.
Sahiplenebilecek nitelikler öne sürün.
Lider olun.
Pazarda uzmanlaşın.
Kurum tarihi yaratın ve bunu kullanın.
Birinci tercih olmayı keşfedin.
Ürünlerinize özel nitelikler yükleyin.
Markanızı ya da ürününüzü çekici ve cazip kılın;
Yakıcı olun.
Pisuvarda bile reklam yapın.
Başarılı olamayanları (yalakalık yapamayan, eğere de gelirim semere de demeyen, ya da sizin tuttuğunuz partiyi veya takımı tutmayan)ları önce yıpratın, ödül gibi gösterip “dünyanın bir ucuna gider misin?” deyin. Olmadı kurdelasını A dan B ye indirin onur yapsın, olmadı kendi işten çıkmıyorsa; "kanımız uyuşmadı" deyip siz işten ATIN.” diyen gurularla (diva ya da danışmanlarla)dolu bir ülkede yaşıyoruz şimdi gördüğünüz gibi.....Söyledikleri şeyler bilinen şeyler de olsa konferanslarına gitmek için 350-400 dolar ödüyorsunuz adı John’sa Jack’se gidiyorsunuz eğer konuşmacımız Ahmet’se “ha şu bizim Ahmet!”deyip onu dinlemekten vazgeçiyorsunuz.Oysa o da aynı şeyleri söylüyor belki ama, O bizim Ahmet işte..Kim takar Yalova kaymakamı misali...
Çeşitli nedenlerle ülkemde işsiz kalan, gönlü yaralı 16 milyon insanımıza ve ailelerine Hak Tanrı yardımcı ola.Hepinize sevgilerimle.Tontini
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
22
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
26 Mart 2010 Cuma
SİNSİNYA
Fethiye Kabak’ta ormanların bekçisi, ağaçların koruyucusu, hayvanların hâmisi SİNSİNYA adında bir kız yaşardı. Kış gelip de doğa uykuya yattığında, o da iki kanat ve iki üç beyaz elbisesi ve başının üstüne taktığı çemberini de alır korunması gereken başka bir sıcak koya uçar giderdi... Herkes onun için "melek gibi kız" derdi.Ama o (gibisi fazla) gerçekten bir melekti...Dişleri ceviz yerken kırılan sincap (tengele)lerin ağzına hiç korkmadan küçük parmaklarını sokar "yeni diş çabuk çıksın!" diye yalvarırdı Allah'ına.Yarasalarla, kaplan kelebekleriyle, kaplumbağa (takırba)larla, ateş böcekleri ve yılanlarla, bukalemon ve ağaçkakanlarla bile dosttu bu küçük kız.
Ancak akranları; onun bu melankolik halinden ve onların deli-dolu oyunlarına katılmamasından rahatsızlık duyduklarından onu korkutmak ve ona güzel bir ders vermek amaçlı kendilerince bir gün bir düzen kurdular. Gizli gizli sandal ağacının altında toplanıp Sinsinya’ya ne yapacaklarına karar verdiler. Sinsinya’nın sevgili ormanını içindeki hayvanlarla birlikte yakacaklardı...
Bu Sinsinya’ya en büyük ceza olacaktı onlara göre. Bu haşarı çocukların içinde Semî adında bir çocuk vardı..Gizli gizli Sinsinya’ya ilgi duyduğundan onların düzenlerine itibar etmiyor, hep onların kararlarına itiraz ediyordu.O gün de arkadaşları “yoksa sen aramızda hain kalpli bir casus musun?” diye sorunca, Semî kendini yerdeki dağ kekiklerinin üzerine atıvermiş ve “Sin-SİN-Yaaa!” diye sayıklamaya başlamış sonra da bayılmıştı...Çocuklar Semî’nin başına toplanıp şaşkınlık ve korkuyla ona ne olduğuna baktılar ve öldü zannedip dereyatağını oradan da patikaları takip ederek Aladere şelalesine kadar koşup kaçtılar...Şimdi ne yapacaklardı????
Neyse Sinsinya, adının çağrıldığını duyduğundan ve ormandaki o hengâmeden birşeyler olduğunu farkedip, Semî’nin başucuna geldiğinde ellerindeki yabani adaçaylarını oğuşturup Semî’nin burnuna tuttu... Kol ve bacaklarını adaçayı kokan parmaklarıyla oğuşturduktan sonra Semî’yi kucaklayıp Gemile koyunun tuzlu ve şifalı denizine doğru koşturdu...2-3 kez Semî’yi sulara daldırıp çıkardı...Bu manzaraya uzaktan şahit olan yöre halkı merakla yanlarına koşup geldiğinde Semî ıslak kumlarda doğrulup kurtarıcısının gözlerine büyülenmişcesine bakmaktaydı o anda. Çocuklar yıllar yıllar da geçse projelerini gerçekleştirememelerinin eksikliğini yine de yüreklerinde hep duydular ama Sinsinya’nın koruması altındaki bin yıldızlı cennet mekâna yine de zarar veremediler.
Sinsinya'nın ruhunu taşıyan Nilüfer ile Semî'nin ruh benzeri Levent de büyüdü ve evlendiler yıllaar önce gelip bu koya yerleştiler. Güzeller güzeli bir de çocukları oldu ve adına da
Cihan koydular.Şimdi bu aile bu koyun doğallığını korumak adına sessiz bir savaş vermekte ve hala orada yaşamlarını sürdürmekte, konuklarını orada ağırlamaktadırlar."Dünyadaki cennet" olarak anılan ve sit alanı ilan edilen güzel yurdumuzun bu köşesi Sinsinya’ya düşman o günkü çocukların ardılı doğa düşmanları tarafından 5 yıldızlı otellerle donatılmak ve beton yığınlarına dönüştürülmek üzere yeniden tehdit altında...
Bilgilerinize sunar, hepinize kucak dolusu sevgilerimizi göndeririz.
1.Resim:Matthew Pasquarello
2.Resim:Gönüllü Doğa koruyucularımızın oğlu "Cihan"
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:14
16
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
24 Mart 2010 Çarşamba
DELİ Mİ BU KADIN

12 sene önce, günışığında kalmış aşkların yanıklarını, dolunayın ışımalarında tedavi eden bir kadın tanıdım. Gizemli, akıllı 72 millete aykırı yaradılışta bir kadındı bu. Ziller, tüyler, boncuklar, taşlar, tahtalar, kartal, turna gibi simgelerle çevriliydi heryanı. Tütsü kokuları sarmalardı çevrenizi evine girdiğinizde.Çeşitli şifalı otlar kaynatırdı çift göz ocağında..."Bitki bedeninde hangi organına benziyorsa!" derdi, "orana şifa..." Bilinmedik aletlerle çalınan sözsüz müzik eşliğinde "sefalar getirdin!" diye karşılardı sizi sokak kapısında. Eşiğe sfenks gibi uzanmış kedi ya da köpeğiyle önce göz-göze gelir, ilk geçiş iznini onlardan alırdınız.
Evinin duvarlarına yapardı resimlerini.Ayağının dibinde başkaldırmış kobra yılanlı,sabanını savuran yüzü belirsiz pelerinli azrail resmini karakalem yapmış, sonra Mevlana'nın şehri Konya'da kilim olarak dokutmuş, küçük evinin duvarına asmıştı onu.Görünmeyen elleriyle sizi kucaklar... Korku ve merakın cazibesiyle onunla muhabbete giden, dizinin üstünde saygıyla yamacında oturmadan yapamazdı.Çünkü ota, böceğe, kelebeğe,kediye, çocuğa sevgi doluydu tüm yaratılmışa bu kişi.
Bu kadın; kurumuş dilleri, aşktan çatlamış berelenmiş gönülleri, hasret çeken, acı kazanında pişenleri AY-ın gümüş yansımalarıyla üç kez siler, lavanta kokulu ak çarşaflarda huzurla uyumalarını sağlayıp onarırdı kabuk bağlamış yaraları. Kadının işiydi bu...Rahu ve Ketu-nun temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze getirip koyduğu düğümlerimizi çözmede dokunduğu görünmez çarkı çevirmekte, pişmanlıklarımızı unutturup, üstüne huzurun temizlenmiş yeşil örtüsünü örtmekte üstüne yoktu."Gölge yanımız Satürn'den dersler almamız lazım, artık olgunlaşma zamanımız geldi."Derdi. Emretmez hep "biz" diye konuşurdu bizlerle.Sanki onun da aşamadığı çözemediği sorunları varmış da, kendine de telkin veriyor gibi verirdi tüm nasihatlerini.Bir sabah; "bu gece Jüpiter'den sizler için bilgelik ve şifacılığın şansını diledim."Başka bir sabah;"Venüs tarafından, en güzel aşkın ve sevginin titreşimleriyle doldurulduk, şarj olduk bilesiniz!" derdi.Mars'ın yangınlarına su serpen bu kadın; görünmez olabilmekten, zaman gezmenliğinin olabilirliğinden,maddeye hükmetmenin mümkün olduğundan falan bahsederdi o yıllarda...Sanki kendi tüm bunları başarmış gibi de hava atmazdı bizlere."Uğraşır ve ister, dilersek neden olmasın hayal ettiğimiz herşeyin olması mukadder" derdi...Attığın taşla yırtılan delinen suyun yüzeyi, nasıl suyun gücüyle yeniden yamanıyorsa; sizin de yırtık ve deliklerinizi su olan bedeniniz bırakın yamasın" derdi.İmkansız yoktu onun için... Allah'sa şah damarımızdan bize daha yakın...Deli miydi bu kadın bilmiyorum ama ona çok şey borçluyum doğrusu...Onu yaratana teşekkür ve şükranlarımla...
Resim:James C.Christensen.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
08:30
20
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
23 Mart 2010 Salı
KI-TU-SA ve YE-MA-LA-MO
Ezel zaman içinde, ebed sonsuz içinde diye başlayalım masalımıza,develer tellal olmadığı zamanlara gidelim bakalım hep birlikte. Diller ayrılmadan Adem'le Havva doğmadan önce, masal bu ya,yine de bir aile yaşarmış bu koca âlemde. Para falan icat edilmemişmiş daha o zaman.
Kızıl derili bir adam yaşarmış yeryüzünde. Adı; “Kapkara yıldızsız gece”ymiş ve sevgili biricik karısının adı da;“Bembeyaz ışıklı sabah”mış. adları:SA-YE-TU olan 3 kızla, adları: KI-MA-LA-MO olan 4 oğulları varmış bu çiftin.Bu 7 kardeş
babalarının çizdiği sınırların dışına çıkmadan her sabah kendi dünyalarında kâh birbirlerine kayarak karışarak alt-alta üst-üste kendilerine döşek olmuş anaları “Bembeyaz ışıklı sabah”ın koynunda boy atıp gelişip büyümüşler. Birgün babalarının bir el darbesiyle yerlere kapaklanmış 7 kardeş.KI’nın kıpkırmızı olmuş elleri ve yüzü. Diğer kardeşlerine de sıçrayan kan oracıkta annelerinin de kızgın boğa gibi burnundan öfke dumanları çıkarmasına sebep olmuş. Ne yapmıştı şimdi bu çocuklar? Baba Kapkara’yı bu kadar ne sinirlendirmişti? Neden kapkaraydı Kara babanın gözleri?...Onun gözlerini birtek SA-TU ve MA güldürebiliyormuş herzaman.Sarılmışlar babalarına, çıkmışlar omuzlarına, başına YE-KI-LA-MO adına özür dilemişler babalarından. “Sen bizim annemle beraber yaratıcımızsın. Bir hata yaptıysak senden özür dileriz “demişler..Baba, “Kapkara yıldızsız gece” hatalarını söylememekte direttikçe diretmiş. Neden sonra tüm kardeşlerin bir olup MO’yu tartaklayıp iteleyip oyun alanlarına almak istemediklerinden babalarının onlara kızdığını anlamışlar.SA’yı kulağından tutup LA’nın üzerine defalarca fırlatıp atmiş Baba Kara. Sa; La’nın üzerinde yıldızlar kadar parlak izler bırakmış.Oysa MO kardeşleri KI-MA-LA’nın tüm duygusal ve ritmik zekalarına yakın yaratılışta bir çocukmuş. Kardeşlerinin hepsine sevgi ve şefkat besler, onlarla uyum içinde yaşayabileceğini kanıtlarmış.
İşte böylece babamız Kara ve 7 kardeş hergün başka başka şekiller resimler çizmişler ana Beyazın döşek olan bağrına. Kâh karışmışlar birbirlerine, kâh ayrılmış sınır koymuşlar aralarına.Kara babanın marifetiyle renkten renge girmişler. Ma; beyaz anasıyla karışıp döşemiş gökyüzünü ve denizi, Sa ile Tu birleşip güneşe el atmışlar. Ye; “ormanları ağaçları bana bırakın, ben boyarım” demiş. KI-SA-TU her rengin üstüne çiçek, böcek olup yerleşmişşş... Hatta KI kadınların dudaklarına ruj olmuş, tırnaklarına oje. İçimize girip kan olmuş, bülbülün dalını beklediği ağaca gül olmuş kendince. Böylece mutlu mesut yaşayıp gitmiş 7 kardeş Kara baba ve Beyaz analarıyla, taa ezelden bu güne..
Sevgilerimle.
Resim:Victor Bregeda.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
08:32
13
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
22 Mart 2010 Pazartesi
PEN: 2010 ŞİİR ÖDÜLÜ
Dünya yazarlar birliği PEN: 2010 şiir ödülünü bu yıl Özdemir İnce’ye vermiş.Şiir günü bildirisini de böylece Özdemir İnce kaleme almış.Kendisini ve tüm şairlerimizi buradan kutluyor ve bu günün önemiyle ilgili bildiriden aldığımız bir hikayeyi sizlerle paylaşmak istiyoruz.Sevgilerimizle.
NewYork''ta, Brooklyn Köprüsü üzerinde dilenen kör bir dilenci birgün, bir şairin dikkatini çeker.Dilencinin boynunda asılı bir tabela vardır. Şair, dilenciye günlük kazancının ne kadar olduğunu sorar. Dilenci de sekiz dolar kadar olduğunu söyler. Bunun üzerine şair, dilencinin boynuna asılı tabelayı ters çevirerek birşeyler yazar;"Şimdi buraya senin kazancını arttıracak birşeyler karaladım. Bir hafta sonra yanına geldiğimde bana sonucu söylersin" der ve oradan ayrılır.Şair, bir hafta sonra dilencinin yanına uğrayıp kendini tanıtınca dilenci;"Bayım size ne kadar teşekkür etsem azdır. Bir haftada kazancım ikiye katlandı. Çok merak ediyorum tabelaya neler yazdınız?"Bunun üzerine şair gülümser ve: Tabelanda "Doğuştan körüm, yardım edin"
yazıyordu.Bense; "Bahar gelecek, ama ben yine göremeyeceğim. diye yazdım" der.
Önemli olan, anlatılmak istenen şeyi en iyi şekilde anlatmak olduğuna göre,
her şeyin daha iyi anlatılabileceği bir yol vardır.
Yeter ki onu bulmaya, uygulamaya ve ufkumuzu bu doğrultuda genişletmeye
uğraşalım...
Resim:images.com'dan.
Devamı Buradan ...>>
20 Mart 2010 Cumartesi
3 İNSAN

3 İnsan;
Biri âşık,
Biri arif
Biri; esrar-ı kâşif
Bilge öğretmen: ormandan bir ağaç kestirtiyor, aşığa veriyor önce. Âşık kesildiği için ağaç, kökleri söküldüğü için topraktan, üzülüyor önce. Okşuyor, seviyor, kokluyor ağacın gövdesini. Sıralıyor dizelerini;
“Ormandan gelip düştün yamacıma
Kırpıldın sen büküldün sağ yanıma
Gönlüm seninle bir düştü toprağa
Sağ mı, sayrı mısın sevdadan yana?” diyor ağaca.
Arif;
Alıyor kesilmiş ağacı, önce karar veriyor ne yapacağına. Kesiyor yontuyor rendeliyor ayırıyor parçalara. Dönüştürüyor koca ağacı insanın yararına, ihtiyacına. Kapı yapıyor pencere, kalem, kâğıt, tokmak, havan, çatal, kaşık, çubuk, çanak, çömleğe. Boyuyor döndürüyor kara tahtaya.
Arif olan anlıyor ağacın hal ahvalini. Elinde ve gönlündedir eşyanın hikmeti tarifi. Arife tarif gerekmez çünkü.
Ya esrar-ı kâşif?
Kendindedir bilir ağacın tüm sırlarını
Susar söylemez evrende sır olduğunu.
Hiç olurken hep olmuştur yok adı sanı.
Keşfetmiştir o hakkın bütün gizlerini.
Şimdi söyleyin dostlarım âşık mı, arif mi esrar-ı kâşif mi olmak daha evladır?
Bu gizemli bulmacayı çözmek, kimselere kolay değil, her daim zor olmuştur.
Resim:R.Magritte.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
19
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
19 Mart 2010 Cuma
KİM EĞRİ

Düzen mi bozuk yoksa bozuk ben miyim?
Ol Mekânım eğriyse, ben düzeltmeliyim.
Aynam mı bozuk, yoksa ben mi şaşıyım?
Açılıp kapanan herşey düzgün doğru da
Yoksa ben mi bimâr bir sarhoş deliyim?
Sevgilerimle,Tontini.
Resim:Selçuk Kızıldağ'ın albümündan.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:24
13
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
18 Mart 2010 Perşembe
BOŞVERDİM YAŞI BAŞI
Dün bir dostum doğum günü armağanı olarak Can Yücel'in bu şiirini göndermiş bana.Ben de "sana ne alalım?" diyen sufi-Cemden trambolin istemiştim.Hediyem geldi, siyahları ve grileri bir tarafa atıp bu yaşta boynuma kırmızı kaşkol bağlayıp çocuklar gibi zıplayan bir kadınım artık. Şiir de video da bana pek uydu sizlerle paylaşayım dedim. İyi ki varsınız. Hepinize kucak dolusu sevgilerimle.
Boşver be yaşı başı!
gönlün ne kadar şık sen ondan haber ver?....
şöyle atıp koyu grileri-siyahları sabahtan,
sarı bir kaşkol atabiliyor musun boynuna,ondan haber ver?
koyma bir kenara yüreğini,aç kapılarını,
gelene geçene yol verme girsin diye içeri ama
gömme başını toprağa bir çift güzel göz uğruna.
Bilirim yine yeşerecek bir çiçek bulursun bir dalda,
ama aklını kaybedecek kadar bir aşk varsa avuçlarında,
bırak aksın yollarına.
yağ geç.yık geç,kimse inanmazsa inanmasın.
sen inan yüreğine,
hem ona geçmezse kime geçer sözün?
büyü büyü...
bak ellerin ayakların kocaman,
aklında maşallah yerinde,
e ne diye tutarsın yüreğini uçmasın diye.
akıllı ol yüreğin gelir peşinden,
boşver yaşı başı,
aşk var mı aşk,sen ondan haber ver?
takılmışsın yüzündeki gözündeki çizgilere.
o çizgilerin yüreğine neler kazıdığını düşün,
atmak mı istiyorsun kendini bir dereye soğuk bir kış günü.
öl gitsin...
parayı pulu savurup,
bir balıkçı köyünde balık tutmak mıdır istediğin,
savrul gitsin...
boş ver be yaşı başı,
kim tutar seni kim,
kendi yüreğinden başka kim?
aklını alda öyle git,
ister bir duvara,ister bir odaya,ister kıra bayıra vur da git.
dert etme ellerini,onlarda gelir seninle bırakmadıkça birine.
O biri de gelir gerçekten istediğin oysa,
seveceksen ve öleceksen uğruna....
yaşa be,yaşa da öyle git,gireceksen toprağa...
yaş 70'e gelse bile,hayat daha bitmemiş,
sen mi biteceksin?
çekeceksen bile bayrağı,
YAŞADIM ULAN DİBİNE KADAR diyemiycek misin?
Can Yücel
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
08:30
14
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., SUFİ, ŞAİRLER
17 Mart 2010 Çarşamba
DOĞUM GÜNÜNDE ALINAN EN GÜZEL ARMAĞAN
Beklerken;Kendini eksiltme sakın..Beklemek; gün bitimini, gündoğumunu, maaş gününü, sevgilinin gelişini, bebeğinin doğumunu...Beklemek; eksiltmemeli sendeki seni. Artmalısın çoğalmalısın beklerken. Güneş doğmaz o saat gelmeden, bunu bilirken gecenin ve yıldızların varlığında ruhunu çoğaltmak varken sabahı beklemek neden? Değil mi ki yaşananlar yaşanıp bittiğinde hayal olup çıkıyor, gelecek olan gelmeden de hayal edilip var edilebilir istersen.
İlk doğumuma 2 hafta kala çalıştığım bankadan doğum iznimi almıştım. Dokuz aylık bekleyişin neredeyse sonuna gelmiştim. Yüzünü, gözünü, elini ayağını henüz görmediğim o içimde kımıldayan canlıya âşık olmuştum. Beklemek mi âşık etmişti, beklenen mi bilmiyorum! "Görmeden AŞK olur mu?" diye bir anket yapılsa çoğu kişinin cevabını duyar gibi oluyorum.”Olur mu öyle şey?”.”Göz görür gönül mihman olur!”diye…Sanıyoruz ki göz görüyor.Hayır, gören: tavus kuşu gibi tüylerimiz, tenimiz, kulağımız, burnumuz, hislerimiz…Doğum günüm 17 Mart O gün mesai arkadaşlarım günü kutlamaya bana gelecek. Sabah; 5:00 sıralarında sancılanıyorum. "Bir gece önce kuru fasulye yediğimdendir diyorum" önce... Daha sonra bir içgüdü, önsezi ve gelen işaret... "Bugün beklediğim gün geldi" diyorum yarı heyecan, yarı korku, yarı sevinçle. Sancı aralıklarında telefon ediyorum dostlarıma.Sevgili Babam;"Hadi canım, şaka yapıyorsun!" diyor bana. Benim kadar heyecanlandığını ve torun hasretiyle yandığını bildiğimden, korkmuyormuşum gibi neşeli neşeli konuşuyorum onunla.
Her anne kutsaldır bana göre, çünkü ölümü bile göze alarak yatar o doğum koltuğuna. "Olsun!" der, "bir canlının yaratılışına mekân oldu hiç değilse şu bedenim." Beklemek kendi doğum günümde çoğalttı beni ve hayatımdaki en kutsal en eşi emsali bulunmaz doğum günü armağanımı” UMUT’umu” aldım kucağıma o gün, saat 13:15de. Aradan çok uzun yıllar geçse de saniye saniye her anını milyon kez dahili belleğimde yaşadığımdan, o anı ve bebeğimin ilklerini tüm detaylarıyla anlatabilirim şimdi ben.Beklerken çoğaltıyor kendilerini bebek taşıyan ANNELER. Tüm anne adaylarına ve tüm dostlarıma, bugün benim doğum günümde doğmayı seçen, Tanrı'nın bana bahşettiği en güzel armağanım sevgili oğlum'a kucak dolusu sevgilerimle.
Resim:Umut ve Ben
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
08:30
37
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
16 Mart 2010 Salı
ALNIMIZA YAZILMIŞ KİTAP
Yakınmalar ve sızlanmalarla dilimiz evirilip çevrilirken zordur alnımıza yazılmış kitabı açıp okumak. Ondan şikâyet bundan şikâyet, o koca kitabın bekçilerinin ismi ise cesaret… Var sen gel o yazıyı değiştirmeye kalk! Cesaret ister, kolay mı? O da, o kitapta yazıyorsa şikâyetlerimiz de bir köşede yazılıdır elbet.
Hep insanların alınlarına baktım kendimi bildim bileli, iki kaşlarının ortasına ortasına “belki bir gün o kitap sayfaları açılır da görürüm” diye. Çocukluk işte, bir şarkının düşündürdükleriydi bu bana:
“Kader… Kime şikâyet edeyim seni bilemem
Alnıma yazılmış yazısın derinsin silemem”
Daha sonra,” zihin okumak için yogi şaşılığı denen alnın ortasındaki bir noktaya bakmak gerektiği” mesajını almışımdır Hintli bir bilgenin kitabından. Sulu göz zamanlarımda ise “Gözyaşıyla tüketme bu iki kaş arası ömrünü” dedi büyüklerim. Aşk zamanlarında,”Aldı beni aldı beni iki kaşın arası” şarkısı çıktı âşıkların dillerinden. “Bu iki kaş arasına nedir yazılan?”diye şimdi ben nasıl sormayayım merak edip kimseye? Kara ya da beyaz nedir bu alınlara yazılan?
“Kader mi desem, talih mi, ağyar mı acep kim?”Bakınız yine bir şarkı sözü çıktı dilimden. Sevgilerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
08:12
10
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
14 Mart 2010 Pazar
Pİ GÜNÜ: 3.1.4.1.6
ÜÇ BİR DÖRT BİR ALTI
Acaba bir kişi güneşle birlikte hep batıya hep batıya gitseydi hiç yaşlanmayabilir miydi? Bilinmez hep aynı günü yaşıyor olacaktı belki de. Güneş onun için hiç batmıyor olacak, gün 24 saatle kısıtlı kalmayacaktı belki de. Batı nereye göre batı sizce? Bir yerden sonra batı batının doğusu olmaya mahkûmken, doğu da her zaman doğunun batısı olacaktır şüphesiz.
Çemberin yarıçapı :”3.1.4.1.6”yani Pi sayısı merkeze yol alışımızın gizli formülü de olsa zoru başarmak başarmanın en güzeli bence.
Tasavvufta YOL dan söz edilir .Yol denir,yolcu ,yolculuk denir bu merkeze seyahat serüvenine.formülü 3.1.4.1.6 bu rotayı izleyen bulur leylayı da mevlayı da.Rotayı şaşırmamak dümeni fazla oynatmamak gerek.Bu güzergahta develer gibi yol almak köpek ulumalarına çölün fırtınalarına kulak asmamak gerek.Çokluktan tekliğe giden yolda önümüze çıkan engellerin aşılası, ulaşım yollarının kolay geçilesi olması dileklerimle.
2008 yılı Mart ayında yazdığım bu yazıyı bu gün Pi günü olması dolayısıyla sizlerle bir kez daha paylaşmak istedim.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
11:55
11
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
12 Mart 2010 Cuma
AMATÖRCE DİYANETİK UYGULAMALARIMIZ /BANA BİR AYNA BULUN
Dünyanın 7 harikasından biri olan Babil kulesi Tanrı Marduk adına yapılmış bir ziguart yani tapınaktır. Tanrıya daha kolay erişilebileceği düşünüldüğü için tasarlanmıştır belki de. Saat kuleleri, çan kuleleri, Piza kulesi, Eyfel kulesi, piramitler, ikiz kuleler, gök delenler, minareler, gözetleme kulelerinin hepsi daha uzağı daha iyi görmek, arşa yaklaştıkça Allah’a ve sırlarına daha kolay vakıf olabilmek varsayımıyla dikilmiştir.
İnsanoğlu ezelden beri bilinmezin gizemini araştırmış, sırlanmış kat kat örtüler altına saklanmış olan gerçek de, büyük bir hünerle kendini gözlerden inadına saklamış, cüzi akıllı insanın gözünden kendini ustalıkla nihan etmiştir. Kendimizle ve içinde yaşadığımız şu âlemle ilgili ne çok merak ettiğimiz şey var bir düşünsenize.
İlk önce yarın, hatta bir saat, bir an sonra olacakları bile bilemezken, bu denli aciz ve çaresizken; bazı tavır ve davranışlarımızın, korku ve endişelerimizin tohumlarının hangi evvel zamanda hafıza toprağımıza atıldığını doğamız gereği merak edip dururuz işte. Bazen de bilmeden bilirmiş gibi her konuda ahkâm kesebiliriz. İnsanız, beşeriz şaşarız çünkü.
”Bilen demez, diyen bilmez.” özdeyişiyle yola koyulup gökdelenlerin en üst katına çıkmaktansa; içimize ayna tutup derin kuyuların en derinindeki sırra ulaşmaya çalışsaydık… Aynayı önce dizimize alıp, sorsaydık kendimize, “ben kimim?” diye. 3 kez soru sorup beklediğimizde, içimizden yanıt gelecekti belki de!.
Kardeşim Tutsak’la beraber bir zamanlar araştırmacı yazar: Ron Hubbart’tın “Diyanetik” isimli kitabını okumuştuk. Kardeşim,(ben pek onaylamasam da) konuyla ilgilenen problemleri olan dostlarımıza kitapta önerildiği şekilde rehberlik ederek “hiçbir riski olmadığı” söylenen çeşitli sorular yöneltiyordu. Hipnoz söz konusu olmadığı için kişiler rahatça uzanıyor ve sessizliğin hâkim olduğu o ortamda kişilere; “Şimdi neredesin, ne yapıyorsun, kiminlesin, kaç yaşındasın?” gibi değişik sorular soruyordu. Aldığı cevaplara göre gidilen yerin ayrıntılarını ve ne yaptığını soruyor, bir müddet sonra enteresan cevaplarla karşılaşıyorduk. Kitabın öngördüğü şekilde dostlarımızın bilinçaltındaki karmaşanın, mantıksız davranışların ve psikomatik belirtilerin kaynağına inip çözümlenmesini sağlamaktı amacımız. Çünkü Hubbart amca öyle yazıyordu.
Rızasız kimseye soru sorulmuyordu, herkes gönüllü “ne olur Tutsak bana da uygulasana” diyordu. Bir dostumuz kitabın konusuyla ilgili konuştuğumuz bir günde sessizce koltuğa uzandı, “hadi tutsak soru sor bana! “dedi ve kendi kendine ona kadar saymaya başladı. Tutsak “anlat bakalım nerdesin şimdi?” dedi.“12 yaşındayım teyzemin kızıyla Bilecik’teki evimizin bahçesindeyiz... Dizimize kadar otlar bürümüş bahçeyi… Ağaçtan dut toplayıp yiyoruz şimdi ...”dedi. Biz önce bizimle dalga geçiyor zannettik. Kardeşim “eee sonra ne oldu?” diye sorularına devam etti. Teyzemin kızı beni kıskanıyor, elbisem leke olsun istiyor biliyor musun?” dedi. Tutsak sakince “güzeller hep kıskanılır, sen onu boş ver şimdi ne yapıyorsunuz?” diye sordu. Bir anda arkadaşımdan bir feryat koptu, “hayır hayır, olamazzz saçımın arasında bir şeyler var, bak yürüyor annecimmm!!!” diye bağırıyordu. Gayet sakin bir sesle “merak etme… Sakin ol… Onu şimdi çıkaracağız saçından. O küçücük bir böcek ya da tırtıl sana bir şey yapamaz ki!”deyince “evvvet tırtıl, bana bir ayna bulun çıkaralım onu oradan” diye bağırıyordu. Kardeşim “tamam şimdi onu çıkarıp atıyorum hiç endişelenme” diye yumuşak bir sesle arkadaşımı sakinleştirdi.. Bu arkadaşım Çekoslovak asıllı saçları kıvırcık ve uzun Allah’ın özenerek yarattığı çok güzel bir kızcağızdı. Bizim o günkü amatör seansımız öncesindeki tüm zamanlarda 2 dakikada bir 2 eliyle saçlarının dibini nedensiz kaşıyan biriydi. O gün saçının arasına 12 yaşındayken dut ağaçlarından düşen ipek böceği özenle çıkarılmış oldu ve bir daha kafasını kaşımaktan vazgeçti. Bunun gibi çok örnekler yaşadık, “hiçbir yerdeyim” ya da “buradayım bir yere gitmedim” diyenler de oldu, Babil kulesinde yaşayan Kasandra isminde bir büyücü olduğunu söyleyen de, sırtından bıçaklandığını bıçağın çıkarılmasını isteyen de, başka bir yaşamında kulede karanlık odaya kapatılan kız da şuuraltındaki engramlardan sevgi ve şefkatle kurtuldu. O zamanlar Tutsak bu konuyla yakından ilgiliydi, kitap kayboldu bu çocukça oyun ve oyalanmamız da böylece son buldu. Ancak ben zaman zaman bazı sorularımı içime sormak ve cevabını O’ndan beklemekten hala vazgeçmedim dostlarım.
Sevgilerimle.
Resim:images.com'dan
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
9
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
11 Mart 2010 Perşembe
EZGİNİN GÜNLÜĞÜ - ESKİ ARKADAŞ
Uzun z
amandır Dinlenesi müzikler arasında bir albümü tanıtmamıştık sizlere. Bu tanıtamama eksikliğimizin hakkını vereceğine inandığımız, sizlerin de yakından tanıdığı "Ezginin Günlüğü"nün yeni Albümünün çıktığını haber vermek istedik. Bu Albümü dinlerken baharın esintilerinin yüzünüzü hafif hafif okşayışını hissedecek, bulutların arasından güneş huzmelerinin gözünüze "ben buradayım" göz kırpışlarını tadacaksınız. Bizden ısrar ile dinlenilmesi tavsiye olunur. Albümün tanıtım parçalarını dinlemek isterseniz Buradan dinleyebilirsiniz.Sevgilerimizle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:22
11
yorum
Etiketler: MÜZİK, SAJA BAKIŞI
10 Mart 2010 Çarşamba
AŞK AKIL ÖTESİDİR, AKIL VARSA AŞK NERDE?

AŞK; Akıl ötesidir, akıl varsa aşk nerde?
yokolmalıdır aciz benliğim sevdiğimde.
Varlığım varlığına emanettir dersem ben
Ummandayımdır hem,isimsizimdir o demde.
Bu dörtlükler sanadır be hey Arzukızım.
Akıl ötesinde bildiğim bir tek aşk var.
Akıllı adamla aşık bir olur mu hiç?
Aşktır bilgenin sırrı, ondan öte ne var?
Aşk öyle söyletir ki;
"Bir dem senden ırağa düşerse gözlerim.
Yak ateşi cehenneminde acıma bana
Varlık gösterirse bir an aklımla fikrim
Kerem et sevdiğim acıma sendeki bana." dedirtir.
Aşık,sevdiğine;
"Ayrı değil senden bedenim bilirim
Ben gülerken sen gülersin eminim
Sen nar-san ben içinde aciz bir tane
Söz senindir Senden alır sana veririm" der.
Turab olmuştur artık O;
"Esrarını keşfetmek yazılmışsa alnıma
Sır da sen, kâşif de sen olursun bilirim
Bir dem senden ırak olursa benliğim
Ez başını bu asi nankör benliğimin."diye niyaz eder.
Sonra;
"Vur yerden yere parıldasın bu fukara
Ateş et gönlüme naçar sana döneyim.
Al aklımı benden, koyma benden tek parça
Her parçamı dile getir inlesin hep adınla"niyazı olur.
Bu TEK olana, aşık olan aşık;
"Bir dem senden ayrıya düşerse bu canım,
O can içindeki; bu canıma kıysın isterim.
Canansız koymayın beni mezara dersen,
Canımı yaşarken gömün toprağa derim."diyecek kadar da cesurdur.
Hodri meydan canlar, aşka canını verenlere aşk ola.
Sevgilerimle.
Resim:Selçuk Kızıldağ'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
22
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
9 Mart 2010 Salı
SARRAF OLMAYAN HER TAŞI BİR İNCİ SANIR

Ne bilsin Sarraf olmayan, her taşı bir inci sanır.
Cevheri bulunca bir dem, kıymetin bilmez taş sanır.
Ne bilsin o cahil olan, o ariflerin halinden
Kendi halini ariflik, ol arifi cahil sanır.
Edebali’ye göre,acımamız gereken kişiler;
cahiller arasındaki âlim,
zengin iken fakir düşen kişi,
hatırlı iken itibarını kaybedendir. Ben de acımamız gereken bu kişilere “Kendi halini ariflik, arifleri de cahil sanandır” diye eklemek istediğim için, affola…
Dikkat edin:
Eğer bir kişi; ekibinin orkestra şefiymiş gibi havalara giriyorsa.
Çok patırtı gürültü edip çok iş yapıyor gibi görünüyorsa.
Düşünceli bir edayla hızlı hızlı yürüyorsa.
“Beşerdir şaşar” diye konuşup genelde şaşan beşer kendisi oluyorsa,
Olacakları önceden biliyormuş gibi davranıyorsa,
Üstlerine kibar, altlarına her zaman kendinin üst olduğunu hatırlatır bir tarzda konuşuyorsa
Başarısızlık belgelerini yok etmeyi unutmuyorsa,
Başkasının sözünü tekrarlamak pahasına da olsa illa son sözü toplantılarda hep o söylüyorsa. Dikkat edin o kişi henüz cehalet sınırlarının dışına taşamamış bir yetiye sahiptir.
Psikolog Justin Kruger ve David Dunning; “Dunning-Kruger etkisi”ismini verdikleri aşağıdaki teorileriyle bu konuda tarihe geçmeyi başarmışlar.
“-Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
—Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.
—Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.
—Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.”demişler.
Atalarımızın öngörüleriyle yüzyıllar önce “cahil cesareti” dedikleri şeyler bunlar olsa gerek Bu yetersizlik ve haddini bilmeme durumunun kendini övme sınırlarını da zorlayıp kişiyi “kronik kendi eksikliğini bilmezliğe” götürebileceğini taa o günlerden söylemişler çok şükür. Çevremize ve kendimize dönüp baktığımızda nerelerde ne cahillikler yaptığımızın farkına varacağımız gerçeğini göz ardı etmeden Anadolu ermişlerinden “Hüdai’nin dilinden cahilin tanımıyla” bitirelim sözümüzü dedim. Hepinize sevgilerimle.
Faydası olmayan bahardan yazdan
Yüce dağ başının kışı makbuldür
Cahilin yaptığı sohbetten sözden
Kâmilin hayali düşü makbuldür.
Lokma yeme muhannetin elinden
Kurtulaman sonra acı dilinden
Namertlerin kaymağından balından
Mertin kuru yavan aşı makbuldür
Hüdai konuşur bir ince dilden
Hal ehli olmayan ne bilsin halden?
Bilgisiz duygusuz görgüsüz kuldan
Ölülerin mezar taşı makbuldür.
Resim:İmages com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:00
21
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
8 Mart 2010 Pazartesi
3 KOCA KADIN 1 KÜÇÜK ADAMIN DİLİNDEN ANLAYAMADIK
Sabahtan buyana dostlardan telefon, mesaj ve maillerle “kadınlar günümüz” kutlanıyor. Hatta emeklisi olduğum sevgili bankamın “nazik 365 güne yayılmış kutlama mesajını” da gözlerim dola dola okumama rağmen kendimi bu taltif edici sözlere layık görmüyorum bugün. Kadınlar gününde bu anlatacaklarıma ister itiraf deyin, ister günah çıkarma, isterse utanç ve kendimizi lanetleme, ne derseniz deyin, kutlamaları almıyoruz üstümüze işte, haberiniz ola…
En küçük oğlum Söke’de asker biliyorsunuz. Şunun şurasında 2,5 ay kaldı askerliğinin bitmesine. Torunum Ege’nin annesi Ela, anneannesi ve ben Tontini, 3 sanık, üçümüz de anlayış kıtlığından suçluyuz bu günde… Çünkü 3 koca kadın 1 küçük adamın dilinden anlayamadık 6 Mart sabahında.
Yaz kızım…
6 Mart sabahı küçük adam sokağa çıkarılacakken, anneanne özenle botlarını giydirmeye çalışmış sağ ayak bota girmemekte direnince henüz konuşamayan küçük adam;
“ A..guu.TuHu..na HU!” diye Tontini’sine şikayette bulunmuş ancak olaya ilk müdahale sonuçsuz kalıp Ege annesi Ela’ya dönüp; “Ann-neee papo kodu anı HUHH” diye yakarışta bulunmuştur.Tontini, “botlar acaba çocuğa dar mı geliyor? “ dese de Anne( botları tontini aldığı için üzülmesin diye); Yok yok Tontini botlar büyük bile!” demiştir.Neyse küçük erkek, sokak sevdasına sesini ve itirazlarını kesmiş, 2 saat gibi bir zaman o botlarla İzmir Güzelyalı kazan onlar kepçe kuşlu park, deniz kenarı, levent kafe gezip eve dönmüşlerdir…”Türkcellinin gücü Türkcelin çekim gücü” gibi reklam şarkılarıyla kapılarda karşılanmış, öpülmüş koklanmış sıra botların ayaktan çıkarılmasına gelince, bir de ne görülsün ? Sağ botun içinde kocaman bir tahta mandal yok mu? Ege’den kumru gibi:”HUH hu BU!”diye bir ses yükselmiştir o anda… Çorap çıkarıldığında ayak tabanında görülen manzara mandalın tombik topuklara kalıbının çıkmış şeklindeki hali olmuştur. Ne öpücüklerle, ne özürlerle affolunamaz bu iz şahit aranmasına ve belge düzenlenmesine mahal bırakmadığından 3 kadının, bir küçük adama; “mandallı bot giydirmekten,” ömür boyu vicdan azabı cezasına çarptırılmasına, bu tutanağın 3 nüsha olarak düzenlenip olayın faillerine verilmesine karar verilmiştir. Bilgilerinize arz oluna…
YOOoo..Yo! Kutlamalarınızı biz almayalım..3 Kadının bir küçük erkeğe yapabileceği işkencenin, ya da 3 kadının anlayışsızlığının, kumru dilinden anlamamasının en küçük örneğidir bu biline…
Sevgilerimle.
Resim:ahmet Akduman'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:15
22
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
5 Mart 2010 Cuma
LİMON AĞAÇLI ESKİ EVE BALYOZ İNDİ
İki sene önce:Limon ağaçlı eski ev/satılıktırdiye bir yazı yazmıştım, belki hatırlarsınız. Bugün o eve balyozlar indi. Her vuruş kalbime vurulan darbe, duvarların yıkılışı derimin yüzülüşü gibiydi sanki. Şimdi, aynı sokaktaki iki ev ötede oturuyorum. Bütün bir yaz eskinin yıkılıp yerine yeni binanın yapılışının yakın takipçisi olacağım konusu baştan belliydi. Ancak kulaklarımın dibinde bir bir tuğlaların dökülüşü, kapının pencerenin çatırdayarak sökülüşü, camların şangırtılarla o güzelim bahçeye saçılışıyla; orada yaşadığım 10 yıl yüreğimden sökülüp alınıyor gibi oldu. Bir bina yıkılacaksa ev sakinleri toplar eşyalarını yükler kamyonlara çıkar yollara arkasına baka baka…
Önce eski borçlar ödenir konu komşuya, vedalaşılır duvarlarla, ağaçlarla, kuşlarla, kedilerle. Ellerde mendil silinir gözyaşları. Bizde adet böyledir işte.
Eskinin yerine yenisi yapılacaksa yıkılır eski. Değilse; sit alanına alınır o mekân, aynı tarihi eser gibi… Alıcı: eve alıcıgözüyle bakar semte, sınır komşu evlere. Bir mihenge vurur, ölçer biçer kıyaslar emsalleriyle. Bir daha gelir bir daha gider pazarlık eder, hergün 1-2 alıcı hergün 1-2 çekişmeli pazarlık sonunda ev kalır birinin elinde. Esas patron parayı basar eskinin yerine dikeceği yeni evi mutlu bir tebessümle okşar gibi seyreder sonra. Nasıl okşamasın kâr kapısı meskeni. “Ucuza kapattık” der sevinir doğrusu. Dün kepenkleri sökerlerken geçtim evin önünden. Saksılardaki bütün kış Pembe çiçekleri üstünden eksik olmayan afrika menekşeleri yerlere devrilmişti. Ustaya, “onları unutmuşuz kenara koyarsanız dönüşte ben alırım” dedim. Usta; düşündü taşındı -bu Afrika menekşesi, taa orlardan gelmiş, gıymatlı zahir- deyip kendince bana da dönüp,“yok yok apla bizim patron onları ofisine koyacağmış!” dedi. “Akıllı usta doğrusu.”deyip kendi kendime ağlamaklı gülümsedim.7 veren limon ağaçları kökten budanmamıştı Allah’tan, gövdelerini okşayıp, yerlere serilmiş dallarından bir limon alıp koklayarak ayrıldım oradan, arkama bakmadan...
Bu arada evin yıkılışı ilham verdi bana da, aldığım kararname arzolunur okuyanlara:
Bu sene bedenimi mamur etme senem olacak. Önce kötü huylarımı çıkarıp atacağım kendimden… Sonra kilitli kapılarımı sökeceğim… Eskimiş camlarımı kıracağım… Balyozu kurallarımın duvarlarına sallayacağım… En üstten başlayacağım eski inançlarımı yıkmaya...Kör saplantılarımı da temellerinden sökeceğim. Eskiyi yıkmak için bedenimde darbe yapacağım. Rüyalarımda o evin temelinden hazine çıkmıştı, ben de kendi bedenimdeki o gizli hazineye ulaşacağım. Sonra yepyeni bir Tontini oluşturacağım inşallah. Hayırlara karşı olun benim gibi sizler de, sevgilerimle.
Resim:flickriver.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:29
37
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
4 Mart 2010 Perşembe
KARANLIK GÖNÜLLERİN KATRAN KARASI
Kuran: 4/112 Ayette, “kim bir hata veya günah işler de, sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa muhakkak iftira etmiş ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.” Der. İftira; uydurulan, düzülen yalan “yazdın yine” gibi ifadelere dönüşmüştür günümüzde. Kara çalmak, çamur atmak, suç isnat etmek gibi deyimlerle de dilimize gelip yerleşmiştir. Karanlık gönüllerin katran karasından tütüp yayılan pis kokulu kara bir dumandır iftira ve yalan. Sâri hastalık gibi gönülden gönüle sirayet edip inanmış ve inanmamış saf ve saf olmayanları da efsununa alıp sarıverir kara örtüsüyle.
Bir gün Nasrettin hoca ve eşeği;
eşek önde hoca arkada köyden şehre pazara gidiyormuş. O ara hoca hacetini görmek için uçkurunu çözmüş etrafına şöyle bir bakıp bir ağaç dibine küçük idrarını bırakmış. Onu uzaktan gören bir köylü yememiş içmemiş köyün kahvesine ulaşıp “duyduk duymadık demeyin ahali hoca eşeği bacı yerine koydu becerdi!” demiş. Gün gelip hocanın da kulağına gelmiş bu sözün dumanı. Hoca bu, düşünmüş taşınmış “yapmadım ama benziyor!” demiş.
Kolay bir şey; biri hakkında isnatta bulunup, çamur atmak sonra da suçlanıp yargılanmasına sebep olmak… Yüreğini acımasız parmaklarımızla göğüs kafesinden çıkarıp o kişiyi suretsiz bırakmak...Zor bir şey; geçerli bir şahit bulup kişinin kendisini savunup kanını, çamurunu arıtmak. Damga vurulmuştur bir kez etine… Salhaneye giden koç gibi debelense de, boynu kalır satırın altında çaresiz. Ya bir silah dayar alnına, ya da bir urgan atar ağacın sağlam bir dalına, evinin sağlam bir kirişine… Düğümü geçirir boynundan o kişi. Sonlandırır bu acımasız dünyadaki yaşamını çıktığı sehpaya bir ayak vuruşuyla. Ne çok intiharlar duyduk bu son dönemlerde, ne çok içimiz yandı. Yine uslanmayıp ölenin ardından düzdük bir yığın yalan ve düzmece iftiraları. Tutanaklar tutup belgelerini günlüklerini hatta resim ve dostlarını didikleyip ardında karalayacağımız başka ipuçları aradık. Biz buyuz işte dostlarım… Kendi hata ve günah dolu karanlık gönlümüze bakmayız da; öküzün altında ararız buzağıları.
Resim:images.com'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:15
25
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
2 Mart 2010 Salı
SAVAŞ HAZIRLIĞI
Cem televizyondaki Kızılderililerin yüzlerini boyadıklarını görünce merakla babasına sordu:
“-baba, ne yapıyorlar böyle?”
Babası gazetesini okumaya devam ederken oğlunun sorusuna şu cevabı verdi:
“-Savaşa hazırlanıyorlar oğlum.”
Cem, ertesi sabah aynanın önündeki rengârenk kalemlerle Annesinin; dudağını kırmızı, gözkapaklarını mavi-yeşil boyayarak makyaj yaptığını görünce, koşarak babasının yanına geldi ve “Baba, kötü şeyler olacak…”dedi.”Annem içeride savaş hazırlığı yapıyor.”
Hikaye:Bütün Dünyadan.
Öykü atölyesine, fotoğrafın dili(22.çalışma)sınadır.
Devamı Buradan ...>>
1 Mart 2010 Pazartesi
SUSMAK GEREK
Kötü bir fiil işlemekle suçlandığımızda SUSMAK gerek. Mahathma Gandhi’nin Hindistan’da yapılan zulme ve İngiliz baskısına karşı yaptığı gibi… 7 uyuyanların@ birbirine uyanların nefisleri yani köpeklerini (Kıtmiyr) mağara dışına bırakıp zulümden kaçıp sustukları gibi… 300 artı 9 yıl mağarada kalıp bir gün geçtiğini sandıkları gibi… Hz Zekeriya’ya 3 gün kendi neslinden insanlarla konuşmaması, Hz. Meryem’e Kuran’da Meryem suresi 19/26-da “ eğer insanlardan birini görürsen şöyle söyle: Ben rahman için oruç adadım. Onun için bugün, insan cinsinden hiçbir kimseyle konuşmayacağım” de diye emrolunduğu gibi susmak…”Dilin kemiği yok” derler. Her susmanın içinde ise söz ve eylem vardır. Acımasız silah gibi öldürücü yanı vardır susmanın, ani ve sessiz işini oracıkta bitiriverir.
Eğer bizlere;”ikicihandalekeliler,vampir,vicdansızlar,hastakafalılar,gavurfaşistler,hain,sermayeırkçıları,hazımsıztipler,şizofren,kudurmuştanbeterler,yetimhakkıyemeyeçalışanhortumcular,yalancı,iftiracılar,vizyonsuzcahiller,beyinsizler,soytarılar,geçmişilekeliler,cibiliyetsizçeteavukatları,seviyesizdensiz,ahlaksız,müfteriler,kirlisenaristler,darbecizihniyet,tuuveyuusize,kanıbozuklar,budükkandasizeyeryok,benülkemipazarlamaklamükellefim”
diyorsa bir kişi ve bu sözlerin hiçbirini hak etmiyorsak, kişiyi yüce Şûra-ya havale edip SUSMAK engüzeli.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
10:12
29
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...

