
Dünyanın kendi ekseni etrafında dönüşü yavaşlıyor...Bir gün 25 saat olacak.
Hürriyet'ten alıntı;
Dünyanın kendi ekseni etrafında dönüşü yavaşlıyor. Bilim adamları hesapladı. Günler 24 değil 25 saat olacak.
Günler gittikçe uzuyor. Bahar geldi diye değil. Bilim adamları yer katmanlarını, astrolojik kayıtları, güneş ve ay tutulmalarıyla ilgili eski kayıtları inceleyerek hesapladı... Dünyanın kendi ekseni etrafında dönüşü yavaşladı.......
Bu yavaşlamanın Milattan Önce 700 yılında belirgin biçimde başladığı tespit edildi. Bunun başlıca sorumlusu Ay'ın çekim gücü gösteriliyor.
Dahası, yeryüzünde sadece tek hücreli canlıların bulunduğu dönemde (yaklaşık 530 milyon yıl önce) ise bir günün yaklaşık 21 saat olduğu belirtildi. Bir yılın süresinin yani Dünya'nın güneşin etrafındaki turunu, aynı hızla tamamladığı anlaşıldı. Ancak günler yaklaşık 21 saatlik olduğundan, bir yıl 420 gündü.
Bilim adamları, Dünya'nın kendi ekseni etrafındaki dönüşünün yavaşlamasıyla günlerin artık 24 saati aştığını ve bunun yakın gelecekte 25 saate çıkacağını açıkladılar böylece bir yıl.351 gün olacak.....
Devamı Buradan ...>>
30 Mart 2008 Pazar
BİR GÜN 25 SAAT OLACAK
Gönderen
sufi
zaman:
14:59
0
yorum
Etiketler: GELİŞİM, SAJA BAKIŞI
BEN SEN OLDUM SEN DE BEN
Renk tercihi; YEŞİL olan kadınla, renk tercihi; KIRMIZI olan erkeğin uyumu yakalama konusunda terk ettikleri seçimleri ve neticede "ben sen oldum sen de ben" deyip yaratılan armoni. Renk tercihi, burada sadece ve sadece anlatılan Bunun dışında iki ayrı kişinin biriktirilmiş alışkanlıklarını sıralarsak terk edilmesi gereken ne çok tercihleri olduğu çıkar ortaya. Akış ve ying-yang dengesi. Bilinçli farkındalıklarla birlikteliklere koşmak uğrunda feda edilebilecek şeyleri bilerek kabul etmek her terk edilen şeyden mutluluk çıkarmak ne güzel.Aşkı özleyenlere iyi bir ders veriyor bizce bu klip izlemeniz tavsiye olunur..Sufi.İlk buradaizledik."Gizli nefes"e teşekkür ederiz.
Devamı Buradan ...>>
29 Mart 2008 Cumartesi
BİRİKTİRİLMİŞ TÜYLERİM KANAT OLDU

Bu gün aralayıp kendimi, kendime dışardan baktım. Yüzleşmelerimden kaçmayıp ben bende sürdürürken yaşamımı sorunları ertelemeden, başkalarında aramadan suç ve hataları
kendimi kendime akort edip affettim kendimi. Rulosundan yeni çözülmüş dünya haritası gibiyim şimdi. Günlerin sürükleyiciliğinde emanet edilen yaşamdı, bu etten elbisemdeki. Felsefem: bir nevi saman çöpü oluştu ırmakta sürüklenip giden. Pişmişliğim acıların etimden et, kanımdan kan çekmesindendi.......
Sac üstünde kavrulmuştum, çiğnenmiştim, öğütülmüştüm belki de çeşitli enzimlerle. Lime lime olmuş bu elbisem her gün yeniden yamanıp eski haline getirilmeye çalışılsa da yamalar bazen uymuş bazen sırıtmıştı elbisenin gerçek yüzünde. Kendimce nostaljik takılarım olmuştu bunlar.
Acılardan ve hatalardan yamalı bohça olan benliğime birileri gelip de kendi acılarından harf harf söz ettiğinde, elbiselerinin kumaşı “değil yama” iplik çekiği gibi bile görünmezdi bana . Benimki yanmaksa onlarınki sanki tütsülenme dağlanma.
Bu biriktirilmiş pişmişlikle kim bilir ne gönüller kırdım ne vurdumduymaz göründüm acılı çileli insanlara bilinmez. Ama ben yine bugün beni affettim.
Şu anda deniz üstünde yüzdürülen gemideyim, köpükler içinde giden.9 EYLÜL gemisi Konak’tan Karşıyaka’ya süzülmekte. Geçmişe yol alıyorum sanki. Çilenin yani yamaların kıyısına. Kimine bal, bana zehir olan kıyıya, Karşıyaka’ya…
Bir mahcup ve hüzünlü görünüyor bu kıyı bana. Üzülüyorum ama yine de koşa koşa gidemiyorum oraya. Sanki bana yapılan hatalardan o sorumlu gibi… Sanki hayatımın içinden geçen bir bölümde, her köşesinde kalan anıların acısı dimdik bulundukları yerden bana el sallarken o kıyıyı sevmek günahmış gibi. Tek umudum yoluma her gün gökyüzünden salınarak düşen kuş tüyleri.2 yıl boyunca sanki görünmez bir göz benim evden çıkışımı bekliyor, görünmez elinden kuş tüyünü bırakıveriyor hemen üstümden. Beyazlığına, büyüklüğüne küçüklüğüne hatta alacalı ve çift renkli oluşuna göre o günümün nasıl geçeceğine dair yorum yapıyorum kendi kendime ve İzmir’e giden 8.05 vapuruna yürüyorum koşar adımlarla.
Her gün KUŞ tüylerimi biriktiriyorum. Artık kitaplarımın arasında çekmecelerimde ceplerimde her yerde sanki içime kendi yumuşak ılık okşayan imajlarını dolduruyorlar. Zaman içinde biriken tüylerin kanatlarım olup beni karşı kıyıya taşıyacağını nereden bilebilirdim o zamanlar. Bir gün güvercin kumru ya da diğer haberci kuşlarımın tüylerinin bu hikâyesini bir arkadaşıma anlattığımda “Hadi canım, yani şimdi önüme bir kuşkanadı da düşse onu da alacak mıyım?” Demişti de yüz adım geçmeden önünde bir kanat bulunca ürküp almak zorunda kalmıştı onu yerden. Kanattan mı ürkmüştü benden mi bilemem ama o kanadı yıllarca o da sakladı biliyorum.
Harfler birleşir, kelime olur. Kelimeler birleşir söz olur, çoğalır, yayılır. İnsan dağarcığında ne çok harf kelime varsa ona göre yazar konuşur. Ya yoksa azsa boşsa dağarcık, bu demektir ki yaşanılmışlık harfleri noksandır. Senden seni alıp götüren yıllar değildir bu cepheden baktığında seni sana veren, seni sen yapan tezgâhtır bu acı yaşanılmışlıklar. Sana uçman için kanat olan biriktirilmiş tüyler gibi, biriktirilmiş kelimeler de senin hayatın ortasındaki DURUŞ’unu uçuşunu belirler. Sevgiyle açın kanatlarınızı ve bırakın rüzgârın tatlı esintisine kendinizi aşkla süzülün karşı kıyılara.Dilek.....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:50
5
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
KAFES/birazda TİYATRO

“İnsanlar dünyayı değiştirebilirler mi? Yoksa kendilerini kapattıkları kafeslerinde yaşamın şartlarına ve getirdiklerine boyun eğmek mi zorundalar?" Başkaldırılar olmadan kederlerin, can sıkıntılarının, hüzünlerin üstesinden gelmek ne kadar mümkün olabilir sizce?Yoksa haince yapılan sessiz savaş daha mı iyi sonuç verir?
Bu akşam Konak/izmir Devlet Tiyatrosunda oyunu izleme şansına sahip olduk çok şükür.Bir lastik gibi çekilip gerildik ve bırakıldık.Toplumun acı gerçekleriyle yüzleşmek ne kadar yüreğimizi burksa da tüm oyuncuları ayakta alkışladık.Rejisör:Barış eren'i ,CHİARA:Ceyhan Gölçek'i ve tüm ekip arkadaşlarını yürekten kutlarız. İnsan; bir kurban mıdır, yoksa toplumun, insanlığın değişmesinde, ilerlemesinde küçük de olsa kendine düşen rolü oynayan bir birey midir? İzleyip kararı siz verin lütfen.Tüm İzmir'lilere tavsiye ederiz.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
00:22
3
yorum
Etiketler: SAJA BAKIŞI, TİYATRO
28 Mart 2008 Cuma
ÖZ BENLİĞE YÖNELMİŞ KESKİN ve DERİN BAKIŞ:İNSAN

Hayat masasında kendime otopsi yapan kendim, derin bir çizik atıyor bağrımın tam ortasına, acı duyuyor gibiyim, hissettirmemeye çalışıyorum kendime. Acımasızca çıkarıyorum cansız olduğunu düşündüğüm bedenimden iç organlarımdan bir kaçını. Bunu neden yaptığımı bilmiyorum. Yüz yıllar öncesinden kalan bir mirasmışçasına olgunluk ve huşu içersinde, ibadet edercesine yapıyorum işimi. Kendimden kendime bir ses işitiyorum sanki toprağın derinliklerinden çıkan tohum misali. Kendim için yapıyorum bunu diyorum, her şeyin daha iyi olması için. Acı hissedenin ruhum olduğunu anlıyorum aslında. Keskin bir bakış atmadığımı anlıyorum (Gerçek şu ki insan, öz benliği üzerine yönelmiş keskin ve derin bir bakıştır; “Kıyamet suresi: 14 “ Bedenimin içinde yatıyormuş gibi görünen ama onunla bir olan bana, bu keskin bakış.
İçimde boşluk oluşuyor bir anda anlıyorum ki artık içimde bir şey kalmamış. Sıra seni sen yapacak olanda diyor sessiz sözsüz konuşan gizemli ses. Gözlerimin karanlıkta kaldığını hissediyorum, dilimde yok fikrim de. Güzel bir duygu kaplıyor içimi üstüme örtülen örtüden midir nedir bilmem? Her şey tamam.
“ Artık dirilme zamanı kendimi yeniden yapacağım” diyor kendim,” içine BEN gireceğim.”
Devamı Buradan ...>>
27 Mart 2008 Perşembe
EŞEK ve KÜÇÜK KÖPEK/La FONTAİNE'den hikaye

-1-
Yaradılış zorlanmaya gelmez.
Zorladın mı yaptığın güzel olmaz.
İriyarı,kaba saba bir adamsan,
Çıtkırıldım görünmenin manası var mı?
Herkese incelik vermemiş Yaradan.
Kimi insan doğuştan güzel, alımlı;
Onlar gibi olmaya kalkmamalı.
Yoksa, ne yapsan tökezlersin;......
Masaldaki eşeğe benzersin.
Hani o, beni sevsinler diye
Efendisini okşamaya kalkan eşeğe,
-Ne demek? demiş eşek kendi kendine;
Şu minnacık köpeğin değeri ne?
Neden o bayların bayanların
Kucaklarında oturuyor da
Ben zavallı,hep yük altındayım
Boyna da sopa yiyorum sırtıma
Nedir sanki bu köpeğin marifeti
Susta durup ayağını uzattı mı
Kucaklayıp öpüyorlar suratını.
Buysa bütün istedikleri,kolay;
Ben de yapar,okşatırım kendimi.
Eşek pek sevinmiş bu aklı bulduğuna
Ve efendisinin keyifli bir zamanında
Zor bela kaldırıp ayağını
En candan eşek cilvesiyle
Sokmuş adamın çenesine.
"Ya! Nasıl!" der gibi de anırmış
O mübarek,o şahane sesiyle.
-Çüüüş! demiş sahibi şaşırarak;
Ne çene bıraktı bende, ne kulak.
Gelsin sopa,demiş;Sopa gelmiş
Eşeğin ayağı değmiş suya.
Böyle de bitmiş komedya.
-2-
Eşeğin biri aslan postu giymiş,
Millet evinden çıkamaz olmuş.
Eşek hep o eşek,
Ama gören korkudan ölecek.
Bir gün aksilik etmiş kulakları,
Uçları çıkıvermiş posttan dışarı.
Açıkgözün biri görmüş,
Eşeğin şakası sona ermiş;
Vurmuş sopayı beline,
Sürmüş aslanı değirmene.
Şaşırakalmış görenler,
Aslanı eşek etti sanmışlar.
"Ülkemizde çok böyle aslan
Nice babayiğitlerimize
bu masal biçilmiş kaftan
Posta kanarsak YUF bize!"..
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
23:48
0
yorum
Etiketler: HİKAYELER, SAJA BAKIŞI
KOÇ BURCU

21 Mart/21 Nisan arasında doğan Sevgili KOÇ burcu insanı
Sizler “Ağaçların çiçeklenme döneminde dünyaya gelen kişiler olarak görkemli insanlarsınız. Kanatlarınızı burcunuzun kuşu olan aladoğanlar gibi geniş bir açıyla açıp her zaman yeni işlerin yeni projelerin, yeni düşünce akımlarının peşinde koşan usta avcılar gibisiniz. Amaaa bu ay içinizdeki karanlık yönleri fark edip değişik tecrübelerle bağımlılığınızın farkına varma dönemine girdiniz. Doğal olduğunu bildiğiniz halde bir türlü açıklayamadığınız fanatik fikirleriniz size ......
aynadaki kendi aksiniz olduğunu gösterecek. Unutmayın ve bu ay dikkatli olun neyle karşılaşırsanız karşılaşın orada sizi size anlatan bir mesaj olacak.”dağdan yansıyan ses gibi”Birisine “acımasız” derseniz, bilin ki o sizsiniz. Sevgili koç, bu ay sakın ateşle oynama ve sonra da pişman olma. İçini ürperten kandırmacalara kulak asma.
Uğur renginiz: Sarı
Kabileniz: Fırtına kartalı
Bitkiler âlemindeki totemin: Yabani hindiba
Hayvanlar âlemindeki toteminiz: Aladoğan
Uğurlu taşınız: yaldızlı opal
Aladoğan insanları taşları gibi ya durmaksızın çevrelerine ateşli bir enerji yayarlar, ya da içlerindeki ateşin parladığı zamanlarda şimşek gibi çakarlar. Tıpkı taşları gibi ufukta beliren her yeni düşünce için bir umut kaynağıdırlar. Düşünceleri hayata geçirmekte katalizör rolü oynarlar. Bu burcun insanlarının başına sık sık “kan hücum eder” Yabani hindiba çayı onlara iyi gelir. Düşünmeden bazı şeylerin içine hızla daldıkları için başlarını oraya buraya çarpabilirler. Çevrelerindeki olaylar hakkında doğru bir bakışa sahip oldukları için onları dinlemesini bilenler zarar etmezler. Onların gökyüzü ve güneşle özel bir bağlantıları vardır. Kızdıkları zamansa yaralayıcı sözleri tıpkı keskin bir pençe gibi insana acı verir. Kavrayış yetenekleriyle kendilerini ve çevrelerindekileri ruhsal bir gelişim sürecinden geçirmeyi başarabilirler. İyi bir yönetici, iyi bir idareci gizli yetenekleri yüze çıkarmada usta birer teşvikçidirler. Haydi, koç burcunun Aladoğanı naturan gereğini yap, ama yine de bu ay düşünce kontrolünü elden bırakma olur mu? Mutluluk ve başarılar dilerim. TONTİNİ....
Devamı Buradan ...>>
26 Mart 2008 Çarşamba
HAZIRLIK/Kelime oyunu

Sufinin sufi olalı yaptığı şey: HAZIRLIK. Sevgiliye ulaşma yollarında geçeceği menzilleri bilip bilmeden” beden zihin ruh” üçlemindeki birleme hareketi. Hazreti İbrahim’e Allah” bir ev yap der. İçini temizle ve sana gelsinler.” Hazırla beden mekânını.
Hani sevgilinin geleceğini haber aldığınızda yapılan hazırlıklar silsilesi. Saçların kaşların tırnakların bedenin elbiselerinin çerinin çöpünün temizliğini, Mevlana’nın Şems’in geleceğini duyduğunda müjdeyi getirenlere dağıttığı bahşişlerini . Hani O raks edişini kendinden geçişini”.O geliyor o deyişini.” Bir yalana neler verdiniz diyene, bende yalan olduğunu biliyorum onun için altın verdim, sevgili gerçekten gelseydi canımı verirdim deyişini.” Hatırlayın aşkla yanan o yürekten çıkan öz deyişleri.
Gökten bir kartal geçse ve yere düşse gölgesi
Bu acaba Şems’in gölgesi midir?
Yerin altından gelirse bir su şırıltısı sesi
Bu ses Şems’in sesi midir?
Çöllerde kumda varsa kızgın bir ayak izi
Bu iz Şems’in izi midir?
İşte Mevlana’yı böyle bir aşk hazırladı Mesnevi’yi derlemeye. Mesnevi işte böyle bir aşkla hazırlanıp sunuldu biz sevgiliyi bekleyenlere.
"Dilek"
.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
17:02
11
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., Kelime oyunu
ÇİÇEK VE SUYUN AŞKI

Günün birinde çiçek ile su karşılaşıp arkadaş olmuşlar. Çiçek o kadar mutlu olmuş ki, mutluluktan içi içine sığmaz hale gelmiş. Suya âşık olmuş işte. İlk kez âşık olan çiçek, etrafa o güne kadar saçtığı kokuların en güzelini saçmaya başlamış. Sonra suda çiçeğe karşı bir şeyler hissetmiş. Çiçek, suya her gün, her aklına geldikçe "Seni seviyorum demiş. Su, "Ben de seni seviyorum"…
Aradan zaman geçmiş. Çiçek hep "Seni seviyorum" demiş. Su, yine "Ben de".......
Çiçek, beklemiş, beklemiş, beklemiş... Artık öyle bir hale gelmiş ki koku saçamaz olmuş. Etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum." demiş. Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum." demiş
Birdenbire, hastalanmış çiçek Rengi solmuş, boynunu bükmüş. Su başında beklemiş çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine... Son çare olarak bir doktor çağırmaya karar vermiş. Doktor gelmiş ve muayene etmiş çiçeği. “Hastanın durumu ümitsiz, artık elimizden bir şey gelmez." Demiş Su, merak etmiş, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye sormuş doktora. Doktor, "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum... Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun içindir" demiş
Su anlamış artık, sevgiliye sadece "Seni seviyorum" demek yetmezmiş... Suçiçeğini sulamamış ki hiçbir zaman…
İşte benim en sevdiğim hikâye. Çiçekle suyun aşkı. Seni Seviyorum’u duymak nereye kadar yeter bir insana. Karşındaki elindeki tüm güzellikleri sunmadıkça sana ,sulayıp, büyütmedikçe seni. Emek vermedikçe, serilip serpilmene yardımcı olmadıkça neye yarar.
Dünyayı güzellik Kurtaracak… O güzelliklerin başında geliyor SEVGİ. Herkes sevse birbirini, hayatı, her su çiçeğini ya da çiçeklerini, bahçelerini sulasa elinden geldiğince, son damlasına kadar, böyle mi olur dünya? Her yerde bir savaş, bir karmaşa yaşanır mı? Kurur mu insanların içi su su olsa. Çiçek de suyuna ilham verse mesela o da kokusunu saçsa her yere böyle mutsuz olur mu insanlar. .Kendi doğurduğumuz yavrumuz kadar sevsek bütün çocukları, yaşlıları annemiz babamız gibi, kendi bahçemizdeki çiçeklere gösterdiğimiz özeni komşumuzun bahçesine de göstersek eksilir mi içimizden bir şeyler , kısalır mıyız? Neden Allahın insanlara verdiği en güzel duyguyu “sevgiyi” kullanmakta bu kadar aciziz biz insanlar…
Çok istiyorum… Güzel bahar mevsimini yaşamaya başladığımız şu günlerde çiçekler mis gibi koksun, sular gürül gürül coşsun;) Dünyamız kurtulsun…....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:46
2
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
25 Mart 2008 Salı
PEPİNO

Yakın zamanda hayatımıza girecek olan yeni meyvalardan birisi PEPİNO. Peru menşeyli olup, G.Amerika' nın diğer ülkelerinde de yetişmektedir.Ülkemizde de yeni yeni yetiştirilmeye başlanan, tadı "kavun,muz,salatalık,elma,ananas"karışımı olan çok şifalı bir bitki- meyva olduğu söylenmektedir.Besin değerinin yüksek olması dolayısıyla her geçen gün rağbet gördüğünü, başta şeker hastalığı ve kemik erimesi olmak üzere, dalak yetmezliği, bağırsak kanseri, tansiyon, kollestrol, gen hastalığı ve iştahsızlığa çok iyi geldiği, vücudu dinç tuttuğu öne sürülmektedir. A ve C vitaminleri sayesinde idrar yolları, solunum yolları enfeksiyonlarında vücudun direncini arttırır. Ayrıca yara ve diş iltihaplarına karşı etkilidir. Kan damarlarının kuvvetli olmasını sağlar.Bundan böyle rakı sofralarının mezesi olacağını da unutmamak gerek.Sufi-saja ekibi olarak biz tadını çok beğendik,siz de beğenirsiniz umarız.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:13
0
yorum
Etiketler: ALTERNATİF TIP, ŞİFALI BİTKİLER
23 Mart 2008 Pazar
3.1.4.1.6

ÜÇ BİR DÖRT BİR ALTI
Acaba bir kişi güneşle birlikte hep batıya hep batıya gitseydi hiç yaşlanmayabilir miydi? Bilinmez hep aynı günü yaşıyor olacaktı belki de. Güneş onun için hiç batmıyor olacak, gün 24 saatle kısıtlı kalmayacaktı belki de. Batı nereye göre batı sizce bir yerden sonra batı batının doğusu olmaya mahkûmken, doğu da her zaman doğunun batısı olacaktır şüphesiz.
Çemberin yarıçapı :”3.1.4.1.6”yani Pi sayısı merkeze yol alışımızın gizli formülü de olsa zoru başarmak başarmanın en güzeli bence.
Tasavvufta YOL dan söz edilir .Yol denir,yolcu ,yolculuk denir bu merkeze seyahat serüvenine.formülü 3.1.4.1.6 bu rotayı izleyen bulur leylayı da mevlayı da.Rotayı şaşırmamak dümeni fazla oynatmamak gerek.Bu güzergahta develer gibi yol almak köpek ulumalarına çölün fırtınalarına kulak asmamak gerek.Çokluktan tekliğe giden yolda önümüze çıkan engellerin aşılası, ulaşım yollarının kolay geçilesi olması dileklerimle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
23:01
1 yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
PSİKODRAMA/Alternatif çöküntü

Psikodrama J.L.Moreno'nun temellerini attığı yaygın olarak kullanılan felsefe, kuram ve teknikler bütünüdür. Grekçe Psyche(ruh) ve drama(eylem) sözcüklerinden gelmektedir. Moreno’ya göre bu, insan varlığını ya da durumun gerçeğini dramatik yöntemlerle araştırmakta olan bir bilim dalıdır. Psikodrama başka bir tanımla bir tür dramatizasyondan ya da başka bir ifade ile spontan tiyatrodan yararlanılarak gerçekleştirilen bir ruhsal geliştirme tedavi yaklaşımıdır. Ortada yazılı her hangi bir metin yoktur:§ bir spontan tiyatro sergileyerek izleyenleri eğlendirmek ya da eğitmek de amaç değildir.......
Sahnede görülen spontan tiyatro, gerek oyuncuların gerekse izleyenlerin ruhsal yönden gelişmelerini iyileşmelerini amaçlayan karmaşık bir sürecin, ancak su yüzündeki bölümüdür.(2) Psikodrama’da her şey mümkündür. Buradaki ‘’her şey’’ in altını çizmek isterim. Kişiler psikodrama sahnesine geçmiş de yaşadıkları bir takım olayları getirebilecekleri gibi geleceğe ilişkin hayallerini, rüyalarını, hatta deja-vu yaşantılarını ya da halüsinasyonlarını da getirebilirler. Ne tür olursa olsun, geçirdiğimiz bir iç yaşantıyı psikodrama sahnesinde tekrar yaşama şansımız vardır. Söz konusu ‘’tekrar yaşama’’, geçmişteki bir olayın yeniden yaşanması şeklinde olabileceği gibi, geleceğe ilişkin bir hayalin provası şeklinde de olabilir. Psikodramanın niteliğini ve temel özelliğini Moreno’nun Freud’a söylediği bir söz, kanımca veciz bir şekilde özetlenmektedir. ‘’ Dr. Freud, siz bir gün yapay bir ortamda, insanların görmüş oldukları rüyaları analiz ediyorsunuz. Ben ise onları, görmüş oldukları bir rüyayı tekrar görmeleri için yüreklendiriyorum.’’ Gerçekten de Moreno’nun dediği gibi, insanlar, niteliği ne olursa olsun bir takım yaşantılarını psikodrama sahnesinde tekrarlama, yeniden yaşama şansına sahiptirler. Bir takım yaşantıların psikodrama sahnesinde tekrarlanması, iyileştirici / tedavi edici işleve sahiptir. Moreno’nun bu işlevle ilgili görüşü de ilginçtir. Ona göre ‘’İkinci kez yaşanan her gerçek, birinciden kurtuluştur.’’ Belki şöyle dersek daha belirgin olabilir; eğer bir gerçeği ikinci kez yaşarsak, bu gerçeği kontrolümüz altına alabiliriz. Yani ilk kezBurdan yaşadığımız bazı olaylar, bizi kontrollerine alabilir; fakat biz bu olayları Psikodrama sahnesinde ikinci kez yaşarsak, bu durumda biz onları kontrolümüz altına alırız. ‘’İkinci kez yaşanan her gerçek, birinciden kurtuluştur.’’ demek yerine ‘’ ikinci kez yaşanan her gerçek, birincinin verebileceği zarardan kurtuluştur.’’ diyebiliriz . Bir çocuk, havlayarak kendisini korkutan bir köpeği yalnız kaldığında taklit ederek korkusunu hafifletmeye çalışır. Muhtemelen eski çağlarda ilkel insanlar da böyleydi; kendilerini korkutan doğa olaylarını ve hayvanların davranışlarını, dans ederek ya da benzeri yollarla tekrarlıyor, onlar karşısında duydukları kaygıyı denetim altına almaya çalışıyorlardı. Kuramsal bir takım temellere oturtulmuş, çeşitli tekniklerle bezenmiş Psikodrama’da ise, sistematik bir ‘’yeniden yaşama’’ etkinliği söz konusudur. Psikodrama yöneticilerinin organize ettikleri bu etkinliklerin kişilerin katarsis sağlamalarına bir takım ağırlıklarından kurtulmalarına yardımcı olur.Devamı Burdan
URL:http://www.genbilim.com/....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
19:10
1 yorum
Etiketler: ALTERNATİF TIP, GELİŞİM
ATOM KARINCA GELİYOOOR

Mutlaka hatırlayanınız vardır onu" atom karınca" geliyor diyerek bir nida atar, nidayı atmadan evvel kafasındaki kasktan çocukken anlayamadığımız bir güç yüklemesi oluşurdu. Normalde kendinden kat be kat büyük şeyleri kaldıran bir karıncaydı.Geçmiş zamanların çocuk yanlarımızı etkileyen önemli çizgi filmlerden biri idi. hatırlayanınız varsa tabii! Siz de bıraktığı izlerin yorumlarını yazarsanız seviniriz.
Devamı Buradan ...>>
21 Mart 2008 Cuma
EN KÖTÜSÜ VARKEN ,YOK OLMASI

Hiç unutmam henüz 9-10 yaşlarındaydım. İçimde bir şeylerin tutuştuğunu bir taraftan da sanki buz gibi sularda kaldığımı hatırlıyorum. Kaç günüm öyle geçti tam olarak bilmiyordum ama 39 derece ateşle yatarken bile hissedilebilen o sevgiyi, sıcacık bir elin hep başımda gezindiğini çok iyi hatırlıyordum…
İyileşmeye başladığımdaysa belki bir hafta geçmişti aradan. En güzel oyun arkadaşımda hiç gözükmemişti ortalıkta. Annem ona da bulaşmasın diye çok yakılaştırmıyordu yanıma. Nasıl sevinmiştim iyileşip onu yanımda görünce. Normalde sürekli birbirimizi yerdik ama en yakın arkadaşım,kardeşimdi sonuçta.
Göz altları mosmor olmuş anacığımın başımda nöbet tuttuğu hemen anlaşılıyordu. Yüzü sapsarıydı. Kadıncağız yaşlanmıştı sanki. Halbuki an fazla 27sindeydi. Canımmm benimmm…
Babamı onca gün hiç görmemiştim etrafımda.......
Annem başımdayken o nerdeydi.? En azından akşamları evdeydi. Gelip bakmışsa bile yatakta geçirdiğim onca gün neden bir kere bile yüzünü gördüğümü hatırlamıyordum. Sorun benim hafızamda değildi tabii. O zaman bile farkındaydık, bazı duyguları eksikti,geliştirememişti. Sonradan da değiştirmek için hiçbir şey yapmadı zaten.
İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur derler ya çok doğru. O zamanlardan şu günlere kadar, varlığını bildiğim ama yanımda olmadığı tek kötü günümde o olmadı maalesef. Yanlışımda, doğrumda. Kötü günümde, hatta en güzel günümde bile varken yoktu.
Eksiğin mi vardı? istediğin bir şey yapılmamış mıydı diye sorun. Hayır hepsi oldu istediğim her şeye sahiptim. Harçlıksa harçlık, markalı ayakkabılar, kıyafetler. Hatta en güzel genç odası. Çokta özgürdüm hiçte dayak yemedim. Her şeyim vardı babamın SEVGİsinden başka. İşin kötüsü gerçekten sevmedimi onu da bilmiyorum. Bütün iyi niyetimle sevgisini gösteremediğini düşünüyorum çok inandırıcı olmasa da. Yeri gelmişken sağladığı imkanlardan dolayı teşekkür ederim kendisine. Biyolojik babalığı içinde.
“Annelik doğuştandır ama babalık sonradan öğrenilir”i hepimiz duymuşuzdur. Bazı insanlar sonradan bile hissedemiyorsa bu duyguyu biraz olsun çabalayan en azından sarılıp koruyup, kollayıp ona emek veren babalara en az anneler kadar saygı duyulmalı diye düşünüyorum.
Bende oğlum için maddiyattan önce ona sevgisini verip güzelde kötüde, yanlışta, doğruda her zaman ,her yerde yanında olduğunu sevgisiyle hissettiren bir baba istiyorum.
İçi çocuklarına verecek sevgiyle dolu bütün babalara saygılarımı diğer babacıklara böyle anılarımı yolluyorum…*ela*....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:57
2
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
20 Mart 2008 Perşembe
BİRAZ'DA HAYYAM
Biz gerçekten bir kukla sahnesindeyiz:
Kuklacı Felek usta, kuklalar da biz.
Oyuna çıkıyoruz birer, ikişer ikişer;
Bitti mi oyun, sandıktayız hepimiz.
Ehil insana canım feda olsun;
Ayağı öpülse öperim onun.
Bir de git ehil olmayanla konuş:
Cehennem ne imiş görmüş olursun.......
Hayyam, olsa olsa bir çadır senin bedenin,
Can sultanımızın bir süre oturması için;
Ecel hancısı bir başka konak döşeyince
Sultan göçer gider, viran olur çadırın senin.
Günahlarım çok olmasına çoktur benim,
Ama dinsizler gibi umutsuz değilim:
Cennet cehennem umrumda değilse de
Ötede hem şarap olacak, hem de sevgilim.....
Devamı Buradan ...>>
KARİKATÜRİST AHI

Bu haftaki Leman Başbakan Erdoğan'ı çok güzel tiye almış ne demiş leman: Alma Lemanın ahını çıkar aheste aheste. Daha çokkkkk çıkarrrrr.
Devamı Buradan ...>>
19 Mart 2008 Çarşamba
BEKLERKEN KENDİNİ EKSİLTME SAKIN
Beklerken,
Kendini eksiltme sakın
Beklemek gün bitimini, gündoğumunu, maaş gününü, sevgilinin gelişini, bebeğinin doğumunu eksiltmemeli sendeki seni. Artmalısın çoğalmalısın beklerken. Güneş doğmaz o saat gelmeden, bunu bilirken gecenin ve yıldızların varlığında ruhunu çoğaltmak varken sabahı beklemek neden?
Değil mi ki yaşananlar yaşanıp bittiğinde hayal olup çıkıyor, gelecek olan gelmeden de hayal edilip var edilebilir.
İlk doğumuma 2 hafta kala çalıştığım bankadan doğum iznimi almıştım. Dokuz aylık bekleyişin neredeyse sonuna gelmiştim. Yüzünü, gözünü, elini ayağını henüz görmediğim o içimde kımıldayan canlıya âşık olmuştum daha şimdiden. Beklemek mi âşık etmişti beklenen mi bilmiyorum. Görmeden AŞK olur mu? Diye bir anket yapılsa çoğu kişinin cevabını duyar gibi oluyorum.”olur mu öyle şey?”.”Göz görür gönül mihman olur”Diye…
Sanıyoruz ki göz görüyor.
Hayır, gören: tavus kuşu gibi tüylerimiz, tenimiz, kulağımız, burnumuz, hislerimiz…
Doğum günüm 17 Mart, bir gece önce kuru fasulye yediğimden sancılandığımı sanıyorum önce, daha sonra bir içgüdü önsezi ve işaret; Bugün beklediğim gün geldi diyorum yarı heyecan, yarı korku, yarı sevinçle. Her anne kutsaldır bana göre, çünkü ölümü bile göze alarak yatar o doğum koltuğuna. Olsun der, bir canlının yaratılışına mekân oldu hiç değilse şu bedenim.
Beklemek kendi doğum günümde çoğalttı beni ve hayatımdaki en kutsal en eşi emsali bulunmaz doğum günü armağanımı” Umut’umu” aldım kucağıma çok şükür. Aradan çok uzun yıllar geçse de saniye saniye her anını milyon kez yaşadığımdan o anı ve bebeğimin ilklerini tüm detaylarıyla anlatabilirim sanıyorum.
Beklerken çoğaltıyor kendilerini bebek taşıyan ANNELER.
Tüm anne adaylarına sevgiler.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:45
1 yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
18 Mart 2008 Salı
GERÇEK OLAN RÜYA/Ela anneden

Annemin bize aldığı iki küçük plastik bebeği hatırlıyorum. Saatlerce bıkmadan, usanmadan oynardık kardeşimle. Kıyafetlerin birini çıkarır, diğerini giydirir, akşamı bulurduk. Hep hayal ederdim, nasıl isterdim yatırdığımda gözünü kapatmasını, ağlamasını, mama yemesini. Onu giydirirken ellerini kollarını oynatmasını gerçekten annesi olmayı. Çocukluk işte…
O zaman aklımın ucuna gelir miydi ilk olarak rüyalarım sayesinde annelik duygusunu tadacağım, o rüyaların etkisiyle içgüdülerimi daha fazla erteleyemeyeceğim kimin aklına gelirdi.
Hep hayalini kurduğum o güzel bebeklere ilk rüyalarımda sahip oldum ben. Hatta doğum bile yaptım en acısızından......
Kimi zaman oğlum oldu kimi zaman kızım. Gördükçe istedim istedikçe gördüm. Türlü türlü bebeği emzirdim, büyüttüm, okşadım. O kadar gönülden dolambaçsız, açıkça istedim ki belki birçok engel yok oluverdi bu sayede bilinmez. Büyük bir umutla bekledim ve nihayet sıcak bir ağustos sabahı içimde bir kalbin daha olduğunu öğrendim. Minicik ve benimkinin iki katı hızla çarpan bir kalp daha. Hissettiğim ilk şeyler aslında bana göre biraz acayiptiuçmak istedim, dereler gibi çağlamak gürül gürül gürüldemek, gülerek ağlamak istedim. Koşmak istedim, soğuk sulara atlamak istedim. Hep korktuğum şeylerin hepsini bir anda yapmak istedim paraşütle atlamak mesela ya da dalış yapmak… Sanırım hepsini birden yaptım. Sonra sakinleşmeye çalıştım, derin derin nefes aldım tabiî ki gözümden akan yaşlara engel de olamadım…
O zamana kadar rüyama giren bebeklerin hangisinin kendi bebeğim olduğunu düşünmeye başladım. Esmer güzel kız mıydı, o sarışın kıvırcık saçlı yeşil gözlü oğlan mı? Birden toparlandım “önemli olan sağlığı” dedim doğum anı aklıma geldi korktum. Karnımı okşadım tıpkı filmlerdeki gibi ne kadar heyecanlı olduğumu onu ne kadar çok istediğimi anlasın diye “bebeğimmm” dedim, “hoş geldin iyi ki geldin…”
Onunla beraber hayallerimde rüyalarımda geri geldi bence. Her anı güzel her anı anlamlı hele kıpırtıları… Hissetmeye başladığımdan beri başka bir dünyadayım…
Oğlumuza can verene, lokmasını veren canımaaa, sevgilime, sevdiklerime, rüyalarıma sonsuz teşekkürler
Bu güne kadar anne olmayı hayat şartlarından dolayı erteleyen anne adaylarına;
Sevgilinizle geçirmiş olduğunuz o güzelim yılların keyfinin üstüne yavrunuzu kucağınıza alacak olmanız mutluğunuzun tuzu biberi olacak inanın. Bebeğiniz olmadan geride kalan, geçen yılların geri gelmeyeceğini unutmayın lütfen. Düşünmeden hayallerinize teslim olun. Hele benim gibi akşamları ayaklarınıza masaj yapan, yediğiniz iki üç lokmayı çıkarırken lavaboya gelip sırtınızı sıvazlayan, siz eğilmeyin diye ayakkabılarınızı bağlayan, karnınızı seven ve baba olmanın sorumluluğunu en iyi şekilde taşıyabileceğine inandığınız bir hayat arkadaşınız varsa bir an bile düşünmeyin…
Tüm annelere ve en büyük yardımcıları güzel babalara sevgiyle.....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
17:18
6
yorum
Etiketler: ELA'dan mektup
SENDEN SANA YOLCULUK

SENDEN SANA YOLCULUK
Yolculukla başladık yazılara. Bu gün yine yolculukla devam edeceğiz galiba. Ama bu yolculuk bir ömür sürecek bir yolculuk. Bir yere yolculuk yapacaksak eğer, bizden evvel o yola gidene danışırız, sorar soruştururuz. Her gidişin de bir reçetesi vardır çünkü. Ete kemiğe bürünülmüş halden etsiz kemiksiz ASIL olana yolculuk bu. Eh dile kolay ruhsal yolculuğu yine de bir bilenden öğrenmek gerek. Aslına kavuşanların geçtiği yollar engebeli, çamurlu, fırtınalı, çapraşık, aşılması zor dağlarla kaplı, acılı ve ıstıraplı olsa da, yanmak yakılmak ta eklense üstüne üstlük bu yol güzergâhına, aşkla belki ulaşılabilir diyorum o yere. Aşkın aşamayacağı engel olmadığını düşünenlerin ;
“Mevlana
Hacıbektaş
Yunus
Harabi” gibi erlerin başardığını başarmayı istemek çok mu?
Önce bedenimizi temizlemekle başlamalıyız. Bu birinci kapı: Şer-imizi atmak yani. Dış temizlik değil burada kastedilen Rindi’nin dediği gibi:
Hakikat yolunda olmak için rehber
Semti hakikate varmış olmalı
Etmekle olunmaz bir kuru ezber
Manayı matlubu bilmiş olmalı.
Kesretle görmeyen veçhi vahdeti
Hayalde ararlar hep hakikati
Tadıp mest olunca meyi vuslatı
Kendinde kendini bulmuş olmalı.
Kılmak istediğin mukaddes namaz
Abdestsiz hulussuz asla kılınmaz
Abdest hakikatte SU ile olmaz
Tahir olmak için derviş olmalı.
Girip beyti dile her an hac edip
Semavatı aşkı hep miraç edip
RİNDİ melâmeti başa taç edip
Hırkayı kasrını giymiş olmalı.
Hakikat şehrinde aşkın semasında buluşmak dileğiyle…
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
14:17
1 yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
17 Mart 2008 Pazartesi
ZAMAN YOLCULUĞU=2

YEDİ UYUYANLAR
Geleneksel anlamda hikâyeye göre Ashab-ı Kehf denilen bu gençler, Efsûs yani Afşin şehrinde yaşıyorlardı. Bunlardan altısı sarayda görevli, hükümdara yakın kimselerdi sağında ve solunda bulunurlardı. Sağındakiler Yemliha, Mekselina ve Mislina idi. Solunda bulunanlar ise, Mernuş, Debernuş ve Şazenuş’tu.
. Hükümdar Dimityanus veya Dakyanus bir ihbar üzerine saraydaki putperest olmayan gençlerin durumlarını öğrendi. Onları çağırıp tehdit etti, onlar inançlarından ayrılmak istemediler, aksine Dakyanus’u inançlarına davet ettiler.......
Hükümdar onların eski günlerine dönmeleri için zaman tanıdı. Gençlerde inançlarını korumak için şehre yakın bir dağ yönüne gittiler. Yolda giderken Kefeştetayyuş ismindeki bir çoban onların inancına katıldı ve yedincileri oldu. Çobanın köpeği Kıtmiyr de onlara katılıp, arkalarından takip etti. Dağa yaklaştıklarında çobanın gösterdiği bir mağaraya girdiler. Mağarada dua ederek Allah'tan merhamet dilediler .
Kuran'daki;
Kehf suresi 10.ayete göre"Hani o yiğit gençler o mağaraya sığındılar da şöyle dediler"Ey rabbimiz,katından bir merhamet ver bize ve bizim için bir çıkış yolu lütfet işimize"diye
Hikâyenin devamına göre hükümdar, Afşin’e gelip, onları sorar. Kaçtıklarını haber alıp saklandıkları mağarayı öğrenince adamlarıyla mağaraya gider ve mağaranın ağzını onları öldürmek maksadıyla kapattırır.
Kehf suresi 25. ayetine göre"Onlar mağaralarında üçyüz yıl kaldılar,dokuz da ilave ettiler."
Ashab-ı Kehf uyandıklarında geçmiş olan zamanında farkında olmadıkları belirtilir. Uykudan kalkmaları, birbirleriyle konuşmaları ve içlerinden birini şehre göndermeleri Kur'an'da geçer. Bunlar şehre gidip yiyecek getirecek kimsenin (Yemliha’nın) elbise değiştirerek halini kimseye bildirmeden gidip gelmesini uygun görürler. Yemliha, bunu kabul edip şehre geldiğinde çok değişmiş bir şehir bulur.Elindeki paranın da çok eski devirlere ait olduğu anlaşılır.Yemliha geçen zamanın farkına varır ve o zamanın hükümdarının yanına götürülür. İnanca göre bu hükümdar gençlerin dinindendir.Ancak bizim gençler görürler ki geçen zamana rağmen birçok şey yine değişmemiş altın çağ gelmemiştir.
Bazı yazılı kaynaklara göre: Yedi uyuyanlar yani" Rablerine iman etmiş olan bu yiğitler grubu" mağaralarına kapanıp yeniden zaman yolculuğuna yatmışlardır.Ne zaman uyanırlar bu yolculuktan yine Allah bilir.
Altın çağlarda ve Sonsuz ruhsal yolculuklarda buluşmak üzere.......
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
19:49
1 yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
YOLCULUK=1

Yola çıkış geçilecek yerler ve ulaşılacak menzil yolculuk etiketi altında ve içinde kendince uyulması gereken başlangıç hareket ve bitişi anlatır genelde. Hayat zaten bir yolculuk ise bu inanılmaz sihirli maceranın içinde iç içe sınırsız yolculukların tanımlamasının yapılabilmesi ne kadar olası sizce? Yolculuk var yolculuktan içre çünkü.
Geride bıraktıklarımız ve kavuşacaklarımız ve bizleri taşıyan taşıt içindeki sevdiklerimiz ve biz, geçtiğimiz yol güzergâhında kalabalık bir duygu yumağı içinde çözülür düğümleniriz yol sürüp gittikçe. Ardımızda bıraktıklarımızın sevgi yoğunluğu ne kadar hızlı gidilirse gidilsin makaranızı boşaltmaz bir türlü yol uzar da uzar. Ne zaman yarı yola ulaşılır, işte ondan sonra varılacak yerdeki sevdiklerin hızla çekmeye başlar ipini.
Ruhsal yolculuk,
Aşka yolculuk,
Sonsuza yolculuk,
Zamanda yolculuk. Hepsinde ulaşılası bir menzil vardır.
İyi yolculuklar dilenir, su dökülür bir yerden başka bir yere gidenin ardından genelde.”su gibi gidilip gelinsin” diye.7 uyuyanların ardından su dökenleri olmuş mudur bilmiyorum ama uyudukları söylenen mağarada uyandıklarında 300 artı 9 yıl geçtiğini şehre gittiklerinde öğrenmişlerdi. Çünkü bildikleri her şey değişmişti. Hangi zamandan hangi zamanlara yolculuk etmişlerdi acaba?
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
18:47
0
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
YARALI PARMAK

Ülkenin birinde bir asker, arkadaşı ile yolda yürürken elindeki çakısıyla parmağını kesti. Biraz ötede bir dispanser vardı."Ben şurada bir pansuman yaptırayım "dedi arkadaşına. Dispanserin kapısından girdi. Karşısına iki kapı çıktı. Birinin üstünde "Hastalıklar" ötekinin üstünde "Yaralar" yazılıydı.
"Yaralar" yazılı kapıdan girdi. Bu kez yine iki kapıyla karşılaştı. Birinin üstünde "Kemik",ötekinin üstünde "Et" yazılıydı."Et" yazılı kapıdan girdi ve... Yine iki kapıyla karşılaştı.
Birinde "Önemli",ötekinde "Önemsiz" yazılıydı."Önemsiz yazılı kapıdan girdi ve... Kendini bir anda sokakta buldu. Onun, dispanserin bir kapısından girip, aradan bir dakika bile geçmeden, bir başka kapısından çıktığını gören arkadaşı merakla sordu:
"Nasıl oldun?" dedi."İyi baktılar mı sana?"
Asker, yaralı parmağını kaldırarak yanıtladı arkadaşını:
"Hayır, kimse bakmadı ama"dedi."Organizasyon bir harikaydı..."
Bütün dünya'dan alıntı.
Devamı Buradan ...>>
12 Mart 2008 Çarşamba
KAŞ'a seyahat
Sufi@saja grubu öğretmenleriyle yarın sabah KAŞ'a gidiyor,YAŞASIIIN !Gelemeyenleri gönlümüzde götürüyoruz.
Devamı Buradan ...>>
11 Mart 2008 Salı
VARLIK BİLİNCİ

Öğretmen geldi mi öğrenciler bildiklerini unuttuklarını sanırlar, Güneş çıktığında ayın ve yıldızların görünmez olması gibi. Oysa oradadırlar bütün bildikleriyle kendi içlerine çekilip saydam kabuklarını çekmişlerdir üstlerine bir örtü gibi. Rüzgâr elini nefesini çektimi denizin üstünden kendini var sayan o koca dalgalar sessizleşip sakinleşip varlık bilincini terk edivermiş görünürler.
O benlik bilinci, o kibir, kendini beğenmişlik var ya her an düşüncenin ve bilginin altında uyumadan bekleyen sinsi bir tilki gibi, kümeslerden ne aşıracağının hesabını yapar durur.
Yol gösterir, çareler üretir, çıkmazlarımızı çıkar haline getirir puslanmasına fırsat vermeden benlik aynamızı siler de siler hohlamadan.
Varsayalım ki biz, en büyük en bilgili en yüce en kutsal en erişilmez en akıllıyız. Ne olacak?
Güneş gibi yapayalnız olacağız o zaman. Koskoca gökyüzünde tek başına zavallı. muhabbet edip bize ışığını yansıtıp "ışık yansıtmaca" oynayacağımız bir tek arkadaşımız bile olmadan yaşayıp gideceğiz.Belki arasıra tutulmalar olabilir ışığımızın önüne gölge olacak bulutlar gelebilir ama " Öfff yine de çok sıkıcı."Tilkiye yol veriyorum...
Hep birlikte,sevgiyle ve aşkla oyunuma devam ediyorum.TONTİNİ
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
23:39
1 yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
10 Mart 2008 Pazartesi
İRONİ

SARI ÖKÜZÜ VERMESEYDİK KEŞKE
Bir dosttan Pazartesi mesajı olarak gelen maili sizlerle paylaşmadan edemedik.Hikayenin kimden alıntı olduğu belirtilmemiş ama büyük bir ihtimalle Mevlana'dan.Tek-tük kalan öküzler neler acaba?
Ormanın birinde.Aslanlar toplanmış. "Yahu" demişler, "Hesapta kralız, açlıktan öleceğiz birader... Maymuna saldırsak, ağaca kaçıyor; fillere saldırsak, fazla büyük... Ceylanlar hızlı, yetişemiyoruz; kuşa dalsak, uçuyor; e balık yakalayacak halimiz de yok... N’aapsak?" Bir tanesi "En iyisi, öküzlere saldıralım" demiş, "iri yarı görünüyorlar ama ne pençeleri var, ne dişleri diş... Tam dişimize göre!
Olur mu? Olur.......
Hücum!
Ama evdeki hesap çarşıya uymamış; öküz, öyle yabana atılacak hayvan
değilmiş meğer... Organize oluyorlar, topluca savunma yapıyorlar,
püskürtüyorlarmış.
Aslanlar aç bil aç.
N’aapsak, n’aapsak?
“Tilkiye danışalım" demişler.
Tilki "kolay" demiş, "beni, öküzlerin yaşadığı zengin otlakların prensi
yapın, işinizi halledeyim..."
Kabul etmişler.
Tilki, elinde beyaz bayrakla öküzlere gitmiş, "saygıdeğer öküzler" demiş,
"aslında aslanlar uysaldır, sizi de çok seviyorlar... Ama şu aranızdaki
sarı öküz var ya, sarı öküz, işte sorun o... Görünce tahrik oluyorlar,
canları çekiyor, verin şu sarı öküzü, kurtulun kardeşim, huzur içinde
yaşayın!"
Öküz heyeti düşünmüş taşınmış, "bana dokunmayan yılan bin yaşasın"
mantığıyla, verivermişler sarı öküzü...
Aslanlar da afiyetle yemiş.
Bir gün, iki gün...
Tilki gene gelmiş.
"Bakın gördüğünüz gibi, saldırılar kesildi, mutlu mutlu yaşıyorsunuz" demiş
ve eklemiş: "Ama şu benekli öküz var ya, benekli öküz, o burada olduğu
sürece size rahat yüzü yok arkadaş, canları çekiyor, verin, kurtulun!"
Öküz heyeti düşünmüş, "otlağın selameti için" teslim etmiş benekli öküzü.
Üç gün, dört gün...
Tilki gene gelmiş.
Kuyruğu uzun olanı...
Burnu beyaz olanı...
Tombul olanı...
Tek tek alıp, gitmiş.
Otlak seyrelmiş.
Aslanlar semirmiş.
Bir gün... Tilki gelmemiş!
Gerek kalmamış çünkü.
Direkt aslan gelmiş.
"Hanginizi istiyorsam, canım hanginizi çekiyorsa, onu vereceksiniz, adamı
hasta etmeyin" demiş.
Otların arasında tir tir titreyen, tek tük kalmış öküzler, "keşke sarı
öküzü vermeseydik" demiş ama iş işten geçmiş.....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:41
1 yorum
Etiketler: SAJA BAKIŞI
DİLEK'ten Mektuplar:16

KALPLERİ ÜZERİNE MÜHÜR BASILMAYANLAR
Hani ALLAH tekti ve Allah’tan başka bir şey yoktu. Hani her sıfattan görünen hak gören haktı İslam’ın gereği. Eğer gerçekten” İslam o en yüce din” yani hakikat kapısını, gereği gibi idrak edebilseydik olur muydu birbirimizden farkımız? Sakınırmıydık hakkın mekanı olan bedenimizde mevcut bir kılı hakkın varlığının olduğuna inandığımız bir mekandan .Sakınır mıydık paramızı aşımızı suyumuzu.Simavna’lı Bedrettin’in dediği gibi Yarin yanağından başka her şeyi paylaşırdık, fakir kalmazdı yeryüzünde.Kendini Müslüman sanan bu kardeşlerimizin yaptığı gibi sarınıp belenerek 1.5 metrekarelik bez parçasıyla cenneti bulabileceğimizi sanarak değil.
Bir erkeğe, çorbasında bir saç çıktığında ne hissettiğini sormak lazım.......
Yüzündeki ifadeyi görür gibiyim. Allah insanoğlunu çıplak yaratmış, başını da saçla örtmüş zaten gözlerine de kirpik koymuş o da kıl, üstüne de kalem gibi kaş koymuş o da kıl yani saçın kısa sürümü. Kıl ve saç edebiyatı yapalım diye değil bunların hepsi. Yani şimdi türbansız bir bacı donsuz mu geziyor salına salına. Bütün türbanlılar namuslu, namussuz mu diğerleri? Erkeğin birine soruldu mu acaba “kadının bir saç teli seni hangi âleme götürüyor “diye. Aslında örtünen kadın erkeğe hakaret ediyor.
“-Ben saçlarımla seni baştan çıkarabilirim, onun için örtünüyorum, çünkü sen beline hâkim değilsin, senin iraden yok.”Der gibi aşağılıyor bence.
Yıl 1996 doğuda bir Şeker Fabrikasındaki çalışanlarla toplantılar düzenliyoruz bir grup sigorta görevlisi. İş bahane öyle güzel muhabbetler oluyor ki dostluk hayat yaşam üzerine herkes mutlu memnun bu beraberlikten. Doğunun o temiz misafirperver insanı elinden geleni ardına koymadan biz 3 bayana yardımcı olmaya çalışıyor. Ancak içlerinde yeşil takkeli biri, bizlerle tokalaşmaktan kesinlikle sakınıyor. Göz göze gelindiğinde başını utançla önüne eğiyor sanki bir suç işlemiş gibi. Ben iş görüşmesi arası pat diye bir soru yöneltiyorum o kişiye.
“-Kardeş neden gözlerini bizden kaçırıyorsun, bizleri senden ayrı mı görüyorsun?
“-La ilahe illallah” sence ne demek diye..
Kişi şaşırıyor ve belki biliyor ama bilmiyorum diyor.
“-Bir sen var, bir de ben varsam ikilik girmez mi araya” diyorum” Bu, Allah’ ı inkâr değil mi?”
Neyse bir hak muhabbeti açılıyor sanki misyonerliğe gitmişiz o güzel şehre. Sonra ne oluyor biliyor musunuz? O güzel insan bir gece vakti konakladığımız öğretmen evinden bizleri arabasına alıyor ve köyüne götürüyor. Karısının başı örtülü. Güler yüzle karşılıyorlar bizleri
“-Biz cahiliz, yanmak yakılmak cehennem korkusuyla yetiştirdiler bizleri gerçeği söyleyen kimse çıkmadı ki “ diyorlar
O güzel insanın amacı köyün gençleriyle konuşmamızı sağlamak ailesiyle bizleri tanıştırmak.
Neredeyse sabahın erken saatlerine kadar muhabbet ediyoruz.
“-Muhabbetten Muhammed oluyor hâsıl,
Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl” diyoruz ve
Tokalaşıp sarılıp ayrılıyoruz köylülerden."Velevki kalpleri üzerine mühür basılmamış olsunlar" diyor Kuran. Yeşil takkeli güzel insan takkesini, eşi örtüsünü usulca çıkarıyor başından. Sevgiyle kucaklaşıyoruz.....
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
09:56
2
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
7 Mart 2008 Cuma
DİLEK'ten mektuplar:15

HEM HEP HEM HİÇ OLMAK
Mevlana: ”- Ben onun iki parmağı arasındaki kalem gibiyim ne derse onu yazarım, kılıç yaparsa keserim.” Demiş Mesnevi’sinde. Kişi hangi terkiple oluştu, kemiklerine pembe beyaz kara hangi surette et giydirildi ise ve hatta hangi sıfatla sıfatlandı ise hangi program yüklendiyse mikro-çipine o doğrultuda doğup yaşamıyor mu?
Rüzgara “dur” desek durdurabilirmiyiz? Zamanı geri almayı ya da ileri götürmeyi başaranımız kaç kişi? Bin kollu sarmaşıksam sarılırım alabildiğine taşa duvara, upuzun selvi ağacıysam uzatırım dallarımı gökyüzünün maviliklerine. Bir küçük orkinos isem ırmakta denizde yüzerim suların beni götürdüğü yere.Bir kuklaysam marangozun elinden çıkma, kuklacı benim ipimi nasıl çekerse ona göre oynatırım kolumu bacağımı.Öyle değil mi?
Doğum ve ölüm arası: yaşanılan sadece bir duygu karmaşası bir kandırmaca sanki. İlk durak ve son durak arası o kadar yakın ki birbirine bir anlık sanki bütün mesafe.
Bir dönem dilimde bir tekerleme vardı “Ben bir saman çöpüyüm, Ben gitmiyorum ırmak beni götürüyor” diye. Bu düşünce beni inanılmaz rahatlatan bir kavramdı o zamanlar. Şimdi yine HİÇ olduğumun bilincindeyim ama HEP olmaya çalışanlardanım hiç değilse. Başa gelenleri döşemek dünyanın halısına” alın yazısı “diye yazmak,” kader “diye kestirip atmak güzel.
Güzel de bütün kutsal kitaplarda bütün peygamber ermiş ve velilerin söyledikleri sevap-günah, cennet-cehennem, ceza-ödül gibi ikilemlerin açıklamasını nasıl yapacağız peki.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
23:30
0
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
KUCAKLAMA GÖMLEĞİ

Son yılların en iyi icatlarından biri olarak kabul edilen kucaklama gömleği THE HUG SHİRT bir bluetooth aksesuarı.Kucaklama yollamak bir SMS yollamak kadar kolay artık. Sarılmayı gönderen kişi ve alıcı aynı gömleği giyiyor ve sanki sevdiğine sarılıyor gibi kendine sarılıyor ve cep telefonu aracılığıyla sevdiğine SMS yolluyor.Mesajı alan kişi vücudunda karşı tarafın vücut sıcaklığını gömlekte bulunan sensörler vasıtasıyla hissediyor.İşte duyguyla-teknolojinin muhteşem birleşmesi .Bu teknoloji iş veya başka bir nedenle sevdiğinden ayrı düşen sevgiliye ,bir anneye ,babaya ,bebeğe özlediği fiziksel teması armağan ediyor.
Bir kucaklama,
Bir el sıkışma,
Bir teşvik,
Bir öpücük ,bütünüyle önemli insan için.
Bir küçücük masum temasla insan kendini iyi hisseder,diğerinin varlığını algılar,yakınlık,sıcaklık,gevşemiş uyumun duyusuna kapılır.Kucaklama esnasında pozitif doğal kimyasallar vücudumuzca salgılanır kan basıncımız ve stresimiz yatışır.
Eskiden uyumayan çocukların üstüne annenin kokusu olan bir örtü örtülürdü.Ben de kucağımdaymış gibi çocuklarımı sağından solundan yastıklarla desteklerdim.Huzur dolu uyusunlar diye...Şimdi uzaktaki babalar ya da anneler çocuklarına bir adet kucaklama SMS' i yollayacak ve ağlayan çocuklar mışılll mışılll uykunun penbe kanatlarına bırakacaklar kendilerini.Haydi hayırlısı..kaynak Yazan:Tontini Araştırma:Sufi
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
12:27
1 yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar..., EĞLENCE, GİZEM
5 Mart 2008 Çarşamba
DİLEK'ten mektuplar:14

CAN BAĞIŞLAYAN AZRAİL
Bugün nedense canım, Azrail olmak istiyor,can alan değil bağışlayan yaşamak isteyenin yaşam sürecini uzatan,birbirini deliler gibi sevenleri birbirinden ayırmak yerine uzun sevgi dolu yaşam bahşeden olmak istiyorum.
Bugün ben acı yerine mutluluk dağıtmak istiyorum.Öz canlarını sevgiliye feda edebilenlerin yüzü suyu hürmetine kanatlarımı sakince yere bırakmayı ve hatta yüce Tanrı kabul buyurursa ölümsüzlükten,ölümlüler listesine kaydedilmeyi istiyorum.Bugün buyruklara başkaldırıyorum ve kanlı gözyaşlarımı sevinç gözyaşlarına dönüştürüyorum.Ben bugün canalan olmaktan vazgeçiyorum neticesi ne olursa olsun.Ancak ve ancak kendi isteğiyle kendini kucağıma bırakanların canlarını almaya ,onları ölümün kutsal sevgi dolu kucağına bırakmaya onay veriyorum.Rıza pazarı bu .Kişi ölmek istiyorsa” evet” diyorum .
Allah “Balçıktan insan yapacağım” deyip de Dünyadan toprak al gel diye benim dışımdaki 3 büyük meleği görevlendirdiğinde toprağın feryatlarını hatırlıyorum.
“-Benimle yapılan insan acı çeker.”deyişi kulaklarımda çınlıyor.3 büyük melek Allah’a elleri boş dönebilmişti de ben neden anında toprağı avuçlayıp hakkın huzuruna götürmüştüm.Bu vicdan azabıyla asırlardır ölümsüzlüğümü sürdürüp gidiyorum.Ama ben de artık yoruldum.Aslında Allah sözünde durdu.Beni gözden nihan etti.Kimse esas can alanın ben olduğumu görmedi.Kimi,
“-Hastalandı öldü “dedi.
“-Şundan öldü, bundan öldü ,kaza geçirdi öldü,sigaradan öldü ,kanserden öldü binlerce bahane görüldü ölümün ardında.Ama kimse beni ve görevimin zorluğunu görmedi.İşte şu an açıklıyorum fakat can alma görevimi CANBAĞIŞLAYAN olarak değiştiriyorum ve kanatlarımı sırtımdan yavaşça toprağa bırakıyorum.Yüce Allah’ım :Bu dileğimi bilgilerinize arz ederim.Sevgi ve saygılarımla..
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
15:22
0
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
4 Mart 2008 Salı
DİLEK'ten mektuplar:13

"KAPILAR"
Çalınınca açılan kapılar ve ardındakiler,
Çalınıp ta açılmayan kapılar ve açmayanlar,
Çalınmadan açılıp geçilen kapılar ,
Yarı aralık kapılar,
Biri kapanmadan diğeri açılmayan kapılar,
Örümcek ağlı mağara kapıları,
Bol kilitli çelik kapılar,
Hayali kapılar(4 kapı),
Bedendeki kapılar (12 kapı)göz kapısı(2),
nefes kapısı ,
söz kapısı (2),
çiş kapısı,
bok kapısı,
süt kapısı (2),
koklama kapısı (2) ,
göbek bağı kapısı,
Kim gün içinde kaç kapıdan geçtiğinin hesabını yapar ki! Deli olması gerek. Hele doğarken geçtiği kapıdan,ana rahmine girmek için geçtiği kapıdan başlayarak sayabilir ki hayatı boyunca geçtiği ama farketmediği kapıların sayısını...Kim ayırdına vararak ,bilinçli farkındalıkla içerinin ve dışarının birbirinden çok farklı olduğunu anlatabilir? Gönlün kapısını çalan titrek parmaklı aşığın ,kapı tokmağı yada kapı zili olmayan gönlün açılmayan kapısında neler çektiğini aşık olmadan ve reddedilmeden kim bilebilir?
Ruhsal yolalışta geçilmesi gereken kapılara ne demeli?Geç geçebilirsen...Ya bu yolda kapı dışarı edilişler ve geri dönebilmek için yakarışlar binlerce anahtarın kilidinin sağlamlığından daha sağlam kapalı kapılar.Dişa açılan kapılar göz gibi ,hem içe hem dişa açılan kapılar ağız vb gibi.İçerden harflerden oluşmuş cümlelerin manaların çıktığı.Küfrün ,sevginin şefkatin ifadelere dönüştüğü iki kanatlı kapı ağzımız gibi.Ne güzel yaratılmışız.Bu kapıdan çıkanlar mana ,içeri girenler madde besinler ve içecekler.Mana yüklü iki kapının birleşmesinde duvarların ve mekanların genişleyip ikinin bir olması süreci .Öpüşen kapılar...İşte kapıların en güzeli...
Sevgiyle ve aşkla çoğalın."Tontini."
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
21:40
0
yorum
Etiketler: DİLEK'ten mektuplar...
TNT

3 Mart itibarı ile test yayınına başlayan bir kanal olan TNT ye bugün biraz göz gezdirdim, içeriğinde bildiğimiz dizilerin Türkçe dublajlı olanları ve alt yazı seçenekleri de sunulacakmış. Duruşu gayet kaliteli gözüktü. Tanıdık dizilerden Saja’nın da favorileri arasında bulunan" LOST'" un Türkçe dublajlı yayınlanacağı söyleniyor.
Bazı dizilerden örnekler: DAMAGES, HOTEL BABYLON, SUPERNATURAL .Sitesine göz gezdirmek isterseniz BURDAN baka bilirsiniz.Anılarımızda kalan bazı güzel filmlerin de olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.cnbce sevenlerin de hoşuna gidecegini düşünüyorum.
Devamı Buradan ...>>
3 Mart 2008 Pazartesi
EKMEK

Ekmek üstüne bir yazı yazmak istedim sizlere bugün. .Tarihi dayanaklara göre ilk ekmek buğday ile suyun karışımından oluşan bir güzellik olarak Mısırlılar tarafından kullanılmış ne kadar doğru şüpheli tabi. Bana soracak olursanız ekmek hayatın var oluşundan günümüze kadar var.
Şöyle bir düşünün, her gün fırın, bakkal ya da marketlerden aldığımız ekmeğin ne gibi işlemlerden geçip soframıza geldiğini. Aslında yediğimiz yemekleri var eden ama tek başına olduğunda ise bir anlam ifade etmeyen ekmek(Benim için tek başına da bir anlam ifade ediyor) Şimdi bütün bir hafta çalışmışsınız hafta sonu kahvaltısının o güzel hayali ile yanmışsınız, o özlediğiniz kahvaltıda ekmeğin olmadığını düşünsenize. Yâda akşam eve geldiğinizde yorgunluk vücudunuzun her zerresine işlemişken evdeki yemeğin ve dinlenme hayalinin “ evde ekmek yok”la yıkıldığını. Yok, hayal etmek istemiyorum. Buradan anlaşılıyor ki ekmektir yemeği yemek yapan aslında yemekler katık (yardımcı yemek manasında) Ekmektir asıl olan yemek (ana yemek).
Çok uzun zaman evvel bir dostum ekmeğe ne kadar kutsallık yüklediğimizi anlatmıştı. Trafik kazaları ile karşılaştığımızda yerde yatan insanı görmemezlikten gelebilen toplumumuz yerde bir ekmek gördüğünde hemen yerden alıp kenara bir yere koyma ihtiyacı hisseder.(hatta üç defada öpülür derler) çok garip bir milletiz.
Çalışmamızın mantığı eve ekmek götürmek içindir (ekmek parası için çalışıyorum)zorluk anlatımlarında ekmek vardır (ekmek aslanın ağzında) inandırıcılığı artırma yönteminde (ekmek kuran çarpsın)gibi.
Yani hayatımızı hayat yapan hep ekmektir hele birde şunu unutmamak lazım ki esas ekmek hayatta güzel şeyler ekmektir… Güzel ekenlere ekmeğin kıymetini bilenlere. SUFİ'den sevgilerle.
Devamı Buradan ...>>
Gönderen
sufi
zaman:
13:57
2
yorum
Etiketler: GELİŞİM, SAJA BAKIŞI, SUFİ
2 Mart 2008 Pazar
SEN DOĞRU OL KEM BELASINI BULUR

Dervişin biri eski İstanbul sokaklarında :
"-Sen doğru ol kem belasını bulur.Sen doğru ol kem belasını bulur."Diye diye dolaşıyormuş.Padişahın biri tebdil-i kıyafet çarşıda gezerken dervişin sözlerini duymuş,ilgisini çekmiş ve dervişe :
"-Hergün sarayıma gel seninle muhabbet ederiz "demiş.
Dervişimiz ertesi gün ......
Sarayın kapısına gitmiş padişahın karşısına çıkarılmış sohbet muhabbet zaman geçmiş saraydan ayrılırken padişah dervişin cebine bir altın konulmasını emretmiş.
Sarayın dışında dervişimizi takip eden sahte derviş kılıklı biri yanına yanaşmış ,
"-Ya arkadaş ,Padişah seni neden saraya davet etti ?Derdi neymiş?"falan filan bir yığın sorgu suale tutmuş.Her gün bir altın aldığını da öğrenince."Onun yaptığı işi ben de yaparım" diye düşünmüş.Sormuş,
"-Ya kardeş, hergün ben de seninle gelsem rahatsız olmazsın değil mi?" demiş belki Padişah bana da bir altın verir çoluk çocuğum nasiplenir."
İyi dervişimiz:
"-Padişahım kabul ederse neden olmasın sende gelirsin tabii "demiş.
Gel zaman git zaman padişah her muhabbet sonrası bir ona bir öbürüne birer altın verdirir olmuuuş.
Sahte derviş bir sabah gerçek dervişimizi çorba içmeye davet etmiş.Garsona da gizlice arkadaşının çorbasına bol sarmısak koymasını tembihlemiş.Gerçek dervişin
"-Padişah'ımla muhabbet ederken kötü kokarım "sözlerine sözüm ona çare de üretmiş
"-ağzına mendil tutarsın kardeşim "demiş.O gün aynen böyle olmuş bizim derviş ağzını mendille örterek padişahla söyleşisini sürdürmüş.Bu arada sahte derviş fırsat bulduğunda Padişahın kulağına eğilip,
"- efendim arkadaşım ağzını mendille neden kapatıyordu biliyormusunuz ,ağzınız kokuyormuş o kokuyu duymamak için" demiş.
Padişah çok sinirlenmiş çağırın o dervişi demiş. gerçek dervişimize sarayın fırıncısına verilmek üzere bir pusula vermiş ve ,
"-Al bunu fırıncıya götür" demiş.okuma yazması yok tabii tam kapıdan çıkıp fırıncıya gidecekken sahte derviş :
"-İstersen ver o pusulayı ben götüreyim fırıncıya , belki Padişah ekmek lütfetmiştir çocuklara götürürüm senin ekmeğe ihtiyacın mı olur?" demiş.
Onunda okuması yok,pusula böylece sahte dervişin elinden fırıncıya ulaşmış.fırıncı kağıtta yazılan "bunu sana getireni kızgın fırına at" emrini hemen yerine getirip sahte dervişi küt ,alev alev yanan kızgın fırına yollamış.Ertesi gün gerçek derviş yine saraya gelmiş.Padişah şaşırmış:
"- Hayrola sen dün fırıncıya gitmedinmi ?"diye sormuş..Derviş de olanları birbir anlatmış.Padişah dervişin kulağına eğilmiş:
"-SEN DOĞRU OL ,KEM BELASINI BULUR "demiş.
Düzenleyen:Dilek .....
Devamı Buradan ...>>
KALEM GİBİ DOSDOĞRU OL

Tilki ile yılan Arkadaş olurlar gel-zaman git-zaman beraber
dolaşırlarken bir nehir kenarına gelirler- karşı tarafa
geçmek isterler,yılan tilkiye:
-beni üzerine bindirerek karşıya geçirirmisin ,der.
Arkadaşlar ya ,tilki de kabul eder yılan tilkinin boynuna sarılır.Nehrin hemen hemen ortalarına geldiklerinde yılan dayanamaz:
- Tilki kardeş seninle bunca zamandır arkadaşız,aslında çok da iyi
geçiniyoruz ama yılanlığın bana verdiği bir özellikle seni
zehirleyerek öldürmek zorundayım.
Tilki:
- Ey yılan kardeş madem beni öldürmek zorundasın,seninle beraber güzel günlerimiz
geçti müsaade et son bir defa seni öpeyim der.
Yılan kafasını uzatır,tilki döner ve yılanın kafasını ağzına alır sıkar ve karşı
kıyıya çıkarır ve yılanı düz bir şekilde yere yatırır ve şöyle
söyler:
"- Ha şöyle ,kalem gibi dosdoğru ol, öyle eğri büğrü değil."Der.
"Düzenleyen:Dilek"
Devamı Buradan ...>>
1 Mart 2008 Cumartesi
ZAMANDA YOLCULUĞA HAZIRMISINIZ?

İnsanoğlunun en büyük düşlerinden biri olan zamanda yolculuk 3 ay içinde gerçek olabilir.
Rus bilim adamları İsviçre’de yapılacak ve evrenin oluşumunu inceleyecek olan 9 milyar dolarlık deneyin bir zaman tüneline yol açacağını iddia etti.
Canlı kopyalama, ısmarlama organlar, aya seyahat derken, iki Rus matematikçi, dün bilim gündemine damgasını vuracak bir açıklama yaptı ve “Mayıs ayında gelecekten gelen misafirler için hazırlanın” dedi. İşin aslı ise, fizik biliminin gizemli ayrıntılarında gizli. İsviçre’nin Cenevre kentindeki Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi (CERN), mayıs ayında bugüne kadar yapılmış en büyük fizik deneyini gerçekleştirecek. 4 milyar dolara malolan Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (Large Hadron Collider, LHG) ilk kez denenecek. Bu deneyde, atomlar birbirlerine ışık hızına yakın bir hızla çarpıştırılacak. Ortaya evrenin varolmasına neden olan “Büyük Patlama”nın ilk saniyelerinin küçük bir örneği çıkması bekleniyor. Böylece evrenin kökeniyle ilgili bilgi elde edilecek.
Bilim kurgu değil;
Buraya kadar her şey kuantum......
yani parçacık fiziğinin alanı olarak gözüküyor. Ancak Moskova Steklov Matematik Enstitüsü’nden iki matematikçi Irinia Arefava ve Igor Volovich’e göre bu deney sırasında ortaya çıkan yüksek enerji, zamanda bir kırılma yaratacak. Atom düzeyinde bile olsa bir zaman tüneli oluşacak. Dünyanın sayılı matematikçilerinden Volovich’in bu iddiası bilim dünyasında “rüya ya da bilim kurgu” olarak değil ciddiyetle karşılandı. İddiayı dünyanın sayılı bilim dergilerinden İngiliz NewScientist, kapağına taşıdı.
Tarihe geçecek deney
LHC’deki çarpışmada 7 teraelektronvolt (TeV) miktarında enerji açığa çıkaracak. 1 TeV, bir sivrisineğin uçarken çevresine yaydığı kinetik enerjiye eşit. Ancak bu enerjinin, sivrisineğin 1 trilyonda biri küçüklükte bir alanda ortaya çıktığı düşünüldüğünde, enerjinin büyüklüğü ortaya çıkıyor. Ünlü Alman fizikçi Einstein’in teorisine göre uzay en, boy, yükseklik ve zaman olarak 4 boyuttan oluşuyor. Ve zaman uzayı bir örtü gibi çevreliyor. Yüksek bir enerji, uzayda bozulmaya neden olarak, zamanda bir “tünel” yaratabiliyor.
Bu zaman tüneliyle teoride, geçmişe yolculuk mümkün. Volovich’e göre yüzyıllar veya bin yıl sonra, torunlarımız tarih kitaplarında, CERN’deki deneyi okuyacak. Deneyin ne zaman, kaçta ve nerede yapıldığı hakkında bilgi sahibi olacaklar. Ve o zamanki teknolojiyi kullanarak, açılmış olan “zaman tünellerinden” bizi ziyaret edecekler.
E=mc2
Dünyanın en ünlü formüllerinden biri olan Einstein’in görecelik teorisine göre yeterince ağırlıkta bir kütle veya yeterince büyük bir enerji, uzayda ve onu çevreleyen zamanda bir bozulmaya neden olabilir. Bilim adamlarına göre CERN’deki deney, Einstein’in teorisinde belirttiği kadar bir enerji açığa çıkaracak.
Türkiye de katılıyor
* CERN Enstitüsü’nde yapılacak olan deneyde 2 tonluk dev bir mıknatıs Fransa-İsviçre sınırının 100 metre altındaki 27 km’lik tünele yerleştirilecek.
* 16 metre yüksekliğinde, 17 metre genişliğinde ve 13 metre boyundaki mıknatıs yer altındaki 15 parça ile birleştirilecek.
* 13 yıldan beri hazırlıkları devam eden deneyin maliyeti 9 milyar dolar.
* 36 ülke ve 2 binden fazla fizikçinin yer aldığı projeye Türkiye’den Boğaziçi, Çukurova ve ODTÜ fizik bölümlerinden öğretim görevlileri katılıyor. VATAN..
Devamı Buradan ...>>

